HAYAT SORUNLARI VE İMAN

Hatice Savaş

Hamd ve sena âlemlerin Rabb’i olan Allah’a, salât Allah’ın Rasulü, hatemün enbiya, hidayet rehberi Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e ve selam Sahabe-i Kiram’a, Tabein’e, Tabeit Tabein’e, ehli Beyt’e ve Kıyamet’e kadar sırat-ı müstakim üzere olan muttaki, salih-saliha ve öncülerin üzerine olsun.

Bugün ne kadar da İslâmî hayata dolayısıyla onun metodu olan Raşit bir Hilâfet Devleti’ne muhtacız. Zira hem konumuz bu gerçeği gösterecek hem de bugünkü İslâm Ümmeti’nin saplandığı korkunç inhitat çukuru bunu göstermektedir. Allah Subhanehu ve Teâlâ hepimizi İslâmî Ümmeti bu çukurdan yükseklere çıkarmak için elini uzatanlardan ve bu şerefli çalışmada önde olanlardan eylesin.

Evet, bugün İslâm Ümmeti hayatla alakalı birçok sorunlar yaşamakta ve bu sorunlar çözümsüz kalmaktadır. Kadın erkek ilişkilerinden tutun da aile, eğitim ve en önemlisi de devlet halk ilişkilerinde hercümerç olmuş bir hayat yaşamaktayız. Zira bir hayat nizamı olarak üzerimize uygulanan İslâm hayattan uzaklaştırılmış, onu tatbik eden İslâm Hilâfet Devleti yıkılmış ve yaklaşık bir asırlık Cumhuriyet dönemi İslâm Ümmeti’ni bu hale getirmiştir. Kim ki bu hayattan memnun ise bilsin ki Allah Subhanehu ve Teâlâ bu hayattan razı değildir.

Peki, İslâm Ümmeti bu hale nasıl geldi, neler değişti, neleri kaybettik de Allah Azze ve Celle bizlerin böyle bir hayatın ortasında olmamızı diledi? Esasında Allah Azze ve Celle kullarına zulmedici değildir, lakin bu hayat Müslümanların kendi elleri ile yaptıkları yüzünden bu hale gelmiştir. Bununla alakalı olarak Kur’an’ı Kerim’de Allah Subhanehu şöyle buyurur:

إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ

“Muhakkak ki Allah bir toplum kendi nefsindekileri değiştirmedikçe o toplumun halini değiştirmez” (Rad Suresi 11)

İşte ben inşallah bu makale içerisinde bu hale gelmemize sebep olan en önemli etkenlerden birisi olan iman ve imanın hayat ile alakasını anlatmaya çalışacağım. Çünkü bu hale gelmemize sebep olan pek çok tâli konu olmakla birlikte esas sebep bütün bu tâli konuların da kendisine dayandığı iman konusudur. Zira iman öyle bir şeydir ki doğrudan hayatla alakalı, doğrudan insanların davranışlarını etkileyen ve ne kadar zayıf olurlarsa olsunlar sahiplerini izzetli ve şerefli kılıp en üstün hale getirir. Çünkü o kuru bir sözden ibaret olmadığı gibi büyük bir sorumluluğu ve neticesinde üstün bir ümmet olmayı beraberinde getirir. İman, inananlarda bir coşku, heyecan ve hamaset oluşturduğu gibi fertte, ailede, kitlelerde ve toplumda bir inkılap meydana getirir. İman edenler dünya hayatının bir imtihan olduğu ve ancak iman edip salih amel işleyenlerin kurtulacağı bilinciyle kendisini Rabbinin güvencesinde hisseder.

İman Arap lügatinde emin olmak, güvende olmak gibi anlamlara gelir. Bu yüzden iman edenlere de mü’min, güvenen, güvende olan denir. Istılahi olarak ise, vakıaya uygun kesin delile dayalı kesin tasdik demektir. Dolayısıyla iman edilen hususun bir vakıası olması lazım, varlığına kesin işaret eden bir delili olması lazım ve onun kesin bir tasdikle tasdik edilmesi lazım. İslâm şeriatında iman, Allah’a, Meleklerine, Peygamberlerine, Kitaplarına, Ahiret Günü’ne ve hayrının ve şerrinin Allah’tan olduğu kaza ve kadere vakasına uygun bir şekilde delillerini bilerek şeksiz şüphesiz inanmaktır. İmanda şek, şüphe, zan ve acaba olmaz. Bunların varlığı imanı geçersiz kıldığı gibi hayata bir etkisi de olmaz.

İman sadece bir şeye inanmak demek değildir. İnanılan şeyin bir vakıası, bir gerekçesi olması lazım ki eğer o esasi meselelerdense iman olur. Örneğin Allah’a imanda olduğu gibi insan fıtratında olan “nereden geldim?” sorusuna cevap olduğu için vakıaya uygun ve esasi bir konu olduğundan Allah’a iman diyoruz, Allah’a inanmak demiyoruz. Çünkü insan, hayat ve kâinatın bunların ötesinde, bunları yoktan var eden ve en güzel ve dakik bir şekilde bunları düzenleyen, dolayısıyla insan hayatını da düzenleyen düzen sahibi bir yaratıcıya iman etmek insanın yaşantısında bir değişim, bir inkılap meydana getirir. Ve bu hayatın sonrasında bir hesap gününün olduğuna dolayısıyla iman ettiği Yaratıcı’nın bu hesap gününde kendisini yeniden diriltip hesaba çekeceğine ve dolayısıyla davranışlarını buna göre yapması gerektiğine iman eder. Artık o kişi hayata bu pencereden bakar, imanı onun bakış açısı, lideri ve ölçüsü olur. Bütün amellerinde amellerini kayıt altına alan iki meleğin ömür boyu kendisine eşlik ettiğini bilir ve haramlardan uzak durduğu gibi farz ve vaciplere de dört elle sarılır. İşte bu, iman edenlerle kâfirlerin arasındaki en büyük farktır. Çünkü mesela Allah’ın varlığına inanmayan bir ateist hayatı boyunca hiçbir ölçüye tâbi olmadan hayvanların yaşantısı gibi gelişigüzel yaşar. İçki, kumar, fuhuş ve faizde hiçbir beis görmeden bunları rahatça yapar. Çünkü ona göre kendisini bu işlerden dolayı hesaba çekecek bir yaratıcı yoktur.

Buna göre kendisine inanıldığında hayatında değişiklik meydana getirmeyen konulara iman denmez. Uzaylı var mıdır, yok mudur gibi şeylerin bir gerekçesi olmadığı gibi buna inandığımızda da hayatımızı hiç etkilemez. Hâlbuki hayvan gibi yaşayan bir kâfir Allah’a iman ettiğinde onun hayatı başlı başına değişir. Bir kimse Ahiret Günü’ne inandığında hayatını buna göre şekillendirir ve yaptığı her şeyden hesaba çekileceğini bilerek hayrı yapar, şerden imtina eder. Kur’an’ı Kerim’in Allah’ın kitabı olduğuna inanmayan onun ayetlerine itibar etmez ve hayatını etkilemez. Ancak ona Allah’ın kitabı olarak iman eden kimse Kur’an’a sımsıkı sarılır, onu bir hayat rehberi olarak tanır. İşte böylece imanın ilk kuralının iman edilecek hususun bir vakıası olması gerektiğini ve ona iman etmemizin bir gerekçesi olması gerektiğini anlamış oluyoruz.

İmanın ikinci adımı delildir. Delili olmayan şeyler iman konusu olmazlar. Çünkü iman vehim ve varsayımdan uzak bir hakikattir. Allah’ın varlığı, Kur’an’ı Kerim’in Allah’ın kitabı olduğu, Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Allah’ın kulu ve Rasulü olduğu ve hayrının ve şerrinin Allah’tan olduğu kaza ve kadere imanın delili aklî delildir. Hiçbir ilim, diploma ve uzmanlık gerekmeksizin dağdaki bir çobandan tutun üniversitelerdeki profesörlere varıncaya kadar aklı olan herkes insan, hayat ve kâinatın ötesinde bunları yoktan var eden düzen sahibi bir yaratıcının olduğunu idrak eder. Yine diğer hususların hakikatini da insan, aklı ile anlayıp idrak eder.

Aklın sınırları dışında olan ahirete iman, meleklere iman, önceki peygamberlere iman ve diğer semavi kitaplara imanın delili ise aslı akılla sabit olan Kur’an’ın kati ayetleridir. Her ne kadar insan aklı ile bunları idrak edemese de Allah Teâlâ bunlara iman etmemizi talep etmiştir. Bunların dışında, yani aklın kavradıkları ve Allah’ın bizlerden inanmamızı talep ettiği şeylerin dışındaki şeylere iman etmek ise haramdır. Çünkü bunlar ya delilden tamamen yoksundur ya da zanni delillere dayanmaktadır. İman hususunda ise zanna, şüpheye ve varsayıma dayanmak haramdır. Bu konuda Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

إِن يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ وَإِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئًا

“Onlar ancak zanna uyarlar, zan ise haktan bir şey ifade etmez.” (Necm Suresi 28)

Müslüman her hususta Allah’a teslim olan kişidir. Yeme içmesinden uyumasına, giyinmesine ve yönetiminden ticaretine varıncaya kadar her hususta şer’î hükme uymakla mükelleftir. Aklı başında olduğu sürece, akıl-baliğ olduktan sonra son nefesini verinceye kadar İslâm’ın sınırları ile mukayyettir. İşte bunun gibi iman konusunda da Müslüman serbest değil İslâm’ın hududu ile mukayyettir. Kafasına göre ben şuna inanırım şuna inanmam diyemez. Aklın ve kati delillerin işaret ettiklerinden başkasına iman etmek haramdır. Bu durumda iman ettiğimiz amentümüzü hakikatini ve delilini bilmeksizin, “Amentü billahi ve melaiketihi ve kütübihi ve rasuluhu vel yevmil ahiri ve bil kaderi hayrihi ve şerrihi min allahu teâlâ vel bas-u badel mevt hakkun.” şeklinde sayıp durmak yerine bütün bunların vakıasını ve delilini inceleyip araştırmamız ve iman etmemiz gerekiyor. Bunların dışında kalan herkesin farklı, farklı önümüze koyup iman etmemizi istedikleri insanlar arasında dolaşan bâtıl inanç ve hurafeleri reddetmemiz gerekir.

İmanın üçüncü adımı şüphesiz kesin tasdik etmektir. Vakıaya uygun ve kesin delile dayalı şeylerde tasdik üç şekildedir. Birincisi, tasdik etmeyenler ki bunlar kâfirlerdir. İman esaslarından ister tamamını, isterse de bir kısmını tasdik etmemek küfürdür ve sahibini kâfir kılar. Böyle bir kimsenin Allah’ın varlığına inanıyor olması bir şeyi değiştirmez. Çünkü İslâm akidesi bir bütündür ve tamamı kesin tasdik edilmedikçe kişi iman etmiş olmaz. Bugün Allah’a inanan Yahudi ve Nasranîlerin durumu budur.

İkincisi; İslâm akidesini hakikatini anlamaksızın ve delillerini bilmeksizin tasdik edenler. Böyle durumda olanlar Müslüman kabul edilmekle birlikte bu halde kalmaları kendilerine haramdır. Bu kimseler Allah Teâlâ’nın aynen şu ayetinde buyurduğu kimseler gibidir:

قَالَتِ الْأَعْرَابُ آمَنَّا قُل لَّمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِن قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ

“Bedeviler iman ettik dediler, iman ettik demeyin Müslüman olduk deyin, henüz iman kalbinize yerleşmedi.” (Hucurat Suresi 14)

Üçüncüsü; iman esaslarının tamamını vakıasını ve kesin delillerini bilerek idrak ettiği için kesin tasdik edenler. İşte İslâm’ın bizden istediği iman budur. Bu o koca karı diye isimlendirilen iman değildirve o bakış, tefekkür ve beyyine yoluyla aklını kullanarak iman eden yakin iman sahibi müstenir kişinin imanıdır. O, Mehmet Akif’in “Nasıl böyle bir imanı boğar medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.” dediği derin ve köklü imandır. Allah Subhanehu ve Teâlâ hepimizi böyle yakin iman sahibi muttakilerden eylesin.

İman esaslarının dışında vehim ve hurafelerin tasdik edilmesine gelince; bu hususların kesin delilden yoksun olmaları, vakıaya ters olmaları ve Allahu Zülcelal’in bizden böyle bir talebi olmamasından dolayı zaten böyle şeyleri kişinin kesin tasdik etmesi mümkün değildir. Ancak buna rağmen bunları tasdik edip boş hayallere kendini kaptıranlar, aslı-astarı olmayan hurafe ve bâtıl inançları imanına bulaştıranlar günah üzeredirler. Çünkü iman ancak yakinden alınır.

Kıymetli Müslümanlar imanımız ancak böyle İslâm’ın öngördüğü bir iman olduğunda şer’î hükümlere bağlanmak olarak hayatta varlık gösterir. Müslüman bütün hayat sorunlarının çözümlerini bu imandan alır ve böylece tüm hayat iman üzerine oturtulur. Bu hep böyle olmuştur, insan inandığı gibi yaşar. Çünkü insanın bütün davranışları imanından kaynaklanan mefhumlarına göre olur. Bir ateist Allah yok der ve Allah yok gibi yaşar. Bizlerin Allah var deyip, Allah yok gibi yaşamamız büyük bir tutarsızlıktır. İşte bütün bu yaşadıklarımız, İslâm’a iman ettiğimiz halde İslâm’dan uzak yaşamamız imanla alakalı yukarıda verdiğim ölçülere uymadığımız, imanımızı atalarımızdan miras olarak aldığımızdan kaynaklanıyor. Eğer az önce ortaya koyduğum şekilde iman etmiş olsaydık bugün ne kâfirler İslâm beldelerini işgal edebilirler, ne üzerimize küfür hükümleri uygulanır ne de Müslümanlar olarak İslâm’dan uzak yaşardık.

Bugün imanımızı miras yoluyla alınan geleneksel bir iman haline getirdik. Caiz olmadığı halde imanda taklit yolunu seçtik. Bu gerçeği görmek isteyen insanlarla konuşmalarında onlara kaza ve kaderin ne olduğunu, ahirete imanın manasının ne olduğunu sorsak, göreceksiniz ki birçok kimse cevap vermek bir yana donup kalacaktır. İnsanlığa şahit ve hayırlı ümmet olarak seçilen İslâm Ümmeti’nin haline bakın; Batı’nın bütün fikir ve hükümleri alınmış, artistleri rol model olmuş ve adeta Batı, yöneticilerin kıblesi haline gelmiştir.

Sağı-solu, altı-üstü her yeri fasit bu düzen ve hayattan kurtulmanın tek yolu imanımızı gözden geçirerek taklidi ve geleneksel imandan tahkiki imana ulaşmak ve o imanın gereği olan İslâm’ı hayata hâkim kılmaktan geçiyor. İslâmî hayat ise ancak İslâm Hilafet Devleti ile mümkündür.

Nasıl bir ilaha iman ettiğimizi inceleyelim. O sadece göklerin ilahı değildir. O sadece ibadetlerin ilahı değildir. O sadece tesbihat ve zikrin ilahı değildir. O yerin, göğün ve ikisi arasındakilerin Rabbi’dir. O doğunun, batının ve ikisi arasındakilerin Rabbi’dir. O bitkilerin, hayvanların ve kâinatın Rabbi olduğu gibi insanın da Rabbi’dir. O zaman nasıl olur da ibadetlerde İslâm’a bağlandığımız halde diğer hayat sorunlarının çözümlerinde, ticarette, ortaklıkta, kiralamada, evlenmede, boşanmada, velayet ve nafaka konusunda İslâm’ın hükümleri yokmuş gibi davranırız? Nasıl olur da yeme içmede şer’î hükümlere bağlanıp domuz etinden tiksindiğimiz gibi Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın küfür saydığı milliyetçilik, vatancılık, laiklik ve demokrasi gibi Batı fikirlerini alabilir, demokrasiyi destekleyebiliriz? Nasıl olur da yönetim nizamını İslâm’dan değil de kâfirlerden alabiliriz.

Evet, iman esaslarına tahkiki olarak değil taklidi olarak iman ettiğimizden dolayı Batı’dan gelen bu zehirli ve küfür fikirlerini anlayamadık. Zira tahkiki iman bizlere bir bakış açısı verirken taklidi iman bizleri kör kılmıştır. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyuruyor:

“Mü’min’in ferasetinden korkun, çünkü mü’min Allah’ın nuruyla bakar.” Burada Allah’ın nurundan kastedilen İslâm Akidesi’dir. Eğer hayata böyle bakabilseydik ne kâfirler İslâm beldelerini işgal edebilirler, ne oralarda kardeşlerimize tecavüz ve zulüm edebilirler ne de İslâm’ın uygulayıcısı ve Müslümanların kalkanı olan Hilâfet Devleti’ni yıkabilirlerdi.

Bugün sizlere sesleniyoruz ki kaybettiğimiz bütün değerlere, üstünlük ve şerefimize yeniden kavuşmak mümkündür. İslâm Hilâfet Devleti yeniden kurulduğunda tabii ki bu değerlere yeniden kavuşacağız ancak bundan daha önce akidemizi, imanımızı ve Allah inancımızı düzeltmemiz gerekiyor. Haydi, ey kıymetli bacılarım, televizyon karşısında dizi ve yarışma programı seyrederek harcadığımız zamanı okumaya, araştırmaya ve incelemeye ayıralım. Gelin boş işlerle geçirdiğimiz vaktimizi İslâm’ı anlamaya, yaşamaya ve yaşatmaya harcayalım. Ellerimizden kaymak üzere olan evlatlarımızın terbiye ve yetişmesini laik sistemin eğitim sistemine ve medyanın karanlık ellerine bırakmayalım.

Fıkıhta fakihleşen Aişe RadıyAllahu Anha validemiz örneğimiz, Fatih Muhammed Han’ı, Abdulhamid Han’ı ve ismini sayamadığımız binlerce kahraman yiğitleri yetiştiren analar ilham kaynağımız olsun. Unutmayın ki İslâm Hilâfet Devleti yıkılmasın, topraklarımıza necis kâfirlerin ayakları basmasın diye Çanakkale’de savaşırken şahadete koşarak giden kahraman İslâm ordularının askerlerini ellerini kınalayarak gönderen analar bizlerin nineleridir, bizler onların torunlarıyız. Allah Azze ve Celle bizleri İslâm şahsiyetine sahip mü’mine kadınlardan, İslâm’ın hayata hakim olması çalışmasında bu davete destek olanlardan ve çağın Zeyneplerinden eylesin. Amin.

 

 


Yorumlar

  1. Umm Deniz

    Bu yaziyi yeni okuma firsatim oldu. Ve bu bu makalenin sahibi şuan hayatta değil. Bu beni çok etkiledi. Ahiret için içalışmak konusunda hiçbir zaman tembellik yapılmamalı. Rabbim mekanını Firdevs eylesin

  2. Hasan Paşa

    Tüm aileme arkadaşlarıma tavsiye ettiğim içinde hayat sorunlarının gerçek çözümü olan harika bir yazı Allah razı olsun.

Yorum Yaz