Davet, şer’î hükümlerin ve düşüncelerin bütünüdür, İslâm’ın tamamıdır. Taşımak
ise tebliğ etmek demektir. Yani düşüncelerin ve şer’î hükümlerin insanlara
tebliğ edilmesi demektir. Daveti taşıma; Nebilerin, Rasullerin ve onlara tabi
olanların yaptıkları bir ameldir. Dolayısı ile daveti taşımak çok yüce ve
değerli bir ameldir. Daveti taşımak, farzların en büyüğüdür.
İçinde
yaşadığımız şu zaman diliminde Resul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in
mirasını ve bütün peygamberlerin üzerine geldikleri İslam’ın hayatın her
alanına hâkim olma davetini ve mücadelesini bugün artık bizler, Müslümanlar
olarak devraldık.
İşte
bu en hayırlı ameli hakkıyla yerine getirebilmek için bir davetçinin bir takım
özellikleri kendisinde bulundurması gerekmektedir.
Emaneti hakkıyla yüklenmek, bu en hayırlı ameli yapmak için ilk
önce muhatap olduğumuz mesajı-fikirleri-mefhumları kısacası İslam’ı anlamak ve
kavramak gerekiyor.
Toplumu değiştirmek gibi
ciddi ve zorlu bir işle yükümlü olan davetçilerin önce vahyolunan mesajı doğru
anlaması ve kavraması gerekir.
Davetçi, İslami fikirlerin, kendisi dışındaki
fikirlere etki etmesi, onları çürütmesi, onların yerini alması ve arı-duru ve
güçlü olarak baki kalması için sürekli olarak ona müracaat etmeli, onu tekrar
gözden geçirmeli, tüm hallerinde ve davranışlarında ona bağlı kalarak onu
insanlara taşıması gerekmektedir.
İnsanların fikirleri almasının yolu,
davetçinin ona güzel bir şekilde bağlanması ile mümkündür. Çünkü bu fikri
insanların nefsinde zayıflatan ve onları bu fikri almaktan uzaklaştıran en
temel faktör davetçinin söylemleri ile eylemlerinin çelişmesidir.
Nitekim Allah Subhanehu ve Teâlâ, şöyle buyurmuştur:
“Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız
şeyleri söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük
bir buğza sebep olur."[1]
Bundan dolayı, İslam
davetinin hakkıyla taşınabilmesi için öncelikle davetçinin ne yaptığını, nasıl
yapacağını bilmesi gerekmektedir.
Kendisi davetle değişmeyen, davetin istemiş olduğu formata girmeyen bir kişi başkalarını etkileyemez. Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Siz insanlara iyiliği
emrediyorsunuz da kendinizi unutuyor musunuz?”[2]
Bunun için şu hususların göz önünde
bulundurulması gereklidir:
1. Davetçinin ilk önce davette bulunacağı şeylere dair bilgiye sahip olması
gerekmektedir. Yani Müslümanın tebliğ yapacağı meseleye dair ilmen hazırlıklı
olması gerekmektedir. Böyle bir durum olmadığı takdirde o zaman söylediklerinin
bir etkisi oluşmaz. Davetçi bilmediği şeyler hakkında konuşmamalı, bilmedikleri
hususta davet girişiminde bulunmamalıdır.
İslam’da bir şeyin
uygulamasına ve tebliğine geçmeden önce o şeye dair ciddî bir malumat sahibi
olmak lazımdır. Bu hayatın neredeyse bütün işlerinde böyle seyretmelidir.
Yani bir Müslüman bir iş
yapamaya niyet ettiği zaman veya o işi yapmaya başlayacağı zaman ilk önce o
işle alakalı bilgileri almalıdır. Yani o işle alakalı ilmi, şer’î hükümleri
öğrenmelidir.
Bu onun üzerine farzdır.
Bu nedenle Müslümanların söz söylemeden ve amel işlemeden önce meseleye ilişkin
bir bilgiye sahip olmaları gerekmektedir. Bu gerçekten de çok önemlidir.
Rabbimiz şöyle buyurur:
“Hakkında bilgi sahibi olmadığın
şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.”[3]
2.
Davetçi şu hususu sürekli göz önünde bulundurmalı ve çok dikkat etmelidir.
Yapılan bir işin güzel olması ve kabul olunması için öncelikle İslâm’a uygun
olması ve Allah'ı razı etme kastıyla, ihlâsla yapılması şarttır. Bütün işlerde
hüsnü niyeti ve ihlâsı daima göz önünde bulundurmak gerekir. Amellerin sıhhati
ve kabul şartı, samimi niyet ve yapılan işin İslam’a uygun olmasıdır.
İhlâs ve samimiyet, davette etkili olabilmek ve yapılan amellerin boşa
gitmemesi için çok önemli bir etkendir. Davetçi yapmış olduğu davet için hiçbir
ücret beklemediği gibi insanlardan bunun için hürmet de beklememelidir. Çünkü
davet yalnız Allah Subhânehû ve Teâlâ’nın rızası için yapılır.
İmam Ahmed’in
Müsned’inde Ebu Hurayra’dan rivayet ettiği bir hadisi şerifte şöyle varit olmuştur:
Ebu Hurayra ben Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i şöyle derken
işittim demiştir:
“Muhakkak ki, Kıyamet Günü’nde hakkında hüküm
verilecek insanların ilki, şehid edilen bir adamdır. O adam getirilir, ardından
ona nimetini tanıtır. O da onu tanır. Allah ona, bunun uğrunda ne yaptın der. O
da şehid olasıya kadar senin için savaştım, der. Allah da: Yalan söyledin,
fakat sen cesur desinler diye savaştın, hadi denildi” der. Sonra ona emreder,
oda ateşe atılıncaya kadar yüzüstü sürünür. Ve ilmi öğrenen, öğreten ve
Kur’an’ı okuyan adamdır. Nimetini tanıtmak için adam getirilir. O da onu tanır.
Allah ona bunun uğrunda ne yaptın der. O da senin için ilim öğrendim, öğrettim
ve senin için Kur’an okudum der. Allah da yalan söyledin, fakat sen o âlim
desinler diye öğrendin. Hadi söylendi, der. Yine sen Kur’an’ı o, okuyucudur
desinler diye okudun. Şüphesiz söylenmiştir, der. Sonra ona emreder, o da ateşe
atılıncaya kadar yüzüstü sürünür. Ve Allah’ın genişletip, bütün mal
çeşitlerinden kendisine verdiği adamdır. O getirilir ve sonra ona nimetlerini
tanıtır. O da onu tanır. Sonra der ki: Bunun uğrunda ne yaptın? O da uğrunda
infak edilmesini sevdiğin bir yol bırakmadım ki, senin için o yolda infak etmiş
olmayayım, der. Allah da yalan söyledin, fakat sen cömert desinler diye bunu
yaptın. Şüphesiz denilmiştir, der. Sonra ona emreder, oda ateşe atılıncaya
kadar yüzüstü sürünür”
“Ameller niyetlere
göredir. Herkese niyet ettiğine göre mükâfat vardır.” İslâm'ın yörüngesini teşkil eden hadis-i şeriflerden biri olan bu hadisi
şerife âlimlerin çok fazla itibar etmeleri garip bir olay değildir. İlk dönem
âlimleri, din ile ilgili bütün işlerde niyeti öne almayı severlerdi. Onlara
göre ihlâs açık ve gizli kulun bütün fiillerini kuşatmalıydı.
Fudayl b. İyad: “Hanginizin
daha güzel bir iş yapacağını denemek için” ayeti hakkında: “En samimi olanı ve en doğru olan
kastedilmektedirler.” “Samimi ve en doğru olan ne demektir?” diye sorulunca şöyle cevap
verir: “Bir amel İslâm’a uygun olur ancak ihlâsla
yapılmazsa kabul olunmaz. İhlas olur fakat doğru olmazsa ihlasla ve İslâm’a
uygun bir şekilde yapılıncaya kadar yine kabul olunmaz. İhlas, amelin Allah
için yapılması, doğru olması ise Sünnet’e göre yapılması demektir.”
3.
Daveti
taşıyan, Kur’an-ı Kerim ile olan alakasını çok kuvvetli tutmalıdır. Namazda
okuyabilmesi için kolayına geldiği kadar Kur’an’dan ezberlemeli, hatta sünnet
olduğu üzere sabah namazında daha uzun okuyabilmek için çok fazla
ezberlemelidir.
Kur’an’ın öğrenilmesi ve
öğretilmesi, en değerli öğrenme ve öğretmedir. Ezberlenmesi ve korunması, en
üstün ezberleme ve korumadır. Okunması ve tertili, en efdal okuma ve tertildir.
Kur’an’dan başka hiçbir kitap için hem okuma hem de tertil bir arada
bulunmamaktadır. Dolayısıyla her Müslümanın, özelde ise davet taşıyıcısının
Allah’ın kitabını öğrenmesi, manalarına ve hükümlerine özen göstermesi, onun
hidayeti ve nuru ile doğru yolu bulması gerekir. Çünkü Allah Subhanehû ve Teâlâ onu, insanların
bilmeleri için indirmiştir.
Osman b. Affan’dan: Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğreteninizdir.”[4]
Ebu Hüreyre’den: Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
“Kur’an’ı öğreniniz ve öğretiniz. Zira Kur’an öğrenen ve
öğreten kimse, bulunduğu her yere misk kokusunu yayan misk dolu bir kap
gibidir.”[5]
İlmin en önemlisi ve faziletli olanı, Allah’ın Kitabı’nda yer alanlarla
ilgili olandır. Öyleyse daveti taşıyan, Allah’ın Kitabında bulunan akideyi ve
ilgili fikirleri ve şer’î hükümleri bilmelidir.
Müslümanın, Allah’ın ayetlerinden ezberlediklerini her geçen gün daha fazla arttırması, faziletinin ve Allah katındaki derecesinin artması demektir. Öyleyse daveti taşıyan, buna hırs göstermelidir. Abdullah b. Amr’dan: Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyuruyor:
“Kur’an okuyup ona
sahip çıkan kimseye ahirette: Oku ve Cennet’in derecelerine yüksel. Dünyada
nasıl ağır okuyorsan öyle oku. Zira senin makamın okuduğun en son ayetin
seviyesindedir, denilir.”[6]
Öyleyse akıl sahibi, anlayışlı ve zeki kimse, Kur’an’dan ezberleyerek
hayır elde eder ve bu fırsatı kaçırmaz.
İbni Abbas Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
“Yanında (hafızasında)
Kur’an’dan bir şey bulunmayan kimse harab olmuş bir ev gibidir.”
Bu naslara istinaden daveti taşıyan, Kur’an’dan daha çok ezberlemeye ve
ezberlediklerini de unutmamaya aşırı bir şekilde özen göstermelidir.
Müslüman hakkında,
özellikle de daveti taşıyan hakkında asıl olan; Kur’an’ı yanında bulundurması,
cebinde taşıması ve gittiği yere götürmesi ve her gün okuyabildiği kadar
okumasıdır. Kur’an, okunduğu zaman okunmasına karşılık olarak kalbe ferahlık
verir, yorulunca nefis tekrar okuyuncaya kadar okumayı bırakır, zira Kur’an’a âşık
olan kimse onu okumaya isteklidir. Allah Celle
Celâlehû şöyle buyurmaktadır:
“…Kur’an’dan kolayınıza
geleni okuyun…”
Cündeb b. Abdullah’tan:
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi:
“Kur’an okuyunuz
ki kalpleriniz birbirinize ısınsın. İhtilafa düştüğünüzde ise sorunu Kur’an’a
göre hallediniz.”
Kur’an otuz cüz olup her
gün bir cüz okunacak şekilde otuz günde okunur. Yani günde yaklaşık yirmi sayfa
okunur. Bu tür okuma en uygun olan okumadır. Ancak kişinin tutuklu, yatakta
yatan bir hasta olması veya geceleyin kalkması durumunda, otuz günden daha kısa
sürede okumasında herhangi bir sakınca yoktur. Abdullah b. Amr’dan: Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem bana şöyle dedi:
“Kur’an’ı her ay bir
defa hatmet. Dedim ki: Kendimde daha kısa sürede okuma gücü buluyorum. Dedi ki:
Yirmi gecede oku. Dedim ki: Kendimde daha kısa sürede okuma gücü buluyorum Dedi
ki: Öyleyse bir haftada oku ve bunu daha kısa süreye indirme.”
Bu vecibeyi herhangi bir
nedenden dolayı yerine getiremiyorsa bir aydan daha kısa sürede de okuyabilir.
Ancak davet taşıyıcı bir cüzden daha az olsa bile her gün Kur’an okuma konusuna
itina etmelidir. Kur’an kıraatini tamamıyla ihmal etmemelidir. Kur’an
okuduğunda ise tertil ile okumalıdır. Tertil, Kur’an kıraatında acele etmemek,
harflerin arasını ayırmak ve her harfin hakkını vermektir. Kur’an, uzatılması
gereken yerler uzatılarak acele etmeden okunur. Katade’den:
“Enes’e Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in Kur’an okuyuşunun nasıl olduğu sorulduğunda dedi ki:
Uzatılması gereken yerleri uzatarak okurdu, dedi ve sonra da بِسْـــمِ اللهِ
kelimesini,
الرَّحْمٰـــنِ
kelimesini ve الرَّحِيـــم
kelimelerini
uzatarak besmeleyi okudu.”
Allah Celle Celâlehû Nebisine, Kur’an’ı
okurken ağır ağır okumasını acele etmemesini emretmektedir.
“Kur’an’ı, insanlara
ağır ağır okuman için bölüm bölüm indirdik ve gerektikçe indirdik.”
Kur’an’ı, tertil ile
okumasını emretmekte ve biz de bu konuda ona uymakla emrolunduk.
“Ve Kur’an’ı tertil ile
oku”
Kur’an okuyan kimse,
herhalde pek de az olmayan miktarda bir sevaba nail olur. Bu durum, bizi her
seferinde daha fazla okumaya sürükleyecektir. Bu kapsamlı hayrın ve fırsatın
varlığı, elimizden kaçmaması için hırs göstermemizi gerektiren bir faktördür.
Abdullah b. Mesut’tan: Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
“Allah’ın
kitabından bir harf okuyana bile sevap vardır. Her hasene on misliyle kayda
geçer. Ben; elif lam mim bir harftir demiyorum. Elif bir harf, lam bir harf ve
mim de bir harftir.”
4. Daveti taşıyan,
insanlara davet ve hitabet üslubunda şunlara dikkat etmelidir.
İnsanlara öğüt vermek ve davet hususunda;
Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem insanlara
bıkkınlık gelmesin diye uygun yeri ve saati kollardı. Bu konuda İbnu Mes’ûd RadiyAllahu
Anh’dan şöyle rivâyet olunmuştur:
“İbnu Mes’ûd, her
perşembe günü va’zu nasîhatta bulunurdu. Bir gün bir adam ona şöyle dedi: Yâ
Ebâ AbdurRahmân! Biz, konuşmanı seviyoruz ve ona çok özlem duyuyoruz. O halde
her gün bize bir şeyler anlatmanı isterdik. Bunun üzerine o: Sizi bıktırmak
endişesi, (her gün) sizinle konuşmaktan beni alıkoyuyor. Çünkü Rasulullah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem öğüt ve nasihat hususunda bize bıkkınlık gelmesin
diye hâlimize bakıp ona göre gün ve saat kollardı, dedi.”
Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
“Kişinin namazının uzun,
hutbesinin kısa olması fıkhının alâmetidir. Öyleyse namazınızı uzatın, hutbeyi
kısa tutun. Çünkü beyan büyüleyicidir.”[7]
İnsanları davet ederken daima umut yaymak ve ümitsizliğe
düşürmemek hususunda;
Ebû Mûsa el-Eş’ârî RadiyAllahu
Anh’dan şöyle rivayet olunmuştur:
“Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem beni ve Muâz’ı, Yemen’e (vali olarak) gönderirken şöyle
buyurdu; İnsanları davet ediniz. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.”[8]
İlmi Tekellüften
(Yapmacık Davranıştan) uzak durmak hususunda;
Mesrûk’tan şöyle dediği rivâyet
olunmuştur:
“Biz, Abdullah ibnu
Mes’ûd’un yanına girince şöyle dedi: Ey insanlar! İçinizden her kim bir ilim
bilirse söylesin, bilmeyen de Allahu âlem (Allah daha iyi bilir) desin. Çünkü
kişi bilmedikleri için, Allah âlem demesi, ilimdendir.”
Allah Teâlâ Nebîsine SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:
“(Rasûlüm!) De ki; buna
karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben olduğundan başka türlü
görünenlerden de değilim.”[9]
İnsanlara akli
seviyelerine göre hitap etmek hususunda;
Abdullah ibn-u Mes’ûd RadiyAllahu
Anh’dan şöyle dediği rivayet olunmuştur:
“Sen bir halka
akıllarının almayacağı bir şey söylersen bu, bir kısmına fitne olur.”[10]
5. Daveti taşıyan, âlemlerin Rabbi olan Allah Azze ve Celle ile olan
ilişkisini güçlendirmelidir;
O’na sıkı bir şekilde
bağlanmalı, Allah’tan ve Resûlü’nden gelen her şeyi, şüphe duymadan ve hiçbir
sıkıntı yapmadan tam bir teslimiyetle kabul etmelidir. Allah’a ibadet ve kulluk
Müslüman ile Allah Subhânehû ve Teâlâ arasındaki en güçlü bağdır. Çünkü
Allah Subhânehû ve Teâlâ kullarına çok yakındır. Bundan dolayı davetçi
bunun bilincinde olmalı ve bunu asla aklından çıkarmamalıdır. Allah Subhânehû
ve Teâlâ’ya ibadet ve kulluk kişiliğini geliştirir, güçlendirir ve onu
güzel ahlaka sevk eder. Aynı zamanda insanlarla iyi ve güzel ilişkiler
kurmasını sağlar.
Müslüman Allah Subhânehû
ve Teâlâ’nın üzerine farz kıldığı şeyleri edâ ederek, bunların peşi sıra
mendûbları yapar, sonra da Allah’a nafilelerle yaklaşırsa, Allah’da ona
yaklaşır ve onu sever. Taberânî’nin Kebîr’inde geçen Ebû Umâme hadisinde şöyle
vârit olmuştur:
“Kulum bana, nafilelerle yaklaşmayı sürdürürse,
nihayet ben onu severim. Hatta akleden kalbi, konuşan lisânı ve gören gözleri
olurum. Bana duâ ederse, ona icâbet ederim, benden bir şey isterse, ona veririm
ve benden yardım talebinde bulunursa da, ona yardım ederim. Nasîhat bana
kulumun en sevimli ibadetidir.”
Buhârî’nin Enes RadiyAllahu
Anh’dan, Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Rabbi Azze ve Celle’den
rivayetinde ise şöyle geçmektedir:
“Kul Bana bir karış
yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. Bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona
bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak varırım.”
İşte bu şekilde her
halinde ve durumunda Allah Subhânehû ve Teâlâ ile birlikte olmak, Allah’a
kul olmak bilinci davetçiyi sürekli hayırlı amellere sevk edecek ve onu
musibetler karşısında sabırlı ve güçlü kılacaktır.
6. Daveti taşıyanın Allah Subhânehû ve Teâlâ ile arasındaki en
kuvvetli bağlardan birisi de dua etmektir;
Dua, kulun Allah'a
yalvarması, Allah’a halini arz etmesi, Allah’a içini dökmesi, Allah’a
ihtiyaçlarını dile getirmesi, Allah’tan nusret talep etmesi ve yardım talep
etmesi demektir.
Nebî SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in bildirdiği
üzere dua ibadetin ta kendisidir. Allah'a dua etmeyen kişiye Allah gazab
eder.
Ebu Hureyre RadiyAllahu Anh şöyle der:
“Allah’a istiğfar eder
O’ndan af dilerim, duasını Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den daha çok
söyleyen hiç kimseyi görmedim.”
İstiğfarın sonucunu ve faziletini açıklayan Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve
Sellem’in şu hadisi şerifinde:
“Kim istiğfara sıkıca sarılırsa, Allah ona her zorluktan
sonra çıkış yolunu gösterir, üzüntüsünü giderir ve onu ummadığı bir şekilde
rızıklandırır.”[11]
Genellikle Müslümanların ve özellikle dava taşıyıcılarının nefislerinin
temiz ve parlak olmasına özen göstermeleri, günahlar birikmeden hemen tevbeye
koşmaları gerekir. Yoksa -Allah korusun- helâka uğramaya mahkûm kalacaklar.
İmam-ı Müslim, sahihinde Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle
dediğini rivayet eder:
“Fitneler tıpkı hasır gibi, insanların kalbine çubuk çubuk
atılır. Hangi kalbe bir fitne nüfuz ederse onda siyah bir leke hasıl olur.
Böylece iki ayrı kalp ortaya çıkar. Biri cilalı taş gibi bembeyazdır; gökler ve
yer oldukları sürece buna hiç bir fitne zarar veremez. Diğeri ise, alaca siyahtır.
Tepe taklak duran testi gibidir; bu kalp, ne iyiyi iyi bilir ne de kötüyü kötü.
O, hevadan kendisine ne yutturulmuşsa, onu (hak veya batıl) bilir.”[12]
Daveti taşıyan kendisi için, diğer dava
taşıyıcılara ve bütün Müslümanlara, âlemlerin Rabbi olan Allah'ın nusret ve
sebatı nasip etmesini, onları mükâfatlandırmasını dileyerek şu şekilde dualarda
bulunmalıdır:
“Ya Rabbim yalnız sana kulluk eder, yalnızca senden rızık
bekler, yalnız senden korkar ve yalnızca senin hükümlerine tâbi oluruz.
Ey Rabbimiz inandık, bizi bağışla, bize merhamet et, sen
merhamet edenlerin en hayırlısısın.
Ey Rabbimiz bizi cehennem azabından uzaklaştır, doğrusu onun
azabı sürekli ve acıdır, orası ne kötü bir yer ve ne kötü bir duraktır.
Ey Rabbimiz eşlerimizden ve zürriyetimizden gözümüzün
aydınlığı olacak insanlar lütfeyle ve bizi takva sahiplerine önder kıl.
Allah’ım; Bizleri zalimin zulmünden, şeytanın şerrinden,
fasıkın fıskından ve her türlü bela, musibet ve kazalardan koru. Rahmetini,
yardımını, faziletini esirgeme üzerimizden.
Ey şanı yüce Rabbim, ayaklarımızı hidayet üzere sabit kıl,
bizleri sıratı müstakimden ayırma ve delalete saptırma.
Ey Allah’ım dünyanın her köşesinde zulüm gören Müslüman
kardeşlerimize sabır, zafer ve yardım nasip eyle, onları müstekbirlere, kâfirlere,
zalimlere karşı üstün kıl ve gazalarında muzaffer eyle.
Ey Allah’ım! Bizleri dünyadaki müminleri tek bir çatı
altında birleştirecek, müminlerin hakkını gözetip kâfirlerden hesap soracak ve
İslam’ı âleme hidayet ve nur olarak taşıyacak olan Râşidî Hilâfet Devleti’nin
kurulmasında emeği geçen kullarından eyle. O devlet çatısı altında yaşamayı ve
bir halifeye biat etmeyi nasip eyle.
Biliyoruz ki sen yolunun yolcusuna yar ve yardımcısın, sen
ne güzel bir vekil ve ne güzel bir dostsun amellerimizi boşa çıkarma ya Rab,
bizleri affedip bağışla ya Rab, biliyoruz ki senin her şeye gücün yeter...”
Amin.
[1]
Saf Suresi 2-3
[2]
Bakara Suresi 44
[3]
İsra Suresi 36
[4]
Buhari, K. Fedaili’l Kur’an 4639,
Müslim, Ahmed ve Sünen sahipleri rivayet ettiler.
[5]
Tirmizi hasen bir senetle K. Fedaili’l
Kur’an: 2801; İbni Mace.
[6]
Ebu Davut K. Salat 1252; Ahmed, İbni
Mace.
[7]
Müslim
[8]
Muttefekun Aleyh
[9]
Sad Suresi 86
[10]
Müslim
[11]
Ebu Davud, K. Salat, 1297
[12]
Müslim, K. İman, 207


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış