SUÇ
Suç, toplumsal bir olay olunca, çeşitli bilim dallarını inceleme konusu
olduğu açıktır. Her bilim dalı kendisine özgü özellikleri dolayısıyla değişik
bir suç tanımı verir. Hatta ceza hukukunda bile, suç değişik şekillerde
tanımlanabilir. Biz burada her bilim dalının kendi disipliner bakış açısından
suç tanımlamaları yapmaktan ziyade makale konumuzla sınırlı olarak hukuk bilimi
açısından suçun tanımını esas alacağız. Şüphesiz su hukuka aykırı bir
harekettir. Ancak her hukuka aykırı hareket suç olarak nitelendirilemez. Bu
açıdan suçun diğer hukuka aykırı fiillerden farkının gösterilmesi gerekir. Suç
yasal bakış açısından ceza hukukuna özgü bir kavramdır. Ceza yasasının savunma
ya da zorda kalma durumu olmaksızın kasıtlı olarak ihlal edilmesidir. Ceza hukuku
disiplini içinde suçun teknik bir tanımı olmak zorundadır. Ceza hukukuna göre
suçun bir takım unsurları vardır. Bunlar; hareket, tipiklik, hukuka aykırılık
ve kusurluluk şeklinde sıralanmaktadır. Bu unsurlara göre suç; tipe uygun,
hukuka aykırı, kusurlu bir harekettir. Bu tanımla aynı zamanda suçun objektif
hukuk düzenini bozduğunu, kanunda bir tip içinde unsurlarının gösterilmesi
gerektiğini, bundan başka failin kusurlu hareket etmiş olmasının da arandığını
belirtmekteyiz. Caza hukukunda yaptırım, kişinin hukuki yararları tahrip etmiş
olmasından dolayı diğer bir ifade ile toplumun değer atfettiği ve hukuk düzeni
tarafından korunan hukuki yarar üzerinde kişinin hareketinin tehlikeye neden
olmuş veya zarar vermiş olmasının karşılığıdır.
Toplum düzenini önemli ölçüde ihlal eden fiilin suç olduğunu
belirtmekle, bir bakıma fazla bir şey söylenmiş olmaz. Gerçekten, ceza
yaptırımı ile karşılanan fiilin suç olduğu belirtilse dahi, aynı fiilin değişik
yerlerde suç olmadığı, hatta aynı ülkede değişik zamanlarda suç olmadığı kabul
edilmediği görülmektedir. Buna en belirgin örnek daha önce ceza kanununda suç
olarak kabul edilen zina fiilinin suç olmaktan çıkarılarak sadece Medeni Hukuk
içinde bir boşanma sebebi olarak kabul edilmiş olmasıdır. Ancak, aradan ne
kadar zaman geçerse geçsin her toplumda bazı fiillerin suç olma niteliğinde
herhangi bir değişiklik olmaz. Mesela, adam öldürme, hırsızlık, dolandırıcılık,
kasten yangın çıkarma fiillerinde olduğu gibi. Bu suçlar eskiden olduğu gibi
suç olma vasıflarını bugün de korumaktadırlar. Bunun nedeni, toplumda bu suçlar
bakımından herhangi bir anlayış değişikliğinin olmamasıdır. Şu bir gerçek ki,
kanun koyucu suç icat etmez; toplumun değer verdiği hukuki yararları normlar
halinde tespit ederek, bunlara suç vasfı tanır. Zaman içinde gelişen hukuk
bilinci ve kültür gelişmesi karşısında, kanun koyucu bazı fiilleri suç olarak
tespit edeceği gibi, bazılarını suç olmaktan çıkarabilmektedir. Toplumların
sosyal ve kültürel nitelikleri birbirinden farklı oldukları için bir ülkede suç
olan bir fiilin diğer bir ülkede zorunlu olarak suç olarak kabul edilebilmesi
imkânsızdır. Dolayısıyla bütün dünya ülkelerini kapsayan bir Ceza Kanunu’nun
yapılabilmesi bu yüzden mümkün değildir.
Suç, toplum düzenini önemli derecede bozan hareketler olup failine acı
ve ıstırap veren ve toplumun kınama duygusunu açıklayan ceza yaptırımı ile
karşılanması, fiilin hukuka aykırı ve kusurlu olması şartlarını içermekle
beraber, her hukuka aykırı ve kusurlu hareket suç değildir. Özellikle topluma
ait olmayan özel yararlar üzerinde zarar veya tehlikenin söz konusu olmadığı
hallerde, ceza yerine hukukun diğer dallarının (Medeni Hukuk, Ticaret Hukuku,
Borçlar Hukuku, İdare Hukuku, İcra ve İflas Hukuku vb.) yaptırımları uygulanır
ve bunlarla yetinilir. Dolayısıyla, bir fiilin suç olarak kabulü için ilk
kıstas korunan hukuki yararın topluma ait olmasıdır. Ancak topluma ait olsa
dahi her hukuki konunun zarar görmesi veya tehlikeye maruz kalması, fiilin suç
olarak kabul edilmesinde yeterli değildir; fiilin toplum düzenini önemli ve
ağır bir şekilde ihlal etmiş olması da aranacak hukuka aykırı ve kusurlu fiile
karşı düzenin korunabilmesi için ceza yaptırımının uygulanmasının bir
gereksinim olduğunun da kabulü gerekecektir. Yani, hareket öyle bir biçimce
gerçekleştirilmiş olmalıdır ki, toplumun kınama duygusu, fiilin ceza yaptırımı
ile karşılanmasını istemiş olsun. Failin, fiili işlerken göstermiş olduğu
ahlaki kötülük toplum tarafından failin cezalandırılmasını haklı çıkarmalıdır.
Belirtmiş olduğumuz bu kıstaslar yani topluma ait hukuki yararın ihlali, ihlale
neden olan bu hareketin gösterdiği özellik ve failin hareketindeki ahlaki
kötülük bir fiilin hangi şartlarda suç olarak kabulünde yararlanılacağı gibi,
suç karşılığında verilecek cezanın ağırlığının belirlenmesinde de yol gösterici
bir nitelik taşıyacaktır. Gerçekten, suçun konusun etkileniş biçimi ve derecesi
(zarar suçları - taksirli suçlar), neticesinin gerçekleşmiş olması olup
olmaması (suçun tamamlanmış olması - teşebbüs aşamasında kalması) suçun icrai
veya ihmali bir hareketle gerçekleştirilmiş olup olmadığı (icrai suçlar -
ihmali suçlar) cezanın derecelendirilmesinde göz önünde tutulacağı gibi, aynı
hukuki konunun ihlalinde faildeki sübjektif durum, cezanın hafif veya ağrı
olarak tespitinde de etkilidir. Mesela; adam öldürme suçunun taammüden
(tasarlayarak) işlenmesi müebbet hapis cezasını gerektirdiği halde, failin
haksız tahrik karşısında adam öldürmesi veya adam öldürme fiilinin taksirle
(trafik kazası vs.) olması halleri, süreli hürriyeti bağlayıcı bir ceza ile karşılanmaktadır.
Bu unsurları kısaca izah edecek olursak;
a) Hareket: Her suç iradi bir davranışın ürünüdür. İradiden maksat, kişinin bilinçli
bir şekilde hareket edebilmesi ve aynı şekilde hareketsiz kalmasıdır. Zira ceza
hukuku hareketsizliği de bazı durumlarda hareket olarak nitelendirmektedir.
Örneğin; memur suçlarından olan “görevi ihmal” suçu, memurun görevi gereği
yapması gereken bir işlemi yapmamış olmasıdır. Yine aynı şekilde çok
yakınımızda olup da yüksekten düşmek üzere olan birine yardım edeceğimiz yerde
hareketsiz kalarak yardım etmememiz sonucu kişini yaralanması ya da ölmesi de
hareketsiz kalarak işlediğimiz suçlardandır. Kısacası, hareket icrai
olabileceği gibi hukuk düzeninin kişiden beklediğinin yapılmamış olması, yani
ihmal de hareket kavramı içinde değerlendirilmektedir.
Hareket, suçlarda yapıcı ve Ceza Hukukunda temel bir fonksiyona sahip
olunca, bütün suç tipleri için geçerli olabilecek bir “hareket” kavramı
oluşturmak zorunda olduğumuz açıktır. Yani suç tipleri çok çeşitli olsa dahi
biz bütün suç tipleri için geçerli bir hareket kavramı tespit etmek zorundayız.
Tespit edilecek hareket kavramı Ceza Kanununda tespit edilmiş bütün suç tipleri
için hem geçerli olacak hem de her suç tipi ile bağlı olmayacaktır. Hareket her
suç tipinin kendine özgü unsurlarını ihlal etmiş olması ile birlikte hareketin
tipikliğe uygun olduğundan bahsedilir. Örneğin, hırsızlık suçu kanunda; “zilyedin rızası olmadan başkasına ait bir
malı, kendisine veya bir başkasına bir yarar sağlamak maksadı ile bulunduğu
yerden almaktır.” şeklinde tanımlanmıştır. Bu hırsızlık suçu tanımında yer
alan hareketlerin fail tarafından yapılmış olması hırsızlık suç tipini
oluşturur. Ceza hukuku anlamında hareket kavramına girmeyen haller kısaca
şunlardır:
aa) Kişinin zihnindeki tasavvurları ve düşünceleri bir hareket olarak dış
dünyaya yansımadıkça hareket değildir.
bb) İradi olmayan hareketler, hareket kavramına girmezler. Bu anlamda; karşı
konulamayan cebir ve tehdit ile kişiye yaptırılan da hareket kavramı içinde
değerlendirilmezler. Yine refleks hareketler iradi olmadığı için hareket
değildir.
cc) Mekanik hareketler, uyku halinde gerçekleştirilmiş olan hareketler de
hareket değildir; zira bu hallerde vücut hareketi ile irade birbirinden
ayrılmıştır.
b) Tipiklik: Yukarıda hareket başlığı altında izah ettiğimiz eylemin suç tipine yani
harekete karşılık gelen suç türüne (hırsızlık, adam öldürme, görevi ihmal vs.)
uyup uymadığı tespit edilecektir. Yapılan bu tespitten sonra, hareketin suç
tipine, suçun kanundaki tarifine uyup uymadığı araştırılacaktır. Tipiklik,
soyut bir kavramdır; her suça uyabilen veya her suçta yer alan maddi unsurların
görülebileceği soyut bir modeldir. Hareketin tipikliği ihlal ettiğini
söylediğimizde, hem kanuni unsurun hem de kanuni unsuru bünyesinde göstermiş
olduğu tipikliğin ihlal edilmiş olduğunu kabul ediyoruz.
c) Hukuka
Aykırılık: Bir hareketin varlığını ve bunun tipikliğini
(kanundaki suç türünü) ihlal etmiş olması veya tipikliğe uygunluğu fiilin suç
olarak kabulüne ve hukuka aykırılığını belirtmesi bakımından kural olarak
yeterlidir. Ancak bu durum mutlak değildir. Zira bir suç tipi ihlal edildiği ve
hukuka aykırılık ortaya çıktığı halde, hukukun çeşitli kaynakları bu suç
tipinin ihlal edilmesine izin vermiş, olanak tanımış veya kişiye bir görev
olarak yüklemiş olabilir. Örneğin, saldırıya uğrayan bir kişi kendisine yönelik
saldırıyı def etmek ve kendisini korumak için karşı tarafa cismani bir zarar
verdiğinde hatta duruma göre saldırganı öldürdüğünde adam öldürme suç tipi
gerçekleştiği halde, fail cezalandırılmamaktadır. Çünkü kanun, saldırıya
uğrayana bu izni vererek bu durumu hukuka uygunluk sebebi olarak kabul
etmiştir. Ayrıca bazı suç tiplerini düzenleyen kanun metinlerinde “haksız olarak” veya “hukuka aykırı olarak” ifadeleri yer
almaktadır. Bu suç tiplerinde hareket suç tipini ihlal etse dahi, bu hareketin
haksız veya hukuka aykırı olduğu tespit edilmeden bir sonuca varılamaz.
c) Kusur: Tipe uygun, hukuka aykırı hareket suçun objektif yanını teşkil ederken
kusur, sübjektif yanını oluşturur. “Kusurluluk” unsuru ile kişinin hatalı
hareket ettiğini açıklarız. Kişi yaptığı iradi hareketi ile kendisine yüklenen
hukuki yükümlülüğü yerine getirmemiştir ve bu kusurlu hareketi ona
yüklenebilmektedir. Dış dünyada meydana gelen bir olay, maddi bünyesi yanında
bu fiili gerçekleştiren kişinin iç dünyası ve karakterinin de sonucudur. Fiilin
suç olabilmesi için, kişinin manevi âlemi önemli olmakla beraber, fiil ile olan
kusurunu teşkil eden bu manevi ilişki (psişik ilişki) her olayda aynı değildir.
Bir hareket tipik ve hukuka aykırı olsa dahi, bu hareket failine istinat
edilemiyor, ona kusur olarak yüklenemiyorsa kişinin (fiilin) kusurluluğundan
bahsedemeyiz. Örneğin, yaptığı fiilin anlam ve sonuçlarını idrak edemeyen akıl
hastaları, 11 yaşını doldurmamış çocuklar ve fiili işlediği sırada geçici
olarak akıl ve şuur yeteneğini kaybeden kişilerin (sara hastaları, şizofreni
hastaları vs.) suç niteliğindeki fiilleri bu kişilere istinat edilemediği için
kusurdan bahsedilemeyecektir.
CEZA
En ilkel toplumdan en gelişmiş topluma kadar, bir arada bulunulabilmesi
bir düzeni gerektirir. Düzensiz bir toplum düşünülemeyeceğine göre, bu düzeni
bozan kişiye karşı, işlediği fiil sebebiyle toplumun kınama duygusunu belirten
bir yaptırımın uygulanması zorunludur. Uygulanış türleri ve şekli bugün
değişmiş olsa dahi, toplumun kınama duygusunu açıklayan, kusur ile orantılı
olarak verilen, uygulandığı kişi üzerinde acı ve ıstırap veren, bozulmuş olan
toplum düzenini eski haline getirmeyi amaçlayan yaptırıma ceza denir. Bu
anlatım biçimi, ceza yaptırımının bir yandan hukuki esasını açıklar,
uygulanmasındaki amacı belirtir. Toplu düzenini bozan ağır ihlaller karşısında
ceza yaptırımının uygulanması zorunlu olduğuna göre, bu zorunluluk cezanın
hukuki esasını açıklar ve başka gerekçeler aranmasına gerek yoktur.
Toplumun korunması Devletin temel görevlerindendir ve bunun
gerçekleştirilebilmesi için ceza yaptırımının uygulanması doğaldır. Ancak,
toplum düzenini bozan her sapmaya karşı, Devlet ceza yaptırımı uygulamaz.
Sosyal sapmanın toplum bakımından gösterdiği tehlike, fiilin işleniş biçimi,
faildeki ahlaki kötülük, Devletin değişik türde olan yaptırımları ile müdahale
etmesini gerekli kılar. Caza Hukukunun ceza yaptırımı hukuka aykırı fiillerde
kullanılacak son çaredir; yani hukukun diğer dallarında mevcut yaptırımların
yetersiz kaldığı hallerde, Devlet, fiili ceza yaptırımı ile karşılayacaktır.
Ceza Hukuku, Kamu Hukukunun bir dalıdır. Kamu Hukuku, hukuki ilişkilerde
üst-ast ayrımı içinde gerekli kuralları koyar. Ceza Hukuku’nda Devlet toplumun
temsilcisi olarak, toplumun huzurunu koruma, toplumun hukuka olan güvenini
sağlama amacına yönelik cezalandırma gücünü kullanır. Her ne kadar suç kişiler
arasında gerçekleşmiş bir olay gibi görünse de her suçta gerçek mağdur
Devlettir. Bu sebeple ceza ve güvenlik önlemlerinden oluşan yaptırımlar, düzeni
bozanlara karşı Devletin çeşitli organları (savcılar, mahkemeler, infaz
kurumları vb.) vasıtası ile uygulanır.
Suç olarak tespit edilmiş olan fiillerin işlenmesi ile birlikte suç
işleyene karşı Devletin cezalandırma kamusal hakkı ortaya çıkar. Ceza verme
yetkisinin Devlete ait olmasının temelinde yatan bazı sebepler vardır. Bunlar:
a) Devlete ait olan cezalandırma hakkı aynı zamanda Devletin egemenliğinin
ayrılmaz bir sonucudur.
b) Suç toplum düzenini bozan bir fiil olunca, cezalandırma hakkına sahip
olan Devlet için bu hak aynı zamanda bir görevdir. Suçun işlenmiş olması
durumunda, Devletin hem cezalandırma hakkında hem de cezalandırma görevinden
söz edilince, bunun sonucu olarak; suçların mahkeme hukuku içinde kovuşturulması
re’sen gerçekleştirilecek ve kovuşturmanın zorunluluğu kuralı da, böylece
ortaya çıkmış olacaktır.
c) Devletin ceza verme görevinden bahsedilmesi, bunun sınırsız olarak
kullanılabilme imkânının varlığı anlamını taşımaz. Devlet, suç politikası içinde
suçları tespit etmek, her suçun unsurlarını göstermek, cezasını da belirtmek
zorundadır. Böylece, Devlet kendisine ait olan cezalandırma hakkını da aynı
zamanda yine kendisi sınırlamaktadır.
d) Ceza Kanunlarında yer alan kovuşturulması suçtan zarar görenin şikâyetine
bağlı suçlar, belirtilen bu kuralın istisnası değildir. Şikâyete bağlı suçlarda
Devletin cezalandırma hakkı yine de mevcuttur; ancak, kovuşturmanın
yapılabilmesi için suçtan zarar gören kişinin şikâyette bulunmuş olması anlamı
taşımaz. Ceza verem hakkı Devlete ait bir hak olunca, bu hakların
kullanılabilmesinin fertlerin tasarruflarına terk edilebilmesi
düşünülmeyecektir; diğer bir anlatımla, suçtan zarar görmüş olan kişinin fail
ile anlaşması, kamusal nitelik taşıyan Ceza Hukukunda geçerli değildir. Ancak,
Devlet önemsiz bazı suçlarda zarar görenin ceza muhakemesini harekete
geçirebilme olanağına yer vermektedir ki, bunu Ceza Muhakemeleri Kanununda
düzenlemiş olan “Şahsi Dava” kurumunda
görmek mümkündür.
TÜRKİYE’DE CEZA
YARGILAMASI HUKUKU
Ceza Yargılaması
Hukuku Kavramı
Ceza yargılaması hukuku, kişilerin ceza hukukunun yasaklayıcı kuralları
karşısındaki davranışlarının bir değerlendirmesini oluşturmaktadır. Daha açık
bir ifade ile bir kişinin bir eyleminin suç olduğu şüphesi üzerine yapılan, bu
şüpheyi yenmeye kadar süren ortak bir faaliyettir. Bu faaliyet genel olarak üç
ayrı faaliyetten oluşur ve bunların birleşmesi ile “ceza yargılaması” kavramı
ortaya çıkar. Bu üç faaliyet: iddia, savunma ve yargıdır. Bu faaliyetlerin
hangi kurallara göre yürütüleceği, hangi faaliyetle ilgili hangi organ ve
kişilerin ne gibi yetkilere sahip olacakları ve yine bu faaliyetler sırasında
ne gibi yükümlülüklere katlanacakları, ceza hukuku yargılaması hukukunun
kuralları ile saptanır.[1]
Ceza Yargılaması
Hukukunun Amacı
Ceza Yargılaması faaliyetinde amaç, maddi gerçeğe uygun, yargılama
kurallarına tam olarak riayet edilmiş biçimde verilen ve hukuki düzeni ve
barışı kurmaya yarayan karar ulaşmaktır. Ceza Yargılamasının maddi gerçeğe
ulaşma nedeni, kişinin suçlu sayılması halinde, cezalandırılması kanuni bir
gereklilik olduğuna göre kişi özgürlüğünü yakından ilgilendiren bir konu
oluşundan kaynaklanmaktadır. Bu nedenle bu alanda biçimsel gerçekle yetinilmez
ve gerçeğin tam kendisi demek olan maddi gerçek aranır. Bu nedenle sanığın
suçluluğu konusunda tam bir kanıya ulaşılmadığında “şüpheden sanık yararlanır” kuralı gereğince onun beraatına karar
verilmek gerekir. Zira suçun işlendiğine ilişkin maddi gerçeğe tam
ulaşılamamıştır. Bunun yanında Ceza Yargılamasında her şey delil olarak kabul
edilebilir. Ayrıca delillerin değerlendirilmesinde yargıca serbestlik tanınmış,
hatta yargıcın delil ileri sürmesi dahi kabul edilmiştir.
CEZA YARGILAMASININ
YÜRÜYÜŞÜNE GENEL BİR BAKIŞ
Ceza yargılaması faaliyeti çeşitli kişi, makam ve kişilerin katılımıyla
gerçekleşen ortak bir faaliyettir. Bu faaliyetin bir takım aşama ve evreleri
vardır. Bu aşamalar:
1- Birinci Derece
Yargılama Aşaması
Ceza uyuşmazlıklarının ilk defa ele alınıp yargılandığı aşamayı belirten
birinci derece yargılama aşaması, kendi içinde iki aşamaya ayrılmaktadır.
a) Önsoruşturma
Aşaması: Bu aşama suç haberinin alınması üzerine başlayıp suçun
işlendiğine ilişkin yeterli kanıt ya da kanıtlar bulunup işin mahkemeye
aktarılmasına yani dava açılmasına ya da dava açmaya yeterli kanıt bulunmayarak
dava açılmasına gerek görülmemesi üzerine soruşturma aşamasına geçmeksizin
bitmesi durumudur.
Bu aşamada hazırlık soruşturması ön plana çıkar. Hazırlık soruşturması
olmaksızın ceza yargılaması yapılamaz. Bu devrede yetkili organ Cumhuriyet
Savcılığıdır. Polis ve Jandarma dediğimiz kolluk görevlileri savcının
yardımcısı olarak görev yapar. Hazırlık soruşturması sonunda kolluk görevlileri
(polis ve jandarma) tarafından hazırlanan fezleke yani işlenen suça ilişkin
şüpheli ve tanık ifadeleri, olay yeri basit krokisi, üst arama ve işyeri, ev,
araç arama tutanakları ve parmak izlerini ihtiva eden evraklar toplamı ile suça
ilişkin el konulan maddi bulgular/kanıtlar Cumhuriyet Savcılığına teslim
edilir. Kolluk tarafından düzenlenen fezleke ve suça ilişkin kanıtları
inceleyen Cumhuriyet Savcısı iki şekilde hareket edebilir:
aa) Suça ilişkin fezlekeyi ve maddi kanıtları inceleyerek dava açmaya
yeterli suç şüphesinin varlığı halinde Cumhuriyet Başsavcılığı adına iddianame
düzenler. Düzenlediği iddianamede kanunsuz suç olmaz ilkesi gereğince
işlendiğini iddia ettiği suçun hangi suç olduğunu ve Ceza Kanununun hangi
maddelerini ihlal ettiğini bildirmek zorundadır. İddianamede belirttiği sevk
maddelerine göre şüphelinin cezalandırılmasını kamu adına iddia ve talep eder.
Cumhuriyet savcısının Cumhuriyet başsavcılık makamı adına düzenlediği
iddianameyi Bu davanın görüleceği mahkeme dairesinin belirlenmesi için o
mahkemenin nöbetçi dairesine verir. Nöbetçi Ceza Mahkemesi Dairesi, davayı
görecek olan Ceza Dairesi ne belirler. Buna “tevzi” denir tevzi sonucunda
iddianame madde itibariyle yetkili (görevli) olan mahkemenin bir dairesine
düşer. Bu daire iddianameyi:
1)
CMK m .170’de belirtilen hususlara uygun düzenlenip düzenlenmediği,
2)
Suçun ispatını etki edeceği muhakkak sayılan mevcut bir delilin toplanıp
toplanmadığı yani iddianamede sübuta etkili delillere yer verilip verilmediği,
3)
Ön ödeme veya uzlaşmaya Tabi bir suçtan dolayı ön ödeme veya uzlaşma
usulünün uygulanıp uygulanmadığı noktalarında değerlendirir. Belirtilen bu
hususlardaki değerlendirmeyi mahkeme, İddianamenin ve soruşturma evrakının
kendisine verildiği tarihten itibaren on beş gün içinde soruşturma evresine
ilişkin bütün belgeler incelendikten sonra yapar. On beş gün içinde iade
edilmeyen iddianame kabul edilmiş sayılır (CMK m.174/3). Buna zımni kabul
denir. On beş günlük süre hak düşürücü süre olmayıp düzenleyici süredir.
Mahkeme eksik veya hatalı noktalar tespit ettiğinde bu noktaları belirtmek suretiyle
iddianamenin Cumhuriyet başsavcılığına iadesine karar verilir. İade kararı
itirazı kabil bir karardır. Bu karara Cumhuriyet savcısı itiraz edebilir (CMK
m.174/5). Belirtelim ki, suçun hukuki nitelendirilmesi sebebiyle iddianame iade
edilemez (CMK m.174/2).
Cumhuriyet Savcısı, iddianamenin iadesi üzerine, kararda gösterilen
eksiklikleri tamamladıktan ve hatalı noktaları düzelttikten sonra, kovuşturmaya
yer olmadığı kararı verilmesini gerektiren bir durumun bulunmaması halinde, yeniden
iddianame düzenleyerek Dosyayı mahkemeye gönderir. İlk kararda belirtilmeyen
sebeplere dayanılarak yeniden iddianamenin iadesi yoluna gidilemez (CMK
m.174/4). İddianamenin yasaya uygun düzenlendiği kanaatinde olan mahkeme
iddianamenin kabulüne karar verir. İddianamenin kabulü kararı ile veya 15 gün
içinde iddianamenin iade edilmesi ile kovuşturma evresi ne geçirir. Şüpheli,
sanık statüsünü alır.
ab) Cumhuriyet Savcısı, kolluk tarafından düzenlenen fezleke ve varsa maddi
delilleri değerlendirerek dava açılmasına yeter delilin olmadığı Yani
uyuşmazlığın yargı organları önüne taşınmasına gerek olmadığı sonucuna varırsa
“kovuşturmaya gerek olmadığı” diğer adıyla da “Takipsizlik kararı” verebilir.
Bu durumda ceza yargılaması başlamadan sona erer. Yani bu durumda Cumhuriyet
Savcısı dava açarak uyuşmazlığı yargıya taşınmaz.
b) Sonsoruşturma
Aşaması: Bu aşama yukarıda (aa’da) belirttiğimiz durumda yani
Cumhuriyet savcısının suç şüphesi üzerine kolluk görevlilerinin hazırladığı
fezleke ve varsa maddi delilleri değerlendirmesi, Cumhuriyet Başsavcılığı
makamı adına iddianame düzenleyerek ilgili mahkemeye göndermesi ve iddianamenin
Yukarıda belirtilen CMK hükümlerine göre değerlendirilip iddianamenin kabulüne
karar verilmesi ile başlar. Bu aşamaya kovuşturma aşaması da denir.
Son soruşturma ya geçen, mahkemece yargılanması gereken uyuşmazlıklar
bakımından mahkeme sonuç çıkarmak durumundadır. Bu aşamada duruşma hazırlığı ve
duruşma evreleri vardır. Duruşma hazırlığında sana duruşma davetiyesi ile çağrı
yapılır. Sanık tutuklu ise, tutuklu bulunduğu cezaevinde, tutuklu değilse diğer
bir ifade ile tutuksuz yargılanıyor ise bildirdiği ikamet adresine duruşma
davetiyesi gönderilir. Davetiyeye yargılamayı yapacak mahkemenin adı,
tarafların adı, soyadı, duruşmanın yapılacağı salon, duruşma gün ve saati ile
tarafların (sanık ve müşteki) duruşmaya gelme Zorunluluğu bildirilir. Duruşmaya
mazeretsiz gelmeme durumunda bir sonraki duruşmaya zorla getirilecekleri
ihtaratı da yapılır. Ayrıca daha önce ön soruşturma aşamasında (karakolda ya da
jandarmada) ifadesine başvurulan tanıklara da aynı içerikte duruşma davetiyesi
gönderilerek mahkemeye davet edilir. Uyuşmazlıkta bilirkişi incelemesini
gerektirir bir durum varsa bilirkişi için de duruşma davetiyesi gönderilir.
Duruşmalar kural olarak halka açık olarak yapılır. Mahkeme başkanı,
duruşmada ilk önce sanık, sanık savunucusu (savunman, avukat), tanık ve
bilirkişinin gelip gelmediğinin kontrolünü yapar. Daha sonra sanık hakkındaki
iddianame okunur ve sanığın sorgusu yapılır. Sanığın sorgusundan sonra sıra delillerin
tartışılmasına gelir. Tanık ve bilirkişiler dinlenir, varsa yazılı deliller
okunur. Her delilin tartışmasında savcı, sanık ve taraf avukatları görüşlerini
açıklar. Tarafların itiraz, savunma ve iddiaları mahkeme başkanı (yargıç)
tarafından dinlenir.
Delillerin tümünün değerlendirilmesi bitince son sözler söylenir, son
söz sanığa verilir ve duruşma sona erer. Daha sonra mahkeme kurul halinde
çalışan bir mahkeme ise (bir başkan ve iki üyeden oluşan bir mahkeme) karar
için müzakereye çekilir. Uyuşmazlığın çözümünü sağlayacak sorunlar tartışılır,
oylar verilir. Mahkemenin kararı bu şekilde ortaya çıkar. Eğer mahkeme tek hâkimden
oluşan bir mahkeme ise müzakere ve oylama söz konusu olmaz. Hâkim kararını
açıklar. Karar sonucunda sanığın ya beraatına (suçsuzluğuna) ya da mahkûmiyetine
karar verilir ve her iki durumda da kararın gerekçesi sanığa bildirilir.
Böylece birinci derecede yargılama sonuçlanmış olur.
2- İkinci Derece
Yargılama Aşaması
Yukarıda belirtildiği biçimde yapılan ve bir kararla sonuçlanan birinci
derece yargılama sonunda, ortaya çıkan kararın hukuka aykırı olması ya da
yargılamanın taraflarının karardaki düşüncede olmamaları ya da sonucun
tarafları tatmin etmemesi mümkündür. Bu bakımdan birinci derece yargılama
sonunda verilmiş olan kararlara karşı, bunların hukuka uygunluğunu denetlemek
için, ikinci derece yargılamalar, yargılama yasalarında öngörülür. Bunları
şöyle belirtmek mümkündür:
a) Temyiz Yargılaması: Yine mahkemece
verilen bir sonkararın yalnızca hukuki bakımdan değerlendirilmesi yoludur.
Kararın hukuka uygunluğu araştırılır. Bu yargılama Yargıtay tarafından yapılır.
Temyiz yargılaması sonucunda iki ihtimal vardır. Birincisi; yapılan yargılama
sonucunda mahkemenin kararı onanır. İkincisi; mahkemenin kararı hukuka aykırı
bulunur. Temyiz isteklerinin kabul edilmesi ve kararın bozularak, mahkemenin
hukuka uygun karar vermesi istenir.
b) İtiraz Yargılaması: Bu da ikinci derece
yargılama türüdür ve maddi ve hukuki incelemeyi içerir. İtiraz, sonkararların
dışındaki kararlara, ilke olarak yargıçlık kararlarına karşı olan bir
kanunyoludur. İtirazda amaç, iş henüz sona ermeden, ortaya çıkan bazı ikinci
derecedeki önemli uyuşmazlıkları çözmek ve işin en kısa sürede sonuçlanmasını
sağlamaktır.
TÜRKİYE’DE SUÇ VE
SUÇLULUK OLGUSU
İçinde yaşadığımız çağın önemli sorunlarından birisi şüphesiz suç
olgusudur. Ülkemizde hızlı bir toplumsal değişim süreci yaşanmaktadır. Bu
süreç, tarım toplumundan sanayi toplumuna ve küresel gelişmelerin de bilgi
toplumuna doğru hızla ilerleme şeklinde görülmektedir. Bir anlamda geçiş dönemi
olan bu süreçte, başta ekonomik, sosyal ve siyasal alanlar olmak üzere birçok
alanda büyük değişimler yaşanmaktadır. Bütün bu gelişmeler karşısında, yasal
mevzuat ve sosyal kontrol sistemleri yetersiz kalmakta ve ihtiyaca cevap
verememektedir. Bu nedenle sosyal çevrede pek çok olumsuzluklar meydana
gelmekte ve birçok hukuksal ve sosyal sorunlar ortaya çıkmaktadır.
Bir toplumda suç oranlarının artması; o toplum içerisinde huzursuzluk ve
düzensizliğe yol açmakta, güven ve emniyet hissinin kaybolmasına neden
olmaktadır. Bu durum suçun toplum yapısına verdiği zararın en büyük göstergelerindendir.
Bilindiği gibi Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi teorisinde güvenlik ihtiyacı,
fizyolojik ihtiyaçlardan sonra ikinci sırada gelmektedir. Bu da birey ve
toplumlar için güvenliğin önemini arz etmektedir. Toplumlarda güvenlik hissi
kaybolduğunda kargaşa ortamı meydana gelir ki; bunun neticesi o toplumun
yıkılmasına kadar gidebilir. Hiç kimse sürekli cinayet, hırsızlık, tecavüz vb.
suç türlerinin yaşandığı bir çevrede yaşamak istemez. Bu tür olayların
yaşandığı toplumlarda suç insanlar arasında korku ve panik havasının
yaşanmasına neden olur.
Her suç aynı zamanda bir sapmadır. Ancak her sapma bir suç değildir.
Suçu hukuk kurallarının çiğnenmesi şeklinde tanımlarken, sapmayı da toplumda
var olan değerlerden örf, âdet, gelenek kuralarına aykırı davranmak şeklinde
tanımlayabiliriz. Bu tanımlardan da anlaşılacağı üzere suç ve sapma olguları
ile ilgili kesin tanımlamalarda bulunmak zordur. Suç ve sapma olguları zamana,
topluma göre değişiklik gösterebilir. Ancak insan öldürme, tecavüz gibi suç ve
sapma çeşidi olarak sayacağımız olgular; istisnalara dışında tüm tarih boyunca
toplumlar tarafından suç ve sapma olarak değerlendirilmiştir. Hırsızlık suçu da
hemen hemen tüm toplumlarda benzer şekilde bir sapma ve suç olgusu olarak
nitelendirilmiştir. Ne günümüzde ne de geçmişte toplumlarda hırsızlık olgusuna
olumlu gözle bakılmamıştır.
İSLÂM’IN SUÇ VE CEZAYA BAKIŞI
El-Maverdi “suç”
kavramını şöyle tarif eder: “Suç, yüce
Allah’ın had yahut ta’zir cezası getirerek yapılmasına engel olduğu Şer’an
getirilmiş bir takım yasak eylemlerdir.” İslâm’da yapılması Şer’an yasak
olan eylemleri işleyenler cezalandırılır. Asıl olan şey merhamettir. Ancak
insanlara kötülük edenlere, Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın hakkını
çiğneyenlere suç oluşturan söz ve eylemlerinden dolayı ceza verilir. Uygulanan
her ceza, bu cezayı çeken kimseye verilmiş bir zarardır. Ve böylece haddizatında
İslâm ümmeti de zararın dışında değildir. Fakat maslahat ve mefsedet ilkesi bu
cezanın verilmesini zorunlu kılmaktadır.
Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in, مَنْ لاَ يَرْحَمْ لاَ يُرْحَمْ “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.”[2] hadis-i şerifi toplum düzeninin üzerine
oturduğu, değişmez ve yerli yerine yerleşmiş temel bir kuraldır. Çünkü toplumda
kuraldışı insanlar, tıpkı binaların duvarlarında kötü çıkıntılar gibidirler.
Duvarın güzel ve göz alıcı olması her köşenin sağlam olabilmesi için bu
çıkıntının mutlaka düzeltilmesi kaçınılmazdır ki binanın sütunları dosdoğru
olsun. Ya da bir meyve ağacını ele alalım. Bu ağacın meyve vermesi için
kendisine musallat olan asalaklardan temizlenmesi gerekir.
Bunun içindir ki,
peygamberlerin getirdiği ilk rahmet adalet ilkesidir. Adalet, başlı
başına kuşatıcı, herkesi kucaklayıcı bir rahmettir. Bu nedenledir ki Kur’an-ı
Kerim, ilahi peygamberlik müesseselerinin “kıst”ı
(adaleti), insanlar arasında adil mizanı
(teraziyi) yerleştirmek için geldiğini açıklamaktadır. Aslında rahmet ile “kıst” birbirinden farklı şeyler değildir.
Tam tersine “kıst”tan maksat bizzat
rahmettir. Bu manada yüce Allah Subhanehû ve Teâlâ şöyle buyurur:
لَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ
وَأَنزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْمِيزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ
وَأَنزَلْنَا الْحَدِيدَ فِيهِ بَأْسٌ شَدِيدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ
اللَّهُ مَن يَنصُرُهُ وَرُسُلَهُ بِالْغَيْبِ إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ
“Andolsun ki biz elçilerimizi apaçık delillerle gönderdik ve insanların
kıst’ı (adaleti) ayakta tutmaları için beraberlerinde de kitabı ve mizanı
indirdik. Bir de kendisinde hem çetin bir sertlik ve insanlar için menfaatler
bulunan demiri indirdik.”[3]
Bu ayet-i kerime,
insanlar arasındaki “kıst”ın (adaletin)
bütün peygamberlerin peygamberlik görevinin temeli olduğuna ve aynı zamanda “kıst”ın içinde adalet olan bir merhamet
olduğuna da işaret etmektedir. Çünkü peygamberler insanlara rahmet olarak
gönderilmişlerdir. Adalet ve rahmet birbirinden ayrılmaz iki terimdir. Yani
biri varsa, diğeri de vardır. Rahmet, adaletin gerekli unsurlarından ve meyvelerinden
birisidir. Rahmetin zulümle bir arada gerçekleşmesi mümkün değildir. Ve aynen
bunun gibi, mademki göz önüne alınacak olan herkese rahmettir, o halde zulüm
varken rahmetin gerçekleşmesi de mümkün değildir.
Yine bu ayette
Allah Subhanehû ve Teâlâ adaletin yanında “demir”den de söz
etmektedir. Bunun nedeni, gerçek adaletin sağlanması ve sürekli olarak sabit ve
değişmez bir biçimde var olması için, adaletin yanı başında onu sertliği ile
koruyacak demirin, gücün yani “devlet”in olması gerektiğine işaret
etmektedir.
Adalet ve merhamet
kavramlarının birbirinden ayrılmaz iki mefhum olmaları dolayısıyla İslâm, suç
işlemekten alıkoyucu cezalar getirmiştir. İslâm’ın öngördüğü cezaların temeli,
işlenen suç ile buna verilecek engelleyici cezanın birbirine denk olmasıdır. Bu
yüzden Kur’an, cezaları, “mesulat”
deyimi ile ifade etmektedir. Yüce Allah, Rabbinin emrinden çıkan ümmetlere
verdiği cezalar ve bunlardan sonra gelip de başlarına gelen cezalardan ibret
almayan kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır:
وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ
الْحَسَنَةِ وَقَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِمُ الْمَثُلاَتُ
“Senden iyilikten
önce çarçabuk kötülük isterler. Hâlbuki onlardan önce nice mesulat gelip
geçmiştir.”[4] Ayet metninde
geçen “mesulat”, daha önce geçen ümmetlere günahlarına denk olarak
verilen cezalar demektir. Buna rağmen sonra gelenler bu cezalardan öğüt,
ibret almamışlardır. İşte haktan uzak sapıklık budur.
İslâm’ın öngördüğü
cezaların temeli -genel olarak- işlenen suç ile buna verilecek cezanın denk
olmasıdır. Buna “kısas”
denilmektedir. İslâm bu cezaları öngörürken, kısas’ın insanlara rahmet
olmasını, yaşanılan hayatın huzurlu ve mutlu olmasını, bu hayatı hiç bir
sıkıntının bulandırmamasını, ona günahların bulaşmamasını hedeflemiştir. Bu
yüzden Allah Subhanehû ve Teâlâ; وَلَكُمْ فِي
الْقِصَاصِ حَيَاةٌ “Kısasta sizin için hayat vardır.”[5] buyurmaktadır.
İslâm dini aslında
Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın yasakları olan toplumsal yasakları
çiğneyecekler için engel olucu cezalar getirmeye yönelmiştir. Bundan maksat,
insanları gerçek adaleti yaşamaya yönlendirmektir. Tabii bunu ayakta
tutabilecekleri ölçüde ve onu sağlamaya yol bulabilecekleri oranda...
İşte bu noktada
ilahi cezaların yüceliğini, fazileti gerçekleştirmeye yöneldiklerini tespit
ediyoruz. Ve bu hali ile onlar, insanların öngörmüş oldukları, üzerinde görüş
birliğine varıp toplumu yönettikleri cezalardan ayrılmaktadır. Zira çeşitli
hükümetlerin getirdikleri cezalar insanların örf ve adetlerinden alınmıştır.
Yüce Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın Şeriatı’na gelince; o insanların
örflerine, hayır ve şer olarak kabul ettikleri şeylere yönelmez.
Tam tersine, katkısız gerçek ne ise ona yönelir. Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın
Şeriatı, faziletlere yönelir ve onları korur; kötülüklere engel olur ve onları
yok eder.
İslâm Şeriatı’nda
bir zulüm işlediği zaman devlet idare edeni koruyan ya da suç işlediği zaman
onu himaye eden bir iktidar yoktur. Tam tersine, herkes yüce Allah Subhanehû
ve Teâlâ’nın huzurunda adalet gereği eşittir; bir kötülük işlenmesi söz
konusu ise üstünle üstün olmayanın ayrımına yer yoktur. Mevkice üstün olan ve
olmayan, ancak faziletlerde ne derece bezenilmiş ve benimsenmiş meselesi
incelenirken gündeme gelir.
İslâm Şeriatı’nın
suçlarla ilgili hükümlerde ilk ayrıcalığı ve meziyeti hem yönetene, hem de
yönetilene uygulanacak olan genel bir kanun olması, sürüyü gözettiği gibi
çobanı da gözetmesindendir. Güçlü olan nüfuz sahipleri İslâm’ın getirdiği suç
yasasından yakalarını kurtaramadıkları gibi, aynı hükümler zayıflara da
uygulanır. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem bu gerçeği, Kureyş
kabilesi İslâm’a girip de aralarından şerefli bir kadını yüce Allah’ın koymuş
olduğu cezayı -sırf şerefli diye- uygulatmamak için affetmesini istedikleri
zaman, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle haykırmıştır:
إِنَّمَا أَهْلَكَ الَّذِينَ قَبْلَكُمْ
أَنَّهُمْ كَانُوا إِذَا سَرَقَ فِيهِمْ الشَّرِيفُ تَرَكُوهُ وَإِذَا سَرَقَ
فِيهِمْ الضَّعِيفُ أَقَامُوا عَلَيْهِ الْحَدَّ وَايْمُ اللَّهِ لَوْ أَنَّ
فَاطِمَةَ بِنْتَ مُحَمَّدٍ سَرَقَتْ لَقَطَعْتُ يَدَهَا
"Sizden
evvelki ümmetleri ancak şu helak etmiştir; onlar aralarında şerefli bir kimse
hırsızlık yaptığında onu bırakırlardı da zayıf olan bir kişi hırsızlık
yaptığında ise ona had cezası tatbik ederlerdi. Allah'a yemin ederim ki
hırsızlık yapan kızım Fatıma bile olsa elini keserdim"[6]
İslâm Şeriatı’nın
ayrıcalığı ve meziyeti sadece bu konu ile de sınırlı değildir. Aksine İslâm’ın,
getirmiş olduğu hükümler tamtamına ahlak yasaları ve vicdanla uyuşmaktadır;
ceza olarak gördüğü şeyler ahlak yasalarına aykırı olan şeylerdir. Öte yandan
ahlaka uygun olan şeylere de sevap getirmiştir. Ahlaka göre kötülük olan her şeyi
İslâm Şeriatı cezalandırmıştır. Ancak söz konusu ceza iki çeşittir: dünya
cezası ve ahiret cezası. Bunun nedeni şudur: Ahlaka aykırı olan suçlar iki
çeşittir: Birincisi ispat edilebilen suçlardır ve bunlar toplumları bozup ifsat
ederler. İşte bu tür suçlar için dünyada engel olucu ve caydırıcı cezalar
öngörülmüştür. Yargıçların uyguladıkları cezalar işte bunlardır. Hırsızlık,
iffetli ve namuslu kadınlara zina iftirası, zina etmek, yol kesmek, gerek mala
ve gerekse canlara yapılan öteki saldırılar. İşte bütün bu suçlar için İslâm’da
tespit edilmiş cezalar vardır.
[1]
YURTCAN, Erdener, Ceza Yargılama Hukuku, Alfa Basım Yayım Dağıtım, İstanbul,
1996, s.2
[2]
Buhari; Edeb, 18,28
[3]
Hadid Sûresi 25
[4]
Ra’d Sûresi 6
[5]
Bakara Sûresi 179
[6]
Müslim


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış