İslâm ümmetinin büyük
sarsıntılar yaşadığı bir dönemde yaşıyoruz. İslâm devletinin ihsas edilmediği,
İslâmî hayatın tasavvurunun dahi zorlaştığı bir vakıa ile karşı karşıyayız. Bu
durumda ümmet adeta başı olmayan bir vücut misali, kâfir devletlerin ve ajan
yönetimlerin algıları yönetmesiyle tarumar edilmiş topraklarda, sömürgenin
kaynağı haline dönüştürülmüş bir vaziyet halini aldı. Kâfirlerin bu ümmetten
koparttığı devleti Müslümanlar tekrar mevcut vakıaya hâkim kılamasınlar diye,
gece gündüz canlarıyla mallarıyla mücadele ettiler ve bu mücadelelerine devam
etmektedirler.
Evet insanlara bin dört
yüz yıl önce risalet ile gönderilen peygamber Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve Rasûle iman eden Sahabe RadiyAllahu Anhum İslâm’ı tüm güçleriyle
insanlara tanıtmak için birçok mücadele verdiler. Bunu İslâm davetinin ilk
döneminde daha henüz devletleri yokken insanlara sadece güzel bir davet ile
anlattılar. Bu hususta birçok eziyet ve işkencelere maruz kalmalarına rağmen
sadece Peygamber SallAllahu Aleyhi ve
Sellem’in Sahabelere gösterdiği sabır üzere davetten vazgeçmeden,
usanmadan, yılmadan devam ettiler. Bu zorlu mücadele Müslümanları Allah’ın
vaadi üzere Medine’de Ensar’ın nusret vermesi ile devletlerine kavuşturdu.
Artık Peygamber ve beraberindeki Müslümanlar devletlerine kavuşmuş ve Allah Celle Celâlehû’dan gelecek bir haber ile
Allah ve Rasûlü için savaşmaya hazırdılar. Davet artık cihat ile âleme
taşınacak ve insanlar İslâm’ın adaletini hükümlerin icra edilmesiyle ihsas
edeceklerdi. Nitekim Medine’de Hilâfet’in ikame edilmesiyle artık İslâm’ın
hükümleri icra ediliyordu ve bunu gören insanlar izzet, şeref ve adaletin
kendisiyle buluştuğu İslâm’a fevc fevc katılıyorlardı.
Müslümanlar Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile Bedir,
Uhud, Hendek, Mute, Mekke’nin fethi, Huneyn ve Tebük seferlerinin birçoğundan
zafer ile dönmüşlerdir. Peygamber SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in vefatından sonra kendilerine halife belirleyerek
Allah’ın dinini ulaştırabildikleri yere kadar götürüp tatbik ettiler ve bir
halife vefat edince yerine diğer bir halife seçilmesi yöntemi ile devletin
tatbiki devam etti. Daha sonralarda farklı yöntemler belirleyerek halife seçimi
uygulaması yapılmış ve Müslümanlar hiçbir zaman başsız kalmasın diye bu konuya
hassasiyet gösterilmiştir. Çünkü halife demek Müslümanların kendisiyle
korunduğu kalkanları demekti. Nitekim Rasûl SallAllahu
Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu; “Muhakkak ki imam (Halife) kalkandır.
Onunla savaşılır ve korunulur.” (Müslim K. İmara H. No:1851)
Öyle ki Sahabe RadiyAllahu Anhum Peygamberin vefatından
sonra hemen halife seçimi ile meşgul olup üç gün içerisinde içlerinden bir
halife seçmek suretiyle halifeyi belirledikten sonra Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in defni ile
meşgul olmuşlardır. Peygamberin nâşı henüz dururken Sahabelerin böyle bir işe
girişmeleri emir tayin etmenin önemini arz etmektedir. Nitekim Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem söyle
buyurdu; “Her kim halifeye biat’ten el çekerse, Kıyamet Günü kendini
savunacak bir hüccet olmaksızın Allah’ın huzuruna çıkar. Ve her kim boynunda
biat olmadığı halde ölürse, cahiliye ölümü ile ölür.” (Müslim, İmare,
58)
İşte Müslümanlar bu
düsturla tarihleri boyunca bir halifeye bağlı kalarak ilahi rızaya nail
olabilmek için mücadele ettiler. Yine Müslümanlar Peygamberin vefatından
Hilâfet’in kaldırılmasına kadar, kendilerini koruyan, dini tatbik eden,
kâfirlere karşı uyanık olan nice liderler ile zaferden zafere koştular. İslâm’a
ve Müslümanlara zarar vermeye kalkan müstekbirlere karşı her daim görev ve
mesuliyet bilinci ile hükümleri icra ederek kâfirlerin kalplerine korku salmayı
başardılar.
Öyle ki kâfirlerin tek
arzuladıkları ve uğrunda gece gündüz çalıştıkları bir tek çare vardı o da
Hilâfet’in kaldırılması fikri idi. Nitekim tüm çabalar sonuç vermiş Müslümanlar
3 Mart 1924 sabahı halifelerinin sürgün edildiği ve Hilâfet’in kaldırıldığı
haberi ile uyandılar. Artık ümmet başsız ve çaresizdi. Bu yaşananlar üzerine
Şeyh Sait ve arkadaşları Hilâfet için kıyama kalkmış ve bu kıyam darağaçlarında
bastırılarak, idamlar ve katliamlar üzerine cumhuriyetin temelleri atılmıştır.
Evet ümmet çaresizdi, ümmet gücünü kendisinden aldığı halifeyi ve devleti
yitirmişti, Müslümanlar için karanlık günler başlamış ve kendilerine dikta
edilen kanun ve yasalar çerçevesinde bir hayat yaşar olmakla beraber ne izzet
ne namus kalmamış, tüm değerler ayaklar altına alınarak çiğnenmişti. Hilâfet’i
kaldıran Atatürk tarihi konuşmasını şu şekilde gerçekleştirdi.
“Artık millet gökten
indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutulmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı
gökten ve gaipten değil, doğrudan hayattan almış bulunuyoruz.”
Artık vahye dayalı hayat
nizamımızın yerini insan zihninden türeyen kanunlar ile hayattan, vakıadan
çıkarılan kanunlar almıştır. Kâfirler bununla da yetinmeyip 1948 yılında
Müslümanların kalbine öyle bir hançer sapladılar ki bu hamle ile mukaddes
topraklarımızdan olan Mescid-i Aksa’ya, Filistin’e necis Yahudi varlığını
sokularak bölge üzerinde sansasyonel bir olaya imza attılar. Günah keçileri
olacak Yahudi yerleşimciler üzerinden sömürü ağlarını bir hayli genişletme
çabaları başlattılar. İşte o günden sonra Filistin’de akan Müslüman kanı hiç
durmadı ve her diplomatik girişim karşısında Yahudi varlığı gücüne güç katarak
katliamlarına devam etti.
Ümmet içerisinde ümmete
verilen Batı kültürü ve bu kültür ile yetişen nesiller artık laiklik ve yine
ondan olan demokrasi ile çözüm arayışı içerisinde yoğun çabalar gerçekleşti. Bu
durum daha çok Türkiye’de göze çarpıyor ve kendini günden güne hissettiriyordu.
Hakeza Batı Hilâfet’e son başkentlik etmiş bu sınırlar içerisinde bulunan belde
ahalisini uyutmak için sağ, sol olayları ve daha sonra PKK ile devam eden
süreci yöneterek Türkiye’deki Müslümanları oyalamayı başarı ile gerçekleştirdi.
Tabii bu esnada Amerika ve İngilizlerin hegemonya mücadelesi devam ederken aynı
zamanda akan kanların dün olduğu gibi bugün de hiçbir değeri olmadı.
Bu süreç içerisinde
Hilâfet’in kaldırılmasından sonra zihinlerden Hilâfet’in ismini dahi kazımayı
başaran Batı, öylesine sansasyonel olaylara imza attı ki ümmetin geçmişini
düşünecek ne takati kaldı ne de kendilerine verilen tarih, onlara doğruyu
anlattı. Osmanlının hataları hep tartışıladursun ki ümmet geçmişten değil
içinde bulunduğu vakıadan çözüm arasın dursun. Zaten örnek olarak bize Batı yetti
de arttı bile... Genç nesillerin ideali haline dönüştü Avrupa hayalleri.
Ancak kâfirler ne yaparsa
yapsın Allah’ın vaadi haktır, o vaadinden dönmez ve kâfirler o nuru sadece
ağızlarından çıkan sözler ile sadece yok edeceklerini zannettiler. Nitekim Allah
Subhanehû ve Teâlâ mukaddes kitabında
bizlere şöyle dedi:
يُرِيدُونَ
لِيُطْفِؤُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ
كَرِهَ الْكَافِرُونَ
“Allah’ın nurunu
ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Onlar istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saf Suresi 8)
Evet kıymetli Müslümanlar
öylesine olaylar gelişti ki adeta uyuyan devi uyandırırcasına; 18 Aralık 2010
yılında Tunus’ta Muhammed Buazizi’nin kendini yakmasıyla başlayan fitil tüm
Arap beldelerinde yayılarak adeta bir domino taşı etkisi oluşturdu. Mısır,
Libya, Bahreyn, Cezayir, Yemen, Ürdün ve Suriye olmak üzere büyük çapta
etkilenen beldeler oldu. Bu beldelerde Batı zaman içerisinde bölgeyi yönetmeyi
başarsa da Suriye kıyamı hiçbirine benzemedi. Suriye’de 5 yıldır süren savaş muhaliflerin
kâfir Batı tarafından ortaya konulan hiçbir çözüme yanaşmayışları ve sadece
Hilâfet’i talep etmeleri tüm Batı’nın elini kolunu adeta bağladı. Çünkü Esad
karşıtı muhalifler aynı zamanda demokrasi ve laikliğin de karşıtlarıydı. Onlar
İslâm’ın akidesinden fışkıran, Allah Subhanehû’nun
vaadi ve Rasûlü SallAllahu Aleyhi ve
Sellem’in müjdesi olan ikinci Râşidî Hilâfet’i istiyor ve onu çok yakın
görüyorlardı. Kâfir Batı’nın tüm planları boşa çıkınca bu gidişata dur diyecek
bir şey lazımdı, bu ancak bölgedeki mücahitleri birbirine kırdırmak ve iç savaş
yahut kendilerini destekleyecek bir grup, ketibe vs. olabilirdi. Derken tam da
Batı çaresizliğini ilan edecekken bir de bakarsın kendilerine çare olacak
yalancı bir Hilâfet’in ilanı gerçekleşti. Yıllarca Müslümanların zihninden
kazınan kavram olan Hilâfet kavramını artık Batı medyası öylesine dillendirdi
ki, sanki neredeyse yüzyıla dayanacak bu örtbas etme çalışmasını hiç
yapmamışçasına! Nitekim ABD Başkanı Obama bu gelişmeler üzerine “Suriye’de
Hilâfet’e asla izin vermeyiz.” şeklinde yaptığı açıklama ile bir nevi ilan
edilen Hilâfet’in kendilerine tehditmiş algısı oluşturmaya çalıştı. Zaten
Batı’nın da istediği buydu, sahte bir Hilâfet ile gerçeğin üzerini örtmek ve
Müslümanları Hilâfet’ten, İslâm’ın çözümlerinden soğutmak.
Urfa Suruç’ta meydana
gelen patlamadan sonra yapılan bir ankette halka, Türkiye sınırında PYD/PKK mı,
IŞİD mi? sorusu soruldu. Anket sonucuna göre Türkiye’nin sınırında PYD/PKK’nın
olması daha ağır bastı. Anketten de anlaşılıyor ki Batı IŞİD paranoyası ile
Müslümanları bir hayli korkutmuş olmalı. Kâfirlerin IŞİD üzerinden algıları
yönetmeye çalışmasının tek sebebi vardı o da Hilâfet’in artık zihinlerde yer
bulması ve hatta Allah Rasûlü’nün müjdelediği beldeden ayak seslerinin
duyulmasıydı. Suruç’ta yaşananlar ise bizlere bir kez daha Amerikan ve
İngilizci yapıların sömürge kavgasına tutuştuklarını gösterdi. Dikkatlere
şayandır ki kesinlikle olaylar esnasında, olan yine Müslümanlara oldu. Kâfir
Batı’nın yerli uşakları sistematik bir şekilde kavgalarını sürdürürken, bu
kavga anlaşılmasın diye IŞİD bahanesi ile de üzeri örtülmeye çalışıldı. İslâm
ümmetinin başındaki ihanetler ne yazmakla ne de anlatmakla biter. Bilakis bu
ümmet ihanet çemberinden kurtulmanın reçetesini geçmişte olduğu gibi bugün de
emin bir bekçi ile yani halife ile bulabilirler.
Evet kıymetli Müslümanlar
hâl böyle iken bizler yerimizde çakılı bir şekilde durarak daha neyi
bekliyoruz? Vallahi beklemek Müslümana yakışmaz. Yoksa bir peygamber mi ya da
göklerden yeryüzüne inecek ve bir anda dünyayı elindeki sihirli değnek ile
karanlıktan aydınlığa çıkartacak bir halife mi? Yahut yıllardır kendisini
beklediğimiz, ancak zulmün hat safhaya ulaştığı bir zamanda dahi gelmeyen
mehdiyi mi? Vallahi bu susadığımızda
suyun kendiliğinden bize ulaşmasını beklememiz gibidir. O susuzluğu gidermek
için oturduğumuz yerden kalkmak ve kalktığımız yerden ileri doğru bir adım
atmakla mümkündür. Doksan senedir kendilerinden medet umduğumuz yöneticiler ise
koltuklarına kurulmuş olan biteni seyretmekte ve efendilerinden gelecek yeni
emirler ile adım atmayı beklemektedirler. Peki bizler de mi o emirleri
beklemekteyiz ya da Allah’tan gelecek bir azabı mı?
Belirttiğimiz gibi
Müslümanları ümmet bilinci ile koruyacak emin bir bekçiye ihtiyaç olduğu
kaçınılmaz bir gerçektir. Kesinlikle ümmetin maslahatlarını gözetecek ve
kâfirlerin kalplerine korku salacak ve verdiği emir ile İslâm ordusunu harekete
geçirecek bir halifeye muhtacız. Toplumsal kalkınmamın gerçekleştiği refah ve
huzurun bir arada bulunduğu bir nizama, ikinci Râşidî Hilâfet’e muhtacız. En
hayırlı ümmet olduğumuz şuuruna ulaşabilmek için İslâmî bir devlete muhtacız.
Hakeza söz konusu bir halife tayinini gerçekleştirmek ise hiç şüphesiz bu
uğurda mücadele etmek ile ve hak üzere sebat göstererek yakın bir zaferi
Rabbimizden niyaz ederek olur. Nitekim bir halife nasbedilecekse bunun en güzel
örneği yine Rasûl SallAllahu Aleyhi ve
Sellem’dir. Çünkü SallAllahu Aleyhi
ve Sellem İslâm devletini ikame edebilmek için üç merhaleli bir yol
seyretmişti. Gece gündüz bu işle meşgul olup insanları tevhide çağırıyordu.
Kendisine karşı yapılan her türlü hakaret ve fiiliyata karşı sadece anlatmak
ile meşgul oluyordu. Bu durum Mekke ve çevresinde duyulmaya başladığında artık
kitlesini açığa çıkartarak mükemmel bir kaynaşma yöntemi ile İslâm’ı insanlara
anlatarak Sahabe RadiyAllahu Anhum
ile birlikte nusretin kapılarını aralıyorlardı. İşe bizler de bugün aynı dün
olduğu gibi Rasûl’ün ve Sahabenin çalışma yöntemi ile hareket etmeliyiz, ta ki
Allah’tan yakın bir zafer ulaşıncaya kadar.
وَقُلِ اعْمَلُواْ
فَسَيَرَى اللّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ وَسَتُرَدُّونَ إِلَى
عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
“De ki: çalışın.
Yaptıklarınızı Allah da, Rasûlü ile mü’minler de görecekler. Sonra da görünen
ve görünmeyen her şeyi bilen Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız; yapmakta
olduklarınızı O size haber verecek.” (Tevbe Suresi 105)


Yorumlar