Âlimler dirilmeden
ümmet dirilmez. Âlimlerin dirilişi aynı zamanda zalim ve zorbalar karşısında
ümmetin de direnişidir. Yeryüzünde “hakkı
söyleme”, “hakkı gizlememe”, “hakkı söylemekten geri durmama” gibi hususlar
bağlamında “Allah âlimlerden ahit
aldı.” Allahû Teâla buyuruyor:
وَإِذَ أَخَذَ اللّهُ مِيثَاقَ الَّذِينَ
أُوتُواْ الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلاَ تَكْتُمُونَهُ فَنَبَذُوهُ
وَرَاء ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْاْ بِهِ ثَمَناً قَلِيلاً فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ
"Allah, kendilerine kitap verilenlerden, onu
mutlaka insanlara beyan edecekleri ve hiçbir şekilde gizlemeyecekleri hususunda
söz almıştı."[1] Dikkat edilirse,
Allahû Teâlâ kendini bilen âlimlerden söz ve misak almıştır: Allah onları
kitabı açıklamak için seçmiş, onun manasını onlara açmış, onları nice öz
beyanlarına mazhar kılmış ve en büyük emanetlerini vermiştir. Onlardan kitabını
insanlara açıklamaları, onu gizlememeleri huşusunda söz almıştır. Nitekim Allah
Teâlâ şöyle buyurur:
إِنَّا أَنزَلْنَا التَّوْرَاةَ فِيهَا
هُدًى وَنُورٌ يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذِينَ أَسْلَمُواْ لِلَّذِينَ
هَادُواْ وَالرَّبَّانِيُّونَ وَالأَحْبَارُ بِمَا اسْتُحْفِظُواْ مِن كِتَابِ
اللّهِ وَكَانُواْ عَلَيْهِ شُهَدَاء فَلاَ تَخْشَوُاْ النَّاسَ وَاخْشَوْنِ وَلاَ
تَشْتَرُواْ بِآيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلاً وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ
فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ
“Şüphesiz
Tevrat’ı biz indirdik. İçinde bir hidayet, bir nur vardır. (Allah’a) teslim
olmuş nebiler, onunla Yahudilere hüküm verirlerdi. Kendilerini Rabbe adamış
kimseler ile âlimler de öylece hükmederlerdi. Çünkü bunlar Allah’ın kitabını
korumakla görevlendirilmişlerdi. Onlar Tevrat’ın hak olduğuna da şahit idiler.
Şu hâlde, siz de insanlardan korkmayın, benden korkun ve ayetlerimi az bir
karşılığa değişmeyin. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta
kendileridir.”[2]
لَوْلاَ يَنْهَاهُمُ الرَّبَّانِيُّونَ وَالأَحْبَارُ عَن قَوْلِهِمُ
الإِثْمَ وَأَكْلِهِمُ السُّحْتَ لَبِئْسَ مَا كَانُواْ يَصْنَعُونَ
“Rabbânî âlimler ve bilginler, onları günah söz
söylemekten ve haram yemekten nehyetmeli değiller miydi?"[3] Âlimler; Allah’ın
arzında zaman çarkı dönüp durdukça, ebediyete kadar devam edecek olan tevhîd
sancağının davetçileridir. Âlimliklerine ihanet edenlere “Ulemâ-i sû’”
yani kötü âlimler denildiği gibi, “Saray Molları” da denilmiştir. Saray
mollaları; ilim sahibi olmakla birlikte bu ilmini Allah için ve O'nun
yolunda değil de dünyalık menfaatler, makam, mevki için öğrenen ve yine
dünyalık için kullanan ve insanları sırat-ı müstakimden saptıran kimselerdir.
Bundan dolayı haramlara ve bid’atlara fetva veren ve taraftar olan âlimlerin
hepsi buna dahildir. Bu tarz insanlar her zaman olmuştur ve olacaktır. Zalim ve zorbaların nezdinde itibar görmek
hesabına ilmin ketmedilmesi, dünyevi çıkarlar uğruna satılması neticesinde “Saray Mollaları” diye bir zümre ortaya çıkmıştır. Zalim ve
zorbaların rızasını kazanmayı Allah’ın rızasını kazanmaya tercih eden ilim
sahipleri, hakiki manada birer saray mollalarıdır. İlimleriyle, fetvalarıyla
zalim ve zorba idarecileri destekleyen ilim sahipleri, ilmin namusuna tecavüz
eden saray mollalarıdır.
Saray mollaları; Hilâfet’ten
saltanata geçiş esnasında ortaya çıkmışlar, saltanat devrinde ise rüştlerini
ispatlamış saltanat bekçileridir. Tarih sahnesine baktığımızda saray
mollalarının hep Hilâfet düşmanları olduklarını görürüz. Bakınız bir hayli ilmi
olan İzmir Mebusu Adliye Vekili Seyyid Bey, “Bugün Hilâfet’i kaldırarak İslâm
tarihinde büyük bir inkılâp yapıyoruz.” diyerek başladığı konuşmasında; “Hilâfet’in
dinî değil, siyasi bir konu olduğunu” ifade etmişti. Teklif lehinde uzun
bir konuşma yapan Seyyid Bey, konuyla ilgili bir kitap kalem aldığını da
sözlerine eklemişti.[4]
Saray mollaları, Hilâfet düşmanları olarak hayat sahnesinde yerlerini
almışlardır. İslâm ümmetinin Hilâfet’siz ve halifesiz kalmasında saray mollalarının
rolü, tağutların rolünden farksızdır. Âlim postuna bürünmüş şeriat ve Hilâfet düşmanı
saray mollalarının birçok vasıfları vardır. Bunlardan önemli olan bazılarını
şöylece özetlemek mümkündür.
Saray Mollaları Güce Taparlar
Saray mollaları,
Allah’a değil güce iman ederler. Haklıdan değil, kuvvetli olandan yana olurlar.
Onların her dönem taptıkları ilahları farklı olur. Onlar her dönemin güçlü
olanlarından yana olurlar. Onlar İslâm ümmetinin akidesine ihanet ederek
köpekleşenlerdir. Rabbimiz buyuruyor:
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ الَّذِيَ
آتَيْنَاهُ آيَاتِنَا فَانسَلَخَ مِنْهَا فَأَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ
الْغَاوِينَ وَلَوْ
شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلَكِنَّهُ أَخْلَدَ إِلَى الأَرْضِ وَاتَّبَعَ
هَوَاهُ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِ إِن تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أَوْ
تَتْرُكْهُ يَلْهَث ذَّلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا
فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
“Kendisine ayetlerimizi verdiğimiz hâlde, onlardan
sıyrılıp da şeytanın kendisini peşine taktığı, bu yüzden de azgınlardan olan
kimsenin haberini onlara anlat. Dileseydik o ayetlerle onu elbette
yüceltirdik. Fakat o, dünyaya saplanıp kaldı da kendi heva ve hevesine uydu.
Onun durumu köpeğin durumu gibidir: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur;
kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte bu, ayetlerimizi
yalanlayan toplumun durumudur. Şimdi onlara bu olayları anlat ki düşünsünler.”[5]
Bu ayet-i kerimede
gündeme gelen Belâm Bin Baura’dır. Bel’am, pek ehemmiyetli olmadığı düşünülse
de aslında şeytani-tâğûti sistemin en önemli ayağıdır. Tabanın sesini kısmakla
görevlidir. Fakat bunu zorlama ile değil, duygusal ve dinî sömürüyle yapar.
Dinin bilgisini bilir sadece. Ahlâk-amel-eylem yönünü bilmez, bilse de zinhar
yerine getirmez ve zaten görevi de budur: Halkın meydana çıkmasını önlemek. “Bel’am”
ismi Tevrat’ta geçen bir din âlimine dayanıyor. Hz. Musa’yı satarak düşman
kralının sarayına yanaşır. Orada ağırlanır, bol bahşişlere boğulur ve Hz. Musa
aleyhine Allahu Teâlâ’ya dualar ederek insanları Allah ile aldatır. Hz. Ali, İbni Ömer, İbni Abbas, Mücâhid, İkrime ve
müfessirlerin büyük çoğunluğu, yukarıdaki ayette geçen adamın, Beni İsrail
ulemasından işte bu Bel’am Bin Baura olduğu görüşündedirler. Başka bir görüşe
göre de ayette anlatılan adam, din bilgini Mekkeli Rahip Ebu Amir’dir. Mücâhid,
Abdullah bin Amr ve Kelbî ise Ümeyye bin Ebi’s-Salt’tır derler. Said Bin
Müseyyeb ise Ebû Âmir olduğu görüşündedir.[6]
İsimlere takılmayın, çünkü bunların hepsinin ortak özelliği “devrin zalim
egemenine yanaşan” işbirlikçi ve yalaka din âlimi tiplemesidir. Örneğin,
Bel’am Bin Baura Moav kralının sarayında ağırlandığı gibi, Mekkeli Rahip Abu
Amir de Bizans saraylarında ağırlanmıştır. Çünkü o da “sonsuzluk ağacını”
ve “yıkılmayacak hükümranlığı” orada görüyordu. Şeytan onun da ayağını
böyle kaydırmış ve hırsı aklını geçerek “egemene yanaşma” yolunu
seçtirmişti. Mekkeli Rahip Ebu Amir, Suriye’ye gidip “arslanlı yollardan”
geçerek Bizans “derin devleti” ile anlaştı. Bizans ordularını Medine’yi
işgale davet etti. Böylece Hz. Muhammed SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’den ebediyen kurtulmuş olacak ve Medine’yi Bizans adına
yönetecekti. Adamlarına haber salarak Medine’de peygamber mescidinin karşısına
kendi “tapınağını” diktirdi. Bizans ordusu ile geldiğinde orada
karşılanacaktı. Peygamberimiz bunun üzerine ünlü Tebük Seferi’ni başlattı. 30
bin kişi ile Suriye’de Ebu Amir’in ağırlandığı Bizans saraylarına doğru
yürüyüşe geçti. Tebük’e gelindiğinde Bizans’ın işgal planından vazgeçtiği
duyuldu. Peygamberimiz Medine’ye döner dönmez ilk iş olarak Ebu Amir’in
tapınağını yıktırdı. İnsanlara zarar vermek için açılan bu yere “Mescid-i
Dırar”[7]
denerek Müslüman bilincin dimağına kazındı. O gün bugündür bu tür yerler bu
isimle ve genellikle de “Bel’am” ile birlikte anılır. Bel’am; Firavun,
Hâmân ve Kârun ile işbirliği hâlindedir ve o üçü Bel’am’a muhtaçtırlar. Bel’am,
“kader” der, “sabır” der, “günah” der, “manası başka”
der, “farklı bir anlamı var” der ve milletin tasavvurunu, düşüncesini
değiştirir. Halkı, eleştiri, itiraz ve isyan edemez hâle getirir. Halk, yanlış
öğrendiği din nedeniyle “yeter artık” diyemez duruma gelir. Çünkü
öğrendiği yanlış bilgi buna engel olur. Bel’am’ın görevi tüm zamanlarda,
Firavun, Hâmân ve Kârun’un direktifleri ve istekleri doğrultusunda, din yoluyla
“halkın gazını almak”, “sesini kısmak”, “sivri yerlerini
törpülemek” olmuştur. Bel’am’ın
köpeğe benzetiliş sebebi, köpeğin yüreksiz oluşundan dolayıdır. Te’vil ilmini
bilen çoğunun görüşüne göre bu misal, kendisine Kur’an verildiği hâlde
gereğince amel etmeyen herkes hakkında umumidir.[8]
Bel’am halkın dinini-imanını hatta ilahını değiştirir ve onları şirk, küfür ve
tuğyan yollarına sevk eder. Bel’am, küfür cephesine, keyfi, küfri ve cebri
idarecilere dini istismar ederek Müslümanlardan köleler kazandırmaya çalışan
melundur.
Saray mollaları,
iktidar ve muktedir olan zalim ve zorbaların karşısında kuyruk yerine kendi
başlarını sallarlar. “Sallabaşını,
al maaşını” onların birbirlerine ve takipçilerine en mühim
tavsiyeleridir.
Güçlüden yana olma
ve zayıftan kaçma saray mollalarının en belirgin vasıflarıdır. Saray
mollalarının en büyük marifetleri gücün sesine ayetlerin sesini boğdurmaktır.
Zorbalığa ve zora niyetlenmiş olanlara cevaziyet fetvaları tedarik etmektir.
Saray mollaları;
haramları mubah kılan mazeretlere mukabil, zalimlerin zulmünü mubah kılmak için
fetva tedarik etmeye çalışan ilim sahipleridir. Günümüzde bunların örnekleri
çoktur. Bakınız bunlardan biri sözde Kur’an ayetlerini tefsir ederken aniden
kükreyerek şöyle haykırıyor: “O bizim Hocamız, o bir âlim. Yetiştirin de
göreyim, hadi bakalım. Bir Fethullah Hoca yetiştirin, alnınızdan öpeyim.
Fethullah Hoca’nın ayakkabısını yetiştirin, göreyim!” Her hâlde burada “yapın”
demek istiyor; çünkü ayakkabı “yetiştirilmez”, “yapılır”. Bu
şekildeki uçuk mudahaneler/yağcılıklar, güce ve güçlüye tapanların
ifadeleridir. Adam güçlü olunca ayakkabısını kutsallaştırıyor, çevresindeki
insanlara kıble diye gösteriyor. Aynı adam güçten düşünce bu sefer öbür
güçlüden yana olup ihanetle suçluyor. Bu sözlerin sahibi her iki durumda da Allah’a
değil, güce tapıyor. Saray mollalığının tipik bir örneğini ortaya koyuyor.
Kendilerini nasıl isimlendirirlerse isimlendirsinler, ilkelerinden taviz
vererek güçlüden yana olanlar korkak ve kaypak olurlar, güç merkezi değiştikçe
onlar da tekrar tekrar dönerler.
Saray mollaları;
İslâm ümmetinin çıkarı ile kendi çıkarları çatışsa, tereddütsüz olarak
beklemeksizin ümmetin çıkarını değil, kendi çıkarını önceleyen ilim sahibi
olmuş çakallardır. Asrımızda Saray mollaları; Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve Sahabesi’nin İslâm’ı anlamalarına,
tebliğ ve temsil etmelerine rağmen Allah’ın muradına muhalif bir din algısı
oluşturmak için küresel bir yapılanma ve bu yapı üzerinden çaplı bir tahrif
hedeflenmekteler. Allah’ın dinini yeniden yorumlama, amaca giden yolda örtülü
bir tanımlama, bizim referanslarımızı bize karşı kullanmak için irdeliyor ve
sorguluyorlar. Geliştirdikleri söylemlerinde isabetleri olsa bile,
istikametlerinden söz etmek asla ve kat’a mümkün değil. Onlar sırat-ı müstakime
kastetmiş katillerdir.
Saray Mollaları Seyyar Kıblelidirler
Saray mollalarının
kıbleleri seyyardır. Onlar hayatlarında Hıristiyanlaşma ile Yahudileşme
temayülünü birleştirmiş olan döneklerdir. Onlar günün evvelinde inandıklarını
günün ahirinde inkâr ederler. Rabbimiz haber veriyor:
وَقَالَت طَّآئِفَةٌ مِّنْ أَهْلِ
الْكِتَابِ آمِنُواْ بِالَّذِيَ أُنزِلَ عَلَى الَّذِينَ آمَنُواْ وَجْهَ
النَّهَارِ وَاكْفُرُواْ آخِرَهُ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
“Kitap ehlinden bir grup, ‘Mü’minlere indirilene günün
başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar (size bakarak)
dönerler.’ dedi."[9]
Saray mollaları;
itikaden hünsa ve amelen de hasta olan ilim sahipleridir. Onlar ilimleriyle
amel etmedikleri için yüklü merkeplere dönüşmüşlerdir. Allahu Teâlâ haber
veriyor:
مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا
كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ
كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
“Tevrat’la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin
durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini
inkâr eden topluluğun hâli ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu hidayete
erdirmez.”[10]
Saray mollaları;
hak ve hakikat kürsüsünde, başkalarını da zülâm köşkünde gören ahmaklardır.
Saray mollalarının Peygamber varisi âlimlerden en büyük farklarından birisi
kendi içinde tutarlı bir akidelerinin ve de usullerinin olmayışıdır. Rasulullah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem buyuruyor:
“İlim iki türlüdür. Kimi ilim kalptedir.
İşte, fayda veren ilim budur. Kimi ilim de dil üzerindedir. İşte, yüce Allah’ın
Âdemoğluna karşı delili de budur.”[11] Bu hadis-i şerifin
şerhinde İmam-ı Kurtubî Rahimehullah der ki:
“İşte Bel’am ve
benzerlerinin ilmi de bu kabildendir. Böyle bir ilimden Allah’a sığınır ve bize
Hakka ulaşma muvaffakiyetini ve tahkik üzere ölmeyi lütfetmesini dileriz.”[12]
Saray mollaları,
akide yetimlerinden sayılırlar. Onların sabit bir kıbleleri olmaz. Onların her
dönemde farklı kıbleleri olurlar. Onlar, ilimleriyle İslâm ümmetini kıblesiz
kılmaya çalışan kökten kötü âlimleridir. Döneklik, onların en büyük
performanslarıdır. Saray mollaları, Müslümanlık iddiasında bulunmakla birlikte
bâtılın her çeşidinden istifade etmeye çalışırlar.
Saray Mollaları İbareyi İdareye Tercih Ederler
Âlimlerin düşüşü,
ümmetin düşüşüdür. Cahillerden reisler edinen, edindikleri cahil reislerden
ilimsiz fetvalar alan bir ümmetin sapıklığı ve sapkınlığı garantilidir. Bu
hususta Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve
Sellem şöyle buyuruyor:
إِنَّ اللَّهَ لَا يَقْبِضُ الْعِلْمَ انْتِزَاعًا يَنْتَزِعُهُ مِنْ
الْعِبَادِ وَلَكِنْ يَقْبِضُ الْعِلْمَ بِقَبْضِ الْعُلَمَاءِ حَتَّى إِذَا لَمْ
يُبْقِ عَالِمًا اتَّخَذَ النَّاسُ رُءُوسًا جُهَّالًا فَسُئِلُوا فَأَفْتَوْا
بِغَيْرِ عِلْمٍ فَضَلُّوا وَأَضَلُّوا
“Allahu Teâlâ, ilmi
kullardan soymak suretiyle çekip almaz. Ancak ilmi, âlimleri almak suretiyle
ortadan kaldırır. Allah hiçbir âlim bırakmayınca da, insanlar bir takım cahil
başlar edinirler ve onlara sorular sorarlar, onlar da ilimsiz fetva verirler.
Bu yüzden de hem kendileri saparlar hem de başkalarını saptırırlar.”[13] Saray mollaları;
hep ibareyle uğraştılar idare ile hiç uğraşmadılar. Müslümanlara hep şu
telkinde bulundular: “Bize lazım olan idare değil, ibaredir. Biz
medreselerimizde ibarelerimizi çözelim. İdaremizi kim ele geçirirse geçirsin
önemli değildir.” Bunlara tepki olarak bazı Müslümanlar da ibareyi inkâr
ederek “Bize ibare değil, idare lazımdır. Biz ibareleri çözemesek de olur.
Ne ile idare ettiğimiz önemli değil, önemli olan bizim idareci olmamızdır.”
iddiasında bulundular. Altını çizerek diyoruz ki; ilimleri, rütbeleri ve
unvanları ne olursa olsun, dinde ibareyi gerekli, idareyi ise gereksiz bularak
ümmetin idaresini firavunlara terk edenler ulema değil, ulu âmâlardır. Hakeza
egemenlik ihtirasına kapılarak dinde idareyi gerekli, ibareyi ise gereksiz
görerek beşerî kanunlarla sevkü idare eden birer idareci olmaya çalışanlar da ümera
değil, ukalalardır! Ulu âmâlar ile ukalalardan bu ümmete hayır gelmez. Ulema
yerine ulu âmâlara, ümera yerine de ukalalara yenik düştüğümüz gün Hilâfet-i
Şeriyye’yi kaybettik.
Saray Mollaları Ümmetin Gündemini Çalmaya Çalışırlar
Saray mollaları;
egemen zorbaların tespit ve tayin buyurdukları takvime ve gündeme göre
çalışırlar. Egemen müstekbirler ne buyuruyorlarsa, neye işaret ediyorlarsa
onlar için doğru odur. Rabbimiz haber veriyor:
يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي
النَّارِ يَقُولُونَ يَا لَيْتَنَا أَطَعْنَا اللَّهَ وَأَطَعْنَا الرَّسُولَا
وَقَالُوا رَبَّنَا إِنَّا أَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُبَرَاءنَا
فَأَضَلُّونَا السَّبِيلَا رَبَّنَا
آتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ وَالْعَنْهُمْ لَعْنًا كَبِيرًا
“Yüzlerinin ateşte bir yandan bir yana döndürüleceği
gün ‘Keşke Allah’a ve Rasul’e itaat edeydik’ diyecekler. Yine şöyle
diyecekler: Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi
yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük
bir lânete uğrat.”[14]
Saray mollaları,
laklakan âlimleridir. Onların en büyük maharetleri, ümmetin gündemiyle
oynamaktır. İslâm âlemi ne zaman zayıf düşse, ne zaman işgallere maruz kalsa
Saray mollaları “Tevhid ümmetini” fer’i fıkhi meseleler üzerinden bir
münazaraya gark ediyorlar. Hemen her asırda ümmet buna tanıklık etmiştir. Geçen
asırlarda Müslümanlar kendi içindeki basit meseleleri büyük meseleler yapmış ve
cühela ulema takımı da bu meselelere çözüm bulmak için kafa
patlatmıştı(!). Bugün basit güncel meseleleri tartışmıyor sözde laklakan
uleması, aynı zamanda, Batı’nın tartışmamızı istediği konulara da kafa yormayı
bayağı seviyor. Geçen asırda “İslâm Terakki’ye manidir” dediler ve bir
asır vakitlerimizi işgal ettiler. Bugün de “İslâm ve terör” üzerinden
bir asrımızı çalmak istiyorlar. Cakarta’dan Tanca’ya yine sözde laklakan ulema
taifesi basit halkın sorularını ümmetin asli meselesiymiş gibi tartışıyor ve Batı’nın
gündemimize soktuğu soruları bir hayli severek mülayimce tartışıyor. Görüldüğü
üzere sadece toprakları değil, zihnimizi ve vakitlerimizi de işgal ediyorlar.
Tarihte de aynı şey olmuştur. Moğol orduları, Abbasi Hilâfeti’nin merkezi olan
Bağdat’ı kuşatmış ve halifenin teslim olmasını istiyorlardı. Müslüman filozof
Nasırüddin Tusi de Moğolların safına katılmış ve Bağdat’ın işgal edilmesini
bekliyordu. Bağdat’taki ulema ise işgali tartışması gerekirken, asıl meseleyi
bırakıp “sineğin kanının abdesti bozup bozmayacağı” gibi çok mühim(!)
bir konuyu tartışıyordu. Bir müddet sonra olan oldu ve Bağdat işgal edildi. Yüz
binlerce Müslüman, kadın-çocuk denilmeden kıyımdan geçirildi ve on binlerce
tarihî el yazması Fırat ve Dicle nehirlerine atıldı. Birçok İslâm âliminin kitabı
ki, bunlar arasında İmam Gazali’nin kayıp tefsiri de bulunuyor, bu nehirlerde
yok olup gitti. Müslüman olarak gündemsiz kalmak veya münkir ve müşriklerin tespit
ve tayin buyurdukları gündemlerle meşgul olmak, baştanbaşa bir kayıptır.
Saray mollalarının en
büyük arzuları, ümmeti malayani işlerle meşgul ettirmektir. Bugün Fas’tan
Malezya’ya, Türkiye’den Endonezya’ya İslâm dünyasının gündemini işgal etmek
için ortaya atılan konuların kahir ekseriyeti saray mollalarına aittir.
Pakistan’da bir müftü “selfi çekmek ve sosyal medyada paylaşmak haramdır”
diye fetva veriyor. Başka bir müftü “sakala şekil vermek haramdır”
diyor. Hindistan’ın Kerala eyaletinde bir kadın toplu namaz kıldırıyor, ulema
bunu tartışıyor. Başka bir tartışma konusu ise karı-koca aynı dizide oynar ve
rol icabı dizide boşanırlar ise bu boşanma sayılır mı? Bir başka tartışma
konusu da, bir kadından babası ve eşi aynı anda bir şey isterse kadın hangisini
tercih etmeli? Aylarını aldı bu sorunun cevabı laklakan ulemasının… Malezya ve
Endonezya’da ulema LGBT’yi tartışıyor, bunlara “sisters” denir mi?
Perlis eyaletinde hocalar “bir kadın kocasının izni olmadan geziye çıkabilir
mi?” sorusunu tartışıyor. Suudi’de kadın araba sürebilir mi, tartışması
futbol maçı izleyebilir mi ve maçta slogan atabilir mi sorusuna dönüşmüş.
Mısır’da bir zer/zevat çıkıp diyor ki, aynı iş yerinde mahremi olmayan biri ile
çalışan kadın, adamı 5 kez emzirirse sütkardeşi olacağı için mahremi olur diye
çıkış yapıyor. Fas’ta namazda eller serbest mi bırakılmalı yoksa bağlanmalı mı
meselesinin yanı sıra ünlü hadis kitabı Buhari tartışma konularının başında
geliyor. Hasıl-ı kelam İslâm dünyasında öyle meseleler tartışılıyor ki, bunları
kaleme almaya veya konuşmaya hayâ edersiniz. Gayrimüslimler bile bu
tartışmalara bakıp bakıp gülüyor bu ulu hoca(!)lara. Klasik İslâmi metinleri
okumak veya anlamaktan aciz ya da anladığını iddia edenlerin ise onları bugüne
taşımaktan tamamen yoksun bir güruh var. İslâm âleminin hakiki krizi burada
başlıyor. Kimisi eski fetvalara sarılıyor, kimisi şaz fetvalar bulup ortaya
çıkarıyor, kimisi de daha tanımadığı dünyanın Batı’dan neşet etmiş söylemlerine
sarılıp kendince yeni fetvalara ihdas ediyor. Hakikatte hepsi birbirinin
aynısı. Düşünsenize 2 asırdır ulema, Kur’an’daki “D R B” sözcüğünün dövmek mi,
yoksa ayrılık manasına mı geldiğini tartışıyor. Hâlbuki yapılması gereken her
iki taifeyi de “D R B” etmek değil mi? Ruhsuz küçük beyinler… Bugün gelenekçi
veya modernist olduğunu iddia eden laklakan taifesi de bu girdabın içinde. Her
iki taife de birbirine olan karşıtlıktan besleniyor ve ümmetin asli
meselelerinden ümmeti fersah fersah uzaklaştırıyor. Gelenekçi-modernist kavgası
tipik Şii-Vahabi kavgası gibi bir tartışma ve maalesef ikisi de birbirinden
besleniyor.
كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ
“Her hizib elinde bulunanla iftihar ediyor…”[15]
Saray Mollaları Hareket Fıkhını Bırakıp Evrak Fıkhına
Sarılanlardır
İslâm, bir hareket
ve bereket dinidir. İslâm fıkhı, bir hareket fıkhıdır. Harekete geçirmeyen
fıkıh sahifeler arasında saklı kalan bir evrak fıkhıdır. Saray mollalarının en önemli
vasıfları hareketle ilişkisi olmayan bir evrak fıkhı oluşturmaya
çalışmalarıdır. Sadece kitapların yaprakları arasında kalan fıkha evrak fıkhı
diyoruz. İslâm bizden hareket fıkhını istiyor. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem buyuruyor:
الْعِلْمُ خَيْرٌ مِنَ الْعَمَلِ وَمِلاكُ دِينِكُمُ الْوَرَعُ والعالم من يعمل بعلمه وان كان
قليل
“İlim amelden
hayırlıdır, dinin kuvvetlenmesi ise takva iledir. Âlim, az da olsa ilmiyle amel
edendir.”[16]
“Size mükemmel bir
fıkıh âlimini haber vereyim mi? Allah’ın rahmetinden insanların ümidini
kesmeyen ve merhametinden onları ümitsizliğe götürmeyen, Allah’ın tuzağından
onları emin kılmayan ve dünyaya rağbet için Kur’an’ı bırakmayan kimsedir.
Haberiniz olsun anlaşılmayan bir ibadette, üzerinde düşünülmeyen ilimde hayır
yoktur.”[17]
Saray mollaları,
antik fıkıh tüccarlarıdır. Onlar, ümmetin firavunlar karşısında diri kalan
hücrelerini ölümcül kılmak için uğraşırlar. Onlara göre fıkıh, Allah yolunda
Allah için cihad meydanına inmiş Müslümanları attan indirip tabuta bindirme
ilmidir. İşte evrak fıkhı budur. Oysaki İslâm fıkhı; tabuta bindirilmek istenen
Müslümanları ata bindirip cihada gönderen fıkıhtır. Hareket fıkhına göre
Müslüman gece ruhban, gündüz fürsandır. Yani geceleri zahid, gündüzleri mücaddir. Hareket fıkhının merkezinde “İhsan”
vardır. “İhsan” mertebesine ulaşmak için çalışan insan, geceleri zahid
gündüzleri mücahiddir.
Saray Mollaları Çok İlahlı Olanlardır
Saray mollaları;
Allah’ın kendilerine nasip ettiği ilimle Allah’a başkaldıran sahte ilahları
razı etmeye çalışan âlimlerdir. İslâm coğrafyasında çok ilahlı olmak manasına
gelen laikliğe, demokrasiye dinde yer bulmaya çalışmaları, bunun en büyük
alâmetidir. Onlar sürekli ehl-i bâtılın ehl-i İslâm’dan daha doğru, daha üstün
olduklarını savunurlar. Rabbimiz haber veriyor:
أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوتُواْ
نَصِيبًا مِّنَ الْكِتَابِ يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ وَيَقُولُونَ
لِلَّذِينَ كَفَرُواْ هَؤُلاء أَهْدَى مِنَ الَّذِينَ آمَنُواْ سَبِيلاً
“Kendilerine Kitap’tan bir nasip verilmiş olanları
görmüyor musun? Onlar cibte ve tâğûta inanıyorlar. İnkâr edenler için de, ‘Bunlar,
iman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar.”[18]
Saray mollaları
kalpleriyle ve kılıçlarıyla gâvurlardan yana olanlardır. İlim sahipleri olarak
gâvurlar karşısında eziklik kompleksine kapılanlar, fiilen saray mollalarına
katılanlardır. Saray mollaları; tipoloji görseli itibariyle, kuvveti
delaletiyle, kuzu postuna bürünmüş dost görünen, kalbi gâvurdan yana olan İslâm’ın
kisvesini taşırken, fiiliyle Rabbani yolu temsil etmeyen, teslimiyetini Rabbine
değil, Allah’ın dışında edindiği müteferrik mürebbilerine yapan ilim
sahipleridir.
Saray mollası;
Müslümanların kültüründe “Bel’am” muhalif Müslüman bilinçte “saray
ahundu (mollası)”, “zalimlerin âlimi”, “sultana yaltaklanan din
adamı” karakterine tekabül ediyor. Saray mollaları, Müslüman toplumda rahip
ve haham muamelesi görmek isteyen kimselerdir. Onların icra ettikleri misyon da
haham ve rahiplerin misyonudur. Allahû Teâlâ buyuruyor:
اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ
أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُواْ إِلاَّ
لِيَعْبُدُواْ إِلَهًا وَاحِدًا لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا
يُشْرِكُونَ
“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını; (Hıristiyanlar
ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Oysa bunlar da ancak,
bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh
yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.”[19]
Allah’tan başka
Rabler edinmek, saray mollalarının temel vasfıdır. Saray mollaları hem
kendilerinin Allah’tan başka bir takım Rabler edinmeleri ve hem de kendilerinin
de başkaları tarafından Rabler edinmelerini arzu etmektedirler.
Saray mollaları; İslâm
dinini farklı isimler altında mecrasından saptırma, özünü değiştirme ve çağdaş
birtakım siyasi projelere alet etme maksadıyla icat edilmiş oluşumların başında
bulunan ilim sahipleridir. Allah’ın dinine paralel bir din oluşturma gayreti
içinde olan ilim sahiplerinin cümlesi saray mollalarıdır.
Saray Mollaları Allah İle Aldatırlar
Saray sultanları,
meşruiyetlerini dinden almak için “yalaka din adamlarına” ihtiyaçları
vardır. Onlar “ulu’l-emr” ayetleri okuyarak, “Allah ile aldatarak”
halkı keyfi, küfri ve cebri egemene itaate çağırırlar. Saray mollası, “Allah
ile aldatanın önde gideni”dir. Allahu Teâlâ buyuruyor:
يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ
وَاخْشَوْا يَوْمًا لَّا يَجْزِي وَالِدٌ عَن وَلَدِهِ وَلَا مَوْلُودٌ هُوَ جَازٍ
عَن وَالِدِهِ شَيْئًا إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ
الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُم بِاللَّهِ الْغَرُورُ
“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Hiçbir
babanın çocuğuna hiçbir yarar sağlayamayacağı, hiçbir çocuğun da babasına
hiçbir yarar sağlayamayacağı günden korkun! Şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir.
Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O aldatıcı şeytan da Allah hakkında sizi
aldatmasın.”[20]
Hasan el-Basrî
talebelerine Basra Mescidi’nde ders verirdi. Ders esnasında oturma düzeni Hasan
el-Basrî ortada, önünde de bizzat ders verdiği talebe olacak şekilde halka
düzeniydi. Halkanın içinden dışına doğru talebeler Hasan el-Basrî'nin
derslerini takip derecesine doğru yer alırdı. Yani düzenli talebeler içte,
sadece dinlemek için gelen "Bir bakıp çıkacağız"cılar
halkanın en dışında olurdu. Bir seferinde o, rivayetin otoritesini hakikatin
otoritesine tercih eden, bu yüzden de sahih-sakim demeden her rivayete sarılan,
bulamayınca da uyduran lehvel hadis meraklılarını kastederek, "Bunları
halkanın haşvine/en dış katmanına atın." demişti. Bu tarihten
sonra bu eğilimin mensupları “Haşviyye” olarak anılacaktır. Haşviyye, “İlmi,
zalimlerin saltanatının bekasının malzemesi olarak kullananlar, zalim ve
zorbaların icraatlarını toplayıp salih amel diye ümmete pazarlayanlar”dır.
Haşviyyeciler o günden bugüne kadar varlıklarını çeşitli ekoller vasıtasıyla
sürdürmüştür. Bugün de mebzul miktarda ve hatta Müslümanlık iddiasında olanlar
arasında bariz çoğunluğu oluşturacak sayıda "dini yenileme
meraklıları" vardır. Bunların en ayırt edici özelliği yukarıdaki
tanımda da belirtildiği gibi Allah’ın dinini keyfi, küfri ve cebri olanların
arzularına göre yorumlamak, Allah’ın diniyle idare olunmayı bırakıp kul
kaynaklı beşerî ideolojilerle ilgilenmeleridir. Bunlara göre devletin dini,
imanı olmaz. İslâm devleti diye bir şey de olmaz. Bunların en önemli
iddialarından birisi de şudur: “Devletin dine dayanması, dine bağlanması
önemli değildir, önemli olan adaletli olmasıdır. Adaletli olduktan sonra devlet
dinsiz de olabilir, bizi idare edenler gayrimüslim de olabilirler.”
Tevrat’ı taşıma ve
yaşama sorumluluğu kendilerine yüklenip de bu sorumluluğu yerine getirmeyen
Yahudilerin durumu, “kitap yüklü eşeğe” benzetilir.[21]
Aslında bu, Kur’an’a benzer muameleyi yapacak olanlara bir uyarıdır. Saray mollaları,
Firavunların, sırtlarına bindikleri merkepleridir. Onlar aynı zamanda Nemrud’un
ateşine odun taşıyan katırlardır.
Saray Mollaları Hakka Bâtılı
Karıştırırlar
Hakka batıl elbisesi giydirmek, batılı hakka, hakkı da batıla
karıştırmak, saray mollalarının temel vasfıdır. Allahu Teâlâ uyarıyor:
وَلاَ تَلْبِسُواْ
الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُواْ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ
"Hakka bâtılı
karıştırmayın, bildiğiniz hâlde hakkı gizlemeyin."[22] Elmalılı M.
Hamdi Yazır Rahimehullah şu açıklamayı yapar: "Bu ayetin anlamı
çok kapsamlıdır; ilme ve amele dair hususları kapsar. Bilgiçlerin hilelerine,
yalan dolanlarına ve bozgunculuklarına, hatta ticaret ehlinin karışık
işlerinden ve hâkimlerin haksız hükümlerine varıncaya kadar hepsine şümulü
vardır.” “ İnsanları aldatmayın, sahtekârlık yapmayın." mealinde bir
genellemeyi ifade eder. Bununla beraber (kelâmın) sevki, özellikle ilmî değeri
hedef alıyor. Nice kimseler vardır ki, ilmî gerçekleri bozarlar, kötüye
kullanırlar, onları kendi heveslerine göre evirip çevirerek aslından
çıkarırlar; bakırı yaldızlarlar, altın diye satarlar."[23]
İlmi gerçekleri
kabul, âlimlere itaat ve saygı Allah'ın emridir. Âlimin emrine itaat, Allah'a
itaattir. Böyle olunca âlimin değeri, ilim zihniyetine ve hassasiyetine
bağlılıklarıyla ölçülür. Âlim, bilgi sahibi olması bakımından hiçbir şeyin
değil, sadece Hakk'ın kuludur. Delillerin ve Hakk'ın ayetlerinin emrindedir.
Delilin şerefi, bizzat kendinden değil, medlulü olan Hakk'a delalet
etmesindendir.[24]
İlme ve ilmi verilere itaat, Allah tarafından yaratılmış gerçekler olması
bakımındandır. Âlimin görevi bu ilmî gerçekleri iyi keşfedip özünü
değiştirmeden yaşadığı dönemin sosyal ve kültürel şartları içerisinde insanlara
sunabilmektir. Aksi halde hevalarına tâbi olarak, haramı helal, helali haram
yapanlar, hak ile bâtılı birbirine karıştıranlar, âlim değil birer tağutturlar.
Böyle âlimlerde cüzi de olsa hüküm koyma yetkisi bulunduğunu kabul etmek,
onlara ilahlık hissesi vermektedir.[25]
Onlar tağuti rejimlerin, İslâmsız idarecilerin bekası için fetva tedarik etmeye
çalışanlar, âlim sıfatını kaybetmiş birer tağutturlar, birer samîridirler. Samîri, Kur’an-ı Kerim’in 20. Suresi olan
Ta-Ha Suresi’nde bahsi geçen ve son derece sembolik bir hüviyet taşıyan bir
kişiliktir. Ta-Ha Suresi’nin 85 ile 97. ayetleri aralığında aktarılan konunun
baş aktörü olan Samîri, Hz. Musa’nın belli bir süre için kavminden ayrılmasının
ardından, Hz. Musa’nın kavmine Allah’ın vaatlerini ve hükümlerini unutturarak
tekrar geleneksel şirk dinine ait ritüellerin uygulanmasına yol açan isimdir.
İlmi, bilimi insanları çok ilahlı kılmak için istismar eden bir melundur.
Kur’an’da bildirilene göre Samîri, Hz. Musa’nın yokluğunda, tevhid inancının
hükümlerini çiğneyerek eski putperest anlayışın bir ürünü olarak altın buzağıya
tapınmayı tüm kavme telkin etmiştir. Bu durum, asırlar boyu bir zincir misali
süregelen tevhid dininin en önemli ve etkili düşmanının şirk olduğu gerçeğini
ortaya koymaktadır. Dolayısıyla saray mollaları, İslâm ümmeti arasında
ellerinde Kur’an, ellerinde Kur’an meali olduğu hâlde dolaşan diplomalı,
üniformalı şirk simsarlarıdır.
Saray mollalarının
ana vatanları daru’l harbtir. Saray mollalarının daru’l İslâm’da icra-i
faaliyette bulunacak bir imkânları olmaz. Müslümanların küfri kanunlarla idare
olunmalarından memnuniyet duyarlar. Küfür ve iman mücadelesi, Hz. Âdem Aleyhi’s Selam’dan beri devam etmektedir
ve kıyamete kadar sürecektir. Bu mücadelede; hakla bâtılı, doğruyla yanlışı
karıştıran ve hakikatleri ters yüz ederek insanları saptırmaya çalışanlara;
İslâm literatüründe “deccaliyet vasfı sahipleri” denmektedir.
Bu manada deccal gibi adamlar olup İslâm'a, Kur'an’a, Peygamber Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e, mukaddesatımıza iftiralar
etmektedirler. Hakkı bâtıl, bâtılı da hak olarak göstermeye çalışmaktadırlar.
Saray mollaları tuğyan ehlinden sayılırlar. Tuğyan ehlinden zalim olur ama âlim
olmaz. İlme, âlime ve ilmin namusuna sahip çıkmak isteyenler için anın vacibi,
saray mollalarını tanımak, şeytandan kaçındıkları gibi onlardan kaçınmak, kuduz
olmuş köpeklerden kendilerini korudukları gibi saray mollalarından kendilerini
ve nesillerini korunmaktır.
[1]
Âl-i imran Suresi 187
[2]
Maide Suresi 44
[3]
Mâide Suresi 63
[4]
TBMM Zabıt Ceridesi, Devre:2, Cilt: 7, Sh: 40-61
[5]
A’raf Suresi 175-176
[6]
El- Cami-u Li Ahkâmi’l Kur’an (İmam Kurtubî) C: 7, Sh: 319-321, Beyrut/ 1965
[7]
Bkz.Tevbe Suresi 107
[8]
El- Cami-u Li Ahkâmi’l Kur’an/İmam Kurtubî, C:7, Sh: 321, Beyrut/ 1965)
[9]
Âl-i İmran Suresi 72
[10]
Cuma Suresi 5
[11]
es-Siracu’l Munir Şerhu’l Camiu’s-Sağir/el- Azizî, C: 2, Sh: 439
[12]
El- Cami-u Li Ahkâmi’l Kur’an/İmam Kurtubî, C:7, Sh: 321, Beyrut/ 1965)
[13]
Buhari, İlim, 34; Müslim, İlim, 13, 14; Müsned, 2/162
[14]
Ahzab Suresi 66-68
[15]
Rum Suresi 32
[16]
Kenzu’l-ummal, 10/28657
[17]
Kenzu’l-ummal, 10/28943; Darimi, Mukaddime, 29
[18]
Nisa Suresi 51
[19]
Tevbe Suresi 31
[20]
Lokman Suresi 33
[21]
Cuma Suresi 5
[22]
Bakara Suresi 42
[23]
Hak Dini Kur’an Dili/ M. Hamdi Yazır, C: 1, Sh: 335-336, İst/ 1971
[24]
Hak Dini Kur 'an Dili (Muhammed Hamdi Yazır) C: lV, Sh: 2513; İst/1971
[25]
Rağıb el-İsfehanl, Müfredat fi Garibi 'l-Kur 'an, Sh:307-308, Beyrut/1422/2001;
Hak Dini Kur 'an Dili (Mu-hammed Hamdi Yazır) C: lV, Sh: 2513; İst/1971


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış