Bazı çağdaş
entelektüellerin iddia ettiği gibi Müslüman toplumlarda baş göstermiş vahim
çürüme, buna bağlı olarak aile kurumunun hızla dağılması, sosyal hayatta huzur
ve ahengin kaybolması, anneliğin değersizleşmesi, aile içi ve kadına karşı
şiddet gibi musibetler ne basit beceriksiz politikaların sonucudur ne de bazı
feminist takılan Müslüman kadınların iddia ettiği gibi İslâm’ın yanlış
yorumlanmasının bir neticesidir. Bunu iddia edenler ne kadar da yanılıyorlar!
Tam aksine bu çürüme, kendi halkının hayati meselelerini etkili bir şekilde
çözmekten aciz laik kapitalist ideolojinin, ona ait değer, hüküm ve nizamların
tatbik ve teşvik edilmesinden kaynaklı engellenemez neticedir.
İslâm
beldelerimizdeki rejimlerin dayattığı sözde “çağdaş medeniyetlerin” yaşam ve
yönetim tarzları, İslâmi hükümleri şiddetle kınayan laik ajandaları, Batılı
liberal, maddiyatçı ve cinsiyet eşitlikçi feminist değer ve hükümler, meydanı
boş bulmuş gayri İslâmi inanç ve gelenekler; gayrimüslim Batılı halkların
başına bela olmuş hastalıkların aynılarını bizim toplumlarımıza ve ailelerimize
de bulaştırmıştır.
Oysa bir zamanlar
aile ve toplumdaki huzur ve ahenk İslâm ümmetinin belirgin sıfatlarındandı. Hilâfet
Devleti’nin topraklarını ziyaret eden kadın ve erkek seyyahların
memleketlerinde aktardıkları gözlemler sayesinde Batılı toplumlar İslâm
medeniyetinin yaşam tarzına gıpta eder, taklit etmeye çalışırdı. Edmondo de
Amicus isminde İtalyan bir seyyah 19. yüzyılda Hilâfet topraklarını
ziyaretinden bir izlenimini şöyle ifade etmiş:
“Türk insanı
şefkatlidir, ailesine düşkündür. Evlilik ve aile bağlarına genel olarak
Avrupalılardan daha çok saygı gösterir…”
1856'da Fransız
Büyükelçisi olarak İstanbul'da kalmış La Baronne Durand de Fontmagne ise şöyle
demiştir:
“Erkekler eşlerine
karşı çok nazik bir arkadaş gibidir. Annelerine olan saygıları sonsuzdur.”
Yine 19. yüzyılda
İstanbul’u ziyaret eden İngiliz şair, yazar, tarihçi ve gezgin Julia Pardoe,
“Sultan’ın Şehri” isimli kitabında Osmanlı ailelerinde edindiği izlenimleri
şöyle dile getirmiş:
“Osmanlı aile
kültürünün en önemli özelliği, çocukların ebeveynlerine gösterdiği hürmetti… Bu
denli yüksek kültürlü ve son derece kibar, en mütevazisinden en güçlüsüne
kadar, erkekler de kadınlar da güçlü bir asalet duygusuna sahiptiler.”
Peki, nasıl oldu da
Müslümanlar olarak bu belirgin sıfatımızı kaybettik? İşte burada bir toplumu,
bir medeniyeti şekillendiren, o toplum üzerine tatbik edilen nizam ve
kanunların etkisini konuşmamız gerekiyor!
Mustafa Kemal’in, “en
büyük başarım” dediği yeni Cumhuriyetin bekası için “din ve vicdan
özgürlüğüne sahip” modern bireylerden oluşan bir toplumu oluşturmak hayati
öneme sahipti. 1923 yılında Bursa'da halka yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu:
"Yeni Türkiye ne zamana ne de ihtiyaca uymayan mecellenin hükümlerine bağlı
kalamaz. En uygar uluslar derecesinde hukuk kurallarımızı da iyileştireceğiz.
Yüz sene, beş yüz sene, bin sene evvel yaşayan bir toplum için yapılan
yasalarla bugünkü toplumu yönetmeye kalkışmak gaflettir, cehalettir."
Ancak, Hilâfet ve şer’î
mahkemeler yerinde durdukça dini hukuktan laik hukuka geçmenin imkânsız olduğu
aşikârdı ve çağdaş bir medeni kanun oluşturmak için başlatılan ilk çalışmalar,
heyet içinde laikleştirilmeye tepki gösterenler sayesinde durdurulmak zorunda
kaldı. Nihayet 3 Mart 1924’te Hilâfet, ardından da 8 Nisan 1924’te şer’i
mahkemeler kaldırılınca, modern çağdaş bir “Medeni Kanun” oluşturmak için
çalışmalar yeniden başlatıldı. Türk medeni kanunu tasarısının hazırlanması için
hukukçu milletvekillerinden, öğretim üyeleri, yargıç ve avukatlardan oluşan 26
kişilik bir komisyon kuruldu. Bu komisyon, İsviçre Medeni Kanunu'nu Türkçeye
çevirdi ve yeni bir metin oluşturdu. Tasarı, Meclis Adalet Komisyonu'nda hiçbir
değişikliğe uğramadan kabul edildi. Komisyon raporunda, İsviçre Medeni Yasası'nın
uygar ülkelerin en başarılı yasalarından biri olduğu, içerdiği hükümlerin
toplumsal ve ekonomik yaşam bakımından çağın gereksinimlerini karşılayacak
nitelikte olduğu belirtildi ve 17 Şubat 1926'da kabul edildi. 4 Nisan 1926
tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan yasa, 6 ay sonra, 4 Ekim 1926'da yürürlüğe
girdi. Bu yasayı, devamı niteliğinde görülen Borçlar Yasası izledi. Aynı
komisyon, İsviçre Borçlar Yasası'nı da Türkçeye çevirdi ve tasarı hâline
getirdi. 22 Nisan 1926'da kabul edilerek 8 Mayıs 1926 tarihli Resmi Gazete'de
yayımlanan yasa, Medeni Kanun ile aynı tarihte yürürlüğe girdi.
"Medeni" ve "Borçlar" yasalarının yürürlüğe konulması,
Avrupa'da büyük yankı uyandırdı. Cumhuriyetin ilk yıllarında, Lozan Antlaşması
çerçevesinde İstanbul'da danışman olarak bulunan hukukçu Prof. Georges Sauser
Hall "Türkiye'de Avrupa Hukukunun Benimsenmesi" adlı
kitabında, "İslâm devletlerinin en güçlüsü, bin yıllık geçmişe varan
töreleri, altı aylık bir sürede yürürlükten kaldırıyor. Tarih, hiçbir ülkede bu
kadar köklü ve ani değişikliği örnek gösteremez. Bir ülkede ve bir toplum
üzerinde yapılmış bundan daha cesur bir deneyim yoktur."[1]
değerlendirmesinde bulunmuştu.
Gerçekten de laik
ve demokratik esaslara dayalı yeni Türk Medeni Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle
artık İslâm hukuku tamamıyla terkedilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin
diğer Batılı devletlerden bir farkı kalmamıştır. Ayrıca laik hukuk anlayışı
toplumun her kesiminde, toplumsal hayatın her alanında uygulanır hâle
getirilmiştir. Medeni Kanun’un aileyi tanzim tarzı ile İslâm hukukunun tanzim
tarzı arasında çok büyük farklar ve hatta tam bir zıddiyet olduğu laiklerce de
Müslümanlarca da tartışmasız kabul edilmektedir. İslâm dışı laik ve demokratik
esaslar üzerine şekillendirilmiş aile hukuku kapsamındaki nişanlanma,
evlenmenin koşulları ve hükümleri, boşanmanın koşulları ve sonuçları, mal
rejimleri, aile konutu, soy bağı, evlat edinme, velayet, nafaka hakkı, vesayet,
kayyımlık gibi her türlü konu İslâm’ın öngördüğü hükümlerden farklılık arz
etmektedir. Örneğin Medeni Kanun’un kabulü sonrasında artık Türkiye’de resmî
nikâh zorunlu hâle getirilmiştir. Sadece dini nikâhla yapılan evlilikler
hükümsüz sayılmıştır. Sonucunda İslâm’a göre boşanma, nafaka, miras ve soy bağı
gibi evliliğe bağlı hükümler tatbik edilemez olmuştur. Yine tek eşle evlilik
zorunluluğu getirilerek, İslâm’ın helal kıldığı çok eşlilik suç sayılmıştır,
zina kapsamında cezalandırılmıştır. On yıllarca resmî nikâhsız anneden doğan
çocuklar nüfus cüzdanı dahi alamamıştır. Boşanma hakkı düzenlenmiş ve kadınların
laik anlayışa göre boşanabilmeleri hak sayılmıştır.
Cumhuriyetin
ilerleyen yıllarında kapitalist güçlerin icat ettiği her türlü uluslararası
anlaşma ve karara imza atan ülkeler arasında Türkiye ilk sıralarda yer almıştır
ve bunların iç hukukta uygulanması yönünde çalışmalar sürdürülmektedir.
Bunlardan birisi de Birleşmiş Milletler’in 1981 yılında kararlaştırdığı
Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’dir (CEDAW).
Türkiye bu sözleşmeyi 1985 yılında hiçbir çekince koymadan imzalayıp onayladı
ve Filistin, İran, Sudan, Somali hariç diğer İslâm ülkeleri de imzaladı.[2]
CEDAW’dan ziyade Avrupa Sosyal Şartı, Çocuk Hakları Sözleşmesi, ILO, OECD, AGİK
gibi kuruluşların sözleşme, karar ve tavsiyeleri, Kahire Dünya Nüfus ve
Kalkınma Konferansı Eylem Planı, 4. Dünya Kadın Konferansı Eylem Planı ve Pekin
Deklarasyonu gibi farklı uluslararası sözleşmeler de Türkiye’nin ve tüm İslâm
beldelerinin iç hukukunu şekillendiren sömürgeci araçlardandır. Sözde
kadınların evlilik, boşanma, kamu yaşamı ve bedenleriyle ilgili pek çok hakkını
koruma altına almayı amaçlayan bu sözleşmeler, kadınları erkeklerle eşit
sayarak aile içinde ve toplumda aşılması güç sorunlara yol açmıştır. CEDAW
Sözleşmesini onaylayan Türkiye’de, kadın politikaları geliştirmek amacıyla
ulusal mekanizma olarak 1990 yılında kurulan Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü
(KSGM), sorunların parlamentoya taşınmasında ve kadınlar lehine kararlar
alınmasında etkili çalışmalar yürütmektedir. O zamandan beri sayısız anayasal
ve kanuni değişiklikler yapıldı. Özellikle 1980’li yıllarda ivme kazanan kadın
hareketleri, kadınlar ile ilgili her soruna “kadın bakış açısıyla yaklaşma”
ve “pozitif ayrımcılık” ilkelerini yerleştirme çabasını sürdürmektedir.
Ülkelerimizdeki
kadın ve aileye dair üretilen politikaların, kanun ve hukuki uygulamaların tümü
“Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” politikasına dayalı uluslararası
sözleşmeleri esas alarak yapılmaktadır. Üstelik bu milletlerarası anlaşmalar
ulusal kanunlara üstün konumdadır. Mesela Türkiye’de Anayasanın 10. ve 90.
Maddeleri; milletlerarası anlaşmalarla ulusal kanunların aynı konuda farklı
hükümler içermesi durumunda “çıkabilecek ihtilaflarda milletlerarası anlaşma
hükümleri esas alınır” hükmünü içermektedir. Bu çerçevede CEDAW sözleşmesi
ulusal düzenlemeler karşısında üstün konuma getirilerek örneğin 2001’de
Anayasanın 41. Maddesine “Aile Türk toplumunun temelidir” ifadesine “ve
eşler arasında eşitliğe dayanır” hükmü eklenmiştir. 2002 yılında CEDAW Ek
İhtiyari Protokolü’nün onaylanmasının ardından “Yeni Türk Medeni Kanunu”
yürürlüğe koyuldu. Böylece “Aile reisi kocadır” hükmü değiştirilerek “evlilik
birliğini eşler beraber yönetirler” hükmü getirildi. Eski Medeni Kanun’a
göre evin ve çocukların geçimi kocaya ait iken Yeni Medeni Kanun’da, “Eşler,
birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve malvarlıklarıyla birlikte
katılırlar” şeklinde düzenleme yapıldı. Zaten daha önce, yani 1990’da
kadının çalışmasını kocanın iznine bağlayan Medeni Kanun'un 159. maddesi iptal
edilmişti. Kadınlara, kocalarının izni olmadan, istedikleri işte çalışabilme
hakkı tanınarak kadın ve erkekler arasında ekonomik ve sosyal alanlarda eşitlik
sağlamak iddiası ile başlıca boşanma nedenlerinden birisine kapı açılmıştır.
Cinsiyet eşitliği, kadının güçlenmesi ve kocasından maddi bağımsızlık ilkeleri
doğrultusunda kocanın aile üzerindeki kavvamlığı ve Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın
farz kıldığı şekilde ailenin geçiminden sorumlu tutulması resmen gericilik ve
çağdışılık sayıldı. Aile içinde iki başlılık ve otorite kavgası, evlilik ve
aile içindeki rollerde karmaşa ve rekabet Medeni Kanun(lar) sayesinde Müslüman
ailelere girebildi. Hatta Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı yayınladığı
araştırma raporlarında “Aile kadınlar için güvenli bir ortam değildir."
ifadelerini kullandı ve “evlilik” şiddet sebebidir” dedi.
Ayrıca Medeni Kanun
ile evlenme yaşı kadın ve erkek için eşitlenerek yükseltildi ve 17 yaşını
doldurma şartı getirildi. Bu düzenleme sayesinde haram ilişkide bulunan gençler
özgür, hür ve çağdaş kabul edilirken iffetini koruyarak, helal şekilde
evlenerek hayatını birleştirmek isteyen akıl baliğ gençlerin önüne engel
koyuldu. Engele aldırmayıp hür iradesiyle, sevdiği erkekle dini nikâhla ve
düğün dernekle evlenen kızların kocalarına, sadece kocaya değil, “suça
azmettiren” veya “işlenişine yardım eden” olarak görülen anne, baba, dedeye de
8 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası verilmektedir. Bugün Türkiye’de bu şekilde
mağdur olan 4000 kadın mevcut.
2006'da
Başbakanlık'a bağlı Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü "Aile İçi Şiddetle
Mücadele El Kitabı"nı yayınladı. Bu kitabın içeriği İslâmi içtimaî nizamla
birebir çelişen yaklaşımlar içermektedir. Ayrıca Başbakanlık 2007-2010,
2012-2015 ve 2016-2020 dönemleri için "Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele
Ulusal Eylem Planı" yayınladı. Bu eylem planları öncelikle İstanbul
Sözleşmesini ve tüm uluslararası sözleşmeleri yerine getirmek üzere
hazırlandılar ancak dünyada kadınlara karşı şiddetin en hızlı oranla artan ülkesini
meydana getirmekten başka bir işe yaramadılar. Türkiye Adalet Bakanlığına göre
2003'ten (AK Parti'nin iktidara gelmesinden ve CEDAW ve Pekin Deklarasyonu gibi
uluslararası anlaşmalar uyarınca en büyük kanuni değişiklikler ve düzenlemeler
yapmasından sonra) 2014 yılına kadar kadın cinayetlerinde %1400 artış olmuştur!
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu; 2017 yılında 409 kadının cinayete
kurban gittiğini, 387 çocuk istismar vakıası ve cinsel saldırıya uğrayan 332
kadının kaydedildiğini duyurdu. Bu rakamlar her yıl daha hızlı, daha çok
artıyor. Bir başka tüyler ürpertici gelişme ise çocuklara karşı şiddet
olaylarıdır. Boşanma davalarında yeni bir trend çıktı ortaya: babalar, boşanmak
isteyen annelerden intikam almak için öz evlatlarını öldürüyor. Bu şekilde
sadece 2017 yılında 20 çocuk öz babası tarafından öldürüldü.
2012'de
Türkiye’deki ailelerin sırtındaki paslı hançer mesabesindeki "6284
sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun"
yürürlüğe girdi. Çoğunluğu feminist kadın dernekleri ile hazırlanan bu
kanundaki şiddet tanımı ve kanunun uygulanma şekli, yürürlüğe girdiği günden
beri aileleri korumak veya kadına karşı şiddeti önlemek yerine Türkiye’de
binlerce aile faciasına yol açmıştır. Kadının basit bir şikâyeti, hiçbir delile
gerek duymadan sunduğu beyanı sonucu, doğrudan kolluk kuvvetleri tarafından
erkeğe 1 ila 6 ay arasında evden uzaklaştırma cezası verilebiliyor. Fiziksel
şiddetin dışında kocanın karısından hakkı olan birlikte olmayı istemesi cinsel
şiddet, kadının kocasının ihtiyaçlarını yeterince karşılamadığını düşünmesi
ekonomik şiddet, yeterince romantik olmadığını düşünmesi duygusal şiddet ve
dolayısıyla kocaya ceza gerektirecek şiddet türleri olarak kabul ediliyor.
Kocanın evinden, çocuklarından, hatta iş yerinden dahi uzaklaştırılması
barışmaya yer bırakmadığı gibi, gerçek ve ağır şiddetin doğmasına neden
olabiliyor.
Tüm bunların yanı
sıra; beldelerimizdeki laik hukuk
sistemleri eskiden İslâmi yönetimde olduğu gibi evliliklerin birliğini ve
aile yapılarını korumak için çalışan devletin kolu değiller. Mahkemeler artık
evlilik içi anlaşmazlıklarda evliliği kurtarmak için arabuluculuk yapan veya
kadını aile içi şiddetten koruyan veya erkeğin ailesinin bakımını hakkıyla
yerine getirmesini temin eden veya karı kocanın birbirine karşı görevlerini
hakkıyla yerine getirmesi için çalışan etkili bir araç değiller. Aksine aile
hukukundaki bütün reformlar ailenin dağılmasından sonrası için planlanıyor,
hatta ailenin dağılmasını teşvik ediyor. Nafaka ödemeleri, hakaret davaları,
velayet sorunları gibi birçok alt başlık, evlilik sonrası için hazırlanan
çalışmalardır. Hükümetlerin yeterince bütçe ayırmaması ve çürük nizamların yol
açtığı sorunların boyutu, mahkemelerin ve hâkimlerin aşırı yoğunluktan dolayı
sorunlarla hızlı ve etkili bir şekilde ilgilenememesi, üstelik hukuk sisteminin
aşırı pahalı olması gibi vs. etkenler; evlilik ve ailedeki anlaşmazlıkların
etkili ve adil bir şekilde çözülmesinin karşısında engel olarak durmaktadır.
Medeni Kanun sadece
Türkiye’de değil tüm İslâm beldelerinde aileyi yıkıyor! Her geçen yıl
evliliklerin sayısı azalırken boşanmaların sayısı gittikçe artıyor. Örneğin
Türkiye’de son on yılda boşanma oranları %82 arttı, 2001’de 6 aileden birisi
boşanırken 2018’de 3 aileden birisi boşanmış.[3]
Ürdün, bugün Orta Doğu’nun en yüksek boşanma oranlarına sahip.
Bununla birlikte
İslâm ümmeti içinde evlilik oranları düşmüş ve evlilik yaşı artmıştır. Örneğin
Mısır'da resmî kayıtlara göre evlilikler 2004-2016 yılları arasında %70,4
azalmış[4].
Buna ek olarak, tüm İslâm beldelerinde ilk evlenme yaşı ortalaması 30'lara
yaklaşmıştır.[5]
Yine aile kurumunun
toplumsal yapıda giderek zayıfladığına, ailelerin giderek küçüldüğüne, yalnız
yaşayanların arttığına ve ailelerin çocuk yapmaktan kaçınmaya başladığına şahit
oluyoruz. 2016 yılında örneğin Türkiye'nin doğurganlık hızı 2,1 çocuğa düşerek
nüfusun yenilenmesi için gereken doğum oranının altına düştü[6].
Aynı endişe verici demografik gelişmeler, Pakistan’da, Mısır’da ve başka İslâm
ülkelerinde de kendini gösteriyor. Yalnızlaşan ve çocuktan kaçınan bir sosyal
gelişme eğilimiyle karşı karşıyayız. Bunun temel nedenlerinden birisi, kadına
yüklenen aileyi geçindirme sorumluluğu ve kariyer peşinde koşturmadan dolayı
ilk annelik yaş ortalamasındaki artış ve anneliğin değersizleşmesidir.
Boşanma
oranlarındaki artış doğrudan çocuk ve genç nesilleri etkileyen problemlere yol
açmıştır. Çocuk suçluluk oranları, alkol ve madde bağımlılığı, okul
başarısızlığı ve okulu terk, psikolojik problemler, fuhuş ve evlilik dışı
doğum, şans oyunları ve kumar, intihar gibi problemlerdeki artışların her
ülkede boşanma oranlarıyla birlikte arttığı dünya genelinde bilimsel
çalışmalarla açıklanmıştır. Örneğin boşanmaların devamlı ve hızlı arttığı
Türkiye’de çocuk suçluluk oranları 2008-2013 arası 4 katından fazla artmıştır.[7]
Hakikaten de
bunlar; epidemik boyutta zehirlenme belirtileridir. Batı’dan ithal edilen
kapitalist, liberal, feminist ve laik değer ve normların, kanun ve nizamların
yayılması, teşvik ve tatbik edilmesi ümmeti zehirlemiştir. Müslümanların
düşünce yapısını, zevklerini, hayat mefhumlarını ve kriterlerini İslâm’dan
uzaklaştırıp Batı çizgisinde şekillendirmiştir. Üzerimize tatbik edilen Batılı
değer ve kanunlar, iddia edildiği gibi kalkınma getirmedi… Tam aksine, bizleri
Batı’nın ahlaki çöküntüsüne ve bir sürü aşılamaz sosyal sorunların içine itti…
Bu yozlaşmış
değerler ve görüşler toplumlarımızda hâkim olduğu sürece, politikalarda yapılan
değişiklikler ve kadın kuruluşlarının açılması sorunu çözmede istikrarlı bir
şekilde akamete uğramaya mahkûmdur. Hatta her türlü politika ve kanuni
değişiklik ancak statükoyu koruyacak, İslâm beldelerimizde zararlı sömürge temelli
inanç sistemlerinin ve yapıların hâkimiyetini ve varlığını devam ettirecek,
ailelerimizin yıkılmasını hızlandıracaktır. Müslümanlar olarak bizler kadın ve
erkek ilişkilerini doğru şekilde düzenleyen, evliliklerimizde ve ailelerimizde
hak ettiğimiz sükûneti ve ahengi yerleştirecek olan İslâmi değer, hüküm ve
nizamları benimsemek zorundayız. Bu salgının tek çaresi; Batılı kapitalist
sömürgecilerin üzerimize dayattığı bozuk laik liberal sistemleri tümüyle
reddedip İslâm beldelerinin geleceğini sadece İslâm nizamı üzerine yeniden inşa
etmektir.
İşte aileyi harap
olmaktan kurtarmanın yolu budur!
فَإِمَّا
يَأْتِيَنَّكُم مِّنِّي هُدًى فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا
يَشْقَى * وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا
وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَى
“Artık Benden size
hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz. Kim de Beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz
onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve Biz onu, kıyamet günü kör olarak
haşredeceğiz.”[8]
[1]
Sauser-Hall, Georges: La Réception Des Droits Européens En Turquie
[2] Kadına
Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi Sözleşmesi, kadınlar için
uluslararası insan hakları yasası olarak tarif edilmiştir. 3 Eylül 1981'de
imzaya açılmış ve 189 ülke tarafından onaylanmıştır. Ayrıca ABD, CEDAW’ı bugüne
kadar imzalamadığı halde özellikle Müslüman ülkelere dayatmaktadır.
[3] Adli Sicil
ve İstatistik Genel Müdürlüğü (2016)
[4] Mısır Kamu
Seferberlik ve İstatistik Ajansı
[5] TÜİK'e
göre geçen yıl erkeklerde ilk evlenme yaşı ortalama 27,7, kadınlarda 24,6.
[6] Türkiye
İstatistik Kurumu (TÜİK)
[7] TÜİK 2008-2013 verilerine göre 2008
yılında güvenlik birimlerine getirilen toplam çocuk sayısı 62.430’dur. 2016'da güvenlik birimlerine
getirilen çocuk sayısı 2015'e göre %10 artarak 333 bin 435 olmuştur. Bu artış
yaklaşık olarak yüzde 434’e denk
gelmektedir.
[8]
Taha 123-124


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış