Eski ticaret yöntemleri köhneleşmiş ve geçersiz sayılıyor. Dijital ekonomi
ise küresel ticareti istikrarsızlaştırıyor. Böylesi bir ortamda son zamanların
tartışılan moda terimlerinden bir tanesi “işlevsizlik” güncel psikoloji
olmuştur. Ancak bu makalede işlevsizlik kelimesi tam anlamıyla Batı'dan Doğu'ya
milyonlarca aile birliğini tesiri altına alan ve insani felakete dönüşmüş olan
bozulma ve kargaşayı kast etmektedir. Buna neden olan ise büyük oranda
kapitalizmin kadını güçlendirme akımıdır. Muasır hâliyle klasik feminizm,
kapitalist ekonomik nizamıyla evlenerek anneliğin işlevsizleştiği yeni bir
asrın doğmasına yol açmıştır. Bu sadece Müslüman kadınları etkisi altına
almamış aynı zamanda gayrimüslim ülkelerdeki, bilhassa Batı ve Asya-Pasifik
bölgesindeki anneleri de kapana kıstırmıştır.
Göçün Feministleştirilmesi:
Annelik Üzerindeki Devasa Emperyalizm
Ortaya çıkışının ilk gününden itibaren kapitalizm sürekli kadınları hor
görmüş ve onlara ucuz işçi veya üretim aracı muamelesi yapmıştır. Kapitalizmin
bu şeytani amacı henüz ilk günlerinde kadının güçlendirilmesi sloganıyla boyalı
feminist fikirlerle paketlenerek şirin gösterilmiştir. Fakat kapitalizmin
gerçek yüzü gün geçtikçe daha çok ortaya çıkmaktadır.
Hırsı ile anneleri, bilhassa ölümle cebelleşen kapitalizmin son ümidi
olarak gördüğü Asya-Pasifik bölgesindekileri, en ağır şekilde sömürmektedir. Bu
bölge ağır bir feministleştirmeye maruz kalmıştır. İktisadi büyüme için bu doyumsuz
kapitalist emeller Hillary Clinton'un 29 Haziran 2012'de APEC Kadın ve İktisat
Forumu'nda yaptığı konuşmada apaçık vurgulanmıştır. Clinton şöyle demişti:
"Kadınlar küresel işgücünün
yüzde 40'ını, küresel tarım işgücünün yüzde 43'ünü ve dünyadaki üniversite
öğrencilerinin yarısından fazlasını teşkil ediyor. Demek ki mantıklı sonuç:
Kadınların ekonomik potansiyelini kısıtlamak her ülke için hazır paraya hayır
demektir. Bu tamamen mantıksızdır, bilhassa hâlâ ekonomik krizden çıkış yolu
açmaya çalışırken."
Clinton'un sözleri kapitalist ülkelerin gerçeğini açıkça ortaya koymaktadır.
Bu kılıfla kadınları feda etmeye vicdanları rahatça el vermektedir. Hâlbuki onlar
kadını gelecek nesillerin annesi ve korunması gereken bir namus olarak değil
sadece işçi ve ekonomik büyümenin motoru olarak görmektedirler.
Kapitalizm anneleri kasten işçi hatta alt sınıf işçi seviyesine
indirgeyerek aşağılamaktadır. ILO 2013 raporuna göre, 43 milyon kadın bakıcı,
aşçı, temizlikçi veya hizmetçi olarak çalıştırılıyor. Son 18 yılda ev
hizmetlisi olarak istihdam edilenlerin sayısında 19 milyon kişi gibi ciddi bir
artış yaşanmaktadır. Kendi ülkelerinde yoksulluktan ve yoksullara yardım
bulunmamasından dolayı milyonlarca kadın kıt kanaat geçim sağlayabilmek için
yuvasını ve çocuklarını terk etmeye zorlanmaktadır. Bu ev hizmetlilerinin çoğu İslâm
beldeleri dahil üçüncü dünya ülkelerinden geliyor. En çok Asya Pasifik (21,4
milyon), sonra Latin Amerika ve ardından 19,6 milyon ile Karayipler'den
geliyorlar. Dünyanın her yanında faize dayalı finans modeli ve “laissez-faire-laissez-passer”
“bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” liberal prensibine dayalı
serbest piyasa sistemi ile tatbik edilmekte olan kapitalizmden dolayı servet
azınlıkların elinde birikmiş ve dolayısıyla İslâm dünyasında ve üçüncü dünya
ülkelerinde korkunç boyutta yoksulluk yayılmıştır. Bunun peşi sıra da ev
hizmetlileri alanında yoğun ve şiddetli feministleştirme meydana gelerek
kadınları sömürüye maruz bırakmıştır.
Geride Kalan On Milyonlarca Çocuk
Kapitalizmin aç gözlülüğü ile el ele veren feminizmin zehirli fikirleri her
zaman çocukların, ailelerin ve genel olarak toplumun üzerindeki sosyal etkiyi
görmezden gelmiştir. Bu ciddi etkiye karşı Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu
(UNICEF) Genel Müdür Yardımcısı Vanessa Tobin dahi uyarmıştır. Tobin, birçok
araştırmanın sonuçlarına göre iş göçünün oluşturduğu sosyal maliyet, en başta
aile ilişkilerine ve dinamiklerine vermiş olduğu zararla, ekonomik yararın çok
üstüne geçtiğini söyledi. Tobin, göçte gittikçe artan feministleştirmenin "kadının hem toplumdaki hem aile
içindeki konumunun yeniden tanımlanması anlamına geldiği için", durumun
daha da içinden çıkılmaz hâle getirdiğini ifade etmiştir.[1]
Anneliğin işlevsizleştirilmesi, evlilik kurumunu sarsmanın yanı sıra
anneleri ekonomik büyüme motoru olarak istismar eden bir millet için; pahalıya
patlayan bir sonuç olarak kırılgan, sorunlu ve başı boş bırakılmış bir nesil
meydana getirmiştir. Endonezya Çocuk Koruma Komisyonu (2016) yayınladığı
verilerde deniz aşırı ülkelerde çalışmak için anneleri tarafından terk edilmiş
milyonlarca bebek olduğunu açıkladı. Buna göre 11,2 milyon Endonezyalı çocuk
annelerinin bakım ve şefkatinden mahrum durumda. UNICEF (2008) verileri,
Filipinler'de anneleri göçmen işçi olduğu için 6 milyon çocuğun terk edildiğini
gösteriyor. Terk edilmiş çocuklar anneleriyle birlikte göç ettiklerinde de sorunlarla
karşılaşıyor. Malezya'nın Sabah eyaletinde yaklaşık 50 bin Endonezyalı göçmen
işçi çocuğunun eğitim haklarından yeterince faydalanamadığı tahmin ediliyor.
Hong Kong'da yüzbinlerce Endonezyalı ve Filipinli kadın göçmen işçilerinden
doğan "kayıtsız çocuk" sorunu var.
Milyonlarca çocuğu annesinden koparan ekonomik göç Çin'de de söz konusu.
All-China Women's Federation ve UNICEF'e (2016) göre kırsal alanlarda 17
yaşından küçük 61 milyon çocuk bir veya iki ebeveyninin de iş için göç
etmesinden dolayı terk edilmiş durumda. Dört yaş gibi küçücük yaşta 30 milyon
kız ve erkek çocuğu hem ebeveynlerinden ve çoğu zaman büyük ebeveynlerinden
veya bakabilecek yakın akrabasından uzakta, uzak köylerde, devletin yatılı
okullarında barındırılıyor. Pekin Normal Üniversitesi Profesörü Li Yifei
(2015)'in araştırmalarına göre Çin'in bu terk edilmiş çocukları çocuk
kaçakçılığı, cinsel şiddet, intihar, suç ve başka sosyal hastalıkların tuzağına
düşüyor. İslâm'ın nurundan ve hidayetinden yoksun laik medeniyetlerde anneliğin
işlevsizleştirilmesi işte böylesi sonuçlar doğurmaktadır. Allah Subhanehû ve
Teâlâ'nın şu sözünü hatırlayın:
وَمَنْ
أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ
الْقِيَامَةِ أَعْمَى
“Her kim de benim zikrimden
(Kur’an’dan) yüz çevirirse mutlaka ona dar bir geçim vardır. Bir de onu kıyamet
gününde kör olarak haşrederiz.”[2]
İslâm'da kadının güçlendirilmesi onu iş gücü yapmak değil, medeniyetin
vasisi ve gelecek nesillerin eğiticisi olma rolünü güçlendirmektir. İslâmi
Parti Hizb ut Tahrir; Hilafet Devleti Anayasa Tasarısı'nda İçtimai Nizam
bölümünde şöyle demektedir: "Kadında asıl olan, anne ve ev hanımı
olmasıdır. O korunması gereken bir namustur. "
İslâm'ın örnekliği kapitalizmin örnekliğinin tam zıddını teşkil etmektedir.
İslâm bilfiil kadının annelik rolüyle gelecek nesillerin kalitesi arasındaki bu
yüce ilişkiyi korumaktadır. Annelik fıtratının toplum içindeki etkin rolünü
teminat altına alarak sürekli olarak en kaliteli nesillerin doğmasını garantilemektedir.
Bunu da İslâmi medeniyetin eğitim, sosyal ve iktisadi nizamlarıyla desteklemektedir.
Bir yandan da kadının eğitim, sosyal, siyasi ve ekonomik haklarını güvence
altına almaktadır. İslâm kadının geçiminin her zaman erkek akrabaları
tarafından temin edilmesini emretmektedir. Erkek akrabaları olmadığı takdirde
maddi ihtiyaçlarını devlet karşılayacaktır.
Sanayileşmiş Laik Dünyada
"Ailenin Ölümü"
Ailenin ölümü en belirgin şekilde Japonya'nın doğurganlık krizinde görülmektedir.
Harvard sosyoloğu Mary Brinton’un geçen sene Business Insider dergisinde
şimdiye kadar görülmemiş ekonomik ve sosyal sıkıntılardan bahsetmektedir.
Uluslararası Para Fonu diğer Asya ülkelerini de Japonya'nın trajik akıbetine
uğramamaları için uyarmakta yani onları zengin
olamadan yaşlanmaya karşı uyarmaktadır. 2016'da UBS şirketinin yayınladığı
rapor, çalışma ve cinsiyet rollerindeki değişimin, ABD dâhil, bir dizi
sanayileşmiş ülkeleri de benzer zorluklara itebileceğini göstermektedir.
Ekonomik toplulukların birçoğu, dünyada gelişmekte olan demografik eğilimlerden
dolayı dünyanın en büyük ekonomik güçlerinin çoğunun da Japonya'nın kaderine
uğramasından korkmaktadır. Başka bir deyişle, insanlar küresel ekonominin
Japonlaşmasından korkuyor.
Japonya'daki "Womenomics" politikası -ki liberalizmin bir
ürünüdür- kadınları iş hayatına itiyor. Fakat iş hayatına atılan kadınların
sayısı arttıkça doğurganlık hızla azalmaya başladı. Bugün Japonya'nın
doğurganlık oranı 1,41'de sabitlendi. Nüfus azalırken acımasız uzun çalışma
saatleri sabit kalıyor. Son yirmi yıldır, erkeklerin evin geçimini temin edip
kadınların ev kadını olmasını bekleyen klasik çalışma kültürüyle ilişki
yürütmeye çabalayan Japon çiftlerin kaybetmeye mahkûm oldukları görülüyor. Birçok
yeni evli çift boş zamanlarının yok oluşunu izlemek zorunda kalıyor ve bir aile
kurmaktan vazgeçip tek gecelik ilişkilere boyun eğmek zorunda kalıyor. Aynı
zamanda birçok kadın, anne olmaktansa istihdam edilmeyi daha üstün bir konum
addettiği için bir eş ve çok çocuk sahibi olma arzularını yitiriyor.
Bu doğurganlık krizi Güney Kore'yi de vurdu. Ağustos 2015'de Seul'de Ulusal
Meclis Araştırma Hizmeti’nin yaptığı bir araştırma, doğurganlık oranının
2013'te kadın başı 1,19'a düşmesinden dolayı Güney Kore'nin neslinin tükeneceği
uyarısında bulundu. Buna yanıt olarak The Diplomat dergisi çok daha büyük bir
demografik tehdidi açıkladı. Buna göre neslin tükenmesi sadece Güney Kore ve
Japonya'yı değil tüm bölgeyi vuracak. Tayvan ve Singapur da azalan nüfus
nedeniyle çok büyük sayıda yaşlı nüfusun geçimini sağlayabilmek için mücadele
ediyor. Aslında büyük ekonomik büyüme sağlayan bir bölge olmayı başarmasından
dolayı "Doğu Asya Mucizesi" olarak ün salmış ülkelerin şu an kendi
ırklarının tükenmesiyle karşı karşıya kalması hem bir ironi hem de paradokstur.
Neredeyse aynı durum Çin'de de söz konusudur. The People's Daily gazetesi
Aralık 2016'ta yayınladığı bir haberde sanayileşmiş Çin'in hızla bekâr erkekler
ve evde kalmış kızlar ülkesine dönüştüğünü yazmış. Zira evlenmemiş bekâr nüfus
200 milyon rakamına ulaşmış. Tencent şirketinin 2016'da yaptığı araştırmaya
göre bekâr Çinli kadınların %36,8'i mutlu bir hayat için evliliğe ihtiyaç
olmadığına inanıyor. Nüfus bilimciler bekâr nüfusun artışındaki en büyük
etkenin modern Çinli kadınların bağımsızlığı olduğuna inanıyor. Hiç şüphesiz
dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip Çin de diğer çevre ülkeler ve Batı’daki
gibi nüfusunu azaltmaya başlayacaktır. Yüksek oranda bekâr kadınların ardından
doğum oranları da düşecek ve sonunda nüfusun azalmasına yol açacaktır. Her
gelişmiş kapitalist ülkede bu böyledir. Kadınların maddi başarıyı aileye tercih
etmesi, evlilik bağına inançlarını yitirmesi ve hatta çocukları maddi bir
sıkıntı olarak görmesi kesinlikle ölümü beklerken yaşlanmaya devam eden,
ölmekte olan bir milletin/ülkenin ilk işaretidir. Böylesi bir millet/ülke
toplumunun sosyal hayatı üzerindeki büyük zararı kontrol edebilme yeteneğini
kaybeder ki ne pahasına olursa olsun ekonomik kalkınma karşılığında ödediği
ağır bir bedeldir.
Aslında Batılı ülkeler Doğu Asya ülkelerinden çok daha önce bu sosyal krize
öncülük etmiştirlerdir. Ailenin ölümünü tetikleyen şeyin sadece
"womenomics"li ekonomik liberalizm olmadığını fakat büyük bir sağlık
sorununa yol açan ferdiyetçi değerlere sahip sosyal liberalizmle el ele
gittiğini bu ülkelerden öğreniyoruz. Bu şartlar aile hayatını kökten kazıyor ve
sayısız Avrupa ülkesinde ve ABD'de demografik çölleşmeye yol açıyor. Ocak
2018'te Birleşik Krallık bir "yalnızlık bakanı" atadı. Bu bakanlık
Başbakan Theresa May'in ifadesiyle çok fazla insan için "modern hayatın
hazin yüzüdür." Şu an 9 milyon insan kendini sürekli yalnız hissediyor ve
ülkede neredeyse 200 bin yaşlı insan bir aydan uzun bir süre boyunca sohbet
edecek bir arkadaş veya akraba dahi bulamıyor. Ancak Birleşik Krallık'taki
insanlar kendini yalnız hissetmede yalnız değiller. Harvard Business Review
dergisinin yazdığına göre ABD'nin durumu şöyledir: "Yalnızlık gittikçe artan bir sağlık sorunu. Medeniyet tarihinin
teknolojik bağların en gelişmiş olduğu çağında yaşıyoruz. Buna rağmen
1980'lerden beri yalnızlık oranları iki katına çıktı. Bugün Amerika'daki
yetişkinlerin %40'ı kendini yalnız hissettiğini söylüyor. Araştırmalar rakamın
daha da büyük olabileceğini düşündürüyor."
İslâm Ailelerin Direncini
Artıracak Çözümler Sunuyor
Sanayileşmiş laik ülkelerde işlevsizleşmenin sert dalgaları aile yapısını
sarstı. Sonucu ise "ailenin ölümü" oldu. Artık İslâm beldelerinde de
gittikçe daha çok hissedilmeye başladı. Örneğin Malezya'da kalkınmış ülkelerin
tarzında kalkınma ve statü peşinde koşturmak, Malezya'yı "Chicago Kültür
Sendromu"na itti. Yani yüksek gelirli bir devlet oldu ama ahlaki çöküntüyü
de peşinden sürükledi. İslâmi Düşünce ve Medeniyet Enstitüsü profesörü Muhammed
Kamal Hassan, Malezya hükümetini Batı'nın semptomlarına yakalanmaması için
uyardı. "Aynısı Malezya'nın da
başına geliyor ve eğer önüne geçmezsek daha da beter olacaktır. Çünkü ahlaki
değerler ve özsaygı iyice azaldı. Ölümcül saldırılar, cinayetler ve tecavüzler
bunun işaretidir." dedi. Hakikaten de bugün laik sanayileşmiş
devletlerin birçoğunun profili budur. Hızlı bir kalkınmayla birlikte sosyal
krizler, aile kurumunun çöküşü, suçların yaygınlaşması, kadın ve çocuklara
karşı şiddet, yüksek intihar oranları, bunlara ilaveten kadınların iş hayatına
itilmesinden dolayı doğum oranlarında düşüş görülmektedir. Maddi ve ekonomik
menfaatleri ailenin ve genel olarak toplumun refahından üstün gören kapitalist
laik devletlerin ideolojik dar bakışının yansımasıdır.
Türkiye’de ise araştırma ve anket şirketi Konda'nın son 10 yıllık toplumsal
değişim raporuna göre 2008 yılında mutlu olduğunu söyleyenlerin oranı %57 iken,
bu oranın 2018’de %52’ye gerilediği belirtiliyor ve ortalama yaşın artmasına
rağmen evli insanların oranının %71’den %65’e düştüğü kaydediliyor.
Ortaya çıkan bu sonuçlar elbette bir mühendislik projesi olan kapitalist laik
demokratik projenin ortaya çıkarttığı sonuçlardır.
Bundan dolayı Müslümanların İslâmi öğretilere başvurmaları, durmak bilmeden
insanoğlunun neslinin devamını koruyacak ve üstün İslâmi medeniyeti inşa edecek
olan İslâm'ın asil siyasi nizamının uygulanması için çağrıda bulunmaları hayati
öneme sahiptir. Allah Subhanehû ve Teâlâ'nın
şu sözünü hatırlayalım:
يا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ
واحِدَةٍ وَ خَلَقَ مِنْها زَوْجَها وَ بَثَّ مِنْهُما رِجالاً كَثيراً وَ نِساءً
وَ اتَّقُوا اللَّهَ الَّذي تَسائَلُونَ بِهِ وَالْأَرْحامَ إِنَّ اللَّهَ كانَ
عَلَيْكُمْ رَقيباً
“Ey
insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan; ikisinden
birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten
sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a
karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah,
üzerinizde bir gözetleyicidir.”[3]
İslâmi öğretiler işlevsizleşme alanında hayatta kalabilmek için çok güçlü
bir ilaçtır. İslâmi öğretilerin önemli ilkeleri hiçbir zaman eskimez ve her
zaman modern aileler için de geçerli olduğu için onlara sıkıca bağlanılmalıdır.
Bunlardan bazıları:
1-İslâm evliliği
teşvik eder ve evlilik kurumunu nesillerin devamını sağlayan tek metot olarak yüceltir.
2-İslâm'ın evliliğe
dair birtakım hükümleri vardır. Bunlar aile hayatının ahengini ve dengesini
korumak ve eşler arasında huzur sağlamak için karı ve kocanın rollerini de
düzenler.
3-İslâm annelik
rolünün bir kadın için ne kadar prestijli olduğunu vurgular.
4-İslâm'da
evliliğin amacı Allah Subhanehû ve Teâlâ'ya
kulluk etmektir. Yani sadece cinsel içgüdüleri tatmin etmek veya sosyal statü
elde etmek için değil de nesli korumak, sükûnet, muhabbet, sevgi beslemek ve
rahmet tesis etmek içindir. Bu nedenle İslâm, güçlü bir şekilde mevcut ve
gelecek nesilleri eğitirken sorumluluk bilincinin önemine vurgu yapmaktadır.
5-İslâm,
Müslümanlara rızka iman ve tevekkülün temellerini de sunmaktadır ki aile
içindeki rollerin dağılımında kargaşa çıkmasın. Yani ailenin geçimini sağlamak
erkeğin görevidir.
6-İslâm, sağlıklı
ve üretken bir ekonomi oluşturacak iktisat nizamına da sahiptir. Kitlesel
işsizlikleri ortadan kaldıran, vatandaşlarının temel ihtiyaçlarını karşılayan
ve aynı anda insanlara lüks sahibi olma imkânı da veren bir iktisat nizamıdır
bu. Politikalarının temel hedefi tüm vatandaşlarının temel ihtiyaçlarının etkin
bir şekilde temin edilmesi, ekonomik sömürünün engellenmesi ve kadınların
aşağılanmasını önlemektir. Yine erkeklerin ailelerinin ihtiyaçlarını
karşılayabilme yükümlülüklerini yerine getirebilmesini sağlarken bir taraftan
da devlet kendilerine bakacak erkek akrabası olmayan kadınların bakımını
üstlenecektir.
7-İslâm
Müslümanlara İslâmi Hilâfet Devleti’nin yönetimi altında birleşmeyi farz
kılmıştır. Hakikaten de Müslümanların gerçek kalkanı Hilâfet’tir. Aile
yapılarını ve annelerin izzetini korur ve Müslüman nesillere izzet kazandırıp
onları yüceltir. Aynı zamanda Hilâfet; aileyi kapitalizmin açgözlülüğünden ve
liberalizmin yol açtığı sosyal kaostan da koruyacaktır.
İşte bundan dolayı ailede huzuru oluşturacak ve huzuru bozan faktörleri
ortadan kaldıracak olan Hilâfet’tir. Tıpkı Osman RadiyAllahu Anh'ın söylediği gibi: "Allah Kur'an ile
caydırmadığını sultan ile caydırır." Allah her şeyi bilendir.
[1]
2008, International Conference on Gender, Migration and Development -
Uluslararası Toplumsal Cinsiyet, Göç ve Kalkınma Konferansı
[2]
Taha Suresi 124
[3]
Nisa Suresi 1


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış