SUÇ VE CEZANIN HUKUKİ MAHİYETİ VE İSLÂM’A GÖRE SUÇ VE CEZA

Av. Hüseyin Kurşun

SUÇ

Suç, toplumsal bir olay olunca, çeşitli bilim dallarını inceleme konusu olduğu açıktır. Her bilim dalı kendisine özgü özellikleri dolayısıyla değişik bir suç tanımı verir. Hatta ceza hukukunda bile, suç değişik şekillerde tanımlanabilir. Biz burada her bilim dalının kendi disipliner bakış açısından suç tanımlamaları yapmaktan ziyade makale konumuzla sınırlı olarak hukuk bilimi açısından suçun tanımını esas alacağız. Şüphesiz su hukuka aykırı bir harekettir. Ancak her hukuka aykırı hareket suç olarak nitelendirilemez. Bu açıdan suçun diğer hukuka aykırı fiillerden farkının gösterilmesi gerekir. Suç yasal bakış açısından ceza hukukuna özgü bir kavramdır. Ceza yasasının savunma ya da zorda kalma durumu olmaksızın kasıtlı olarak ihlal edilmesidir. Ceza hukuku disiplini içinde suçun teknik bir tanımı olmak zorundadır. Ceza hukukuna göre suçun bir takım unsurları vardır. Bunlar; hareket, tipiklik, hukuka aykırılık ve kusurluluk şeklinde sıralanmaktadır. Bu unsurlara göre suç; tipe uygun, hukuka aykırı, kusurlu bir harekettir. Bu tanımla aynı zamanda suçun objektif hukuk düzenini bozduğunu, kanunda bir tip içinde unsurlarının gösterilmesi gerektiğini, bundan başka failin kusurlu hareket etmiş olmasının da arandığını belirtmekteyiz. Caza hukukunda yaptırım, kişinin hukuki yararları tahrip etmiş olmasından dolayı diğer bir ifade ile toplumun değer atfettiği ve hukuk düzeni tarafından korunan hukuki yarar üzerinde kişinin hareketinin tehlikeye neden olmuş veya zarar vermiş olmasının karşılığıdır.

Toplum düzenini önemli ölçüde ihlal eden fiilin suç olduğunu belirtmekle, bir bakıma fazla bir şey söylenmiş olmaz. Gerçekten, ceza yaptırımı ile karşılanan fiilin suç olduğu belirtilse dahi, aynı fiilin değişik yerlerde suç olmadığı, hatta aynı ülkede değişik zamanlarda suç olmadığı kabul edilmediği görülmektedir. Buna en belirgin örnek daha önce ceza kanununda suç olarak kabul edilen zina fiilinin suç olmaktan çıkarılarak sadece Medeni Hukuk içinde bir boşanma sebebi olarak kabul edilmiş olmasıdır. Ancak, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin her toplumda bazı fiillerin suç olma niteliğinde herhangi bir değişiklik olmaz. Mesela, adam öldürme, hırsızlık, dolandırıcılık, kasten yangın çıkarma fiillerinde olduğu gibi. Bu suçlar eskiden olduğu gibi suç olma vasıflarını bugün de korumaktadırlar. Bunun nedeni, toplumda bu suçlar bakımından herhangi bir anlayış değişikliğinin olmamasıdır. Şu bir gerçek ki, kanun koyucu suç icat etmez; toplumun değer verdiği hukuki yararları normlar halinde tespit ederek, bunlara suç vasfı tanır. Zaman içinde gelişen hukuk bilinci ve kültür gelişmesi karşısında, kanun koyucu bazı fiilleri suç olarak tespit edeceği gibi, bazılarını suç olmaktan çıkarabilmektedir. Toplumların sosyal ve kültürel nitelikleri birbirinden farklı oldukları için bir ülkede suç olan bir fiilin diğer bir ülkede zorunlu olarak suç olarak kabul edilebilmesi imkânsızdır. Dolayısıyla bütün dünya ülkelerini kapsayan bir Ceza Kanunu’nun yapılabilmesi bu yüzden mümkün değildir.

Suç, toplum düzenini önemli derecede bozan hareketler olup failine acı ve ıstırap veren ve toplumun kınama duygusunu açıklayan ceza yaptırımı ile karşılanması, fiilin hukuka aykırı ve kusurlu olması şartlarını içermekle beraber, her hukuka aykırı ve kusurlu hareket suç değildir. Özellikle topluma ait olmayan özel yararlar üzerinde zarar veya tehlikenin söz konusu olmadığı hallerde, ceza yerine hukukun diğer dallarının (Medeni Hukuk, Ticaret Hukuku, Borçlar Hukuku, İdare Hukuku, İcra ve İflas Hukuku vb.) yaptırımları uygulanır ve bunlarla yetinilir. Dolayısıyla, bir fiilin suç olarak kabulü için ilk kıstas korunan hukuki yararın topluma ait olmasıdır. Ancak topluma ait olsa dahi her hukuki konunun zarar görmesi veya tehlikeye maruz kalması, fiilin suç olarak kabul edilmesinde yeterli değildir; fiilin toplum düzenini önemli ve ağır bir şekilde ihlal etmiş olması da aranacak hukuka aykırı ve kusurlu fiile karşı düzenin korunabilmesi için ceza yaptırımının uygulanmasının bir gereksinim olduğunun da kabulü gerekecektir. Yani, hareket öyle bir biçimce gerçekleştirilmiş olmalıdır ki, toplumun kınama duygusu, fiilin ceza yaptırımı ile karşılanmasını istemiş olsun. Failin, fiili işlerken göstermiş olduğu ahlaki kötülük toplum tarafından failin cezalandırılmasını haklı çıkarmalıdır. Belirtmiş olduğumuz bu kıstaslar yani topluma ait hukuki yararın ihlali, ihlale neden olan bu hareketin gösterdiği özellik ve failin hareketindeki ahlaki kötülük bir fiilin hangi şartlarda suç olarak kabulünde yararlanılacağı gibi, suç karşılığında verilecek cezanın ağırlığının belirlenmesinde de yol gösterici bir nitelik taşıyacaktır. Gerçekten, suçun konusun etkileniş biçimi ve derecesi (zarar suçları - taksirli suçlar), neticesinin gerçekleşmiş olması olup olmaması (suçun tamamlanmış olması - teşebbüs aşamasında kalması) suçun icrai veya ihmali bir hareketle gerçekleştirilmiş olup olmadığı (icrai suçlar - ihmali suçlar) cezanın derecelendirilmesinde göz önünde tutulacağı gibi, aynı hukuki konunun ihlalinde faildeki sübjektif durum, cezanın hafif veya ağrı olarak tespitinde de etkilidir. Mesela; adam öldürme suçunun taammüden (tasarlayarak) işlenmesi müebbet hapis cezasını gerektirdiği halde, failin haksız tahrik karşısında adam öldürmesi veya adam öldürme fiilinin taksirle (trafik kazası vs.) olması halleri, süreli hürriyeti bağlayıcı bir ceza ile karşılanmaktadır. Bu unsurları kısaca izah edecek olursak;

a) Hareket: Her suç iradi bir davranışın ürünüdür. İradiden maksat, kişinin bilinçli bir şekilde hareket edebilmesi ve aynı şekilde hareketsiz kalmasıdır. Zira ceza hukuku hareketsizliği de bazı durumlarda hareket olarak nitelendirmektedir. Örneğin; memur suçlarından olan “görevi ihmal” suçu, memurun görevi gereği yapması gereken bir işlemi yapmamış olmasıdır. Yine aynı şekilde çok yakınımızda olup da yüksekten düşmek üzere olan birine yardım edeceğimiz yerde hareketsiz kalarak yardım etmememiz sonucu kişini yaralanması ya da ölmesi de hareketsiz kalarak işlediğimiz suçlardandır. Kısacası, hareket icrai olabileceği gibi hukuk düzeninin kişiden beklediğinin yapılmamış olması, yani ihmal de hareket kavramı içinde değerlendirilmektedir.

Hareket, suçlarda yapıcı ve Ceza Hukukunda temel bir fonksiyona sahip olunca, bütün suç tipleri için geçerli olabilecek bir “hareket” kavramı oluşturmak zorunda olduğumuz açıktır. Yani suç tipleri çok çeşitli olsa dahi biz bütün suç tipleri için geçerli bir hareket kavramı tespit etmek zorundayız. Tespit edilecek hareket kavramı Ceza Kanununda tespit edilmiş bütün suç tipleri için hem geçerli olacak hem de her suç tipi ile bağlı olmayacaktır. Hareket her suç tipinin kendine özgü unsurlarını ihlal etmiş olması ile birlikte hareketin tipikliğe uygun olduğundan bahsedilir. Örneğin, hırsızlık suçu kanunda; “zilyedin rızası olmadan başkasına ait bir malı, kendisine veya bir başkasına bir yarar sağlamak maksadı ile bulunduğu yerden almaktır.” şeklinde tanımlanmıştır. Bu hırsızlık suçu tanımında yer alan hareketlerin fail tarafından yapılmış olması hırsızlık suç tipini oluşturur. Ceza hukuku anlamında hareket kavramına girmeyen haller kısaca şunlardır:

aa) Kişinin zihnindeki tasavvurları ve düşünceleri bir hareket olarak dış dünyaya yansımadıkça hareket değildir.

bb) İradi olmayan hareketler, hareket kavramına girmezler. Bu anlamda; karşı konulamayan cebir ve tehdit ile kişiye yaptırılan da hareket kavramı içinde değerlendirilmezler. Yine refleks hareketler iradi olmadığı için hareket değildir.

cc) Mekanik hareketler, uyku halinde gerçekleştirilmiş olan hareketler de hareket değildir; zira bu hallerde vücut hareketi ile irade birbirinden ayrılmıştır.

b) Tipiklik: Yukarıda hareket başlığı altında izah ettiğimiz eylemin suç tipine yani harekete karşılık gelen suç türüne (hırsızlık, adam öldürme, görevi ihmal vs.) uyup uymadığı tespit edilecektir. Yapılan bu tespitten sonra, hareketin suç tipine, suçun kanundaki tarifine uyup uymadığı araştırılacaktır. Tipiklik, soyut bir kavramdır; her suça uyabilen veya her suçta yer alan maddi unsurların görülebileceği soyut bir modeldir. Hareketin tipikliği ihlal ettiğini söylediğimizde, hem kanuni unsurun hem de kanuni unsuru bünyesinde göstermiş olduğu tipikliğin ihlal edilmiş olduğunu kabul ediyoruz.

c) Hukuka Aykırılık: Bir hareketin varlığını ve bunun tipikliğini (kanundaki suç türünü) ihlal etmiş olması veya tipikliğe uygunluğu fiilin suç olarak kabulüne ve hukuka aykırılığını belirtmesi bakımından kural olarak yeterlidir. Ancak bu durum mutlak değildir. Zira bir suç tipi ihlal edildiği ve hukuka aykırılık ortaya çıktığı halde, hukukun çeşitli kaynakları bu suç tipinin ihlal edilmesine izin vermiş, olanak tanımış veya kişiye bir görev olarak yüklemiş olabilir. Örneğin, saldırıya uğrayan bir kişi kendisine yönelik saldırıyı def etmek ve kendisini korumak için karşı tarafa cismani bir zarar verdiğinde hatta duruma göre saldırganı öldürdüğünde adam öldürme suç tipi gerçekleştiği halde, fail cezalandırılmamaktadır. Çünkü kanun, saldırıya uğrayana bu izni vererek bu durumu hukuka uygunluk sebebi olarak kabul etmiştir. Ayrıca bazı suç tiplerini düzenleyen kanun metinlerinde “haksız olarak” veya “hukuka aykırı olarak” ifadeleri yer almaktadır. Bu suç tiplerinde hareket suç tipini ihlal etse dahi, bu hareketin haksız veya hukuka aykırı olduğu tespit edilmeden bir sonuca varılamaz.

c) Kusur: Tipe uygun, hukuka aykırı hareket suçun objektif yanını teşkil ederken kusur, sübjektif yanını oluşturur. “Kusurluluk” unsuru ile kişinin hatalı hareket ettiğini açıklarız. Kişi yaptığı iradi hareketi ile kendisine yüklenen hukuki yükümlülüğü yerine getirmemiştir ve bu kusurlu hareketi ona yüklenebilmektedir. Dış dünyada meydana gelen bir olay, maddi bünyesi yanında bu fiili gerçekleştiren kişinin iç dünyası ve karakterinin de sonucudur. Fiilin suç olabilmesi için, kişinin manevi âlemi önemli olmakla beraber, fiil ile olan kusurunu teşkil eden bu manevi ilişki (psişik ilişki) her olayda aynı değildir. Bir hareket tipik ve hukuka aykırı olsa dahi, bu hareket failine istinat edilemiyor, ona kusur olarak yüklenemiyorsa kişinin (fiilin) kusurluluğundan bahsedemeyiz. Örneğin, yaptığı fiilin anlam ve sonuçlarını idrak edemeyen akıl hastaları, 11 yaşını doldurmamış çocuklar ve fiili işlediği sırada geçici olarak akıl ve şuur yeteneğini kaybeden kişilerin (sara hastaları, şizofreni hastaları vs.) suç niteliğindeki fiilleri bu kişilere istinat edilemediği için kusurdan bahsedilemeyecektir.

 

CEZA

En ilkel toplumdan en gelişmiş topluma kadar, bir arada bulunulabilmesi bir düzeni gerektirir. Düzensiz bir toplum düşünülemeyeceğine göre, bu düzeni bozan kişiye karşı, işlediği fiil sebebiyle toplumun kınama duygusunu belirten bir yaptırımın uygulanması zorunludur. Uygulanış türleri ve şekli bugün değişmiş olsa dahi, toplumun kınama duygusunu açıklayan, kusur ile orantılı olarak verilen, uygulandığı kişi üzerinde acı ve ıstırap veren, bozulmuş olan toplum düzenini eski haline getirmeyi amaçlayan yaptırıma ceza denir. Bu anlatım biçimi, ceza yaptırımının bir yandan hukuki esasını açıklar, uygulanmasındaki amacı belirtir. Toplu düzenini bozan ağır ihlaller karşısında ceza yaptırımının uygulanması zorunlu olduğuna göre, bu zorunluluk cezanın hukuki esasını açıklar ve başka gerekçeler aranmasına gerek yoktur.

Toplumun korunması Devletin temel görevlerindendir ve bunun gerçekleştirilebilmesi için ceza yaptırımının uygulanması doğaldır. Ancak, toplum düzenini bozan her sapmaya karşı, Devlet ceza yaptırımı uygulamaz. Sosyal sapmanın toplum bakımından gösterdiği tehlike, fiilin işleniş biçimi, faildeki ahlaki kötülük, Devletin değişik türde olan yaptırımları ile müdahale etmesini gerekli kılar. Caza Hukukunun ceza yaptırımı hukuka aykırı fiillerde kullanılacak son çaredir; yani hukukun diğer dallarında mevcut yaptırımların yetersiz kaldığı hallerde, Devlet, fiili ceza yaptırımı ile karşılayacaktır.

Ceza Hukuku, Kamu Hukukunun bir dalıdır. Kamu Hukuku, hukuki ilişkilerde üst-ast ayrımı içinde gerekli kuralları koyar. Ceza Hukuku’nda Devlet toplumun temsilcisi olarak, toplumun huzurunu koruma, toplumun hukuka olan güvenini sağlama amacına yönelik cezalandırma gücünü kullanır. Her ne kadar suç kişiler arasında gerçekleşmiş bir olay gibi görünse de her suçta gerçek mağdur Devlettir. Bu sebeple ceza ve güvenlik önlemlerinden oluşan yaptırımlar, düzeni bozanlara karşı Devletin çeşitli organları (savcılar, mahkemeler, infaz kurumları vb.) vasıtası ile uygulanır.

Suç olarak tespit edilmiş olan fiillerin işlenmesi ile birlikte suç işleyene karşı Devletin cezalandırma kamusal hakkı ortaya çıkar. Ceza verme yetkisinin Devlete ait olmasının temelinde yatan bazı sebepler vardır. Bunlar:

a) Devlete ait olan cezalandırma hakkı aynı zamanda Devletin egemenliğinin ayrılmaz bir sonucudur.

b) Suç toplum düzenini bozan bir fiil olunca, cezalandırma hakkına sahip olan Devlet için bu hak aynı zamanda bir görevdir. Suçun işlenmiş olması durumunda, Devletin hem cezalandırma hakkında hem de cezalandırma görevinden söz edilince, bunun sonucu olarak; suçların mahkeme hukuku içinde kovuşturulması re’sen gerçekleştirilecek ve kovuşturmanın zorunluluğu kuralı da, böylece ortaya çıkmış olacaktır.

c) Devletin ceza verme görevinden bahsedilmesi, bunun sınırsız olarak kullanılabilme imkânının varlığı anlamını taşımaz. Devlet, suç politikası içinde suçları tespit etmek, her suçun unsurlarını göstermek, cezasını da belirtmek zorundadır. Böylece, Devlet kendisine ait olan cezalandırma hakkını da aynı zamanda yine kendisi sınırlamaktadır.

d) Ceza Kanunlarında yer alan kovuşturulması suçtan zarar görenin şikâyetine bağlı suçlar, belirtilen bu kuralın istisnası değildir. Şikâyete bağlı suçlarda Devletin cezalandırma hakkı yine de mevcuttur; ancak, kovuşturmanın yapılabilmesi için suçtan zarar gören kişinin şikâyette bulunmuş olması anlamı taşımaz. Ceza verem hakkı Devlete ait bir hak olunca, bu hakların kullanılabilmesinin fertlerin tasarruflarına terk edilebilmesi düşünülmeyecektir; diğer bir anlatımla, suçtan zarar görmüş olan kişinin fail ile anlaşması, kamusal nitelik taşıyan Ceza Hukukunda geçerli değildir. Ancak, Devlet önemsiz bazı suçlarda zarar görenin ceza muhakemesini harekete geçirebilme olanağına yer vermektedir ki, bunu Ceza Muhakemeleri Kanununda düzenlemiş olan “Şahsi Dava” kurumunda görmek mümkündür.

 

TÜRKİYE’DE CEZA YARGILAMASI HUKUKU

Ceza Yargılaması Hukuku Kavramı

Ceza yargılaması hukuku, kişilerin ceza hukukunun yasaklayıcı kuralları karşısındaki davranışlarının bir değerlendirmesini oluşturmaktadır. Daha açık bir ifade ile bir kişinin bir eyleminin suç olduğu şüphesi üzerine yapılan, bu şüpheyi yenmeye kadar süren ortak bir faaliyettir. Bu faaliyet genel olarak üç ayrı faaliyetten oluşur ve bunların birleşmesi ile “ceza yargılaması” kavramı ortaya çıkar. Bu üç faaliyet: iddia, savunma ve yargıdır. Bu faaliyetlerin hangi kurallara göre yürütüleceği, hangi faaliyetle ilgili hangi organ ve kişilerin ne gibi yetkilere sahip olacakları ve yine bu faaliyetler sırasında ne gibi yükümlülüklere katlanacakları, ceza hukuku yargılaması hukukunun kuralları ile saptanır.[1]

Ceza Yargılaması Hukukunun Amacı

Ceza Yargılaması faaliyetinde amaç, maddi gerçeğe uygun, yargılama kurallarına tam olarak riayet edilmiş biçimde verilen ve hukuki düzeni ve barışı kurmaya yarayan karar ulaşmaktır. Ceza Yargılamasının maddi gerçeğe ulaşma nedeni, kişinin suçlu sayılması halinde, cezalandırılması kanuni bir gereklilik olduğuna göre kişi özgürlüğünü yakından ilgilendiren bir konu oluşundan kaynaklanmaktadır. Bu nedenle bu alanda biçimsel gerçekle yetinilmez ve gerçeğin tam kendisi demek olan maddi gerçek aranır. Bu nedenle sanığın suçluluğu konusunda tam bir kanıya ulaşılmadığında “şüpheden sanık yararlanır” kuralı gereğince onun beraatına karar verilmek gerekir. Zira suçun işlendiğine ilişkin maddi gerçeğe tam ulaşılamamıştır. Bunun yanında Ceza Yargılamasında her şey delil olarak kabul edilebilir. Ayrıca delillerin değerlendirilmesinde yargıca serbestlik tanınmış, hatta yargıcın delil ileri sürmesi dahi kabul edilmiştir.

 

CEZA YARGILAMASININ YÜRÜYÜŞÜNE GENEL BİR BAKIŞ

Ceza yargılaması faaliyeti çeşitli kişi, makam ve kişilerin katılımıyla gerçekleşen ortak bir faaliyettir. Bu faaliyetin bir takım aşama ve evreleri vardır. Bu aşamalar:

1- Birinci Derece Yargılama Aşaması

Ceza uyuşmazlıklarının ilk defa ele alınıp yargılandığı aşamayı belirten birinci derece yargılama aşaması, kendi içinde iki aşamaya ayrılmaktadır.

a) Önsoruşturma Aşaması: Bu aşama suç haberinin alınması üzerine başlayıp suçun işlendiğine ilişkin yeterli kanıt ya da kanıtlar bulunup işin mahkemeye aktarılmasına yani dava açılmasına ya da dava açmaya yeterli kanıt bulunmayarak dava açılmasına gerek görülmemesi üzerine soruşturma aşamasına geçmeksizin bitmesi durumudur.

Bu aşamada hazırlık soruşturması ön plana çıkar. Hazırlık soruşturması olmaksızın ceza yargılaması yapılamaz. Bu devrede yetkili organ Cumhuriyet Savcılığıdır. Polis ve Jandarma dediğimiz kolluk görevlileri savcının yardımcısı olarak görev yapar. Hazırlık soruşturması sonunda kolluk görevlileri (polis ve jandarma) tarafından hazırlanan fezleke yani işlenen suça ilişkin şüpheli ve tanık ifadeleri, olay yeri basit krokisi, üst arama ve işyeri, ev, araç arama tutanakları ve parmak izlerini ihtiva eden evraklar toplamı ile suça ilişkin el konulan maddi bulgular/kanıtlar Cumhuriyet Savcılığına teslim edilir. Kolluk tarafından düzenlenen fezleke ve suça ilişkin kanıtları inceleyen Cumhuriyet Savcısı iki şekilde hareket edebilir:

aa) Suça ilişkin fezlekeyi ve maddi kanıtları inceleyerek dava açmaya yeterli suç şüphesinin varlığı halinde Cumhuriyet Başsavcılığı adına iddianame düzenler. Düzenlediği iddianamede kanunsuz suç olmaz ilkesi gereğince işlendiğini iddia ettiği suçun hangi suç olduğunu ve Ceza Kanununun hangi maddelerini ihlal ettiğini bildirmek zorundadır. İddianamede belirttiği sevk maddelerine göre şüphelinin cezalandırılmasını kamu adına iddia ve talep eder.

Cumhuriyet savcısının Cumhuriyet başsavcılık makamı adına düzenlediği iddianameyi Bu davanın görüleceği mahkeme dairesinin belirlenmesi için o mahkemenin nöbetçi dairesine verir. Nöbetçi Ceza Mahkemesi Dairesi, davayı görecek olan Ceza Dairesi ne belirler. Buna “tevzi” denir tevzi sonucunda iddianame madde itibariyle yetkili (görevli) olan mahkemenin bir dairesine düşer. Bu daire iddianameyi:

1)     CMK m .170’de belirtilen hususlara uygun düzenlenip düzenlenmediği,

2)     Suçun ispatını etki edeceği muhakkak sayılan mevcut bir delilin toplanıp toplanmadığı yani iddianamede sübuta etkili delillere yer verilip verilmediği,

3)     Ön ödeme veya uzlaşmaya Tabi bir suçtan dolayı ön ödeme veya uzlaşma usulünün uygulanıp uygulanmadığı noktalarında değerlendirir. Belirtilen bu hususlardaki değerlendirmeyi mahkeme, İddianamenin ve soruşturma evrakının kendisine verildiği tarihten itibaren on beş gün içinde soruşturma evresine ilişkin bütün belgeler incelendikten sonra yapar. On beş gün içinde iade edilmeyen iddianame kabul edilmiş sayılır (CMK m.174/3). Buna zımni kabul denir. On beş günlük süre hak düşürücü süre olmayıp düzenleyici süredir. Mahkeme eksik veya hatalı noktalar tespit ettiğinde bu noktaları belirtmek suretiyle iddianamenin Cumhuriyet başsavcılığına iadesine karar verilir. İade kararı itirazı kabil bir karardır. Bu karara Cumhuriyet savcısı itiraz edebilir (CMK m.174/5). Belirtelim ki, suçun hukuki nitelendirilmesi sebebiyle iddianame iade edilemez (CMK m.174/2).

Cumhuriyet Savcısı, iddianamenin iadesi üzerine, kararda gösterilen eksiklikleri tamamladıktan ve hatalı noktaları düzelttikten sonra, kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmesini gerektiren bir durumun bulunmaması halinde, yeniden iddianame düzenleyerek Dosyayı mahkemeye gönderir. İlk kararda belirtilmeyen sebeplere dayanılarak yeniden iddianamenin iadesi yoluna gidilemez (CMK m.174/4). İddianamenin yasaya uygun düzenlendiği kanaatinde olan mahkeme iddianamenin kabulüne karar verir. İddianamenin kabulü kararı ile veya 15 gün içinde iddianamenin iade edilmesi ile kovuşturma evresi ne geçirir. Şüpheli, sanık statüsünü alır.

ab) Cumhuriyet Savcısı, kolluk tarafından düzenlenen fezleke ve varsa maddi delilleri değerlendirerek dava açılmasına yeter delilin olmadığı Yani uyuşmazlığın yargı organları önüne taşınmasına gerek olmadığı sonucuna varırsa “kovuşturmaya gerek olmadığı” diğer adıyla da “Takipsizlik kararı” verebilir. Bu durumda ceza yargılaması başlamadan sona erer. Yani bu durumda Cumhuriyet Savcısı dava açarak uyuşmazlığı yargıya taşınmaz.

b) Sonsoruşturma Aşaması: Bu aşama yukarıda (aa’da) belirttiğimiz durumda yani Cumhuriyet savcısının suç şüphesi üzerine kolluk görevlilerinin hazırladığı fezleke ve varsa maddi delilleri değerlendirmesi, Cumhuriyet Başsavcılığı makamı adına iddianame düzenleyerek ilgili mahkemeye göndermesi ve iddianamenin Yukarıda belirtilen CMK hükümlerine göre değerlendirilip iddianamenin kabulüne karar verilmesi ile başlar. Bu aşamaya kovuşturma aşaması da denir.

Son soruşturma ya geçen, mahkemece yargılanması gereken uyuşmazlıklar bakımından mahkeme sonuç çıkarmak durumundadır. Bu aşamada duruşma hazırlığı ve duruşma evreleri vardır. Duruşma hazırlığında sana duruşma davetiyesi ile çağrı yapılır. Sanık tutuklu ise, tutuklu bulunduğu cezaevinde, tutuklu değilse diğer bir ifade ile tutuksuz yargılanıyor ise bildirdiği ikamet adresine duruşma davetiyesi gönderilir. Davetiyeye yargılamayı yapacak mahkemenin adı, tarafların adı, soyadı, duruşmanın yapılacağı salon, duruşma gün ve saati ile tarafların (sanık ve müşteki) duruşmaya gelme Zorunluluğu bildirilir. Duruşmaya mazeretsiz gelmeme durumunda bir sonraki duruşmaya zorla getirilecekleri ihtaratı da yapılır. Ayrıca daha önce ön soruşturma aşamasında (karakolda ya da jandarmada) ifadesine başvurulan tanıklara da aynı içerikte duruşma davetiyesi gönderilerek mahkemeye davet edilir. Uyuşmazlıkta bilirkişi incelemesini gerektirir bir durum varsa bilirkişi için de duruşma davetiyesi gönderilir.

Duruşmalar kural olarak halka açık olarak yapılır. Mahkeme başkanı, duruşmada ilk önce sanık, sanık savunucusu (savunman, avukat), tanık ve bilirkişinin gelip gelmediğinin kontrolünü yapar. Daha sonra sanık hakkındaki iddianame okunur ve sanığın sorgusu yapılır. Sanığın sorgusundan sonra sıra delillerin tartışılmasına gelir. Tanık ve bilirkişiler dinlenir, varsa yazılı deliller okunur. Her delilin tartışmasında savcı, sanık ve taraf avukatları görüşlerini açıklar. Tarafların itiraz, savunma ve iddiaları mahkeme başkanı (yargıç) tarafından dinlenir.

Delillerin tümünün değerlendirilmesi bitince son sözler söylenir, son söz sanığa verilir ve duruşma sona erer. Daha sonra mahkeme kurul halinde çalışan bir mahkeme ise (bir başkan ve iki üyeden oluşan bir mahkeme) karar için müzakereye çekilir. Uyuşmazlığın çözümünü sağlayacak sorunlar tartışılır, oylar verilir. Mahkemenin kararı bu şekilde ortaya çıkar. Eğer mahkeme tek hâkimden oluşan bir mahkeme ise müzakere ve oylama söz konusu olmaz. Hâkim kararını açıklar. Karar sonucunda sanığın ya beraatına (suçsuzluğuna) ya da mahkûmiyetine karar verilir ve her iki durumda da kararın gerekçesi sanığa bildirilir. Böylece birinci derecede yargılama sonuçlanmış olur.

2- İkinci Derece Yargılama Aşaması

Yukarıda belirtildiği biçimde yapılan ve bir kararla sonuçlanan birinci derece yargılama sonunda, ortaya çıkan kararın hukuka aykırı olması ya da yargılamanın taraflarının karardaki düşüncede olmamaları ya da sonucun tarafları tatmin etmemesi mümkündür. Bu bakımdan birinci derece yargılama sonunda verilmiş olan kararlara karşı, bunların hukuka uygunluğunu denetlemek için, ikinci derece yargılamalar, yargılama yasalarında öngörülür. Bunları şöyle belirtmek mümkündür:

a)     Temyiz Yargılaması: Yine mahkemece verilen bir sonkararın yalnızca hukuki bakımdan değerlendirilmesi yoludur. Kararın hukuka uygunluğu araştırılır. Bu yargılama Yargıtay tarafından yapılır. Temyiz yargılaması sonucunda iki ihtimal vardır. Birincisi; yapılan yargılama sonucunda mahkemenin kararı onanır. İkincisi; mahkemenin kararı hukuka aykırı bulunur. Temyiz isteklerinin kabul edilmesi ve kararın bozularak, mahkemenin hukuka uygun karar vermesi istenir.

b)     İtiraz Yargılaması: Bu da ikinci derece yargılama türüdür ve maddi ve hukuki incelemeyi içerir. İtiraz, sonkararların dışındaki kararlara, ilke olarak yargıçlık kararlarına karşı olan bir kanunyoludur. İtirazda amaç, iş henüz sona ermeden, ortaya çıkan bazı ikinci derecedeki önemli uyuşmazlıkları çözmek ve işin en kısa sürede sonuçlanmasını sağlamaktır.

 

TÜRKİYE’DE SUÇ VE SUÇLULUK OLGUSU

İçinde yaşadığımız çağın önemli sorunlarından birisi şüphesiz suç olgusudur. Ülkemizde hızlı bir toplumsal değişim süreci yaşanmaktadır. Bu süreç, tarım toplumundan sanayi toplumuna ve küresel gelişmelerin de bilgi toplumuna doğru hızla ilerleme şeklinde görülmektedir. Bir anlamda geçiş dönemi olan bu süreçte, başta ekonomik, sosyal ve siyasal alanlar olmak üzere birçok alanda büyük değişimler yaşanmaktadır. Bütün bu gelişmeler karşısında, yasal mevzuat ve sosyal kontrol sistemleri yetersiz kalmakta ve ihtiyaca cevap verememektedir. Bu nedenle sosyal çevrede pek çok olumsuzluklar meydana gelmekte ve birçok hukuksal ve sosyal sorunlar ortaya çıkmaktadır.

Bir toplumda suç oranlarının artması; o toplum içerisinde huzursuzluk ve düzensizliğe yol açmakta, güven ve emniyet hissinin kaybolmasına neden olmaktadır. Bu durum suçun toplum yapısına verdiği zararın en büyük göstergelerindendir. Bilindiği gibi Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi teorisinde güvenlik ihtiyacı, fizyolojik ihtiyaçlardan sonra ikinci sırada gelmektedir. Bu da birey ve toplumlar için güvenliğin önemini arz etmektedir. Toplumlarda güvenlik hissi kaybolduğunda kargaşa ortamı meydana gelir ki; bunun neticesi o toplumun yıkılmasına kadar gidebilir. Hiç kimse sürekli cinayet, hırsızlık, tecavüz vb. suç türlerinin yaşandığı bir çevrede yaşamak istemez. Bu tür olayların yaşandığı toplumlarda suç insanlar arasında korku ve panik havasının yaşanmasına neden olur.

Her suç aynı zamanda bir sapmadır. Ancak her sapma bir suç değildir. Suçu hukuk kurallarının çiğnenmesi şeklinde tanımlarken, sapmayı da toplumda var olan değerlerden örf, âdet, gelenek kuralarına aykırı davranmak şeklinde tanımlayabiliriz. Bu tanımlardan da anlaşılacağı üzere suç ve sapma olguları ile ilgili kesin tanımlamalarda bulunmak zordur. Suç ve sapma olguları zamana, topluma göre değişiklik gösterebilir. Ancak insan öldürme, tecavüz gibi suç ve sapma çeşidi olarak sayacağımız olgular; istisnalara dışında tüm tarih boyunca toplumlar tarafından suç ve sapma olarak değerlendirilmiştir. Hırsızlık suçu da hemen hemen tüm toplumlarda benzer şekilde bir sapma ve suç olgusu olarak nitelendirilmiştir. Ne günümüzde ne de geçmişte toplumlarda hırsızlık olgusuna olumlu gözle bakılmamıştır.

 

İSLÂM’IN SUÇ VE CEZAYA BAKIŞI

El-Maverdi “suç” kavramını şöyle tarif eder: “Suç, yüce Allah’ın had yahut ta’zir cezası getirerek yapılmasına engel olduğu Şer’an getirilmiş bir takım yasak eylemlerdir.” İslâm’da yapılması Şer’an yasak olan eylemleri işleyenler cezalandırılır. Asıl olan şey merhamettir. Ancak insanlara kötülük edenlere, Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın hakkını çiğneyenlere suç oluşturan söz ve eylemlerinden dolayı ceza verilir. Uygulanan her ceza, bu cezayı çeken kimseye verilmiş bir zarardır. Ve böylece haddizatında İslâm ümmeti de zararın dışında değildir. Fakat maslahat ve mefsedet ilkesi bu cezanın verilmesini zorunlu kılmaktadır.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in, مَنْ لاَ يَرْحَمْ لاَ يُرْحَمْ “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.”[2] hadis-i şerifi toplum düzeninin üzerine oturduğu, değişmez ve yerli yerine yerleşmiş temel bir kuraldır. Çünkü toplumda kuraldışı insanlar, tıpkı binaların duvarlarında kötü çıkıntılar gibidirler. Duvarın güzel ve göz alıcı olması her köşenin sağlam olabilmesi için bu çıkıntının mutlaka düzeltilmesi kaçınılmazdır ki binanın sütunları dosdoğru olsun. Ya da bir meyve ağacını ele alalım. Bu ağacın meyve vermesi için kendisine musallat olan asalaklardan temizlenmesi gerekir.

Bunun içindir ki, peygamberlerin getirdiği ilk rahmet adalet ilkesidir. Adalet, başlı başına kuşatıcı, herkesi kucaklayıcı bir rahmettir. Bu nedenledir ki Kur’an-ı Kerim, ilahi peygamberlik müesseselerinin “kıst”ı (adaleti), insanlar arasında adil mizanı (teraziyi) yerleştirmek için geldiğini açıklamaktadır. Aslında rahmet ile “kıst” birbirinden farklı şeyler değildir. Tam tersine “kıst”tan maksat bizzat rahmettir. Bu manada yüce Allah Subhanehû ve Teâlâ şöyle buyurur:

لَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَأَنزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْمِيزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ وَأَنزَلْنَا الْحَدِيدَ فِيهِ بَأْسٌ شَدِيدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللَّهُ مَن يَنصُرُهُ وَرُسُلَهُ بِالْغَيْبِ إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ

“Andolsun ki biz elçilerimizi apaçık delillerle gönderdik ve insanların kıst’ı (adaleti) ayakta tutmaları için beraberlerinde de kitabı ve mizanı indirdik. Bir de kendisinde hem çetin bir sertlik ve insanlar için menfaatler bulunan demiri indirdik.”[3]

Bu ayet-i kerime, insanlar arasındaki “kıst”ın (adaletin) bütün peygamberlerin peygamberlik görevinin temeli olduğuna ve aynı zamanda “kıst”ın içinde adalet olan bir merhamet olduğuna da işaret etmektedir. Çünkü peygamberler insanlara rahmet olarak gönderilmişlerdir. Adalet ve rahmet birbirinden ayrılmaz iki terimdir. Yani biri varsa, diğeri de vardır. Rahmet, adaletin gerekli unsurlarından ve meyvelerinden birisidir. Rahmetin zulümle bir arada gerçekleşmesi mümkün değildir. Ve aynen bunun gibi, mademki göz önüne alınacak olan herkese rahmettir, o halde zulüm varken rahmetin gerçekleşmesi de mümkün değildir.

Yine bu ayette Allah Subhanehû ve Teâlâ adaletin yanında “demir”den de söz etmektedir. Bunun nedeni, gerçek adaletin sağlanması ve sürekli olarak sabit ve değişmez bir biçimde var olması için, adaletin yanı başında onu sertliği ile koruyacak demirin, gücün yani “devlet”in olması gerektiğine işaret etmektedir.

Adalet ve merhamet kavramlarının birbirinden ayrılmaz iki mefhum olmaları dolayısıyla İslâm, suç işlemekten alıkoyucu cezalar getirmiştir. İslâm’ın öngördüğü cezaların temeli, işlenen suç ile buna verilecek engelleyici cezanın birbirine denk olmasıdır. Bu yüzden Kur’an, cezaları, “mesulat” deyimi ile ifade etmektedir. Yüce Allah, Rabbinin emrinden çıkan ümmetlere verdiği cezalar ve bunlardan sonra gelip de başlarına gelen cezalardan ibret almayan kimseler hakkında şöyle buyurmaktadır:

وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ وَقَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِهِمُ الْمَثُلاَتُ

“Senden iyilikten önce çarçabuk kötülük isterler. Hâlbuki onlardan önce nice mesulat gelip geçmiştir.”[4] Ayet metninde geçen “mesulat”, daha önce geçen ümmetlere günahlarına denk olarak verilen cezalar demektir. Buna rağmen sonra gelenler bu cezalardan öğüt, ibret almamışlardır. İşte haktan uzak sapıklık budur.

İslâm’ın öngördüğü cezaların temeli -genel olarak- işlenen suç ile buna verilecek cezanın denk olmasıdır. Buna “kısas” denilmektedir. İslâm bu cezaları öngörürken, kısas’ın insanlara rahmet olmasını, yaşanılan hayatın huzurlu ve mutlu olmasını, bu hayatı hiç bir sıkıntının bulandırmamasını, ona günahların bulaşmamasını hedeflemiştir. Bu yüzden Allah Subhanehû ve Teâlâ; وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةٌ “Kısasta sizin için hayat vardır.”[5] buyurmaktadır.

İslâm dini aslında Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın yasakları olan toplumsal yasakları çiğneyecekler için engel olucu cezalar getirmeye yönelmiştir. Bundan maksat, insanları gerçek adaleti yaşamaya yönlendirmektir. Tabii bunu ayakta tutabilecekleri ölçüde ve onu sağlamaya yol bulabilecekleri oranda...

İşte bu noktada ilahi cezaların yüceliğini, fazileti gerçekleştirmeye yöneldiklerini tespit ediyoruz. Ve bu hali ile onlar, insanların öngörmüş oldukları, üzerinde görüş birliğine varıp toplumu yönettikleri cezalardan ayrılmaktadır. Zira çeşitli hükümetlerin getirdikleri cezalar insanların örf ve adetlerinden alınmıştır. Yüce Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın Şeriatı’na gelince; o insanların örflerine, hayır ve şer olarak kabul ettikleri şeylere yönelmez. Tam tersine, katkısız gerçek ne ise ona yönelir. Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın Şeriatı, faziletlere yönelir ve onları korur; kötülüklere engel olur ve onları yok eder.

İslâm Şeriatı’nda bir zulüm işlediği zaman devlet idare edeni koruyan ya da suç işlediği zaman onu himaye eden bir iktidar yoktur. Tam tersine, herkes yüce Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın huzurunda adalet gereği eşittir; bir kötülük işlenmesi söz konusu ise üstünle üstün olmayanın ayrımına yer yoktur. Mevkice üstün olan ve olmayan, ancak faziletlerde ne derece bezenilmiş ve benimsenmiş meselesi incelenirken gündeme gelir.

İslâm Şeriatı’nın suçlarla ilgili hükümlerde ilk ayrıcalığı ve meziyeti hem yönetene, hem de yönetilene uygulanacak olan genel bir kanun olması, sürüyü gözettiği gibi çobanı da gözetmesindendir. Güçlü olan nüfuz sahipleri İslâm’ın getirdiği suç yasasından yakalarını kurtaramadıkları gibi, aynı hükümler zayıflara da uygulanır. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem bu gerçeği, Kureyş kabilesi İslâm’a girip de aralarından şerefli bir kadını yüce Allah’ın koymuş olduğu cezayı -sırf şerefli diye- uygulatmamak için affetmesini istedikleri zaman, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle haykırmıştır:

إِنَّمَا أَهْلَكَ الَّذِينَ قَبْلَكُمْ أَنَّهُمْ كَانُوا إِذَا سَرَقَ فِيهِمْ الشَّرِيفُ تَرَكُوهُ وَإِذَا سَرَقَ فِيهِمْ الضَّعِيفُ أَقَامُوا عَلَيْهِ الْحَدَّ وَايْمُ اللَّهِ لَوْ أَنَّ فَاطِمَةَ بِنْتَ مُحَمَّدٍ سَرَقَتْ لَقَطَعْتُ يَدَهَا

"Sizden evvelki ümmetleri ancak şu helak etmiştir; onlar aralarında şerefli bir kimse hırsızlık yaptığında onu bırakırlardı da zayıf olan bir kişi hırsızlık yaptığında ise ona had cezası tatbik ederlerdi. Allah'a yemin ederim ki hırsızlık yapan kızım Fatıma bile olsa elini keserdim"[6]

İslâm Şeriatı’nın ayrıcalığı ve meziyeti sadece bu konu ile de sınırlı değildir. Aksine İslâm’ın, getirmiş olduğu hükümler tamtamına ahlak yasaları ve vicdanla uyuşmaktadır; ceza olarak gördüğü şeyler ahlak yasalarına aykırı olan şeylerdir. Öte yandan ahlaka uygun olan şeylere de sevap getirmiştir. Ahlaka göre kötülük olan her şeyi İslâm Şeriatı cezalandırmıştır. Ancak söz konusu ceza iki çeşittir: dünya cezası ve ahiret cezası. Bunun nedeni şudur: Ahlaka aykırı olan suçlar iki çeşittir: Birincisi ispat edilebilen suçlardır ve bunlar toplumları bozup ifsat ederler. İşte bu tür suçlar için dünyada engel olucu ve caydırıcı cezalar öngörülmüştür. Yargıçların uyguladıkları cezalar işte bunlardır. Hırsızlık, iffetli ve namuslu kadınlara zina iftirası, zina etmek, yol kesmek, gerek mala ve gerekse canlara yapılan öteki saldırılar. İşte bütün bu suçlar için İslâm’da tespit edilmiş cezalar vardır.



[1] YURTCAN, Erdener, Ceza Yargılama Hukuku, Alfa Basım Yayım Dağıtım, İstanbul, 1996, s.2

[2] Buhari; Edeb, 18,28

[3] Hadid Sûresi 25

[4] Ra’d Sûresi 6

[5] Bakara Sûresi 179

[6] Müslim


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz