DAVETÇİYE NASİHATLER

İsmail Gürbüz

Davet, şer’î hükümlerin ve düşüncelerin bütünüdür, İslâm’ın tamamıdır. Taşımak ise tebliğ etmek demektir. Yani düşüncelerin ve şer’î hükümlerin insanlara tebliğ edilmesi demektir. Daveti taşıma; Nebilerin, Rasullerin ve onlara tabi olanların yaptıkları bir ameldir. Dolayısı ile daveti taşımak çok yüce ve değerli bir ameldir. Daveti taşımak, farzların en büyüğüdür.

İçinde yaşadığımız şu zaman diliminde Resul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in mirasını ve bütün peygamberlerin üzerine geldikleri İslam’ın hayatın her alanına hâkim olma davetini ve mücadelesini bugün artık bizler, Müslümanlar olarak devraldık.

İşte bu en hayırlı ameli hakkıyla yerine getirebilmek için bir davetçinin bir takım özellikleri kendisinde bulundurması gerekmektedir.

Emaneti hakkıyla yüklenmek, bu en hayırlı ameli yapmak için ilk önce muhatap olduğumuz mesajı-fikirleri-mefhumları kısacası İslam’ı anlamak ve kavramak gerekiyor.

Toplumu değiştirmek gibi ciddi ve zorlu bir işle yükümlü olan davetçilerin önce vahyolunan mesajı doğru anlaması ve kavraması gerekir.

Davetçi, İslami fikirlerin, kendisi dışındaki fikirlere etki etmesi, onları çürütmesi, onların yerini alması ve arı-duru ve güçlü olarak baki kalması için sürekli olarak ona müracaat etmeli, onu tekrar gözden geçirmeli, tüm hallerinde ve davranışlarında ona bağlı kalarak onu insanlara taşıması gerekmektedir.

İnsanların fikirleri almasının yolu, davetçinin ona güzel bir şekilde bağlanması ile mümkündür. Çünkü bu fikri insanların nefsinde zayıflatan ve onları bu fikri almaktan uzaklaştıran en temel faktör davetçinin söylemleri ile eylemlerinin çelişmesidir.

Nitekim Allah Subhanehu ve Teâlâ, şöyle buyurmuştur:

Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir buğza sebep olur."[1]

Bundan dolayı, İslam davetinin hakkıyla taşınabilmesi için öncelikle davetçinin ne yaptığını, nasıl yapacağını bilmesi gerekmektedir.

Kendisi davetle değişmeyen, davetin istemiş olduğu formata girmeyen bir kişi başkalarını etkileyemez. Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Siz insanlara iyiliği emrediyorsunuz da kendinizi unutuyor musunuz?”[2]

Bunun için şu hususların göz önünde bulundurulması gereklidir:

1. Davetçinin ilk önce davette bulunacağı şeylere dair bilgiye sahip olması gerekmektedir. Yani Müslümanın tebliğ yapacağı meseleye dair ilmen hazırlıklı olması gerekmektedir. Böyle bir durum olmadığı takdirde o zaman söylediklerinin bir etkisi oluşmaz. Davetçi bilmediği şeyler hakkında konuşmamalı, bilmedikleri hususta davet girişiminde bulunmamalıdır.

İslam’da bir şeyin uygulamasına ve tebliğine geçmeden önce o şeye dair ciddî bir malumat sahibi olmak lazımdır. Bu hayatın neredeyse bütün işlerinde böyle seyretmelidir.

Yani bir Müslüman bir iş yapamaya niyet ettiği zaman veya o işi yapmaya başlayacağı zaman ilk önce o işle alakalı bilgileri almalıdır. Yani o işle alakalı ilmi, şer’î hükümleri öğrenmelidir.

Bu onun üzerine farzdır. Bu nedenle Müslümanların söz söylemeden ve amel işlemeden önce meseleye ilişkin bir bilgiye sahip olmaları gerekmektedir. Bu gerçekten de çok önemlidir.

Rabbimiz şöyle buyurur:

“Hakkında bilgi sahibi olmadığın şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.”[3]

2. Davetçi şu hususu sürekli göz önünde bulundurmalı ve çok dikkat etmelidir. Yapılan bir işin güzel olması ve kabul olunması için öncelikle İslâm’a uygun olması ve Allah'ı razı etme kastıyla, ihlâsla yapılması şarttır. Bütün işlerde hüsnü niyeti ve ihlâsı daima göz önünde bulundurmak gerekir. Amellerin sıhhati ve kabul şartı, samimi niyet ve yapılan işin İslam’a uygun olmasıdır.

İhlâs ve samimiyet, davette etkili olabilmek ve yapılan amellerin boşa gitmemesi için çok önemli bir etkendir. Davetçi yapmış olduğu davet için hiçbir ücret beklemediği gibi insanlardan bunun için hürmet de beklememelidir. Çünkü davet yalnız Allah Subhânehû ve Teâlâ’nın rızası için yapılır.  

İmam Ahmed’in Müsned’inde Ebu Hurayra’dan rivayet ettiği bir hadisi şerifte şöyle varit olmuştur: Ebu Hurayra ben Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i şöyle derken işittim demiştir:

“Muhakkak ki, Kıyamet Günü’nde hakkında hüküm verilecek insanların ilki, şehid edilen bir adamdır. O adam getirilir, ardından ona nimetini tanıtır. O da onu tanır. Allah ona, bunun uğrunda ne yaptın der. O da şehid olasıya kadar senin için savaştım, der. Allah da: Yalan söyledin, fakat sen cesur desinler diye savaştın, hadi denildi” der. Sonra ona emreder, oda ateşe atılıncaya kadar yüzüstü sürünür. Ve ilmi öğrenen, öğreten ve Kur’an’ı okuyan adamdır. Nimetini tanıtmak için adam getirilir. O da onu tanır. Allah ona bunun uğrunda ne yaptın der. O da senin için ilim öğrendim, öğrettim ve senin için Kur’an okudum der. Allah da yalan söyledin, fakat sen o âlim desinler diye öğrendin. Hadi söylendi, der. Yine sen Kur’an’ı o, okuyucudur desinler diye okudun. Şüphesiz söylenmiştir, der. Sonra ona emreder, o da ateşe atılıncaya kadar yüzüstü sürünür. Ve Allah’ın genişletip, bütün mal çeşitlerinden kendisine verdiği adamdır. O getirilir ve sonra ona nimetlerini tanıtır. O da onu tanır. Sonra der ki: Bunun uğrunda ne yaptın? O da uğrunda infak edilmesini sevdiğin bir yol bırakmadım ki, senin için o yolda infak etmiş olmayayım, der. Allah da yalan söyledin, fakat sen cömert desinler diye bunu yaptın. Şüphesiz denilmiştir, der. Sonra ona emreder, oda ateşe atılıncaya kadar yüzüstü sürünür”

 “Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiğine göre mükâfat vardır.” İslâm'ın yörüngesini teşkil eden hadis-i şeriflerden biri olan bu hadisi şerife âlimlerin çok fazla itibar etmeleri garip bir olay değildir. İlk dönem âlimleri, din ile ilgili bütün işlerde niyeti öne almayı severlerdi. Onlara göre ihlâs açık ve gizli kulun bütün fiillerini kuşatmalıydı.  

Fudayl b. İyad: “Hanginizin daha güzel bir iş yapacağını denemek için” ayeti hakkında: “En samimi olanı ve en doğru olan kastedilmektedirler.” “Samimi ve en doğru olan ne demektir?” diye sorulunca şöyle cevap verir: “Bir amel İslâm’a uygun olur ancak ihlâsla yapılmazsa kabul olunmaz. İhlas olur fakat doğru olmazsa ihlasla ve İslâm’a uygun bir şekilde yapılıncaya kadar yine kabul olunmaz. İhlas, amelin Allah için yapılması, doğru olması ise Sünnet’e göre yapılması demektir.”

3. Daveti taşıyan, Kur’an-ı Kerim ile olan alakasını çok kuvvetli tutmalıdır. Namazda okuyabilmesi için kolayına geldiği kadar Kur’an’dan ezberlemeli, hatta sünnet olduğu üzere sabah namazında daha uzun okuyabilmek için çok fazla ezberlemelidir.

Kur’an’ın öğrenilmesi ve öğretilmesi, en değerli öğrenme ve öğretmedir. Ezberlenmesi ve korunması, en üstün ezberleme ve korumadır. Okunması ve tertili, en efdal okuma ve tertildir. Kur’an’dan başka hiçbir kitap için hem okuma hem de tertil bir arada bulunmamaktadır. Dolayısıyla her Müslümanın, özelde ise davet taşıyıcısının Allah’ın kitabını öğrenmesi, manalarına ve hükümlerine özen göstermesi, onun hidayeti ve nuru ile doğru yolu bulması gerekir. Çünkü Allah Subhanehû ve Teâlâ onu, insanların bilmeleri için indirmiştir.

Osman b. Affan’dan: Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğreteninizdir.[4]

Ebu Hüreyre’den: Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

“Kur’an’ı öğreniniz ve öğretiniz. Zira Kur’an öğrenen ve öğreten kimse, bulunduğu her yere misk kokusunu yayan misk dolu bir kap gibidir.[5]

İlmin en önemlisi ve faziletli olanı, Allah’ın Kitabı’nda yer alanlarla ilgili olandır. Öyleyse daveti taşıyan, Allah’ın Kitabında bulunan akideyi ve ilgili fikirleri ve şer’î hükümleri bilmelidir.

Müslümanın, Allah’ın ayetlerinden ezberlediklerini her geçen gün daha fazla arttırması, faziletinin ve Allah katındaki derecesinin artması demektir. Öyleyse daveti taşıyan, buna hırs göstermelidir. Abdullah b. Amr’dan: Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyuruyor:

Kur’an okuyup ona sahip çıkan kimseye ahirette: Oku ve Cennet’in derecelerine yüksel. Dünyada nasıl ağır okuyorsan öyle oku. Zira senin makamın okuduğun en son ayetin seviyesindedir, denilir.[6]  

Öyleyse akıl sahibi, anlayışlı ve zeki kimse, Kur’an’dan ezberleyerek hayır elde eder ve bu fırsatı kaçırmaz.

İbni Abbas Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet eder:

“Yanında (hafızasında) Kur’an’dan bir şey bulunmayan kimse harab olmuş bir ev gibidir.”

Bu naslara istinaden daveti taşıyan, Kur’an’dan daha çok ezberlemeye ve ezberlediklerini de unutmamaya aşırı bir şekilde özen göstermelidir.

Müslüman hakkında, özellikle de daveti taşıyan hakkında asıl olan; Kur’an’ı yanında bulundurması, cebinde taşıması ve gittiği yere götürmesi ve her gün okuyabildiği kadar okumasıdır. Kur’an, okunduğu zaman okunmasına karşılık olarak kalbe ferahlık verir, yorulunca nefis tekrar okuyuncaya kadar okumayı bırakır, zira Kur’an’a âşık olan kimse onu okumaya isteklidir. Allah Celle Celâlehû şöyle buyurmaktadır:

“…Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun…

Cündeb b. Abdullah’tan: Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi:

Kur’an okuyunuz ki kalpleriniz birbirinize ısınsın. İhtilafa düştüğünüzde ise sorunu Kur’an’a göre hallediniz.

Kur’an otuz cüz olup her gün bir cüz okunacak şekilde otuz günde okunur. Yani günde yaklaşık yirmi sayfa okunur. Bu tür okuma en uygun olan okumadır. Ancak kişinin tutuklu, yatakta yatan bir hasta olması veya geceleyin kalkması durumunda, otuz günden daha kısa sürede okumasında herhangi bir sakınca yoktur. Abdullah b. Amr’dan: Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bana şöyle dedi:

Kur’an’ı her ay bir defa hatmet. Dedim ki: Kendimde daha kısa sürede okuma gücü buluyorum. Dedi ki: Yirmi gecede oku. Dedim ki: Kendimde daha kısa sürede okuma gücü buluyorum Dedi ki: Öyleyse bir haftada oku ve bunu daha kısa süreye indirme.

Bu vecibeyi herhangi bir nedenden dolayı yerine getiremiyorsa bir aydan daha kısa sürede de okuyabilir. Ancak davet taşıyıcı bir cüzden daha az olsa bile her gün Kur’an okuma konusuna itina etmelidir. Kur’an kıraatini tamamıyla ihmal etmemelidir. Kur’an okuduğunda ise tertil ile okumalıdır. Tertil, Kur’an kıraatında acele etmemek, harflerin arasını ayırmak ve her harfin hakkını vermektir. Kur’an, uzatılması gereken yerler uzatılarak acele etmeden okunur. Katade’den:

Enes’e Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Kur’an okuyuşunun nasıl olduğu sorulduğunda dedi ki: Uzatılması gereken yerleri uzatarak okurdu, dedi ve sonra da بِسْـــمِ اللهِ kelimesini, الرَّحْمٰـــنِ  kelimesini ve الرَّحِيـــم kelimelerini uzatarak besmeleyi okudu.”

Allah Celle Celâlehû Nebisine, Kur’an’ı okurken ağır ağır okumasını acele etmemesini emretmektedir.

Kur’an’ı, insanlara ağır ağır okuman için bölüm bölüm indirdik ve gerektikçe indirdik.

Kur’an’ı, tertil ile okumasını emretmekte ve biz de bu konuda ona uymakla emrolunduk.

“Ve Kur’an’ı tertil ile oku

Kur’an okuyan kimse, herhalde pek de az olmayan miktarda bir sevaba nail olur. Bu durum, bizi her seferinde daha fazla okumaya sürükleyecektir. Bu kapsamlı hayrın ve fırsatın varlığı, elimizden kaçmaması için hırs göstermemizi gerektiren bir faktördür. Abdullah b. Mesut’tan: Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

Allah’ın kitabından bir harf okuyana bile sevap vardır. Her hasene on misliyle kayda geçer. Ben; elif lam mim bir harftir demiyorum. Elif bir harf, lam bir harf ve mim de bir harftir.

4. Daveti taşıyan, insanlara davet ve hitabet üslubunda şunlara dikkat etmelidir.

İnsanlara öğüt vermek ve davet hususunda;

Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem insanlara bıkkınlık gelmesin diye uygun yeri ve saati kollardı. Bu konuda İbnu Mes’ûd RadiyAllahu Anh’dan şöyle rivâyet olunmuştur:

“İbnu Mes’ûd, her perşembe günü va’zu nasîhatta bulunurdu. Bir gün bir adam ona şöyle dedi: Yâ Ebâ AbdurRahmân! Biz, konuşmanı seviyoruz ve ona çok özlem duyuyoruz. O halde her gün bize bir şeyler anlatmanı isterdik. Bunun üzerine o: Sizi bıktırmak endişesi, (her gün) sizinle konuşmaktan beni alıkoyuyor. Çünkü Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem öğüt ve nasihat hususunda bize bıkkınlık gelmesin diye hâlimize bakıp ona göre gün ve saat kollardı, dedi.”

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

“Kişinin namazının uzun, hutbesinin kısa olması fıkhının alâmetidir. Öyleyse namazınızı uzatın, hutbeyi kısa tutun. Çünkü beyan büyüleyicidir.”[7]

İnsanları davet ederken daima umut yaymak ve ümitsizliğe düşürmemek hususunda;

Ebû Mûsa el-Eş’ârî RadiyAllahu Anh’dan şöyle rivayet olunmuştur:

“Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem beni ve Muâz’ı, Yemen’e (vali olarak) gönderirken şöyle buyurdu; İnsanları davet ediniz. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.”[8]

İlmi Tekellüften (Yapmacık Davranıştan) uzak durmak hususunda;

Mesrûk’tan şöyle dediği rivâyet olunmuştur:

“Biz, Abdullah ibnu Mes’ûd’un yanına girince şöyle dedi: Ey insanlar! İçinizden her kim bir ilim bilirse söylesin, bilmeyen de Allahu âlem (Allah daha iyi bilir) desin. Çünkü kişi bilmedikleri için, Allah âlem demesi, ilimdendir.”

Allah Teâlâ Nebîsine SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

“(Rasûlüm!) De ki; buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben olduğundan başka türlü görünenlerden de değilim.”[9]

İnsanlara akli seviyelerine göre hitap etmek hususunda;

Abdullah ibn-u Mes’ûd RadiyAllahu Anh’dan şöyle dediği rivayet olunmuştur: 

“Sen bir halka akıllarının almayacağı bir şey söylersen bu, bir kısmına fitne olur.”[10]

5. Daveti taşıyan, âlemlerin Rabbi olan Allah Azze ve Celle ile olan ilişkisini güçlendirmelidir;

O’na sıkı bir şekilde bağlanmalı, Al­lah’tan ve Resûlü’nden gelen her şeyi, şüphe duymadan ve hiçbir sıkıntı yapmadan tam bir teslimiyetle kabul etmelidir. Allah’a ibadet ve kulluk Müslüman ile Allah Subhânehû ve Teâlâ arasındaki en güçlü bağdır. Çünkü Allah Subhânehû ve Teâlâ kullarına çok yakındır. Bundan dolayı davetçi bunun bilincinde olmalı ve bunu asla aklından çıkarmamalıdır. Allah Subhânehû ve Teâlâ’ya ibadet ve kulluk kişiliğini geliştirir, güçlendirir ve onu güzel ahlaka sevk eder. Aynı zamanda insanlarla iyi ve güzel ilişkiler kurmasını sağlar.   

Müslüman Allah Subhânehû ve Teâlâ’nın üzerine farz kıldığı şeyleri edâ ederek, bunların peşi sıra mendûbları yapar, sonra da Allah’a nafilelerle yaklaşırsa, Allah’da ona yaklaşır ve onu sever. Taberânî’nin Kebîr’inde geçen Ebû Umâme hadisinde şöyle vârit olmuştur:

Kulum bana, nafilelerle yaklaşmayı sürdürürse, nihayet ben onu severim. Hatta akleden kalbi, konuşan lisânı ve gören gözleri olurum. Bana duâ ederse, ona icâbet ederim, benden bir şey isterse, ona veririm ve benden yardım talebinde bulunursa da, ona yardım ederim. Nasîhat bana kulumun en sevimli ibadetidir.”

Buhârî’nin Enes RadiyAllahu Anh’dan, Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Rabbi Azze ve Celle’den rivayetinde ise şöyle geçmektedir:

“Kul Bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. Bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak varırım.”

İşte bu şekilde her halinde ve durumunda Allah Subhânehû ve Teâlâ ile birlikte olmak, Allah’a kul olmak bilinci davetçiyi sürekli hayırlı amellere sevk edecek ve onu musibetler karşısında sabırlı ve güçlü kılacaktır.    

6. Daveti taşıyanın Allah Subhânehû ve Teâlâ ile arasındaki en kuvvetli bağlardan birisi de dua etmektir;

Dua, kulun Allah'a yalvarması, Allah’a halini arz etmesi, Allah’a içini dökmesi, Allah’a ihtiyaçlarını dile getirmesi, Allah’tan nusret talep etmesi ve yardım talep etmesi demektir.

Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bildirdiği üzere dua ibadetin ta kendisidir. Allah'a dua etmeyen kişiye Allah gazab eder.

Ebu Hureyre RadiyAllahu Anh şöyle der:

“Allah’a istiğfar eder O’ndan af dilerim, duasını Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den daha çok söyleyen hiç kimseyi görmedim.”

İstiğfarın sonucunu ve faziletini açıklayan Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisi şerifinde:

“Kim istiğfara sıkıca sarılırsa, Allah ona her zorluktan sonra çıkış yolunu gösterir, üzüntüsünü giderir ve onu ummadığı bir şekilde rızıklandırır.”[11]

Genellikle Müslümanların ve özellikle dava taşıyıcılarının nefislerinin temiz ve parlak olmasına özen göstermeleri, günahlar birikmeden hemen tevbeye koşmaları gerekir. Yoksa -Allah korusun- helâka uğramaya mahkûm kalacaklar. İmam-ı Müslim, sahihinde Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini rivayet eder:

“Fitneler tıpkı hasır gibi, insanların kalbine çubuk çubuk atılır. Hangi kalbe bir fitne nüfuz ederse onda siyah bir leke hasıl olur. Böylece iki ayrı kalp ortaya çıkar. Biri cilalı taş gibi bembeyazdır; gökler ve yer oldukları sürece buna hiç bir fitne zarar veremez. Diğeri ise, alaca siyahtır. Tepe taklak duran testi gibidir; bu kalp, ne iyiyi iyi bilir ne de kötüyü kötü. O, hevadan kendisine ne yutturulmuşsa, onu (hak veya batıl) bilir.”[12]

Daveti taşıyan kendisi için, diğer dava taşıyıcılara ve bütün Müslümanlara, âlemlerin Rabbi olan Allah'ın nusret ve sebatı nasip etmesini, onları mükâfatlandırmasını dileyerek şu şekilde dualarda bulunmalıdır:

“Ya Rabbim yalnız sana kulluk eder, yalnızca senden rızık bekler, yalnız senden korkar ve yalnızca senin hükümlerine tâbi oluruz.

Ey Rabbimiz inandık, bizi bağışla, bize merhamet et, sen merhamet edenlerin en hayırlısısın.

Ey Rabbimiz bizi cehennem azabından uzaklaştır, doğrusu onun azabı sürekli ve acıdır, orası ne kötü bir yer ve ne kötü bir duraktır.

Ey Rabbimiz eşlerimizden ve zürriyetimizden gözümüzün aydınlığı olacak insanlar lütfeyle ve bizi takva sahiplerine önder kıl.

Allah’ım; Bizleri zalimin zulmünden, şeytanın şerrinden, fasıkın fıskından ve her türlü bela, musibet ve kazalardan koru. Rahmetini, yardımını, faziletini esirgeme üzerimizden.

Ey şanı yüce Rabbim, ayaklarımızı hidayet üzere sabit kıl, bizleri sıratı müstakimden ayırma ve delalete saptırma.

Ey Allah’ım dünyanın her köşesinde zulüm gören Müslüman kardeşlerimize sabır, zafer ve yardım nasip eyle, onları müstekbirlere, kâfirlere, zalimlere karşı üstün kıl ve gazalarında muzaffer eyle.

Ey Allah’ım! Bizleri dünyadaki müminleri tek bir çatı altında birleştirecek, müminlerin hakkını gözetip kâfirlerden hesap soracak ve İslam’ı âleme hidayet ve nur olarak taşıyacak olan Râşidî Hilâfet Devleti’nin kurulmasında emeği geçen kullarından eyle. O devlet çatısı altında yaşamayı ve bir halifeye biat etmeyi nasip eyle.

Biliyoruz ki sen yolunun yolcusuna yar ve yardımcısın, sen ne güzel bir vekil ve ne güzel bir dostsun amellerimizi boşa çıkarma ya Rab, bizleri affedip bağışla ya Rab, biliyoruz ki senin her şeye gücün yeter...” Amin.



[1] Saf Suresi 2-3

[2] Bakara Suresi 44

[3] İsra Suresi 36

[4] Buhari, K. Fedaili’l Kur’an 4639, Müslim, Ahmed ve Sünen sahipleri rivayet ettiler.

[5] Tirmizi hasen bir senetle K. Fedaili’l Kur’an: 2801; İbni Mace.

[6] Ebu Davut K. Salat 1252; Ahmed, İbni Mace.

[7] Müslim

[8] Muttefekun Aleyh

[9] Sad Suresi 86

[10] Müslim

[11] Ebu Davud, K. Salat, 1297

[12] Müslim, K. İman, 207


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz