AİLE İÇİ ŞİDDET SÖMÜRGECİ KAPİTALİST NİZAMLARIN BULAŞTIRDIĞI BİR HASTALIKTIR

Gamze Gürsoy

Şiddet tüm dünyada toplumsal bir sağlık sorunudur. Her ne kadar standartlaşmış bir şiddet tanımı olmasa da örneğin Dünya Sağlık Örgütü (WHO) şiddeti; “Kişinin kendisine, bir başkasına, grup veya topluluğa yönelik kasten uyguladığı ve sonucunun ölüm, yaralanma, gelişimsel bozukluk ve psikolojik zarara yol açan veya açması olası fiziksel güç ve tehdit.” olarak tanımlamıştır. Özetle şiddet; bireyin fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik yönden zarar görmesiyle ya da acı çekmesiyle sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel hareketleri, buna yönelik tehdit ve baskıyı ya da özgürlüğün keyfi engellenmesini de içeren, fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü veya ekonomik her türlü tutum ve davranıştır. Şiddet, özel veya kamusal alanda (evde, aile bireyleri arasında, sokakta, iş yerinde, okulda, hastanede vs.) meydana gelebilir.

Bu makalede şiddet oranlarını veya türlerini ele almayacağız zira Müslümanlar olarak bizler kötü bir davranışın birini de binini de bir görmeliyiz. Dünyanın her yerinden her gün kadın, erkek, çocuk, yaşlı ve hatta hayvanların bile herhangi bir veya birçok şiddet türüne maruz kaldığını görüyoruz. Ancak şu da bir gerçek ki bugün dünyanın her yerinde şiddete en çok maruz kalanlar savunmasız kadın ve çocuklardır. Şiddet; Müslüman topluma asla yakıştırmadığımız bir özelliktir. Hele kadına karşı şiddet, aile içi şiddet, çocuğa şiddet asla Müslüman toplumla bağdaştıramayacağımız, bağdaştırmamamız gereken bir davranıştır. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ

“Onlarla iyi geçinin.”[1]

Aynı şekilde Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem kadınlara iyi davranılmasını emretmiş ve şöyle buyurmuştur:

 اسْتَوْصُوا بِالنِّسَاءِ خَيْرًا

“Kadınlar hakkında birbirinize hayır tavsiye edin.”[2] Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

خَيْرُكُمْ خَيْرُكُمْ لأَهْلِه، وَأَنَا مِنْ خَيْرِكُمْ لأَهْلِي

“Sizin en hayırlınız ailesine karşı hayırlı olandır. Ben ise aileme karşı sizin en hayırlı olanınızım.”[3] Yine şöyle buyurmuştur:

لَا يَجْلِدُ أحدُكم امْرَأَتَهُ جَلْدَ الْعَبْدِ ثُمَّ يُجَامِعُهَا في آخِرِ الْيَوْمِ

“Sizden biriniz eşini köleye vurur gibi dövüp de sonra akşam olunca da onunla cinsel temasta bulunmasın.”[4]

إِنَّ مِنْ أَكْمَلِ الْمُؤْمِنِينَ إِيمَانًا أَحْسَنُهُمْ خُلُقًا وَأَلْطَفُهُمْ بِأَهْلِهِ

“Müminlerin iman bakımından en olgunu ve en hayırlısı, hanımına karşı en hayırlı olanıdır.”[5] 

Müslüman toplum için normal olanı, aile içindeki her ferdin fiziksel, duygusal, ahlaki ve maddi açıdan güvende olmasıdır. Muhabbet, karşılıklı saygı, hoşgörü, şefkat ve merhamet Müslümanlar için doğal, gayri İslâmi toplumlar için lükstür. En azından bir zamanlar böyle olduğundan kesinlikle emindik. Ancak gayri İslâmi toplumlarda olağan olan şiddet; kendi içlerinde epidemik boyutlara ulaşmakla kalmamış Müslüman toplumlara ve ailelere de kapitalist nizamlar aracılığı ile bulaştırılmıştır. Dolayısıyla Batı’nın “toplumsal sağlık sorunu” Müslüman toplumları da hasta etmiştir. Bugün Türkiye şiddet artış hızında dünya rekortmeni olmuş, Tunus aile içi şiddetin dünyada en yüksek olduğu ülkelerden birisi, Pakistan kadınlar için üçüncü tehlikeli ülke, Afganistan, Endonezya, Mısır vs. Müslüman beldeleri kadına karşı şiddet veya aile içi şiddet istatistiklerinde ABD ve AB ile en tepelerde yer almak için adeta yarışıyor.

Ancak “toplumsal sağlık sorunu” dediğimiz şiddet konusunu sadece fertlerdeki bir bozukluk olarak görmek hastalığı doğru teşhis etmemektir. Zira toplum; kapitalist tanımın aksine ne fertlerden ibarettir ne de fertler toplumun en önemli unsurunu teşkil etmektedir. Gerçekte toplum; insanlardan, insanlar arasındaki fikir ve duygu ilişkilerinden ve üzerlerine tatbik edilen nizamlardan oluşmaktadır.

İnsanı insan yapan şey; içgüdü ve uzvi ihtiyaçlarıdır. Dolayısıyla, dini, ırkı, cinsiyeti, hayata bakış açısı ne olursa olsun, insanın içgüdü ve uzvi ihtiyaçları doğru bir şekilde tatmin edilirse insan huzurlu bir varlık, içinde var olduğu toplumda zararsız, uyumlu ve faydalı bir fert olur. Ancak bu içgüdü ve uzvi ihtiyaçların doğru şekilde tatmin edilmesini temin edecek, diğer insanlarla uyumlu ve faydalı etkileşimde bulunmaya sevk edecek değerleri, kuralları ve uygulamaları öğreten, teşvik eden, kontrol ve temin eden nizamların olması hayati öneme sahiptir. İşte bundan dolayı şiddet konusunu toplumsal açıdan incelememiz gerekmektedir.

Toplumu şekillendiren nizamlardır. Bugün üzerimize tatbik edilmekte olan nizamların hiçbirisi İslâmi değil aksine emperyalist güçlerin beldelerimize dayattığı çürük beşerî nizamlardır. Müslüman toplumlarda şiddetin her türlüsü ve ailenin dağılması gibi krizler gayri İslâmi zehirli kültürel sömürgecilik politikalarının ürünüdür. Eğitim sistemimiz, Batılı eğitim sistemidir... Kadın-erkek bilincini ifsat eden cinsiyet eşitliği, asiliği teşvik eden sözde çocuk hakları, hürriyetin teminatı diye din kültürü dersinde dahi laiklik, ‘kendi kurallarını kendin yap’ dedirten demokrasi öğretiliyor. Hukuk sistemimiz, Batılı hukuk sistemidir... İslâmi içtimai hükümleri ve aile yapılarını yıkmayı hedefleyen uluslararası sözleşmeler üzerine şekilleniyor. “Yeni Türk Medeni Kanunu” İstanbul Sözleşmesi’nin bir ürünüdür ve bu sayede mesela “Aile reisi kocadır.” hükmü kaldırılarak “Evlilik birliğini eşler beraber yönetirler.” hükmü getirilmiştir. Anayasanın 41. maddesine “Aile Türk toplumunun temelidir.” ifadesine “Ve eşler arasında eşitliğe dayanır.” hükmü eklenmiştir. Hatta Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı yayınladığı araştırma raporlarında “Aile kadınlar için güvenli bir ortam değildir.” ve “evlilik” şiddet sebebidir demekten çekinmemiştir. Yine halk arasında “Aileyi Çökertme ve Kocaya Zulmetme” kanunu olarak isimlendirilen “6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” da İstanbul Sözleşmesi’nin bir ürünüdür. Devlet; toplumu Batılı zihniyet ve değerlerle kültürlendirmeye yönelik her türlü aracı desteklemektedir. Topluma fikir önderliği etmeleri için çeşitli feminist kuruluşlar ve programları teşvik ediyor hatta İslâmi bir kılıfa büründürüp başına Müslüman kişilikler koyuyor. Yine toplumu cinselleştiren, evlilik kurumunu tahrip eden, aile hayatının huzuruna zarar veren içerikleri yayması için medyaya gerekli zemini sunuyor. Acaba RTÜK’ün bugüne kadar ne işe yaradığını gören oldu mu?!

İşte özellikle şiddet konusuna baktığımızda, şiddetin doğrudan “kadına” yönelik şiddet ile bağdaştırıldığını görüyoruz. Bu ilişkiyi kuran da yine Birleşmiş Milletler ve kendisine bağlı Batılı kurum ve kuruluşlardır. Bu kurum ve kuruluşların hazırladıkları uluslararası sözleşmelerde ve protokollerde yer alan ilkelerin bu sözleşmelere taraf olan ülkelerde tanıtılması, yerel kanunlarda yer alması, toplumda duyurulması zorunlu hatta yerel hukuka üstün konumdadır. Taraf olan devletler; şiddetin yapısı, boyutları ve tehlikeleri hakkında araştırmaların yapılması ve raporların hazırlanması için üniversitelere, devlet kurumlarına ve kadın kuruluşlarına fonlar ayırıp bunlara maddi açıdan destek sağlamak zorundalar. Sonrasında ise bu raporları ve içeriklerini medya ve siyaset üzerinden toplum karşısında tartışmaya açarak gündem yapmalılar. Neticede on yıllardır yapılan bu çalışmalar, tartışılan raporlar, medya ve siyasette yürütülen algı operasyonları sadece Müslüman toplumlarda kadın ve şiddet algısını, aile kültürü algısını bozmakla kalmamış aksine toplumlarımızı mevcut yerel kanun ve düzenlemelerin uluslararası talep ve standartları doğrultusunda şekillendirilmesine razı ve hatta talep eder hâle gelmesini sağlamıştır.

Kapitalist ideolojinin şiddet tanımı başlı başına karmaşaya yol açmaktadır. Çocuğa, eşe, yaşlıya veya aynı evde ikamet eden herhangi bir aile ferdine yönelik şiddet sorununu doğrudan cinsiyetler arasındaki eşitsizliğe, ayrımcılığa dayandırmaktadır. Kapitalist ideoloji için laik ve liberal fikirler, dolayısıyla hürriyetler ve cinsiyet eşitliği kendi toplum tanımını hayata aktarmada, tatbik edip korumada hayati öneme sahiptir. Dolayısıyla İslâm’ın sahip olduğu tanımları, İslâm’ın toplumsal düzenlemelerini, içtimai hükümlerini veya herhangi bir şer’î hükmünü kendi sahip olduğu tanımlara, mefhum ve değerlere tamamen aykırı ve bekası karşısında bir tehdit olarak görmektedir. Bunun içindir ki İslâm’ın içtimai nizamına dair tüm şer’î hükümleri aile içi şiddet ve şiddetin sebepleri olarak sınıflandırmaktadır.

Örneğin; Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi (CEDAW) açıkça kadına yönelik şiddetin kınanması çağrısını “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” kavramı üzerinden yapmaktadır ve şu talepte bulunmaktadır:

"Toplum tarafından yüklenen ve sosyal olarak kurgulanan roller, davranışlar ve eylemler [...] taraflar, kadın erkek için kalıp rollere dayanan ön yargıları, örf ve âdetleri, gelenekleri ve tüm diğer uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla kadın ve erkeklere ilişkin toplumsal ve kültürel davranış modellerinde değişim sağlamak için gerekli tedbirleri alır... Taraflar; kültür, gelenek, görenek, din veya sözde “namusun” işbu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemi için gerekçe oluşturmamasını sağlar." deniliyor.

Yani özetle taraf devletlerin dini, örfi ve geleneksel bağlardan tümüyle uzaklaşması gerektiğini söylerken açık ve net olarak İslâmi kaynaklardan ve ahlaki değerlerden vazgeçmesi emredilmektedir.

İstanbul Sözleşmesi eğitim nizamını da teğet geçmeyerek, 14. Eğitim Maddesi’nde toplumda var olan İslâmi cinsiyet rollerinin ortadan kaldırılması ve laik, liberal, kapitalist cinsiyet rollerinin yeni nesillere aktarılması için Eğitim Bakanlığına zorunlu ve önemli bir görev vermiştir... "Toplumsal Cinsiyet Hakkı gibi konulara ilişkin materyalleri öğretim müfredatına ve eğitimin her seviyesine eklemek için gerekli adımları atmaktan devlet sorumludur." deniliyor.

İşte kendisini Batılı sömürgecilere bağımlı kılan rejimler ve kurumları; Müslüman toplumda var olan İslâmi değerleri “toplumsal yargılar” olarak tanımlayıp şiddetin sebebi olarak gösterdiler. İslâm’da kocanın kavvam oluşunu “ataerkil”, erkek egemenliği ve üstünlüğü, dolayısıyla kadın ve erkek arasında eşitsizlik ve şiddeti gerekçelendiren bir uygulama olarak çarpıttılar. Kadının anne ve eş olmasını toplumda aktif olarak rol alması önünde engel olarak gösterdiler. Yine; zinayı, kürtajı, gayrimüslim bir erkekle evlenmeyi, mahremi olmadan yalnız olarak seyahat etmeyi haram kılan, kadının tesettürünü emreden, şeriat tarafından kabul edilen hâller dışında erkeklerle kadınların karışık hâlde bulunmalarını yasaklayan, dışarı çıkmadan önce kocasından izin almasını zaruri gören, erkeğin velayetini ve çocuğun nesebinin erkeğe ait olduğunu belirten, iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğine eşit olduğunu bildiren hükümler gibi şer’î hükümleri küçümseyip karaladılar. Bu hükümlerin kadınların aile ve toplum içindeki rolünü ortadan kaldırdığını, kötülük ettiğini, kadın ve erkek arasındaki güç ilişkilerinde şiddete yol açan bir yapı meydana getirdiğini, dolayısıyla erkek kadın arasındaki cinsel ayırımın ortadan kaldırılması için onların kavramları içinde yer alan eşitlik, özgürlük, imkân tanıma gibi mefhumlarla uyumlu olacak şekilde İslâmi kavramların ve anlayışların tümden değiştirilmesi gerektiğini iddia ettiler ve etmekteler. Tüm bu temelsiz argümanların tek hedefi; aile içi şiddetin İslâm’dan kaynaklandığı vehmini oluşturarak Müslümanları İslâmi hükümlerden uzaklaştırmak ve kapitalist akideden kaynaklanan Batı düşüncelerine inandırmaktır.

Buraya kadar nizamın şekillendirilmesi hakkında genel bir bakış oluşturmaya çalıştık. Şimdi ise bu nizamın dayattığı bazı değer ve yargıları ele alalım inşaAllah... 

Kapitalizmin can damarı olan “Liberal Şahsi Hürriyetler” insana bir yaratıcıya hesap verme zorunda olduğunu unutturdu. Yaratıcısına hesap vereceğini unutan kadın veya erkek; kendi heva ve heveslerinden başka ölçü kabul etmez ve diğer insanlara kendi istediği gibi muamele edebileceğini zanneder. Liberal şahsi hürriyet insanı, erkek evladı kız evlada tercih etmeye, ebeveynine, evladına, eşine, komşusuna, iş arkadaşına, öğrencisine, hastasına vs. sorumluluklarını terk etmeye hatta kötü muamele etmeye teşvik etmektedir. Şiddetin başlıca sebeplerinden olan alkol ve uyuşturucu kullanımı da yine bu liberal şahsi hürriyetlerin ürünüdür. Bu kültürün yaydığı filmlerde, dizi ve müzik kliplerinde ana tema olarak sürekli şiddetin işlenmesi de şiddet konusunda duyarsızlaşmaya ve şiddete meylin artmasına neden olmaktadır. Liberalleşme ile “iffet ve hayâ” gericilik sayıldı, kadın ve hatta çocuklar bile bir cinsel metaya dönüştürüldü ve her türlü kötü muamele görmelerine neden oldu. Oysa Enes RadiyAllahu Anh’tan rivayet ile Hz. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

إِنَّ لِكُلِّ دِينٍ خُلُقًا وَخُلُقُ الإِسْلاَمِ الْحَيَاءُ

“Her dinin kendine özgü bir ahlakı vardır. İslâm’ın ahlakı ise hayâdır”. Yine Ebu Mes’ud el-Bedrî RadiyAllahu Anh’tan rivayetle Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem hayânın İslâm ahlakının temeli olduğunu ifade etmektedir:

إِنَّ مِمَّا أَدْرَكَ النَّاسُ مِنْ كَلَامِ النُّبُوَّةِ الْأُولَى إِذَا لَمْ تَسْتَحْيِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ

“Peygamberlik sözlerinden insanlara ilk ulaşan söz: Utanmazsan dilediğini yap!” İşte liberal hürriyetler; kadın erkek arasında serbest ilişkiyi savunarak, toplumda hayâyı bir kısıtlama sebebi kılarak, evlilikte çoğu kez boşanmaya ve şiddete neden olan güvensizlik ve kıskançlığa yol açmıştır.

Özetle, erkeğin veya kadının eşini tapulu malı gibi görmesi, boşanmak istediğinde “Ya benimsim ya kara toprağın!” diyerek cinayete varan şiddet uygulaması, herhangi bir insanın herhangi bir insana fiziksel, psikolojik, ekonomik veya herhangi bir şiddet uygulaması psikolojik dengesizlik veya basit bir edepsizlik değildir. Aksine bu “takva yoksunluğudur.” Bu insanlar laik, liberal, kapitalist nizamların hasta ettiği zihinlerin ürünüdür!

Kapitalizmin “Ferdiyetçilik” ve “Maddiyatçılık” değerleri, fertlerin kendi istek ve arzularını eşlerinin ve çocuklarının ihtiyaçlarından daha önemli görmesine ve sorumluluk duygusunun ortadan kalkmasına neden olmuştur. Bu yaşam tarzı ebeveyn ve evlat ilişkisini, tüm toplumsal denge ve düzenleri bozan, toplumsal huzuru etkileyen ve şiddeti tetikleyen ciddi bir sorun olarak duruyor karşımızda.

Bugün siyaset ve medyanın toplumu şekillendirmede kullandığı en önemli araç “Cinsiyet eşitliği” gibi feminist fikirlerdir. Cinsiyet eşitliği ve feminizm; İslâm ümmeti içerisindeki aile ve toplum yapısına son derece büyük zarar veren ithal fikirlerdir ve eğitimden, medeni kanuna, ceza hukukuna kadar devletin her alanında teşvik edilmektedir. Bu fikirler evlilikteki rollerde, görev ve haklarda kargaşaya ve çatışmalara yol açmış, aynı zamanda karı koca arasında rekabete yol açıp evlilik mefhumunu ifsat etmiş ve anneliği dahi değersizleştirmiştir. Örneğin kocanın kavvam olmasını, kadının kocasına itaatini ve ev kadını ve çocukların eğitmeni olma rolünü belirleyen şer'î hükümleri çarpıtıp küçümseyerek erkeği kadına üstün görmekle veya kadını kocasına kul köle kılmakla suçlamıştır. Bu fikirlerle zehirlenen kadınlar; Rabbimizin emri olan erkeğin kavvam olma görevini reddediyor, erkeklerse ailesine karşı sorumluluklarını yerine getirmek istemiyor. Kadın cinayetleri dâhil şiddetin en çok kocasından maddi bağımsızlık, rollerini ve görevlerini kocasıyla paylaşmak için uğraşan ve başarılı kariyer isteyen kadın ile bunları isteyen karısını kendi şahsiyetine tehdit olarak algılayan koca arasında ortaya çıktığı rakamlarla kanıtlanmıştır. Fakat cinsiyet eşitliği talebi sadece eşler arasında fitneye yol açmakla kalmamış birçok Müslümanda İslâmi aile ve içtimai hükümlere karşı şüphe ve nefret medyana getirmiştir. Oysa cinsiyetler arasındaki farklılıklar İslâm'ın cinsiyetler arasındaki fiziksel farklılıkları takdir ederek aile hayatını ve toplumu etkin bir şekilde düzenleyen birer araçtırlar.

Yine laik, liberal, feminist kesimlerin iddia ettiği gibi kadının toplumsal hayattan uzaklaştırılması, eğitimden, miras hakkından veya mal edinme ve kendi malına hükmetme hakkından mahrum edilmesi, zorla evlilik, namus cinayetleri, kadını aşağılayan gelenekler İslâm’dan değil aksine “İslâmsızlıktan” doğmuş gelenek ve törelerin uygulamalarıdır! Bu gayri İslâmi gelenek ve töreler aslında laik rejimlerin ve sistemlerin altında gelişmiş ve yeşermiştirler! İslâm toplumlar üzerine bir nizam olarak tatbik edildiği dönemlerde bu tarz gelenek, töre ve tutumlara karşı koruyucu bir kalkan olmuştur! Buna dair delilleri Müslüman devletlerin başındaki rejimler neredeyse 100 yıldır yok etmeye çalışmışsalar da yine Batılı oryantalist araştırmacıların elleriyle özellikle Osmanlı Hilâfeti’nin şer’î mahkeme sicilleri üzerinde yaptıkları araştırmalarla ortaya çıkartılmıştır.

Bu düzenin atmosferinde kadına karşı şiddetin ve aile içi şiddetin yaygınlaşması doğal ve beklenen bir neticedir. Üstelik şiddetin gerçek sebepleri görmezden gelindiği için çözüm olabilecek mekanizmaların üretilmesi de asla gerçekleşmeyecektir. Gerçek şu ki, genelde şiddetin her türlüsünü, özelde kadına yönelik şiddeti ve aile içi şiddeti körüklemek kapitalist laik sistemin fıtratında yatıyor!

Hiç şüphesiz görüyoruz ki topluma ve toplumdaki insana gerçek şeklini veren toplum üzerinde uygulanan nizamlardır. Öyleyse Allah Subhanehu ve Teâlâ’ya, Rasulü Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e, Kur’an’a, Sünnet’e ve ahirete iman etmiş Müslümanlar olarak bizlere dayatılmakta olan laik liberal değer ve sistemleri tümüyle reddetmek zorundayız. İnsanlar için rahmet ve hidayet ancak Allah’ın hükümlerindedir! Şeriattan kopukluk, şiddete, kabalığa, kadın veya erkek olsun insanın kendisine ve diğer insanlara zulmetmesine, huzurun, güvenin, rahatın ortadan kalkmasına neden olur. İlk önce toplumun temel taşı olan aile kurumu, peşinden de Müslüman toplumun tümü dağılır. Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنِّي هُدًى فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقَى

“Artık benden size hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz.”[6]

Bu nedenle, kadınların, çocukların, ailelerin ve tüm toplumun şiddet gibi her türlü hastalıktan kurtulması, izzetli Müslüman bir toplumun inşa edilebilmesi için kendi dinimizin nizamlarını tatbik etmek için çalışmalıyız. Zira bu İslâmi toplumu oluşturacak nizam, kültür, fikir ve değerler, bunları koruyacak ve tatbik edecek kanunlar Nübüvvet Metodu üzere Râşidî Hilâfet’ten başka hiçbir devlette yok! Toplumun her basamağında mutluluğu, ahengi ve birliği oluşturmaya muktedir devlet, liderlik ve sistem sadece Râşidî Hilâfet Devleti’dir! Öyleyse hem dünyalık hem ahiretlik çalışacaksanız bunun için çalışın... Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنِّي هُدًى فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقَى

“Artık benden size hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz.”[7]



[1] Nisa Suresi 19

[2] İbni Mâce

[3] Tirmizî ve İbni Mâce

[4] Buhari

[5] Ahmed bin Hanbel

[6] Tâhâ Suresi 123

[7] Tâhâ Suresi 123


Yorumlar

  1. Ömer faruk doğan Tali

    Makale çok kapsayıcı ve çözümünüde kendi içinde sunmuş. Bu planları bozup amel etmeyi tüm müslümanlara nasip etsin.Allah cc razı olsun inşAllah bu güzel makale için...!!!

Yorum Yaz