İslâm ümmetinin son
yüz yılını mercek altına aldığımızda görürüz ki en derin izi bırakan hadise
Türkiye topraklarında cumhuriyetin kurulması olmuştur. Çünkü cumhuriyet rejimi
kendisinden önce kaldırılan saltanatın bir sonucu, kendisinden sonra ilga
edilecek Hilâfet’in de müsebbibi olmuştur. Bu süreç topyekûn olarak İslâm
coğrafyasını derinden etkilemiştir. Yeryüzü İslâm’ın hükümlerinden koparılmış,
Müslümanlar tespih taneleri gibi savrulmuş, anarşi ve istikrarsızlık İslâm
coğrafyasının makus talihi hâline gelmiştir. Toprakları işgal, zihinleri ise
istila edilme sürecine girmiştir. Kendilerine sıcak bir el uzatıp, onları
uçurumun kenarından çekip çıkaracak bir kimse kalmamıştır. Hakları ve hukukları
artık Batılı kâfirlerin elinde oyuncak gibi kullanılmaya başlanmıştır.
Fikirleri zehre bulanmış, kavramları tahrif edilmiş, davranışları taklit ile
kuşanmıştır. Güvenleri korkuya evrilmiş, huzurları kaos ve kargaşaya
dönüşmüştür. Nesilleri ve ekinleri ifsada bulanmış, verimli arazileri çöle
çevrilmiştir. Gençlik, hedeflerinden sapmış, dünyalık peşinde koşan insanlar
artmıştır. Ahlak, hayâ, iffet ve izzet kavramları Müslümanların kimliklerinden
sıyrılarak içi dışına çıkarılmıştır. Böylece bir ümmet kapitalizmin kısır
döngüsü içinde debelenip durmaktadır.
Esasen Müslümanlar
birçok badireler atlattı, kötü günler geçirdi, fakat hepsinin üstesinden
gelebildi. Çünkü onlar kendisinden hükümlerin fışkırdığı akli bir akideye iman
ediyorlardı. Sorunların çözüm kaynağı olan bu akide İslâm’dı. Fakat sorunu
çözen mecralar değişince problemler Müslümanların boynuna üst üste ilmeklendi.
Fakat öyle bir ilmek vardı ki eğer çözülemezse kördüğüm olacaktı. Ve maalesef Batı
bu hassas noktamızı çok iyi biliyordu. Çünkü burada açılacak bir gedik koskoca
bir çınarı yerle yeksan etmeye yeterdi. O gedik açılacak yer şüphesiz “aile”
idi. Aile mefhumunu yok ettikten sonra bütün problemler zincirleme ve kördüğüm
şeklinde İslâm ümmetinin gündemine girecekti.
İşte Cumhuriyet, İslâm
Hilâfeti’nin enkazı üzerinde çağdaşlaşma ve Batılılaşma adı altında yeni
Türkiye’nin omurgasını bu hedefle oluşturuyordu: Aileyi parçalamak! Bu fikir cumhuriyetin
kurucu zihniyetinde en önemli unsurdu. Çünkü ahlaki mefhumlar Batılılaşma
önünde engel teşkil ediyordu. Bu durumu yakinen bilen Kazım Karabekir; Paşaların
Kavgası adlı eserinde 1923 yılının ortalarına gelindiğinde Ankara’da yeni
bir havanın esmeye başladığından söz eder: “İslâmlık terakkiye mâni imiş.
Halk Fırkası lâdini (dinsiz) ve lâahlâki (ahlaksız) olmalı imiş!” ve
Kazım Karabekir Paşa şöyle devam eder:
“10 Temmuz 1923
Ankara İstasyonu’ndaki kalem-i mahsus binasında Fırka nizamnamesini müzakereden
sonra, Gazi ile yalnız kalarak hasbihallere başlamıştık: ‘Dini ve namusu
olanlar aç kalmaya mahkûmdurlar!’ dediler. Kendisini Hilâfet ve saltanat
makamına layık gören ve bu hususlarda teşebbüslerde de bulunan, din ve namus
lehinde türlü sözler söyleyen ve hatta hutbe okuyan, benim kapalı yerlerde baş
açıklığımla lâtife eden, fes ve kalpak yerine kumaş başlık teklifimi hoş
görmeyen Mustafa Kemal Paşa, benim hayretle baktığımı görünce şu izahatı verdi:
‘Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar! Böyle
kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve
namus anlayışını değiştirmeliyiz. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli
ve bunları çabuk zengin etmeliyiz! Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur.”[1]
Bu temel düşünce
ahlaki ilerleyişin aileden geçtiği kanaatindeydi. Aile hukukunun eski(!) diye
tabir ettikleri İslâm hukukundan alınıyor olması toplumun muasır medeniyetten
kopuşu anlamına gelecekti. Bu kopuşu durdurmanın tek yolu gözü kapalı bir
şekilde Batılı kanunların alınması ve uygulanmasıydı. Bu sebeple henüz 1 Ocak
1912’de İsviçre Medeni Kanunu’nu Avrupa topraklarında yürürlüğe girdikten 14
sene sonra eksiksiz ve istisnasız bir şekilde benimsedik ve uygulamaya koyduk.
Türk Medeni Kanunu tasarısının hazırlanması için hukukçu milletvekillerinden,
öğretim üyeleri, yargıç ve avukatlardan oluşan 26 kişilik bir komisyon kuruldu.
Bu komisyon, İsviçre Medeni Kanunu’nu Türkçe’ye çevirdi ve yeni kanun taslağı
böylece hazırlandı. Taslak, 20 Aralık 1925'de Bakanlar Kurulu'nda konuşulmaya
başlandı. 17 Şubat 1926'da kabul edildi. 4 Nisan 1926 tarihli Resmî Gazete‘de
yayımlanan yasa, 6 ay sonra 4 Ekim 1926'de yürürlüğe girdi. Aynı komisyon,
İsviçre Borçlar Yasası’nı Türkçe’ye çevirdi ve tasarı hâline getirdi. 22 Nisan
1926'da kabul edilerek 8 Mayıs 1926’da yürürlüğe girdi. İsviçre Medeni Kanunu
Peru, Arnavutluk, Çin Halk Cumhuriyeti, Polonya, Romanya, Bulgaristan
tarafından kısmen alınarak kendi medeni kanunlarına uyarlandı. Bunun yanı sıra,
kanunun sadece aile hukuku kısmı Letonya, Estonya, Litvanya ve Çekoslovakya
tarafından kendi yerel hukuk sistemlerine dahil edildi. Türkiye Cumhuriyeti’nde
ise 977 madde ve dört ana bölümden oluşan bu hukuk manzumesini yaşama ilişkin
düzenlemeler adı altında kişi hukuku, aile hukuku, miras hukuku ve eşya hukuku
başlıklarıyla bir bütün hâlinde Türk Medeni Hukuku’na dahil edildi.
Avrupa hukuk
sisteminden “Medeni” ve “Borçlar” yasasını bir bütün olarak alan Türkiye,
Batı’da şaşkınlık uyandırmıştı. Hukukçu Sauser Hall “Türkiye'de Avrupa
Hukukunun Benimsenmesi” adlı kitabında "İslâm devletlerinin en güçlüsü,
bin yıllık geçmişe varan töreleri, altı aylık bir sürede yürürlükten
kaldırıyor. Tarih, hiçbir ülkede bu kadar köklü ve ani değişikliği örnek
gösteremez. Bir ülkede ve bir toplum üzerinde yapılmış bundan daha cesur bir
deneyim yoktur!" değerlendirmesinde bulunmuştu. Batılı hukukçular laik
Cumhuriyetin kurulmasından sonra medeni hukukun kabul edilmesini en büyük
devrim olarak nitelendiriyorlar! Peki neden? Çünkü İslâm toplumu kendi
dinamiklerine, ahlaki ve insani köklerine bir daha dönme gücünü kendinde
bulamasın, sömürge hâllerine rıza göstersin diye. Zira aile mefhumunu kaybetmiş
bir neslin seküler dünyanın gereği gibi yaşamaktan daha doğrusu savrulmaktan
onu kimse kurtaramasın. Bu laik ve çağdaş medeni hukuk ne getirecekti, birkaç
madde de inceleyelim:
- Ailede
kadın-erkek eşitliği sağlandı.
- Evlilikte resmî nikâh zorunluluğu getirildi.
- Tek eşle
evlilik esası getirildi.
- Kadınlara,
istedikleri mesleğe girebilme hakkı tanındı.
- Mahkemelerde
tanıklık yapma, miras ve boşanma konularında kadın-erkek eşit hâle
getirildi.
Kulağa ne de hoş
geliyor değil mi kadın-erkek eşitliği? Büyük oranda kadına pozitif ayrımcılık
getiriyordu medeni hukuk ve doğal olarak en çok kadınlar üzerinden hedefine
yürüyordu adım adım… Bu Batı menşeli hükümler ile içtimai hayat baltalanmış,
kadın-erkek arasındaki görev dağılımı ortadan kalkarak vazifeler karışmış,
kadınlara ekonomik bağımsızlığın verilmesi ile sevgi-saygı-itaat kavramları
yerini mecburi birlikteliğe veya mantık evliliklerine bırakmış, aile kurumu
bürokrasi mantığıyla işletilir olmuştur. Canı sıkılan kadının ayrılabildiği ve
ayrılması karşılığında kocasından alacağı tazminat ile mükafatlandırıldığı
saçma bir düzen kurulmuştur. Bu düzende evlatları İslâm ahlakıyla büyütmek,
Allah korkusu ile yetiştirmek imkânsız hâle gelir. Anne-babayı bir arada
göremeden büyüyen çocukların gelecekte nasıl bir aile hedefi olabilir? Kusurlu,
problemli aile yapılarına şahit olan çocuklar “gemisini kurtaran kaptan”
olmak istiyorlar. Bu yüzden anne ve babaları yaşlandıklarında bakım evlerine
gönderiyorlar. Bu şekilde hayat içerisindeki fırsatları kaçırmasın,
kazanımlarını kaybetmesin, rakipleriyle eşit bir şekilde yarışsın. Öyle değil
mi, seküler dünyanın yetiştirdiği fırsatçı bireyler birbirlerini rakip görerek,
aslan payını almaya çalışmıyor mu? Dolayısıyla bu hırs dolu yarışta anne-baba
ayak bağı olacaksa o bağı kesmenin gerektiğini düşünüyor. 10 yılda 15 milyon
genci sil baştan yarattığını düşünen cumhuriyetin kurucuları kadın-erkek
arasındaki birlikteliği ticari bir ortaklık hâline getiriyorlar. Bu şekilde yeni
genç nesil evliliği, kariyeri önündeki engel olarak görüyor, maddi kayıp olarak
düşünüyor ve evlenmekten imtina ediyor. Akabinde bu cumhuriyetçi zihniyet
evlilik sözleşmesi adı altında yıkıcı bir maddeye daha imza atıyor: “Evlilik
birliğini eşler beraberce yönetirler.” Bu durum, eşler arası mal
paylaşımını zorunlu hâle getirmekle kalmıyor, boşanma sonrasında erkeğin
gelirinin bir kısmına el koyarak gasp ediyor. Artık gençlerin evlenme istekleri
kayboluyor ve onları bireysel yaşama özendiriyor.
Aile kavramının
altını oyduktan sonra aile fertlerine sosyal yardım sunmak zaruri olmuştu. Bir
yandan yıkarken diğer taraftan göstermelik de olsa toparlamaya çalışan
bakanlıklar kuruldu. Bunların görevi kanunların yıktığı aile fertlerini teselli
etmekti. Bunun için1990 yılında ilk kez “Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet
Bakanlığı” kurulmuştu. Bu bakanlık kadına şiddet, aile içi şiddet, aile içi
istismar gibi konularda çalışma yaparak, bu oranların azalmasına çalışıyordu.
Lakin kaş yapayım derken göz çıkardılar ve bütün erkekleri potansiyel suçlu
sayan kanunlara imza attılar. Daha önce mağdur olan belli orandaki kadınları
kurtarmak için bütün evli erkeklerin mağduriyetini onayladılar. Bu süreç kul
yapısı kanun değişiklikleri ile oldukça zayiat verdi. Artık bu bakanlığın bir
kıymeti kalmadı ve yeni bir bakanlığa ihtiyaç duyuldu. Bu yüzden “Aile ve
Sosyal Politikalar Bakanlığı” olarak 2011’de yeni bir bakanlık açıldı. Fakat
son 10 yılda artan kadın cinayetlerine, çocuk istismarlarına ve tecavüz
haberlerine engel olamadılar. Aksine bu artış toplumda güvensizlik, kaos ve
mutsuzluk getirdi. Çocuk ve gençlerin korunması için aileler artık devletin
tedbir paketlerinden umudunu keserek kendi yöntemleriyle güvenliğini sağlamaya
başladı. Çocuklarını peşlerinden adım adım izleyen, gözünü kırpmadan onları
takip eden ebeveynlerin sayısı günden güne arttı. Çünkü devlet ahlaki değerleri
yok etmiş, İslâmi hükümleri kaldırmış, toplum yapısını bozacak her türlü tehdit
içeren unsura kucak açmıştı. Bunu da muasır medeniyet seviyesine ulaşmak adına,
özgürlüklerin artması ve insan haklarının korunması sloganlarıyla yapmıştı.
Bütün bu çabasının
karşılığı olarak cumhuriyet rejimi hedefine ulaşmış, Batılıların ifadesiyle “Kralların
bile giremediği kale”[2] olan aileyi
imha etmişti. Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2019 yılına ilişkin evlenme ve
boşanma istatistikleri bu durumu ifade etmek için yeterli olsa gerek. Buna
göre, geçen yıl evlenen çiftlerin sayısı 2018 yılına göre %2,3 azalarak 541 bin
424'e geriledi. Geçen yıl boşanma sayısı bir önceki yıla göre %8 artarak 155
bin 47'ye yükseldi. Ortalama ilk evlenme yaşı, geçen yıl erkekler için 27,9
kadınlar için 25 olarak kaydedildi. Böylece evlilikte yaş oranı bir önceki yıla
göre ortalama 2,5 arttı. Boşanmaların %36'sı evliliğin ilk 5 yıllık döneminde, %20,6'sı
ise 6-10 yılında gerçekleşti.[3]
Hâlbuki İslâm’a
göre aile Allah ve Rasulü’nün koruduğu bir kale idi. Yani yeryüzünde İslâm’ın
hükümleri tatbik ediliyorken kimse aileye el uzatamazdı. Çünkü aile toplumun
yapı taşıdır, o bozulursa toplum bozulur. O yok edilirse nesillerin geleceği de
yok olur. Ona vurulacak bir darbe kadınıyla çocuğuyla genciyle herkesi yıkmaya
yeter. Onu korumak, yüceltmek ise nesilleri, halkları ve dolayısıyla devletleri
yüceltmek demektir.
Allah Subhânehû
ve Teâlâ şirk koşmayın dedikten hemen sonra ana-babaya iyilik yapmayı
emrediyor.
[وَاعْبُدُوا اللّٰهَ وَلَا
تُشْرِكُوا بِه۪ شَيْـٔاً وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَاناً وَبِذِي الْقُرْبٰى
وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبٰى وَالْجَارِ الْجُنُبِ
وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ وَمَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۜ
اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ مُخْتَالاً فَخُوراًۙ] “Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir
şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın
komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere
iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.”[4]
Ve şöyle buyuruyor:
[قُلْ تَعَالَوْا اَتْلُ مَا
حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ اَلَّا تُشْرِكُوا بِه۪ شَيْـٔاًۜ
وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَاناًۚ وَلَا تَقْتُلُٓوا اَوْلَادَكُمْ مِنْ اِمْلَاقٍۜ
نَحْنُ نَرْزُقُكُمْ وَاِيَّاهُمْۚ وَلَا تَقْرَبُوا الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ
مِنْهَا وَمَا بَطَنَۚ وَلَا تَقْتُلُوا النَّفْسَ الَّت۪ي حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا
بِالْحَقِّۜ ذٰلِكُمْ وَصّٰيكُمْ بِه۪ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ] “De ki:
Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak
koşmayın. Anaya babaya iyi davranın. Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı
öldürmeyin. Sizi de onları da biz rızıklandırırız. (Zina vb.) çirkinliklere,
bunların açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Meşru bir hak karşılığı
olmadıkça, Allah’ın haram (dokunulmaz) kıldığı canı öldürmeyin. İşte size Allah
bunu emretti ki aklınızı kullanasınız.”[5]
Peygamber efendimiz
SallAllahu Aleyhi ve Sellem birçok hadislerinde aile mefhumuna, eşlerin
haklarının gözetilmesine vurgu yaparak bu kalenin korunması konusunda yol
gösteriyor.
[خَيْرُكُمْ خَيْرُكُمْ
لِأَهْلِهِ، وَأَنَا خَيْرُكُمْ لِأَهْلِي] “Sizin en hayırlınız ailesine karşı
en hayırlı olanınızdır. Ben de ailesine karşı en hayırlı olanınızım.”[6]
[أَلاَ إِنَّ لَكُمْ عَلَى
نِسَائِكُمْ حَقًّا وَلِنِسَائِكُمْ عَلَيْكُمْ حَقًّا فَأَمَّا حَقُّكُمْ عَلَى
نِسَائِكُمْ أَلاَّ يُوطِئْنَ فُرُشَكُمْ مَنْ تَكْرَهُونَ وَلاَ يَأْذَنَّ فِي
بُيُوتِكُمْ لِمَنْ تَكْرَهُونَ أَلاَ وَحَقُّهُنَّ عَلَيْكُمْ أَنْ تُحْسِنُوا
إِلَيْهِنَّ فِي كِسْوَتِهِنَّ وَطَعَامِهِنَّ] “Dikkat edin! Sizin hanımlarınız
üzerinde haklarınız vardır, hanımlarınızın da sizin üzerinde hakları vardır.
Sizin hanımlarınız üzerindeki hakkınız namuslarını muhafaza etmeleri ve
hoşlanmadığınız kimseleri evinize almamalarıdır. Onların sizin üzerinizdeki
hakkı da giyim ve gıda ihtiyaçlarını güzelce karşılamanızdır.”[7]
[إِنَّمَا النِّسَاءُ شَقَائِقُ
الرِّجَالِ] “Kadınlar, erkeklerle birlikte bir bütünü tamamlayan
diğer yandır.”[8]
Peki İslâm bu kaleyi
nasıl koruyor, birkaç maddeyle özetleyelim.
1- Her şeyden önce İslâm
bugünkü kapitalizmin yalanlarla çepeçevre kuşatılmış eşitlik söylemini
reddeder. Onları taşıyamayacakları yükler ile helak etmez, onlara fıtratlarına
uygun sorumluluklar verir. Erkekler için eşleri ve çocuklarının bakımlarını
karşılamayı, uzvi ihtiyaçlarını temin etmeyi farz kılarken, kadınlar için de
evlerini yaşanabilir yuvalar hâline getirmeyi, çocuklarını eğitip, İslâm
kültürünü yerleştirmeyi farz kılmıştır. Böylece İslâm, herkes için en iyi
yapabileceği vazifeler tayin etmiştir. Bu kalede kadınlar erkeklere bir emanet
olarak verilmiştir.
[أَلاَ وَاسْتَوْصُوا بِالنِّسَاءِ
خَيْرًا فَإِنَّمَا هُنَّ عَوَانٌ عِنْدَكُمْ لَيْسَ تَمْلِكُونَ مِنْهُنَّ
شَيْئًا غَيْرَ ذَلِكَ إِلاَّ أَنْ يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ] “Kadınlara
karşı hayırhah olun. Çünkü onlar sizin yanınızda emanet gibidirler. Onlara iyi
davranmaktan başka hakkınız yok, yeter ki onlar açık bir çirkinlik
işlemesinler.”[9]
2- İslâm erkek ve
kadınlara erken yaşlarda evlenerek haramdan kaçınmalarını ve mutluluklarını çok
daha uzun süreler paylaşmayı tavsiye etmiştir. Allah Subhânehû ve Teâlâ
şöyle buyurmaktadır:
[وَأَنكِحُوا الْأَيَامَى مِنكُمْ
وَالصَّالِحِينَ مِنْ عِبَادِكُمْ وَإِمَائِكُمْ إِن يَكُونُوا فُقَرَاء
يُغْنِهِمُ اللَّهُ مِن فَضْلِهِ وَاللَّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ] “Aranızdaki bekârları, kölelerinizden
ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler,
Allah kendi lütfu ile onları zenginleştirir. Allah, (lütfu) geniş olan ve (her
şeyi) bilendir.”[10]
3- Evlilik hayatı,
Allah’ın rızasına ulaştıran bir vesiledir. Çünkü eşler hayırlı evlatlar
yetiştirdiğinde mükafatlandırılır, günahlardan sakınırlar ve salih bir aile
kurarlarsa Allah da onları rızıklandırır ve dinlerinden razı olur.
Allah Rasulü SallAllahu
Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:
[إِذَا تَزَوَّجَ الْعَبْدُ فَقَدِ
اسْتَكْمَلَ نِصْفَ دِينِهِ؛ فَلْيَتَّقِ اللهَ فِي النِّصْفِ الْبَاقِي] “Kişi
evlendiği zaman dininin yarısını korumuş olur. Geriye kalan yarısı için de
Allah’a karşı gelmekten sakınsın.”[11]
4- Neslin devamı, İslâm
toplumunun bekası için evlilik şarttır. Evlilik dışı ve Allah’ın rızasından
uzak her bir aile toplumun ifsadını hızlandırır. Nitekim Allah Subhânehû ve
Teâlâ şöyle buyurmuştur:
[يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُواْ
رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا
وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيرًا وَنِسَاء وَاتَّقُواْ اللّهَ] “Ey
insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden
birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının...”[12]
5- İslâm çarpık
ilişkilerden, namussuzluk ve hayasızlıktan men eder. Erkek olsun kadın olsun
birbirlerini harama sevk etmekten alıkoyar. Şeytanın vesveseleri karşısında
fertlerin alması gereken tedbirleri net bir şekilde ortaya koyar. Allah Subhânehû
ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:
[قُل لِّلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا
مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ ذَلِكَ أَزْكَى لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ
خَبِيرٌ بِمَا يَصْنَعُونَ] “Mümin erkeklere söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar ve
ırzlarını korusunlar. Bu, kendileri için daha temizdir. Allah, yaptıklarından
şüphesiz haberdardır.”[13]
[وَقُل لِّلْمُؤْمِنَاتِ
يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ] “Mümin kadınlara söyle: Gözlerini
haramdan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar.”[14]
İslâm bu denli
koruyor ve gözetiyorken aileyi paramparça eden batıl anlaşmaları, fasit
sözleşmeleri dayatan yöneticilere ne demeli? Kendilerini yerli ve milli
addedenler bütünüyle ecnebi ürünü olan iğrenç kanunları uygularken neyi
hedefliyorlar? “Cumhuriyet bizim göz bebeğimizdir!” derken cesur
davrananlar, aileleri korumak için neden korkakça İslâm’ı göz ardı ediyorlar?
Hilâfet tartışmalarına ‘fitne’ diyenler neden aileyi yıkan projelere de ‘fitne’
demezler. İslâmi duygulara hitap ederek, toplumu kontrol etmek isteyenler,
nesiller helak olup gittiğinde neyi, nasıl kontrol edecekler? Çok geç olmadan
bu hatadan dönecek adam gibi adamlar yok mu?
[1]
Kâzım Karabekir, Paşaların Kavgası- İnkılâp Hareketlerimiz Haz: Faruk
Özerengin, 5. baskı, Emre Yayınları, İstanbul 2000 (syf:142-144)
[2]
Ralph Waldo Emerson
[3]
http://www.aa.com.tr/tr/turkiye/evlenmeler-azaldi-bosanmalar-artti/1745213
[4]
Nisa Suresi 36
[5]
En'âm Suresi 151
[6]
Tirmizi, Menakıb 63
[7]
Tirmizi
[8]
Ebu Davud, Taharet 94
[9]
Tirmizi, Tefsirü Tevbe (9)
[10]
Nur Suresi 32
[11]
Heysemi, Mecme’u’z Zevaid, No: 7310; Aclûni, Keşfu’l-Hafa, 2/239
[12]
Nisa Suresi 1
[14]
Nur Suresi 31


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış