“Geçmiş geleceği ilgilendiren
şeyler söyler” der Walter Benjamin, Tarih Kavramı Üzerine Tezler’inde.
Fakat geçmişin söylediklerine kulak verenlere, sonra gerçekten dinleyenlere ve
anlayanlara, anlayarak ders çıkartanlara geçmişin yani dünün önemli mesajları
vardır.
Hele
ki söz konusu olan Müslümanlar ve bir türlü gerçek anlamda sahip çıkamadıkları
tarihleri olunca koskoca insanlık tarih serüveninde Müslümanların geçmişlerinin
geleceğe dair söyleyeceği çok önemli şeyler vardır. Zira Müslümanlara hayat
yolunda yürürken rehberlik eden ilahi hitabın nasıl hayata, topluma ve devlete
tatbik edildiğinin en yakın tanığıdır tarih. Düne bakanlar Müslümanların İslam
ile tüm problemlerini nasıl çözdüklerine, yeryüzünde adaleti nasıl tesis ettiklerine,
dinlerine, kutsallarına saldıranlara nasıl karşılık verdiklerine dair önemli
tarihsel vesikalar bulurlar.
Şer’i
hükümler nasıl ki tatbik edilerek geçmişten günümüze kadar insanlığın
sorunlarını çözmüşse tarihte bu çözümleri adeta canlı birer tablo misali gözler
önüne sererek kayıt altına almaktadır. Ola ki ibret alınır!
Dolayısıyla
Müslüman bir toplum-ümmet için ortak tecrübe ancak şer’i ölçülere kulak verip,
yaşanmış örneklerden doğru bir bakış açısıyla ders çıkartılarak oluşur. İşte o
zaman geçmişe dair tecrübe; geçmişin muhasebesini yapan, gelecek için zemin
teşkil eden bir mekanizmaya dönüşür. Böylelikle ümmet dün yaşanmış örnekleri,
acı tecrübeleri doğru okuyarak aynı delikten tekrar sokulmaz, bir kez daha
kandırılmaz.
Fakat
bu durumun tam tersi de söz konusu olabilir. İşte bu; ‘dününden olmak’ demektir. Dününden olmak; bugününden ve
geleceğinden de yoksun olmak, bir anlamda ufkunu yitirmektir. Çünkü dünden
gerçek anlamda ders alınarak geleceğe yönelik pratikler oluşturulmamışsa gelişi
dünden belli olan bugün için dizleri dövmenin, çözümler üretmek için uğraşmanın
bir anlamı yoktur. Çünkü dün aslında bugünün habercisidir. Ve siz o haberciye
kulak vermemişseniz bugün yağlı ilmeği kendi ellerinizle boynunuza
geçirmişsiniz demektir.
Bu
yüzden “tarih tekerrür eder” denilir
ve ardından eklenir; “hiç ders alınsaydı
tekerrür eder miydi?” Hâlbuki tarih tek başına böylesi bir özelliğe sahip
bile değildir. Dolayısıyla suçlanması gereken tarih değildir. Çünkü pratikleri
ile onu şekillendiren insandır. Nitekim insan zamanın karşısındaki başat
aktördür yoksa rüzgarın önünde savrulan yaprak değil. Bu hakikati Marx, “Kutsal
Aile”de şöyle ifade eder: “Tarih hiçbir
şey yapmaz; tarihin 'sonsuz zenginlikleri yoktur', tarih 'savaşlarda dövüşmez.'
Bütün bunları yapan, şeylere sahip olan ve savaşlarda dövüşen, insanlardır,
gerçek ve canlı insanlar. Kendisi bir bireymiş gibi, insanları kendi amacına
ulaşmak üzere bir araç olarak kullanan, 'tarih' değildir. Tarih, insanların
kendi amaçlarına ulaşmak üzere giriştikleri etkinlikten başka bir şey değildir.”
Bu
zaviyeden hareketle tarih insanlar tarafından bir ifadeyle inşa edilir bir
ifadeyle de yaşayarak yazılır. O yüzden tarih genelde insanlık özelde ise
Müslümanlar için zaferler, yenilgiler ve ödenen ağır bedellerden oluşan büyük
bir tecrübeyi ifade eder. Dolayısıyla Müslümanların bugünü en doğru şekilde
anlayabilmeleri için dünü doğru bir bakış açısıyla okumaları kaçınılmazdır.
Çünkü Müslümanlar için son asırda kan ve gözyaşı olarak tekerrür eden dün,
bugün Rasullerine hakaret olarak da tekerrür etmektedir.
Konunun
daha iyi anlaşılabilmesi için tarihten somut bir örnek:
Fransa'da
II. Cumhuriyet devrinde Sadi Carnot'nun Cumhurbaşkanlığı sırasında, Fransa'nın
tanınmış yazarlarından ve Fransız Akademisi üyelerinden, Marki de Bornier “Muhammed”
ismiyle manzum bir dram yazmış, bunu Komedi Franseze (Comedi Française) kabul
ettirmiş (1888), programına aldırtmış ve sahne provalarına başlattırmıştır
(1890).
Piyes,
Hazreti Muhammed'i sahnede belirttiği gibi Rasulü Ekrem'in şahsiyetini ve İslâm
dinini aşağılatan bölümleri içermektedir. “Halife-i
Müslimîn” sorumluluğuyla derhal harekete geçen Sultan Abdülhamid'in
müdahalesi piyesi sadece Komedi Fransez'de yasaklatmakla kalmamış, Fransa’daki
bütün tiyatrolarda da sahnelenmesini menettirmiştir.
Henri
de Bornier, Fransa'da yasaklatılınca oyununu İngiltere'de sahneletmek için
harekete geçmiş ancak Halife Abdulhamid yaptığı diplomatik teşebbüslerle oyunun
İngiltere'de de sahnelenmesini engellemiştir. Ardından oyunun İtalya'da
oynanması gündeme gelince Halife Abdulhamid tekrar devreye girmiş ve orada da
oynanamamıştır. Yazar ve organizatörler oyunu Avrupa'da sahneleyemeyince ABD'de
oynatmak için teşebbüs etmişler fakat Osmanlı yönetiminin burada da devreye
girmesiyle Başkan Cheveland oyunu sahnelerden kaldırtmıştır.
Hepsinden
önce bilinmelidir ki; söz konusu olan Rasulullah’a hakaret olayında bile
tarihte sayılabilecek birçok örnek vardır. Yukarıda zikrettiğimiz hâdise
bunlardan sadece bir tanesidir ve bugüne gelindiğinde yaşanan olay temelde
aynıdır. Hakaret eden aktörlerde görüldüğü üzere tarihte kalmamış ve bugüne
farklı üsluplarla taşınmıştır. Hatta birçok konuda paramparça olan,
birbirlerine muhalefet eden sömürgeci Batılı devletler ve onların maşaları
İslam’a ve kutsallarına hakaret söz konusu olduğunda yekvücut olmakta ve
aralarındaki ihtilafları bir kenara bırakarak İslam’a hakarette birbirleriyle
yarışmaktadır.
Şu
durumda dünden bugüne hakaret edilen Müslümanların kutsalı aynıdır: Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem.
Hakaret eden zihniyet ise yine aynıdır: Ağızlarından dökülenden daha büyük bir
kini kalplerinde besleyen ve bunu her fırsatta değişik yollarla dışa vuran
Batı. Fakat bu denklemde bir eksiklik var. Bu eksiklik ise Müslümanların halifesi
Sultan Abdulhamid’i işaret eden haddini bildirici ideolojik, tarihi aktör
bölümüdür. Nitekim o aktörün tarih sahnesindeki varlığı veya yokluğu yeryüzünün
bütün dengelerini değiştirebilecek kadar önemlidir. Çünkü Müslümanların
başındaki bu güç Allah'ın dini ve Rasulü ile alay etmeye veya Müslümanlara ve
kutsallarına saldırmaya tevessül edecek herkesin karşısında engelleyici bir set
olarak durmuştur. Bugün İslam’ı ve kutsallarını savunacak bu gücün yokluğu
Rasulullah’a hakaret edenlere bu yüzden güç vermektedir.
İşte
sadece bu tablo bile Müslümanların bugün gözleri önünde hem ideolojik hem de
tarihsel bir hakikat olarak durmaktadır. Fakat bu nasıl bir algı körlüğüdür ki
gerçek anlamda görmek kastıyla bakanların görmemelerinin ihtimal dışında olduğu
bu hakikat Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’e hakarete karşı özellikle Türkiye’de yapılan
eylemlere, yazılan makalelere, ağızlardan dökülen cümlelere gerçek anlamda
yansımamaktadır.
Müslümanların
yaşadığı düne dair bu algı körlüğü; dünü doğru okuyamıyor olmak sonucunu
doğurmakta ve daha da acısı Müslümanların kutsallarına hakaret edilmeye devam
etmektedir. İşte bu algı körlüğü sonucunda Müslümanların bakışları dünü
değerlendirirken iki farklı uç noktayı işaret etmektedir. Birincisi; geçmişe
takılı kalmak, ikincisi ise ne pahasına olursa olsun geçmişe sünger çekmek.
Birinci guruptakiler geçmişi sadece torunları olmakla övünülecek bir büyük
şahsiyetler atlası olarak görürken, ikinci gruptakiler ise İslam ile ön plana
çıkmış geçmişlerinden intikam alırcasına Batıya ve değerlerine sarılmak için
geçmişini karalamaya çalışmaktadır. Her iki tarafta doğru, aydın, bir bakış
açısı ve tarih değerlendirmesinden yoksundur. Bilinmelidir ki; tarih övgüler ve
sövgüler için değil ancak ibret için vardır.
İçinde
bulunulan bu durumu farklı bir ses Albert Schweitzer, Medeniyet Felsefesi-I
adlı kitabında çok net ifadelerle ortaya koyuyor: “Geçmişte neyin değerli olduğuna gerçek anlamda ilgi duymayışımız
gerçekten şaşırtıcı ve oldukça düşündürücü. Geçmişin muazzam manevi başarıları,
yalnızca mekanik olarak kaydediliyor ve bizim bu manevi başarılarla doğrudan
irtibat kurmamıza, onların bizim hayatımızı doğrudan etkilemesine ve bize taze
bir ruh üflemesine izin vermiyoruz. Daha da kötüsü, bu manevi başarıları
mirasımız olarak görmüyoruz artık. Bizim bugünkü planlarımızla, tutkularımızla,
hissiyatımızla ve günümüzün genel geçer estetik eğilimleriyle ilişkili olmadığı
sürece bu manevi mirasın bizim için hiçbir kıymeti ve değeri yok artık.
Böylelikle, geçmişin yalanlarıyla yaşıyoruz ve sonra da, sarsılmaz bir güvenle
köklerimizin geçmişte olduğunu söylüyoruz.”
Bu
nedenle doğru bakış açısından yoksun olan yöneticisiyle, halkıyla ümmete
tarihin yani dünün ve gerçekte Abdulhamid’in anlatabileceği hiçbir ibret
tablosu, verebileceği hiçbir ders yoktur.
Sadece
tarihleri bile İslam’a ve kutsallarına yapılan hakaretlere hangi yolla ve nasıl
tepki gösterildiği ve bu hakaretlerin nasıl bertaraf edildiğine dair örneklerle
doluyken Müslümanların durumu, üzerinde oturduğu hazinenin farkında dahi olmayan
adamın durumunu andırmaktadır.
Bu
da gösteriyor ki bu topraklarda özellikle devlet adamları(?!) ve ardından medya
yoluyla her şey sıradanlaştırılıyor. Ardından toplumun bu durumu kanıksaması
sağlanıyor. Hâlbuki sıradanlık, değer düşüklüğü demektir. Böylelikle toplum
adeta Rasulullah’a hakaret gibi önemli bir konuda bile uyuşturuluyor,
hareketsizleştiriliyor ve tepkileri demokratik ve özgürlükçü bir düzleme
çekiliyor. Ne tuhaf değil mi? Rasulullah’a hakaret edenlerde demokrasi ve
özgürlük kavramlarının arkasına sığınıyor, onlara tepki gösterdiğini iddia eden
Müslümanlarda.
Velhasıl,
Rasulullah’a
hakaret meselesi anlaşıldığı üzere bugünün meselesi değildir. Fakat sadece
tarihi bile doğru okuyarak ulaşılacak çözüm bugünün meselesidir, yarının değil.
Hem de daha fazla geç kalmadan!


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış