MEDENİ KANUN AİLEYİ YIKIYOR

Gamze Gürsoy

Bazı çağdaş entelektüellerin iddia ettiği gibi Müslüman toplumlarda baş göstermiş vahim çürüme, buna bağlı olarak aile kurumunun hızla dağılması, sosyal hayatta huzur ve ahengin kaybolması, anneliğin değersizleşmesi, aile içi ve kadına karşı şiddet gibi musibetler ne basit beceriksiz politikaların sonucudur ne de bazı feminist takılan Müslüman kadınların iddia ettiği gibi İslâm’ın yanlış yorumlanmasının bir neticesidir. Bunu iddia edenler ne kadar da yanılıyorlar! Tam aksine bu çürüme, kendi halkının hayati meselelerini etkili bir şekilde çözmekten aciz laik kapitalist ideolojinin, ona ait değer, hüküm ve nizamların tatbik ve teşvik edilmesinden kaynaklı engellenemez neticedir.

İslâm beldelerimizdeki rejimlerin dayattığı sözde “çağdaş medeniyetlerin” yaşam ve yönetim tarzları, İslâmi hükümleri şiddetle kınayan laik ajandaları, Batılı liberal, maddiyatçı ve cinsiyet eşitlikçi feminist değer ve hükümler, meydanı boş bulmuş gayri İslâmi inanç ve gelenekler; gayrimüslim Batılı halkların başına bela olmuş hastalıkların aynılarını bizim toplumlarımıza ve ailelerimize de bulaştırmıştır.

Oysa bir zamanlar aile ve toplumdaki huzur ve ahenk İslâm ümmetinin belirgin sıfatlarındandı. Hilâfet Devleti’nin topraklarını ziyaret eden kadın ve erkek seyyahların memleketlerinde aktardıkları gözlemler sayesinde Batılı toplumlar İslâm medeniyetinin yaşam tarzına gıpta eder, taklit etmeye çalışırdı. Edmondo de Amicus isminde İtalyan bir seyyah 19. yüzyılda Hilâfet topraklarını ziyaretinden bir izlenimini şöyle ifade etmiş:

“Türk insanı şefkatlidir, ailesine düşkündür. Evlilik ve aile bağlarına genel olarak Avrupalılardan daha çok saygı gösterir…”

1856'da Fransız Büyükelçisi olarak İstanbul'da kalmış La Baronne Durand de Fontmagne ise şöyle demiştir:

“Erkekler eşlerine karşı çok nazik bir arkadaş gibidir. Annelerine olan saygıları sonsuzdur.”

Yine 19. yüzyılda İstanbul’u ziyaret eden İngiliz şair, yazar, tarihçi ve gezgin Julia Pardoe, “Sultan’ın Şehri” isimli kitabında Osmanlı ailelerinde edindiği izlenimleri şöyle dile getirmiş:

“Osmanlı aile kültürünün en önemli özelliği, çocukların ebeveynlerine gösterdiği hürmetti… Bu denli yüksek kültürlü ve son derece kibar, en mütevazisinden en güçlüsüne kadar, erkekler de kadınlar da güçlü bir asalet duygusuna sahiptiler.”

Peki, nasıl oldu da Müslümanlar olarak bu belirgin sıfatımızı kaybettik? İşte burada bir toplumu, bir medeniyeti şekillendiren, o toplum üzerine tatbik edilen nizam ve kanunların etkisini konuşmamız gerekiyor!

Mustafa Kemal’in, “en büyük başarım” dediği yeni Cumhuriyetin bekası için “din ve vicdan özgürlüğüne sahip” modern bireylerden oluşan bir toplumu oluşturmak hayati öneme sahipti. 1923 yılında Bursa'da halka yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: "Yeni Türkiye ne zamana ne de ihtiyaca uymayan mecellenin hükümlerine bağlı kalamaz. En uygar uluslar derecesinde hukuk kurallarımızı da iyileştireceğiz. Yüz sene, beş yüz sene, bin sene evvel yaşayan bir toplum için yapılan yasalarla bugünkü toplumu yönetmeye kalkışmak gaflettir, cehalettir."

Ancak, Hilâfet ve şer’î mahkemeler yerinde durdukça dini hukuktan laik hukuka geçmenin imkânsız olduğu aşikârdı ve çağdaş bir medeni kanun oluşturmak için başlatılan ilk çalışmalar, heyet içinde laikleştirilmeye tepki gösterenler sayesinde durdurulmak zorunda kaldı. Nihayet 3 Mart 1924’te Hilâfet, ardından da 8 Nisan 1924’te şer’i mahkemeler kaldırılınca, modern çağdaş bir “Medeni Kanun” oluşturmak için çalışmalar yeniden başlatıldı. Türk medeni kanunu tasarısının hazırlanması için hukukçu milletvekillerinden, öğretim üyeleri, yargıç ve avukatlardan oluşan 26 kişilik bir komisyon kuruldu. Bu komisyon, İsviçre Medeni Kanunu'nu Türkçeye çevirdi ve yeni bir metin oluşturdu. Tasarı, Meclis Adalet Komisyonu'nda hiçbir değişikliğe uğramadan kabul edildi. Komisyon raporunda, İsviçre Medeni Yasası'nın uygar ülkelerin en başarılı yasalarından biri olduğu, içerdiği hükümlerin toplumsal ve ekonomik yaşam bakımından çağın gereksinimlerini karşılayacak nitelikte olduğu belirtildi ve 17 Şubat 1926'da kabul edildi. 4 Nisan 1926 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan yasa, 6 ay sonra, 4 Ekim 1926'da yürürlüğe girdi. Bu yasayı, devamı niteliğinde görülen Borçlar Yasası izledi. Aynı komisyon, İsviçre Borçlar Yasası'nı da Türkçeye çevirdi ve tasarı hâline getirdi. 22 Nisan 1926'da kabul edilerek 8 Mayıs 1926 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan yasa, Medeni Kanun ile aynı tarihte yürürlüğe girdi. "Medeni" ve "Borçlar" yasalarının yürürlüğe konulması, Avrupa'da büyük yankı uyandırdı. Cumhuriyetin ilk yıllarında, Lozan Antlaşması çerçevesinde İstanbul'da danışman olarak bulunan hukukçu Prof. Georges Sauser Hall "Türkiye'de Avrupa Hukukunun Benimsenmesi" adlı kitabında, "İslâm devletlerinin en güçlüsü, bin yıllık geçmişe varan töreleri, altı aylık bir sürede yürürlükten kaldırıyor. Tarih, hiçbir ülkede bu kadar köklü ve ani değişikliği örnek gösteremez. Bir ülkede ve bir toplum üzerinde yapılmış bundan daha cesur bir deneyim yoktur."[1] değerlendirmesinde bulunmuştu.

Gerçekten de laik ve demokratik esaslara dayalı yeni Türk Medeni Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle artık İslâm hukuku tamamıyla terkedilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin diğer Batılı devletlerden bir farkı kalmamıştır. Ayrıca laik hukuk anlayışı toplumun her kesiminde, toplumsal hayatın her alanında uygulanır hâle getirilmiştir. Medeni Kanun’un aileyi tanzim tarzı ile İslâm hukukunun tanzim tarzı arasında çok büyük farklar ve hatta tam bir zıddiyet olduğu laiklerce de Müslümanlarca da tartışmasız kabul edilmektedir. İslâm dışı laik ve demokratik esaslar üzerine şekillendirilmiş aile hukuku kapsamındaki nişanlanma, evlenmenin koşulları ve hükümleri, boşanmanın koşulları ve sonuçları, mal rejimleri, aile konutu, soy bağı, evlat edinme, velayet, nafaka hakkı, vesayet, kayyımlık gibi her türlü konu İslâm’ın öngördüğü hükümlerden farklılık arz etmektedir. Örneğin Medeni Kanun’un kabulü sonrasında artık Türkiye’de resmî nikâh zorunlu hâle getirilmiştir. Sadece dini nikâhla yapılan evlilikler hükümsüz sayılmıştır. Sonucunda İslâm’a göre boşanma, nafaka, miras ve soy bağı gibi evliliğe bağlı hükümler tatbik edilemez olmuştur. Yine tek eşle evlilik zorunluluğu getirilerek, İslâm’ın helal kıldığı çok eşlilik suç sayılmıştır, zina kapsamında cezalandırılmıştır. On yıllarca resmî nikâhsız anneden doğan çocuklar nüfus cüzdanı dahi alamamıştır. Boşanma hakkı düzenlenmiş ve kadınların laik anlayışa göre boşanabilmeleri hak sayılmıştır.

Cumhuriyetin ilerleyen yıllarında kapitalist güçlerin icat ettiği her türlü uluslararası anlaşma ve karara imza atan ülkeler arasında Türkiye ilk sıralarda yer almıştır ve bunların iç hukukta uygulanması yönünde çalışmalar sürdürülmektedir. Bunlardan birisi de Birleşmiş Milletler’in 1981 yılında kararlaştırdığı Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’dir (CEDAW). Türkiye bu sözleşmeyi 1985 yılında hiçbir çekince koymadan imzalayıp onayladı ve Filistin, İran, Sudan, Somali hariç diğer İslâm ülkeleri de imzaladı.[2] CEDAW’dan ziyade Avrupa Sosyal Şartı, Çocuk Hakları Sözleşmesi, ILO, OECD, AGİK gibi kuruluşların sözleşme, karar ve tavsiyeleri, Kahire Dünya Nüfus ve Kalkınma Konferansı Eylem Planı, 4. Dünya Kadın Konferansı Eylem Planı ve Pekin Deklarasyonu gibi farklı uluslararası sözleşmeler de Türkiye’nin ve tüm İslâm beldelerinin iç hukukunu şekillendiren sömürgeci araçlardandır. Sözde kadınların evlilik, boşanma, kamu yaşamı ve bedenleriyle ilgili pek çok hakkını koruma altına almayı amaçlayan bu sözleşmeler, kadınları erkeklerle eşit sayarak aile içinde ve toplumda aşılması güç sorunlara yol açmıştır. CEDAW Sözleşmesini onaylayan Türkiye’de, kadın politikaları geliştirmek amacıyla ulusal mekanizma olarak 1990 yılında kurulan Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü (KSGM), sorunların parlamentoya taşınmasında ve kadınlar lehine kararlar alınmasında etkili çalışmalar yürütmektedir. O zamandan beri sayısız anayasal ve kanuni değişiklikler yapıldı. Özellikle 1980’li yıllarda ivme kazanan kadın hareketleri, kadınlar ile ilgili her soruna “kadın bakış açısıyla yaklaşma” ve “pozitif ayrımcılık” ilkelerini yerleştirme çabasını sürdürmektedir.

Ülkelerimizdeki kadın ve aileye dair üretilen politikaların, kanun ve hukuki uygulamaların tümü “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” politikasına dayalı uluslararası sözleşmeleri esas alarak yapılmaktadır. Üstelik bu milletlerarası anlaşmalar ulusal kanunlara üstün konumdadır. Mesela Türkiye’de Anayasanın 10. ve 90. Maddeleri; milletlerarası anlaşmalarla ulusal kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda “çıkabilecek ihtilaflarda milletlerarası anlaşma hükümleri esas alınır” hükmünü içermektedir. Bu çerçevede CEDAW sözleşmesi ulusal düzenlemeler karşısında üstün konuma getirilerek örneğin 2001’de Anayasanın 41. Maddesine “Aile Türk toplumunun temelidir” ifadesine “ve eşler arasında eşitliğe dayanır” hükmü eklenmiştir. 2002 yılında CEDAW Ek İhtiyari Protokolü’nün onaylanmasının ardından “Yeni Türk Medeni Kanunu” yürürlüğe koyuldu. Böylece “Aile reisi kocadır” hükmü değiştirilerek “evlilik birliğini eşler beraber yönetirler” hükmü getirildi. Eski Medeni Kanun’a göre evin ve çocukların geçimi kocaya ait iken Yeni Medeni Kanun’da, “Eşler, birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve malvarlıklarıyla birlikte katılırlar” şeklinde düzenleme yapıldı. Zaten daha önce, yani 1990’da kadının çalışmasını kocanın iznine bağlayan Medeni Kanun'un 159. maddesi iptal edilmişti. Kadınlara, kocalarının izni olmadan, istedikleri işte çalışabilme hakkı tanınarak kadın ve erkekler arasında ekonomik ve sosyal alanlarda eşitlik sağlamak iddiası ile başlıca boşanma nedenlerinden birisine kapı açılmıştır. Cinsiyet eşitliği, kadının güçlenmesi ve kocasından maddi bağımsızlık ilkeleri doğrultusunda kocanın aile üzerindeki kavvamlığı ve Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın farz kıldığı şekilde ailenin geçiminden sorumlu tutulması resmen gericilik ve çağdışılık sayıldı. Aile içinde iki başlılık ve otorite kavgası, evlilik ve aile içindeki rollerde karmaşa ve rekabet Medeni Kanun(lar) sayesinde Müslüman ailelere girebildi. Hatta Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı yayınladığı araştırma raporlarında “Aile kadınlar için güvenli bir ortam değildir." ifadelerini kullandı ve “evlilik” şiddet sebebidir” dedi.

Ayrıca Medeni Kanun ile evlenme yaşı kadın ve erkek için eşitlenerek yükseltildi ve 17 yaşını doldurma şartı getirildi. Bu düzenleme sayesinde haram ilişkide bulunan gençler özgür, hür ve çağdaş kabul edilirken iffetini koruyarak, helal şekilde evlenerek hayatını birleştirmek isteyen akıl baliğ gençlerin önüne engel koyuldu. Engele aldırmayıp hür iradesiyle, sevdiği erkekle dini nikâhla ve düğün dernekle evlenen kızların kocalarına, sadece kocaya değil, “suça azmettiren” veya “işlenişine yardım eden” olarak görülen anne, baba, dedeye de 8 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası verilmektedir. Bugün Türkiye’de bu şekilde mağdur olan 4000 kadın mevcut.

2006'da Başbakanlık'a bağlı Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü "Aile İçi Şiddetle Mücadele El Kitabı"nı yayınladı. Bu kitabın içeriği İslâmi içtimaî nizamla birebir çelişen yaklaşımlar içermektedir. Ayrıca Başbakanlık 2007-2010, 2012-2015 ve 2016-2020 dönemleri için "Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Ulusal Eylem Planı" yayınladı. Bu eylem planları öncelikle İstanbul Sözleşmesini ve tüm uluslararası sözleşmeleri yerine getirmek üzere hazırlandılar ancak dünyada kadınlara karşı şiddetin en hızlı oranla artan ülkesini meydana getirmekten başka bir işe yaramadılar. Türkiye Adalet Bakanlığına göre 2003'ten (AK Parti'nin iktidara gelmesinden ve CEDAW ve Pekin Deklarasyonu gibi uluslararası anlaşmalar uyarınca en büyük kanuni değişiklikler ve düzenlemeler yapmasından sonra) 2014 yılına kadar kadın cinayetlerinde %1400 artış olmuştur! Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu; 2017 yılında 409 kadının cinayete kurban gittiğini, 387 çocuk istismar vakıası ve cinsel saldırıya uğrayan 332 kadının kaydedildiğini duyurdu. Bu rakamlar her yıl daha hızlı, daha çok artıyor. Bir başka tüyler ürpertici gelişme ise çocuklara karşı şiddet olaylarıdır. Boşanma davalarında yeni bir trend çıktı ortaya: babalar, boşanmak isteyen annelerden intikam almak için öz evlatlarını öldürüyor. Bu şekilde sadece 2017 yılında 20 çocuk öz babası tarafından öldürüldü.

2012'de Türkiye’deki ailelerin sırtındaki paslı hançer mesabesindeki "6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun" yürürlüğe girdi. Çoğunluğu feminist kadın dernekleri ile hazırlanan bu kanundaki şiddet tanımı ve kanunun uygulanma şekli, yürürlüğe girdiği günden beri aileleri korumak veya kadına karşı şiddeti önlemek yerine Türkiye’de binlerce aile faciasına yol açmıştır. Kadının basit bir şikâyeti, hiçbir delile gerek duymadan sunduğu beyanı sonucu, doğrudan kolluk kuvvetleri tarafından erkeğe 1 ila 6 ay arasında evden uzaklaştırma cezası verilebiliyor. Fiziksel şiddetin dışında kocanın karısından hakkı olan birlikte olmayı istemesi cinsel şiddet, kadının kocasının ihtiyaçlarını yeterince karşılamadığını düşünmesi ekonomik şiddet, yeterince romantik olmadığını düşünmesi duygusal şiddet ve dolayısıyla kocaya ceza gerektirecek şiddet türleri olarak kabul ediliyor. Kocanın evinden, çocuklarından, hatta iş yerinden dahi uzaklaştırılması barışmaya yer bırakmadığı gibi, gerçek ve ağır şiddetin doğmasına neden olabiliyor.

Tüm bunların yanı sıra; beldelerimizdeki laik hukuk sistemleri eskiden İslâmi yönetimde olduğu gibi evliliklerin birliğini ve aile yapılarını korumak için çalışan devletin kolu değiller. Mahkemeler artık evlilik içi anlaşmazlıklarda evliliği kurtarmak için arabuluculuk yapan veya kadını aile içi şiddetten koruyan veya erkeğin ailesinin bakımını hakkıyla yerine getirmesini temin eden veya karı kocanın birbirine karşı görevlerini hakkıyla yerine getirmesi için çalışan etkili bir araç değiller. Aksine aile hukukundaki bütün reformlar ailenin dağılmasından sonrası için planlanıyor, hatta ailenin dağılmasını teşvik ediyor. Nafaka ödemeleri, hakaret davaları, velayet sorunları gibi birçok alt başlık, evlilik sonrası için hazırlanan çalışmalardır. Hükümetlerin yeterince bütçe ayırmaması ve çürük nizamların yol açtığı sorunların boyutu, mahkemelerin ve hâkimlerin aşırı yoğunluktan dolayı sorunlarla hızlı ve etkili bir şekilde ilgilenememesi, üstelik hukuk sisteminin aşırı pahalı olması gibi vs. etkenler; evlilik ve ailedeki anlaşmazlıkların etkili ve adil bir şekilde çözülmesinin karşısında engel olarak durmaktadır.

Medeni Kanun sadece Türkiye’de değil tüm İslâm beldelerinde aileyi yıkıyor! Her geçen yıl evliliklerin sayısı azalırken boşanmaların sayısı gittikçe artıyor. Örneğin Türkiye’de son on yılda boşanma oranları %82 arttı, 2001’de 6 aileden birisi boşanırken 2018’de 3 aileden birisi boşanmış.[3] Ürdün, bugün Orta Doğu’nun en yüksek boşanma oranlarına sahip.

Bununla birlikte İslâm ümmeti içinde evlilik oranları düşmüş ve evlilik yaşı artmıştır. Örneğin Mısır'da resmî kayıtlara göre evlilikler 2004-2016 yılları arasında %70,4 azalmış[4]. Buna ek olarak, tüm İslâm beldelerinde ilk evlenme yaşı ortalaması 30'lara yaklaşmıştır.[5]

Yine aile kurumunun toplumsal yapıda giderek zayıfladığına, ailelerin giderek küçüldüğüne, yalnız yaşayanların arttığına ve ailelerin çocuk yapmaktan kaçınmaya başladığına şahit oluyoruz. 2016 yılında örneğin Türkiye'nin doğurganlık hızı 2,1 çocuğa düşerek nüfusun yenilenmesi için gereken doğum oranının altına düştü[6]. Aynı endişe verici demografik gelişmeler, Pakistan’da, Mısır’da ve başka İslâm ülkelerinde de kendini gösteriyor. Yalnızlaşan ve çocuktan kaçınan bir sosyal gelişme eğilimiyle karşı karşıyayız. Bunun temel nedenlerinden birisi, kadına yüklenen aileyi geçindirme sorumluluğu ve kariyer peşinde koşturmadan dolayı ilk annelik yaş ortalamasındaki artış ve anneliğin değersizleşmesidir.

Boşanma oranlarındaki artış doğrudan çocuk ve genç nesilleri etkileyen problemlere yol açmıştır. Çocuk suçluluk oranları, alkol ve madde bağımlılığı, okul başarısızlığı ve okulu terk, psikolojik problemler, fuhuş ve evlilik dışı doğum, şans oyunları ve kumar, intihar gibi problemlerdeki artışların her ülkede boşanma oranlarıyla birlikte arttığı dünya genelinde bilimsel çalışmalarla açıklanmıştır. Örneğin boşanmaların devamlı ve hızlı arttığı Türkiye’de çocuk suçluluk oranları 2008-2013 arası 4 katından fazla artmıştır.[7]

Hakikaten de bunlar; epidemik boyutta zehirlenme belirtileridir. Batı’dan ithal edilen kapitalist, liberal, feminist ve laik değer ve normların, kanun ve nizamların yayılması, teşvik ve tatbik edilmesi ümmeti zehirlemiştir. Müslümanların düşünce yapısını, zevklerini, hayat mefhumlarını ve kriterlerini İslâm’dan uzaklaştırıp Batı çizgisinde şekillendirmiştir. Üzerimize tatbik edilen Batılı değer ve kanunlar, iddia edildiği gibi kalkınma getirmedi… Tam aksine, bizleri Batı’nın ahlaki çöküntüsüne ve bir sürü aşılamaz sosyal sorunların içine itti…

Bu yozlaşmış değerler ve görüşler toplumlarımızda hâkim olduğu sürece, politikalarda yapılan değişiklikler ve kadın kuruluşlarının açılması sorunu çözmede istikrarlı bir şekilde akamete uğramaya mahkûmdur. Hatta her türlü politika ve kanuni değişiklik ancak statükoyu koruyacak, İslâm beldelerimizde zararlı sömürge temelli inanç sistemlerinin ve yapıların hâkimiyetini ve varlığını devam ettirecek, ailelerimizin yıkılmasını hızlandıracaktır. Müslümanlar olarak bizler kadın ve erkek ilişkilerini doğru şekilde düzenleyen, evliliklerimizde ve ailelerimizde hak ettiğimiz sükûneti ve ahengi yerleştirecek olan İslâmi değer, hüküm ve nizamları benimsemek zorundayız. Bu salgının tek çaresi; Batılı kapitalist sömürgecilerin üzerimize dayattığı bozuk laik liberal sistemleri tümüyle reddedip İslâm beldelerinin geleceğini sadece İslâm nizamı üzerine yeniden inşa etmektir.

İşte aileyi harap olmaktan kurtarmanın yolu budur!

فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُم مِّنِّي هُدًى فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقَى * وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَى

“Artık Benden size hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz.  Kim de Beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve Biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.”[8]



[1] Sauser-Hall, Georges: La Réception Des Droits Européens En Turquie

[2] Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi Sözleşmesi, kadınlar için uluslararası insan hakları yasası olarak tarif edilmiştir. 3 Eylül 1981'de imzaya açılmış ve 189 ülke tarafından onaylanmıştır. Ayrıca ABD, CEDAW’ı bugüne kadar imzalamadığı halde özellikle Müslüman ülkelere dayatmaktadır.

[3] Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü (2016)

[4] Mısır Kamu Seferberlik ve İstatistik Ajansı

[5] TÜİK'e göre geçen yıl erkeklerde ilk evlenme yaşı ortalama 27,7, kadınlarda 24,6.

[6] Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)

[7] TÜİK 2008-2013 verilerine göre 2008 yılında güvenlik birimlerine getirilen toplam çocuk sayısı 62.430dur. 2016'da güvenlik birimlerine getirilen çocuk sayısı 2015'e göre %10 artarak 333 bin 435 olmuştur. Bu artış yaklaşık olarak yüzde 434e denk gelmektedir.

[8] Taha 123-124


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz