Hamd ve sena âlemlerin
Rabb’i olan Allah’a, salât Allah’ın Rasulü, hatemün enbiya, hidayet rehberi
Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi ve
Sellem’e ve selam Sahabe-i Kiram’a, Tabein’e, Tabeit Tabein’e, ehli Beyt’e
ve Kıyamet’e kadar sırat-ı müstakim üzere olan muttaki, salih-saliha ve
öncülerin üzerine olsun.
Bugün ne kadar da İslâmî
hayata dolayısıyla onun metodu olan Raşit bir Hilâfet Devleti’ne muhtacız. Zira
hem konumuz bu gerçeği gösterecek hem de bugünkü İslâm Ümmeti’nin saplandığı
korkunç inhitat çukuru bunu göstermektedir. Allah Subhanehu ve Teâlâ hepimizi İslâmî Ümmeti bu çukurdan yükseklere
çıkarmak için elini uzatanlardan ve bu şerefli çalışmada önde olanlardan
eylesin.
Evet, bugün İslâm Ümmeti
hayatla alakalı birçok sorunlar yaşamakta ve bu sorunlar çözümsüz kalmaktadır.
Kadın erkek ilişkilerinden tutun da aile, eğitim ve en önemlisi de devlet halk
ilişkilerinde hercümerç olmuş bir hayat yaşamaktayız. Zira bir hayat nizamı
olarak üzerimize uygulanan İslâm hayattan uzaklaştırılmış, onu tatbik eden İslâm
Hilâfet Devleti yıkılmış ve yaklaşık bir asırlık Cumhuriyet dönemi İslâm
Ümmeti’ni bu hale getirmiştir. Kim ki bu hayattan memnun ise bilsin ki Allah Subhanehu ve Teâlâ bu hayattan razı
değildir.
Peki, İslâm Ümmeti bu hale
nasıl geldi, neler değişti, neleri kaybettik de Allah Azze ve Celle bizlerin böyle bir hayatın ortasında olmamızı
diledi? Esasında Allah Azze ve Celle
kullarına zulmedici değildir, lakin bu hayat Müslümanların kendi elleri ile
yaptıkları yüzünden bu hale gelmiştir. Bununla alakalı olarak Kur’an’ı Kerim’de
Allah Subhanehu şöyle buyurur:
إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا
بِأَنْفُسِهِمْ
“Muhakkak ki Allah bir toplum kendi nefsindekileri
değiştirmedikçe o toplumun halini değiştirmez” (Rad
Suresi 11)
İşte ben inşallah bu
makale içerisinde bu hale gelmemize sebep olan en önemli etkenlerden birisi
olan iman ve imanın hayat ile alakasını anlatmaya çalışacağım. Çünkü bu hale
gelmemize sebep olan pek çok tâli konu olmakla birlikte esas sebep bütün bu tâli
konuların da kendisine dayandığı iman konusudur. Zira iman öyle bir şeydir ki
doğrudan hayatla alakalı, doğrudan insanların davranışlarını etkileyen ve ne
kadar zayıf olurlarsa olsunlar sahiplerini izzetli ve şerefli kılıp en üstün
hale getirir. Çünkü o kuru bir sözden ibaret olmadığı gibi büyük bir
sorumluluğu ve neticesinde üstün bir ümmet olmayı beraberinde getirir. İman,
inananlarda bir coşku, heyecan ve hamaset oluşturduğu gibi fertte, ailede,
kitlelerde ve toplumda bir inkılap meydana getirir. İman edenler dünya
hayatının bir imtihan olduğu ve ancak iman edip salih amel işleyenlerin
kurtulacağı bilinciyle kendisini Rabbinin güvencesinde hisseder.
İman Arap lügatinde emin
olmak, güvende olmak gibi anlamlara gelir. Bu yüzden iman edenlere de mü’min,
güvenen, güvende olan denir. Istılahi olarak ise, vakıaya uygun kesin delile
dayalı kesin tasdik demektir. Dolayısıyla iman edilen hususun bir vakıası
olması lazım, varlığına kesin işaret eden bir delili olması lazım ve onun kesin
bir tasdikle tasdik edilmesi lazım. İslâm şeriatında iman, Allah’a,
Meleklerine, Peygamberlerine, Kitaplarına, Ahiret Günü’ne ve hayrının ve
şerrinin Allah’tan olduğu kaza ve kadere vakasına uygun bir şekilde delillerini
bilerek şeksiz şüphesiz inanmaktır. İmanda şek, şüphe, zan ve acaba olmaz. Bunların
varlığı imanı geçersiz kıldığı gibi hayata bir etkisi de olmaz.
İman sadece bir şeye
inanmak demek değildir. İnanılan şeyin bir vakıası, bir gerekçesi olması lazım
ki eğer o esasi meselelerdense iman olur. Örneğin Allah’a imanda olduğu gibi
insan fıtratında olan “nereden geldim?” sorusuna cevap olduğu için vakıaya
uygun ve esasi bir konu olduğundan Allah’a iman diyoruz, Allah’a inanmak
demiyoruz. Çünkü insan, hayat ve kâinatın bunların ötesinde, bunları yoktan var
eden ve en güzel ve dakik bir şekilde bunları düzenleyen, dolayısıyla insan
hayatını da düzenleyen düzen sahibi bir yaratıcıya iman etmek insanın
yaşantısında bir değişim, bir inkılap meydana getirir. Ve bu hayatın sonrasında
bir hesap gününün olduğuna dolayısıyla iman ettiği Yaratıcı’nın bu hesap
gününde kendisini yeniden diriltip hesaba çekeceğine ve dolayısıyla davranışlarını
buna göre yapması gerektiğine iman eder. Artık o kişi hayata bu pencereden
bakar, imanı onun bakış açısı, lideri ve ölçüsü olur. Bütün amellerinde
amellerini kayıt altına alan iki meleğin ömür boyu kendisine eşlik ettiğini
bilir ve haramlardan uzak durduğu gibi farz ve vaciplere de dört elle sarılır.
İşte bu, iman edenlerle kâfirlerin arasındaki en büyük farktır. Çünkü mesela
Allah’ın varlığına inanmayan bir ateist hayatı boyunca hiçbir ölçüye tâbi
olmadan hayvanların yaşantısı gibi gelişigüzel yaşar. İçki, kumar, fuhuş ve
faizde hiçbir beis görmeden bunları rahatça yapar. Çünkü ona göre kendisini bu
işlerden dolayı hesaba çekecek bir yaratıcı yoktur.
Buna göre kendisine
inanıldığında hayatında değişiklik meydana getirmeyen konulara iman denmez.
Uzaylı var mıdır, yok mudur gibi şeylerin bir gerekçesi olmadığı gibi buna
inandığımızda da hayatımızı hiç etkilemez. Hâlbuki hayvan gibi yaşayan bir
kâfir Allah’a iman ettiğinde onun hayatı başlı başına değişir. Bir kimse Ahiret
Günü’ne inandığında hayatını buna göre şekillendirir ve yaptığı her şeyden
hesaba çekileceğini bilerek hayrı yapar, şerden imtina eder. Kur’an’ı Kerim’in
Allah’ın kitabı olduğuna inanmayan onun ayetlerine itibar etmez ve hayatını
etkilemez. Ancak ona Allah’ın kitabı olarak iman eden kimse Kur’an’a sımsıkı
sarılır, onu bir hayat rehberi olarak tanır. İşte böylece imanın ilk kuralının
iman edilecek hususun bir vakıası olması gerektiğini ve ona iman etmemizin bir
gerekçesi olması gerektiğini anlamış oluyoruz.
İmanın ikinci adımı
delildir. Delili olmayan şeyler iman konusu olmazlar. Çünkü iman vehim ve
varsayımdan uzak bir hakikattir. Allah’ın varlığı, Kur’an’ı Kerim’in Allah’ın
kitabı olduğu, Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Allah’ın kulu ve
Rasulü olduğu ve hayrının ve şerrinin Allah’tan olduğu kaza ve kadere imanın
delili aklî delildir. Hiçbir ilim, diploma ve uzmanlık gerekmeksizin dağdaki
bir çobandan tutun üniversitelerdeki profesörlere varıncaya kadar aklı olan
herkes insan, hayat ve kâinatın ötesinde bunları yoktan var eden düzen sahibi
bir yaratıcının olduğunu idrak eder. Yine diğer hususların hakikatini da insan,
aklı ile anlayıp idrak eder.
Aklın sınırları dışında
olan ahirete iman, meleklere iman, önceki peygamberlere iman ve diğer semavi
kitaplara imanın delili ise aslı akılla sabit olan Kur’an’ın kati ayetleridir.
Her ne kadar insan aklı ile bunları idrak edemese de Allah Teâlâ bunlara iman etmemizi talep etmiştir. Bunların dışında, yani
aklın kavradıkları ve Allah’ın bizlerden inanmamızı talep ettiği şeylerin
dışındaki şeylere iman etmek ise haramdır. Çünkü bunlar ya delilden tamamen
yoksundur ya da zanni delillere dayanmaktadır. İman hususunda ise zanna, şüpheye
ve varsayıma dayanmak haramdır. Bu konuda Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:
إِن يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ وَإِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْنِي مِنَ
الْحَقِّ شَيْئًا
“Onlar ancak zanna uyarlar, zan ise haktan bir şey ifade etmez.”
(Necm Suresi 28)
Müslüman her hususta
Allah’a teslim olan kişidir. Yeme içmesinden uyumasına, giyinmesine ve
yönetiminden ticaretine varıncaya kadar her hususta şer’î hükme uymakla
mükelleftir. Aklı başında olduğu sürece, akıl-baliğ olduktan sonra son nefesini
verinceye kadar İslâm’ın sınırları ile mukayyettir. İşte bunun gibi iman
konusunda da Müslüman serbest değil İslâm’ın hududu ile mukayyettir. Kafasına
göre ben şuna inanırım şuna inanmam diyemez. Aklın ve kati delillerin işaret
ettiklerinden başkasına iman etmek haramdır. Bu durumda iman ettiğimiz
amentümüzü hakikatini ve delilini bilmeksizin, “Amentü billahi ve melaiketihi ve kütübihi ve rasuluhu vel yevmil ahiri
ve bil kaderi hayrihi ve şerrihi min allahu teâlâ vel bas-u badel mevt hakkun.”
şeklinde sayıp durmak yerine bütün bunların vakıasını ve delilini inceleyip
araştırmamız ve iman etmemiz gerekiyor. Bunların dışında kalan herkesin farklı,
farklı önümüze koyup iman etmemizi istedikleri insanlar arasında dolaşan bâtıl
inanç ve hurafeleri reddetmemiz gerekir.
İmanın üçüncü adımı
şüphesiz kesin tasdik etmektir. Vakıaya uygun ve kesin delile dayalı şeylerde
tasdik üç şekildedir. Birincisi, tasdik etmeyenler ki bunlar kâfirlerdir. İman
esaslarından ister tamamını, isterse de bir kısmını tasdik etmemek küfürdür ve
sahibini kâfir kılar. Böyle bir kimsenin Allah’ın varlığına inanıyor olması bir
şeyi değiştirmez. Çünkü İslâm akidesi bir bütündür ve tamamı kesin tasdik
edilmedikçe kişi iman etmiş olmaz. Bugün Allah’a inanan Yahudi ve Nasranîlerin
durumu budur.
İkincisi; İslâm akidesini
hakikatini anlamaksızın ve delillerini bilmeksizin tasdik edenler. Böyle
durumda olanlar Müslüman kabul edilmekle birlikte bu halde kalmaları
kendilerine haramdır. Bu kimseler Allah Teâlâ’nın
aynen şu ayetinde buyurduğu kimseler gibidir:
قَالَتِ الْأَعْرَابُ آمَنَّا قُل لَّمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِن قُولُوا
أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ
“Bedeviler iman ettik dediler, iman ettik demeyin Müslüman
olduk deyin, henüz iman kalbinize yerleşmedi.” (Hucurat
Suresi 14)
Üçüncüsü; iman esaslarının
tamamını vakıasını ve kesin delillerini bilerek idrak ettiği için kesin tasdik
edenler. İşte İslâm’ın bizden istediği iman budur. Bu o koca karı diye
isimlendirilen iman değildirve o bakış, tefekkür ve beyyine yoluyla aklını
kullanarak iman eden yakin iman sahibi müstenir kişinin imanıdır. O, Mehmet
Akif’in “Nasıl böyle bir imanı boğar medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.”
dediği derin ve köklü imandır. Allah Subhanehu
ve Teâlâ hepimizi böyle yakin iman sahibi muttakilerden eylesin.
İman esaslarının dışında
vehim ve hurafelerin tasdik edilmesine gelince; bu hususların kesin delilden
yoksun olmaları, vakıaya ters olmaları ve Allahu Zülcelal’in bizden böyle bir talebi olmamasından dolayı zaten böyle
şeyleri kişinin kesin tasdik etmesi mümkün değildir. Ancak buna rağmen bunları
tasdik edip boş hayallere kendini kaptıranlar, aslı-astarı olmayan hurafe ve bâtıl
inançları imanına bulaştıranlar günah üzeredirler. Çünkü iman ancak yakinden
alınır.
Kıymetli Müslümanlar
imanımız ancak böyle İslâm’ın öngördüğü bir iman olduğunda şer’î hükümlere
bağlanmak olarak hayatta varlık gösterir. Müslüman bütün hayat sorunlarının
çözümlerini bu imandan alır ve böylece tüm hayat iman üzerine oturtulur. Bu hep
böyle olmuştur, insan inandığı gibi yaşar. Çünkü insanın bütün davranışları
imanından kaynaklanan mefhumlarına göre olur. Bir ateist Allah yok der ve Allah
yok gibi yaşar. Bizlerin Allah var deyip, Allah yok gibi yaşamamız büyük bir
tutarsızlıktır. İşte bütün bu yaşadıklarımız, İslâm’a iman ettiğimiz halde
İslâm’dan uzak yaşamamız imanla alakalı yukarıda verdiğim ölçülere uymadığımız,
imanımızı atalarımızdan miras olarak aldığımızdan kaynaklanıyor. Eğer az önce
ortaya koyduğum şekilde iman etmiş olsaydık bugün ne kâfirler İslâm beldelerini
işgal edebilirler, ne üzerimize küfür hükümleri uygulanır ne de Müslümanlar
olarak İslâm’dan uzak yaşardık.
Bugün imanımızı miras
yoluyla alınan geleneksel bir iman haline getirdik. Caiz olmadığı halde imanda
taklit yolunu seçtik. Bu gerçeği görmek isteyen insanlarla konuşmalarında onlara
kaza ve kaderin ne olduğunu, ahirete imanın manasının ne olduğunu sorsak,
göreceksiniz ki birçok kimse cevap vermek bir yana donup kalacaktır. İnsanlığa
şahit ve hayırlı ümmet olarak seçilen İslâm Ümmeti’nin haline bakın; Batı’nın
bütün fikir ve hükümleri alınmış, artistleri rol model olmuş ve adeta Batı,
yöneticilerin kıblesi haline gelmiştir.
Sağı-solu, altı-üstü her
yeri fasit bu düzen ve hayattan kurtulmanın tek yolu imanımızı gözden geçirerek
taklidi ve geleneksel imandan tahkiki imana ulaşmak ve o imanın gereği olan
İslâm’ı hayata hâkim kılmaktan geçiyor. İslâmî hayat ise ancak İslâm Hilafet
Devleti ile mümkündür.
Nasıl bir ilaha iman
ettiğimizi inceleyelim. O sadece göklerin ilahı değildir. O sadece ibadetlerin
ilahı değildir. O sadece tesbihat ve zikrin ilahı değildir. O yerin, göğün ve
ikisi arasındakilerin Rabbi’dir. O doğunun, batının ve ikisi arasındakilerin
Rabbi’dir. O bitkilerin, hayvanların ve kâinatın Rabbi olduğu gibi insanın da
Rabbi’dir. O zaman nasıl olur da ibadetlerde İslâm’a bağlandığımız halde diğer
hayat sorunlarının çözümlerinde, ticarette, ortaklıkta, kiralamada, evlenmede,
boşanmada, velayet ve nafaka konusunda İslâm’ın hükümleri yokmuş gibi
davranırız? Nasıl olur da yeme içmede şer’î hükümlere bağlanıp domuz etinden
tiksindiğimiz gibi Allah Subhanehu ve
Teâlâ’nın küfür saydığı
milliyetçilik, vatancılık, laiklik ve demokrasi gibi Batı fikirlerini alabilir,
demokrasiyi destekleyebiliriz? Nasıl olur da yönetim nizamını İslâm’dan değil
de kâfirlerden alabiliriz.
Evet, iman esaslarına
tahkiki olarak değil taklidi olarak iman ettiğimizden dolayı Batı’dan gelen bu
zehirli ve küfür fikirlerini anlayamadık. Zira tahkiki iman bizlere bir bakış
açısı verirken taklidi iman bizleri kör kılmıştır. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyuruyor:
“Mü’min’in ferasetinden korkun, çünkü mü’min
Allah’ın nuruyla bakar.” Burada Allah’ın nurundan kastedilen
İslâm Akidesi’dir. Eğer hayata böyle bakabilseydik ne kâfirler İslâm
beldelerini işgal edebilirler, ne oralarda kardeşlerimize tecavüz ve zulüm
edebilirler ne de İslâm’ın uygulayıcısı ve Müslümanların kalkanı olan Hilâfet
Devleti’ni yıkabilirlerdi.
Bugün sizlere sesleniyoruz
ki kaybettiğimiz bütün değerlere, üstünlük ve şerefimize yeniden kavuşmak
mümkündür. İslâm Hilâfet Devleti yeniden kurulduğunda tabii ki bu değerlere
yeniden kavuşacağız ancak bundan daha önce akidemizi, imanımızı ve Allah
inancımızı düzeltmemiz gerekiyor. Haydi, ey kıymetli bacılarım, televizyon
karşısında dizi ve yarışma programı seyrederek harcadığımız zamanı okumaya, araştırmaya
ve incelemeye ayıralım. Gelin boş işlerle geçirdiğimiz vaktimizi İslâm’ı
anlamaya, yaşamaya ve yaşatmaya harcayalım. Ellerimizden kaymak üzere olan
evlatlarımızın terbiye ve yetişmesini laik sistemin eğitim sistemine ve
medyanın karanlık ellerine bırakmayalım.
Fıkıhta fakihleşen Aişe RadıyAllahu
Anha validemiz örneğimiz, Fatih Muhammed Han’ı, Abdulhamid Han’ı ve ismini
sayamadığımız binlerce kahraman yiğitleri yetiştiren analar ilham kaynağımız
olsun. Unutmayın ki İslâm Hilâfet Devleti yıkılmasın, topraklarımıza necis
kâfirlerin ayakları basmasın diye Çanakkale’de savaşırken şahadete koşarak
giden kahraman İslâm ordularının askerlerini ellerini kınalayarak gönderen
analar bizlerin nineleridir, bizler onların torunlarıyız. Allah Azze ve Celle bizleri İslâm şahsiyetine
sahip mü’mine kadınlardan, İslâm’ın hayata hakim olması çalışmasında bu davete
destek olanlardan ve çağın Zeyneplerinden eylesin. Amin.


Yorumlar