MÜSLÜMANLARIN EMİN BEKÇİSİ

Ahmet Tüfenk

İslâm ümmetinin büyük sarsıntılar yaşadığı bir dönemde yaşıyoruz. İslâm devletinin ihsas edilmediği, İslâmî hayatın tasavvurunun dahi zorlaştığı bir vakıa ile karşı karşıyayız. Bu durumda ümmet adeta başı olmayan bir vücut misali, kâfir devletlerin ve ajan yönetimlerin algıları yönetmesiyle tarumar edilmiş topraklarda, sömürgenin kaynağı haline dönüştürülmüş bir vaziyet halini aldı. Kâfirlerin bu ümmetten koparttığı devleti Müslümanlar tekrar mevcut vakıaya hâkim kılamasınlar diye, gece gündüz canlarıyla mallarıyla mücadele ettiler ve bu mücadelelerine devam etmektedirler.

Evet insanlara bin dört yüz yıl önce risalet ile gönderilen peygamber Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve Rasûle iman eden Sahabe RadiyAllahu Anhum İslâm’ı tüm güçleriyle insanlara tanıtmak için birçok mücadele verdiler. Bunu İslâm davetinin ilk döneminde daha henüz devletleri yokken insanlara sadece güzel bir davet ile anlattılar. Bu hususta birçok eziyet ve işkencelere maruz kalmalarına rağmen sadece Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sahabelere gösterdiği sabır üzere davetten vazgeçmeden, usanmadan, yılmadan devam ettiler. Bu zorlu mücadele Müslümanları Allah’ın vaadi üzere Medine’de Ensar’ın nusret vermesi ile devletlerine kavuşturdu. Artık Peygamber ve beraberindeki Müslümanlar devletlerine kavuşmuş ve Allah Celle Celâlehû’dan gelecek bir haber ile Allah ve Rasûlü için savaşmaya hazırdılar. Davet artık cihat ile âleme taşınacak ve insanlar İslâm’ın adaletini hükümlerin icra edilmesiyle ihsas edeceklerdi. Nitekim Medine’de Hilâfet’in ikame edilmesiyle artık İslâm’ın hükümleri icra ediliyordu ve bunu gören insanlar izzet, şeref ve adaletin kendisiyle buluştuğu İslâm’a fevc fevc katılıyorlardı.

Müslümanlar Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile Bedir, Uhud, Hendek, Mute, Mekke’nin fethi, Huneyn ve Tebük seferlerinin birçoğundan zafer ile dönmüşlerdir. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in vefatından sonra kendilerine halife belirleyerek Allah’ın dinini ulaştırabildikleri yere kadar götürüp tatbik ettiler ve bir halife vefat edince yerine diğer bir halife seçilmesi yöntemi ile devletin tatbiki devam etti. Daha sonralarda farklı yöntemler belirleyerek halife seçimi uygulaması yapılmış ve Müslümanlar hiçbir zaman başsız kalmasın diye bu konuya hassasiyet gösterilmiştir. Çünkü halife demek Müslümanların kendisiyle korunduğu kalkanları demekti. Nitekim Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu; “Muhakkak ki imam (Halife) kalkandır. Onunla savaşılır ve korunulur.” (Müslim K. İmara H. No:1851)

Öyle ki Sahabe RadiyAllahu Anhum Peygamberin vefatından sonra hemen halife seçimi ile meşgul olup üç gün içerisinde içlerinden bir halife seçmek suretiyle halifeyi belirledikten sonra Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in defni ile meşgul olmuşlardır. Peygamberin nâşı henüz dururken Sahabelerin böyle bir işe girişmeleri emir tayin etmenin önemini arz etmektedir. Nitekim Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem söyle buyurdu; “Her kim halifeye biat’ten el çekerse, Kıyamet Günü kendini savunacak bir hüccet olmaksızın Allah’ın huzuruna çıkar. Ve her kim boynunda biat olmadığı halde ölürse, cahiliye ölümü ile ölür.” (Müslim, İmare, 58)

İşte Müslümanlar bu düsturla tarihleri boyunca bir halifeye bağlı kalarak ilahi rızaya nail olabilmek için mücadele ettiler. Yine Müslümanlar Peygamberin vefatından Hilâfet’in kaldırılmasına kadar, kendilerini koruyan, dini tatbik eden, kâfirlere karşı uyanık olan nice liderler ile zaferden zafere koştular. İslâm’a ve Müslümanlara zarar vermeye kalkan müstekbirlere karşı her daim görev ve mesuliyet bilinci ile hükümleri icra ederek kâfirlerin kalplerine korku salmayı başardılar.

Öyle ki kâfirlerin tek arzuladıkları ve uğrunda gece gündüz çalıştıkları bir tek çare vardı o da Hilâfet’in kaldırılması fikri idi. Nitekim tüm çabalar sonuç vermiş Müslümanlar 3 Mart 1924 sabahı halifelerinin sürgün edildiği ve Hilâfet’in kaldırıldığı haberi ile uyandılar. Artık ümmet başsız ve çaresizdi. Bu yaşananlar üzerine Şeyh Sait ve arkadaşları Hilâfet için kıyama kalkmış ve bu kıyam darağaçlarında bastırılarak, idamlar ve katliamlar üzerine cumhuriyetin temelleri atılmıştır. Evet ümmet çaresizdi, ümmet gücünü kendisinden aldığı halifeyi ve devleti yitirmişti, Müslümanlar için karanlık günler başlamış ve kendilerine dikta edilen kanun ve yasalar çerçevesinde bir hayat yaşar olmakla beraber ne izzet ne namus kalmamış, tüm değerler ayaklar altına alınarak çiğnenmişti. Hilâfet’i kaldıran Atatürk tarihi konuşmasını şu şekilde gerçekleştirdi.

“Artık millet gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutulmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan hayattan almış bulunuyoruz.”

Artık vahye dayalı hayat nizamımızın yerini insan zihninden türeyen kanunlar ile hayattan, vakıadan çıkarılan kanunlar almıştır. Kâfirler bununla da yetinmeyip 1948 yılında Müslümanların kalbine öyle bir hançer sapladılar ki bu hamle ile mukaddes topraklarımızdan olan Mescid-i Aksa’ya, Filistin’e necis Yahudi varlığını sokularak bölge üzerinde sansasyonel bir olaya imza attılar. Günah keçileri olacak Yahudi yerleşimciler üzerinden sömürü ağlarını bir hayli genişletme çabaları başlattılar. İşte o günden sonra Filistin’de akan Müslüman kanı hiç durmadı ve her diplomatik girişim karşısında Yahudi varlığı gücüne güç katarak katliamlarına devam etti.

Ümmet içerisinde ümmete verilen Batı kültürü ve bu kültür ile yetişen nesiller artık laiklik ve yine ondan olan demokrasi ile çözüm arayışı içerisinde yoğun çabalar gerçekleşti. Bu durum daha çok Türkiye’de göze çarpıyor ve kendini günden güne hissettiriyordu. Hakeza Batı Hilâfet’e son başkentlik etmiş bu sınırlar içerisinde bulunan belde ahalisini uyutmak için sağ, sol olayları ve daha sonra PKK ile devam eden süreci yöneterek Türkiye’deki Müslümanları oyalamayı başarı ile gerçekleştirdi. Tabii bu esnada Amerika ve İngilizlerin hegemonya mücadelesi devam ederken aynı zamanda akan kanların dün olduğu gibi bugün de hiçbir değeri olmadı.

Bu süreç içerisinde Hilâfet’in kaldırılmasından sonra zihinlerden Hilâfet’in ismini dahi kazımayı başaran Batı, öylesine sansasyonel olaylara imza attı ki ümmetin geçmişini düşünecek ne takati kaldı ne de kendilerine verilen tarih, onlara doğruyu anlattı. Osmanlının hataları hep tartışıladursun ki ümmet geçmişten değil içinde bulunduğu vakıadan çözüm arasın dursun. Zaten örnek olarak bize Batı yetti de arttı bile... Genç nesillerin ideali haline dönüştü Avrupa hayalleri.

Ancak kâfirler ne yaparsa yapsın Allah’ın vaadi haktır, o vaadinden dönmez ve kâfirler o nuru sadece ağızlarından çıkan sözler ile sadece yok edeceklerini zannettiler. Nitekim Allah Subhanehû ve Teâlâ mukaddes kitabında bizlere şöyle dedi:

يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ

“Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Onlar istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saf Suresi 8)

Evet kıymetli Müslümanlar öylesine olaylar gelişti ki adeta uyuyan devi uyandırırcasına; 18 Aralık 2010 yılında Tunus’ta Muhammed Buazizi’nin kendini yakmasıyla başlayan fitil tüm Arap beldelerinde yayılarak adeta bir domino taşı etkisi oluşturdu. Mısır, Libya, Bahreyn, Cezayir, Yemen, Ürdün ve Suriye olmak üzere büyük çapta etkilenen beldeler oldu. Bu beldelerde Batı zaman içerisinde bölgeyi yönetmeyi başarsa da Suriye kıyamı hiçbirine benzemedi. Suriye’de 5 yıldır süren savaş muhaliflerin kâfir Batı tarafından ortaya konulan hiçbir çözüme yanaşmayışları ve sadece Hilâfet’i talep etmeleri tüm Batı’nın elini kolunu adeta bağladı. Çünkü Esad karşıtı muhalifler aynı zamanda demokrasi ve laikliğin de karşıtlarıydı. Onlar İslâm’ın akidesinden fışkıran, Allah Subhanehû’nun vaadi ve Rasûlü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesi olan ikinci Râşidî Hilâfet’i istiyor ve onu çok yakın görüyorlardı. Kâfir Batı’nın tüm planları boşa çıkınca bu gidişata dur diyecek bir şey lazımdı, bu ancak bölgedeki mücahitleri birbirine kırdırmak ve iç savaş yahut kendilerini destekleyecek bir grup, ketibe vs. olabilirdi. Derken tam da Batı çaresizliğini ilan edecekken bir de bakarsın kendilerine çare olacak yalancı bir Hilâfet’in ilanı gerçekleşti. Yıllarca Müslümanların zihninden kazınan kavram olan Hilâfet kavramını artık Batı medyası öylesine dillendirdi ki, sanki neredeyse yüzyıla dayanacak bu örtbas etme çalışmasını hiç yapmamışçasına! Nitekim ABD Başkanı Obama bu gelişmeler üzerine “Suriye’de Hilâfet’e asla izin vermeyiz.” şeklinde yaptığı açıklama ile bir nevi ilan edilen Hilâfet’in kendilerine tehditmiş algısı oluşturmaya çalıştı. Zaten Batı’nın da istediği buydu, sahte bir Hilâfet ile gerçeğin üzerini örtmek ve Müslümanları Hilâfet’ten, İslâm’ın çözümlerinden soğutmak.

Urfa Suruç’ta meydana gelen patlamadan sonra yapılan bir ankette halka, Türkiye sınırında PYD/PKK mı, IŞİD mi? sorusu soruldu. Anket sonucuna göre Türkiye’nin sınırında PYD/PKK’nın olması daha ağır bastı. Anketten de anlaşılıyor ki Batı IŞİD paranoyası ile Müslümanları bir hayli korkutmuş olmalı. Kâfirlerin IŞİD üzerinden algıları yönetmeye çalışmasının tek sebebi vardı o da Hilâfet’in artık zihinlerde yer bulması ve hatta Allah Rasûlü’nün müjdelediği beldeden ayak seslerinin duyulmasıydı. Suruç’ta yaşananlar ise bizlere bir kez daha Amerikan ve İngilizci yapıların sömürge kavgasına tutuştuklarını gösterdi. Dikkatlere şayandır ki kesinlikle olaylar esnasında, olan yine Müslümanlara oldu. Kâfir Batı’nın yerli uşakları sistematik bir şekilde kavgalarını sürdürürken, bu kavga anlaşılmasın diye IŞİD bahanesi ile de üzeri örtülmeye çalışıldı. İslâm ümmetinin başındaki ihanetler ne yazmakla ne de anlatmakla biter. Bilakis bu ümmet ihanet çemberinden kurtulmanın reçetesini geçmişte olduğu gibi bugün de emin bir bekçi ile yani halife ile bulabilirler.

Evet kıymetli Müslümanlar hâl böyle iken bizler yerimizde çakılı bir şekilde durarak daha neyi bekliyoruz? Vallahi beklemek Müslümana yakışmaz. Yoksa bir peygamber mi ya da göklerden yeryüzüne inecek ve bir anda dünyayı elindeki sihirli değnek ile karanlıktan aydınlığa çıkartacak bir halife mi? Yahut yıllardır kendisini beklediğimiz, ancak zulmün hat safhaya ulaştığı bir zamanda dahi gelmeyen mehdiyi mi?  Vallahi bu susadığımızda suyun kendiliğinden bize ulaşmasını beklememiz gibidir. O susuzluğu gidermek için oturduğumuz yerden kalkmak ve kalktığımız yerden ileri doğru bir adım atmakla mümkündür. Doksan senedir kendilerinden medet umduğumuz yöneticiler ise koltuklarına kurulmuş olan biteni seyretmekte ve efendilerinden gelecek yeni emirler ile adım atmayı beklemektedirler. Peki bizler de mi o emirleri beklemekteyiz ya da Allah’tan gelecek bir azabı mı?

Belirttiğimiz gibi Müslümanları ümmet bilinci ile koruyacak emin bir bekçiye ihtiyaç olduğu kaçınılmaz bir gerçektir. Kesinlikle ümmetin maslahatlarını gözetecek ve kâfirlerin kalplerine korku salacak ve verdiği emir ile İslâm ordusunu harekete geçirecek bir halifeye muhtacız. Toplumsal kalkınmamın gerçekleştiği refah ve huzurun bir arada bulunduğu bir nizama, ikinci Râşidî Hilâfet’e muhtacız. En hayırlı ümmet olduğumuz şuuruna ulaşabilmek için İslâmî bir devlete muhtacız. Hakeza söz konusu bir halife tayinini gerçekleştirmek ise hiç şüphesiz bu uğurda mücadele etmek ile ve hak üzere sebat göstererek yakın bir zaferi Rabbimizden niyaz ederek olur. Nitekim bir halife nasbedilecekse bunun en güzel örneği yine Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’dir. Çünkü SallAllahu Aleyhi ve Sellem İslâm devletini ikame edebilmek için üç merhaleli bir yol seyretmişti. Gece gündüz bu işle meşgul olup insanları tevhide çağırıyordu. Kendisine karşı yapılan her türlü hakaret ve fiiliyata karşı sadece anlatmak ile meşgul oluyordu. Bu durum Mekke ve çevresinde duyulmaya başladığında artık kitlesini açığa çıkartarak mükemmel bir kaynaşma yöntemi ile İslâm’ı insanlara anlatarak Sahabe RadiyAllahu Anhum ile birlikte nusretin kapılarını aralıyorlardı. İşe bizler de bugün aynı dün olduğu gibi Rasûl’ün ve Sahabenin çalışma yöntemi ile hareket etmeliyiz, ta ki Allah’tan yakın bir zafer ulaşıncaya kadar.

وَقُلِ اعْمَلُواْ فَسَيَرَى اللّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ وَسَتُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

“De ki: çalışın. Yaptıklarınızı Allah da, Rasûlü ile mü’minler de görecekler. Sonra da görünen ve görünmeyen her şeyi bilen Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız; yapmakta olduklarınızı O size haber verecek.” (Tevbe Suresi 105)

 

 


Yorumlar

  1. Mustafa Çıkrık

    Âmenna ve Saddakna. Rabbim tez zamanda Râşidî Hilâfeti görmeyi cümlemize nasib eylesin.

  2. hakime kara

    Emeyi geçen bütün kardeşlerden Allah razı olsun

Yorum Yaz