Şiddet tüm dünyada
toplumsal bir sağlık sorunudur. Her ne kadar standartlaşmış bir şiddet tanımı
olmasa da örneğin Dünya Sağlık Örgütü (WHO) şiddeti; “Kişinin kendisine, bir
başkasına, grup veya topluluğa yönelik kasten uyguladığı ve sonucunun ölüm,
yaralanma, gelişimsel bozukluk ve psikolojik zarara yol açan veya açması olası
fiziksel güç ve tehdit.” olarak tanımlamıştır. Özetle şiddet; bireyin
fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik yönden zarar görmesiyle ya da acı
çekmesiyle sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel hareketleri, buna yönelik
tehdit ve baskıyı ya da özgürlüğün keyfi engellenmesini de içeren, fiziksel,
cinsel, psikolojik, sözlü veya ekonomik her türlü tutum ve davranıştır. Şiddet,
özel veya kamusal alanda (evde, aile bireyleri arasında, sokakta, iş yerinde,
okulda, hastanede vs.) meydana gelebilir.
Bu makalede şiddet
oranlarını veya türlerini ele almayacağız zira Müslümanlar olarak bizler kötü
bir davranışın birini de binini de bir görmeliyiz. Dünyanın her yerinden her
gün kadın, erkek, çocuk, yaşlı ve hatta hayvanların bile herhangi bir veya
birçok şiddet türüne maruz kaldığını görüyoruz. Ancak şu da bir gerçek ki bugün
dünyanın her yerinde şiddete en çok maruz kalanlar savunmasız kadın ve
çocuklardır. Şiddet; Müslüman topluma asla yakıştırmadığımız bir özelliktir.
Hele kadına karşı şiddet, aile içi şiddet, çocuğa şiddet asla Müslüman toplumla
bağdaştıramayacağımız, bağdaştırmamamız gereken bir davranıştır. Nitekim Allahu
Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ
“Onlarla iyi
geçinin.”[1]
Aynı şekilde Rasulullah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem kadınlara iyi davranılmasını emretmiş ve
şöyle buyurmuştur:
اسْتَوْصُوا
بِالنِّسَاءِ خَيْرًا
“Kadınlar hakkında
birbirinize hayır tavsiye edin.”[2] Rasulullah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
خَيْرُكُمْ خَيْرُكُمْ لأَهْلِه،
وَأَنَا مِنْ خَيْرِكُمْ لأَهْلِي
“Sizin en
hayırlınız ailesine karşı hayırlı olandır. Ben ise aileme karşı sizin en
hayırlı olanınızım.”[3] Yine şöyle
buyurmuştur:
لَا يَجْلِدُ أحدُكم امْرَأَتَهُ جَلْدَ
الْعَبْدِ ثُمَّ يُجَامِعُهَا في آخِرِ الْيَوْمِ
“Sizden biriniz
eşini köleye vurur gibi dövüp de sonra akşam olunca da onunla cinsel temasta
bulunmasın.”[4]
إِنَّ مِنْ أَكْمَلِ الْمُؤْمِنِينَ
إِيمَانًا أَحْسَنُهُمْ خُلُقًا وَأَلْطَفُهُمْ بِأَهْلِهِ
“Müminlerin iman bakımından
en olgunu ve en hayırlısı, hanımına karşı en hayırlı olanıdır.”[5]
Müslüman toplum
için normal olanı, aile içindeki her ferdin fiziksel, duygusal, ahlaki ve maddi
açıdan güvende olmasıdır. Muhabbet, karşılıklı saygı, hoşgörü, şefkat ve
merhamet Müslümanlar için doğal, gayri İslâmi toplumlar için lükstür. En
azından bir zamanlar böyle olduğundan kesinlikle emindik. Ancak gayri İslâmi
toplumlarda olağan olan şiddet; kendi içlerinde epidemik boyutlara ulaşmakla
kalmamış Müslüman toplumlara ve ailelere de kapitalist nizamlar aracılığı ile
bulaştırılmıştır. Dolayısıyla Batı’nın “toplumsal sağlık sorunu” Müslüman
toplumları da hasta etmiştir. Bugün Türkiye şiddet artış hızında dünya
rekortmeni olmuş, Tunus aile içi şiddetin dünyada en yüksek olduğu ülkelerden
birisi, Pakistan kadınlar için üçüncü tehlikeli ülke, Afganistan, Endonezya,
Mısır vs. Müslüman beldeleri kadına karşı şiddet veya aile içi şiddet
istatistiklerinde ABD ve AB ile en tepelerde yer almak için adeta yarışıyor.
Ancak “toplumsal
sağlık sorunu” dediğimiz şiddet konusunu sadece fertlerdeki bir bozukluk olarak
görmek hastalığı doğru teşhis etmemektir. Zira toplum; kapitalist tanımın
aksine ne fertlerden ibarettir ne de fertler toplumun en önemli unsurunu teşkil
etmektedir. Gerçekte toplum; insanlardan, insanlar arasındaki fikir ve duygu
ilişkilerinden ve üzerlerine tatbik edilen nizamlardan oluşmaktadır.
İnsanı insan yapan
şey; içgüdü ve uzvi ihtiyaçlarıdır. Dolayısıyla, dini, ırkı, cinsiyeti, hayata
bakış açısı ne olursa olsun, insanın içgüdü ve uzvi ihtiyaçları doğru bir
şekilde tatmin edilirse insan huzurlu bir varlık, içinde var olduğu toplumda
zararsız, uyumlu ve faydalı bir fert olur. Ancak bu içgüdü ve uzvi ihtiyaçların
doğru şekilde tatmin edilmesini temin edecek, diğer insanlarla uyumlu ve
faydalı etkileşimde bulunmaya sevk edecek değerleri, kuralları ve uygulamaları
öğreten, teşvik eden, kontrol ve temin eden nizamların olması hayati öneme
sahiptir. İşte bundan dolayı şiddet konusunu toplumsal açıdan incelememiz
gerekmektedir.
Toplumu
şekillendiren nizamlardır. Bugün üzerimize tatbik edilmekte olan nizamların
hiçbirisi İslâmi değil aksine emperyalist güçlerin beldelerimize dayattığı
çürük beşerî nizamlardır. Müslüman toplumlarda şiddetin her türlüsü ve ailenin
dağılması gibi krizler gayri İslâmi zehirli kültürel sömürgecilik
politikalarının ürünüdür. Eğitim sistemimiz, Batılı eğitim sistemidir...
Kadın-erkek bilincini ifsat eden cinsiyet eşitliği, asiliği teşvik eden sözde
çocuk hakları, hürriyetin teminatı diye din kültürü dersinde dahi laiklik,
‘kendi kurallarını kendin yap’ dedirten demokrasi öğretiliyor. Hukuk
sistemimiz, Batılı hukuk sistemidir... İslâmi içtimai hükümleri ve aile
yapılarını yıkmayı hedefleyen uluslararası sözleşmeler üzerine şekilleniyor.
“Yeni Türk Medeni Kanunu” İstanbul Sözleşmesi’nin bir ürünüdür ve bu sayede
mesela “Aile reisi kocadır.” hükmü
kaldırılarak “Evlilik birliğini eşler
beraber yönetirler.” hükmü
getirilmiştir. Anayasanın 41. maddesine “Aile
Türk toplumunun temelidir.” ifadesine
“Ve eşler arasında eşitliğe dayanır.” hükmü eklenmiştir. Hatta Aile ve
Sosyal Politikalar Bakanlığı yayınladığı araştırma raporlarında “Aile kadınlar için güvenli bir ortam
değildir.” ve “evlilik” şiddet sebebidir demekten
çekinmemiştir. Yine halk arasında “Aileyi
Çökertme ve Kocaya Zulmetme” kanunu
olarak isimlendirilen “6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin
Önlenmesine Dair Kanun” da İstanbul Sözleşmesi’nin bir ürünüdür. Devlet;
toplumu Batılı zihniyet ve değerlerle kültürlendirmeye yönelik her türlü aracı
desteklemektedir. Topluma fikir önderliği etmeleri için çeşitli feminist
kuruluşlar ve programları teşvik ediyor hatta İslâmi bir kılıfa büründürüp
başına Müslüman kişilikler koyuyor. Yine toplumu cinselleştiren, evlilik
kurumunu tahrip eden, aile hayatının huzuruna zarar veren içerikleri yayması
için medyaya gerekli zemini sunuyor. Acaba RTÜK’ün bugüne kadar ne işe
yaradığını gören oldu mu?!
İşte özellikle
şiddet konusuna baktığımızda, şiddetin doğrudan “kadına” yönelik şiddet ile
bağdaştırıldığını görüyoruz. Bu ilişkiyi kuran da yine Birleşmiş Milletler ve
kendisine bağlı Batılı kurum ve kuruluşlardır. Bu kurum ve kuruluşların
hazırladıkları uluslararası sözleşmelerde ve protokollerde yer alan ilkelerin
bu sözleşmelere taraf olan ülkelerde tanıtılması, yerel kanunlarda yer alması,
toplumda duyurulması zorunlu hatta yerel hukuka üstün konumdadır. Taraf olan
devletler; şiddetin yapısı, boyutları ve tehlikeleri hakkında araştırmaların
yapılması ve raporların hazırlanması için üniversitelere, devlet kurumlarına ve
kadın kuruluşlarına fonlar ayırıp bunlara maddi açıdan destek sağlamak
zorundalar. Sonrasında ise bu raporları ve içeriklerini medya ve siyaset
üzerinden toplum karşısında tartışmaya açarak gündem yapmalılar. Neticede on
yıllardır yapılan bu çalışmalar, tartışılan raporlar, medya ve siyasette
yürütülen algı operasyonları sadece Müslüman toplumlarda kadın ve şiddet
algısını, aile kültürü algısını bozmakla kalmamış aksine toplumlarımızı mevcut
yerel kanun ve düzenlemelerin uluslararası talep ve standartları doğrultusunda
şekillendirilmesine razı ve hatta talep eder hâle gelmesini sağlamıştır.
Kapitalist
ideolojinin şiddet tanımı başlı başına karmaşaya yol açmaktadır. Çocuğa, eşe,
yaşlıya veya aynı evde ikamet eden herhangi bir aile ferdine yönelik şiddet
sorununu doğrudan cinsiyetler arasındaki eşitsizliğe, ayrımcılığa
dayandırmaktadır. Kapitalist ideoloji için laik ve liberal fikirler,
dolayısıyla hürriyetler ve cinsiyet eşitliği kendi toplum tanımını hayata
aktarmada, tatbik edip korumada hayati öneme sahiptir. Dolayısıyla İslâm’ın
sahip olduğu tanımları, İslâm’ın toplumsal düzenlemelerini, içtimai hükümlerini
veya herhangi bir şer’î hükmünü kendi sahip olduğu tanımlara, mefhum ve
değerlere tamamen aykırı ve bekası karşısında bir tehdit olarak görmektedir. Bunun
içindir ki İslâm’ın içtimai nizamına dair tüm şer’î hükümleri aile içi şiddet
ve şiddetin sebepleri olarak sınıflandırmaktadır.
Örneğin; Kadınlara
Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi (CEDAW) açıkça
kadına yönelik şiddetin kınanması çağrısını “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği”
kavramı üzerinden yapmaktadır ve şu talepte bulunmaktadır:
"Toplum
tarafından yüklenen ve sosyal olarak kurgulanan roller, davranışlar ve eylemler
[...] taraflar, kadın erkek için kalıp rollere dayanan ön yargıları, örf ve âdetleri,
gelenekleri ve tüm diğer uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla
kadın ve erkeklere ilişkin toplumsal ve kültürel davranış modellerinde değişim
sağlamak için gerekli tedbirleri alır... Taraflar; kültür, gelenek, görenek,
din veya sözde “namusun” işbu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet
eylemi için gerekçe oluşturmamasını sağlar." deniliyor.
Yani özetle taraf
devletlerin dini, örfi ve geleneksel bağlardan tümüyle uzaklaşması
gerektiğini söylerken açık ve net olarak İslâmi kaynaklardan ve ahlaki
değerlerden vazgeçmesi emredilmektedir.
İstanbul Sözleşmesi
eğitim nizamını da teğet geçmeyerek, 14. Eğitim Maddesi’nde toplumda var olan İslâmi
cinsiyet rollerinin ortadan kaldırılması ve laik, liberal, kapitalist cinsiyet
rollerinin yeni nesillere aktarılması için Eğitim Bakanlığına zorunlu ve önemli
bir görev vermiştir... "Toplumsal Cinsiyet Hakkı gibi konulara ilişkin
materyalleri öğretim müfredatına ve eğitimin her seviyesine eklemek için
gerekli adımları atmaktan devlet sorumludur." deniliyor.
İşte kendisini
Batılı sömürgecilere bağımlı kılan rejimler ve kurumları; Müslüman toplumda var
olan İslâmi değerleri “toplumsal yargılar” olarak tanımlayıp şiddetin sebebi
olarak gösterdiler. İslâm’da kocanın kavvam oluşunu “ataerkil”, erkek egemenliği
ve üstünlüğü, dolayısıyla kadın ve erkek arasında eşitsizlik ve şiddeti
gerekçelendiren bir uygulama olarak çarpıttılar. Kadının anne ve eş olmasını
toplumda aktif olarak rol alması önünde engel olarak gösterdiler. Yine; zinayı,
kürtajı, gayrimüslim bir erkekle evlenmeyi, mahremi olmadan yalnız olarak
seyahat etmeyi haram kılan, kadının tesettürünü emreden, şeriat tarafından
kabul edilen hâller dışında erkeklerle kadınların karışık hâlde bulunmalarını
yasaklayan, dışarı çıkmadan önce kocasından izin almasını zaruri gören, erkeğin
velayetini ve çocuğun nesebinin erkeğe ait olduğunu belirten, iki kadının
şahitliğinin bir erkeğin şahitliğine eşit olduğunu bildiren hükümler gibi şer’î
hükümleri küçümseyip karaladılar. Bu hükümlerin kadınların aile ve toplum
içindeki rolünü ortadan kaldırdığını, kötülük ettiğini, kadın ve erkek
arasındaki güç ilişkilerinde şiddete yol açan bir yapı meydana getirdiğini,
dolayısıyla erkek kadın arasındaki cinsel ayırımın ortadan kaldırılması için
onların kavramları içinde yer alan eşitlik, özgürlük, imkân tanıma gibi
mefhumlarla uyumlu olacak şekilde İslâmi kavramların ve anlayışların tümden
değiştirilmesi gerektiğini iddia ettiler ve etmekteler. Tüm bu temelsiz
argümanların tek hedefi; aile içi şiddetin İslâm’dan kaynaklandığı vehmini
oluşturarak Müslümanları İslâmi hükümlerden uzaklaştırmak ve kapitalist
akideden kaynaklanan Batı düşüncelerine inandırmaktır.
Buraya kadar
nizamın şekillendirilmesi hakkında genel bir bakış oluşturmaya çalıştık. Şimdi
ise bu nizamın dayattığı bazı değer ve yargıları ele alalım inşaAllah...
Kapitalizmin can
damarı olan “Liberal Şahsi Hürriyetler” insana bir yaratıcıya
hesap verme zorunda olduğunu unutturdu. Yaratıcısına hesap vereceğini unutan
kadın veya erkek; kendi heva ve heveslerinden başka ölçü kabul etmez ve diğer
insanlara kendi istediği gibi muamele edebileceğini zanneder. Liberal şahsi
hürriyet insanı, erkek evladı kız evlada tercih etmeye, ebeveynine, evladına,
eşine, komşusuna, iş arkadaşına, öğrencisine, hastasına vs. sorumluluklarını
terk etmeye hatta kötü muamele etmeye teşvik etmektedir. Şiddetin başlıca
sebeplerinden olan alkol ve uyuşturucu kullanımı da yine bu liberal şahsi
hürriyetlerin ürünüdür. Bu kültürün yaydığı filmlerde, dizi ve müzik
kliplerinde ana tema olarak sürekli şiddetin işlenmesi de şiddet konusunda
duyarsızlaşmaya ve şiddete meylin artmasına neden olmaktadır. Liberalleşme ile
“iffet ve hayâ” gericilik sayıldı,
kadın ve hatta çocuklar bile bir cinsel metaya dönüştürüldü ve her türlü kötü
muamele görmelerine neden oldu. Oysa Enes RadiyAllahu Anh’tan rivayet
ile Hz. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:
إِنَّ لِكُلِّ دِينٍ خُلُقًا وَخُلُقُ الإِسْلاَمِ الْحَيَاءُ
“Her dinin kendine
özgü bir ahlakı vardır. İslâm’ın ahlakı ise hayâdır”. Yine Ebu Mes’ud
el-Bedrî RadiyAllahu Anh’tan rivayetle Rasulullah SallAllahu Aleyhi
ve Sellem hayânın
İslâm ahlakının temeli olduğunu ifade etmektedir:
إِنَّ مِمَّا أَدْرَكَ النَّاسُ مِنْ كَلَامِ النُّبُوَّةِ الْأُولَى إِذَا
لَمْ تَسْتَحْيِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ
“Peygamberlik
sözlerinden insanlara ilk ulaşan söz: Utanmazsan dilediğini yap!” İşte liberal
hürriyetler; kadın erkek arasında serbest ilişkiyi savunarak, toplumda hayâyı
bir kısıtlama sebebi kılarak, evlilikte çoğu kez boşanmaya ve şiddete neden
olan güvensizlik ve kıskançlığa yol açmıştır.
Özetle, erkeğin
veya kadının eşini tapulu malı gibi görmesi, boşanmak istediğinde “Ya
benimsim ya kara toprağın!” diyerek cinayete varan şiddet uygulaması,
herhangi bir insanın herhangi bir insana fiziksel, psikolojik, ekonomik veya
herhangi bir şiddet uygulaması psikolojik dengesizlik veya basit bir edepsizlik
değildir. Aksine bu “takva yoksunluğudur.” Bu insanlar laik, liberal,
kapitalist nizamların hasta ettiği zihinlerin ürünüdür!
Kapitalizmin “Ferdiyetçilik”
ve “Maddiyatçılık” değerleri, fertlerin kendi istek ve
arzularını eşlerinin ve çocuklarının ihtiyaçlarından daha önemli görmesine ve
sorumluluk duygusunun ortadan kalkmasına neden olmuştur. Bu yaşam tarzı ebeveyn
ve evlat ilişkisini, tüm toplumsal denge ve düzenleri bozan, toplumsal huzuru
etkileyen ve şiddeti tetikleyen ciddi bir sorun olarak duruyor karşımızda.
Bugün siyaset ve
medyanın toplumu şekillendirmede kullandığı en önemli araç “Cinsiyet
eşitliği” gibi feminist fikirlerdir. Cinsiyet eşitliği ve feminizm; İslâm
ümmeti içerisindeki aile ve toplum yapısına son derece büyük zarar veren ithal
fikirlerdir ve eğitimden, medeni kanuna, ceza hukukuna kadar devletin her
alanında teşvik edilmektedir. Bu fikirler evlilikteki rollerde, görev ve
haklarda kargaşaya ve çatışmalara yol açmış, aynı zamanda karı koca arasında
rekabete yol açıp evlilik mefhumunu ifsat etmiş ve anneliği dahi
değersizleştirmiştir. Örneğin kocanın kavvam olmasını, kadının kocasına
itaatini ve ev kadını ve çocukların eğitmeni olma rolünü belirleyen şer'î
hükümleri çarpıtıp küçümseyerek erkeği kadına üstün görmekle veya kadını
kocasına kul köle kılmakla suçlamıştır. Bu fikirlerle zehirlenen kadınlar;
Rabbimizin emri olan erkeğin kavvam olma görevini reddediyor, erkeklerse
ailesine karşı sorumluluklarını yerine getirmek istemiyor. Kadın cinayetleri
dâhil şiddetin en çok kocasından maddi bağımsızlık, rollerini ve görevlerini
kocasıyla paylaşmak için uğraşan ve başarılı kariyer isteyen kadın ile bunları
isteyen karısını kendi şahsiyetine tehdit olarak algılayan koca arasında ortaya
çıktığı rakamlarla kanıtlanmıştır. Fakat cinsiyet eşitliği talebi sadece eşler
arasında fitneye yol açmakla kalmamış birçok Müslümanda İslâmi aile ve içtimai
hükümlere karşı şüphe ve nefret medyana getirmiştir. Oysa cinsiyetler
arasındaki farklılıklar İslâm'ın cinsiyetler arasındaki fiziksel farklılıkları
takdir ederek aile hayatını ve toplumu etkin bir şekilde düzenleyen birer
araçtırlar.
Yine laik, liberal,
feminist kesimlerin iddia ettiği gibi kadının toplumsal hayattan uzaklaştırılması,
eğitimden, miras hakkından veya mal edinme ve kendi malına hükmetme hakkından
mahrum edilmesi, zorla evlilik, namus cinayetleri, kadını aşağılayan gelenekler
İslâm’dan değil aksine “İslâmsızlıktan” doğmuş gelenek ve törelerin
uygulamalarıdır! Bu gayri İslâmi gelenek ve töreler aslında laik rejimlerin ve
sistemlerin altında gelişmiş ve yeşermiştirler! İslâm toplumlar üzerine bir
nizam olarak tatbik edildiği dönemlerde bu tarz gelenek, töre ve tutumlara
karşı koruyucu bir kalkan olmuştur! Buna dair delilleri Müslüman devletlerin
başındaki rejimler neredeyse 100 yıldır yok etmeye çalışmışsalar da yine Batılı
oryantalist araştırmacıların elleriyle özellikle Osmanlı Hilâfeti’nin şer’î
mahkeme sicilleri üzerinde yaptıkları araştırmalarla ortaya çıkartılmıştır.
Bu düzenin
atmosferinde kadına karşı şiddetin ve aile içi şiddetin yaygınlaşması doğal ve
beklenen bir neticedir. Üstelik şiddetin gerçek sebepleri görmezden gelindiği
için çözüm olabilecek mekanizmaların üretilmesi de asla gerçekleşmeyecektir. Gerçek
şu ki, genelde şiddetin her türlüsünü, özelde kadına yönelik şiddeti ve aile
içi şiddeti körüklemek kapitalist laik sistemin fıtratında yatıyor!
Hiç şüphesiz
görüyoruz ki topluma ve toplumdaki insana gerçek şeklini veren toplum üzerinde
uygulanan nizamlardır. Öyleyse Allah Subhanehu ve Teâlâ’ya, Rasulü
Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e, Kur’an’a, Sünnet’e ve ahirete iman
etmiş Müslümanlar olarak bizlere dayatılmakta olan laik liberal değer ve
sistemleri tümüyle reddetmek zorundayız. İnsanlar için rahmet ve
hidayet ancak Allah’ın hükümlerindedir! Şeriattan kopukluk, şiddete, kabalığa,
kadın veya erkek olsun insanın kendisine ve diğer insanlara zulmetmesine,
huzurun, güvenin, rahatın ortadan kalkmasına neden olur. İlk önce toplumun
temel taşı olan aile kurumu, peşinden de Müslüman toplumun tümü dağılır. Allah Subhanehu
ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنِّي هُدًى
فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقَى
“Artık benden size
hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz.”[6]
Bu nedenle,
kadınların, çocukların, ailelerin ve tüm toplumun şiddet gibi her türlü
hastalıktan kurtulması, izzetli Müslüman bir toplumun inşa edilebilmesi için
kendi dinimizin nizamlarını tatbik etmek için çalışmalıyız. Zira bu İslâmi
toplumu oluşturacak nizam, kültür, fikir ve değerler, bunları koruyacak ve
tatbik edecek kanunlar Nübüvvet Metodu üzere Râşidî Hilâfet’ten başka hiçbir
devlette yok! Toplumun her basamağında mutluluğu, ahengi ve birliği oluşturmaya
muktedir devlet, liderlik ve sistem sadece Râşidî Hilâfet Devleti’dir! Öyleyse
hem dünyalık hem ahiretlik çalışacaksanız bunun için çalışın... Allah Subhanehu
ve Teâlâ şöyle buyurdu:
فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنِّي هُدًى
فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقَى
“Artık benden size
hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz.”[7]
[1]
Nisa Suresi 19
[2]
İbni Mâce
[3]
Tirmizî ve İbni Mâce
[4]
Buhari
[5]
Ahmed bin Hanbel
[6]
Tâhâ Suresi 123
[7]
Tâhâ Suresi 123


Yorumlar