SİYASİ BASİRET, FERASET VE LİDERLİĞİN ÖNEMİ

Hakkı Eren

İslâm ümmeti, kalkanı kırıldığı ve yere düşğü günden itibaren yeniden ayağı kalkmak için nice çabalarla büyük fedakârlıklar gösterdi. Müslümanların kimi milliyetçi, kimi vatancı, kimi ruhani, kimi siyasi fikirler etrafında toplanırken, kimileri de çözüm olarak silahlı mücadeleyi kabul etti. Esasen tam olarak ne yapacaklarını bilmeseler de zulme rıza göstermediler ve düştükleri bu inhitat çukurundan bu fikirlerle çıkacaklarını düşündüler. Birçoğu duygu ve heyecanla hareket ederek ellerinden geleni yapmaya çalıştılar. Bunları da samimiyetle, fedakârlıkla ve büyük bedeller ödeyerek yaptılar. İçlerinden hainler çıktığı gibi kahramanlar da çıktı!

Ümmetin dört bir yanında zulme razı olmayan ve bir an önce bundan kurtulmak isteyen Müslümanlar daima var oldu. Lakin adeta boynu kesilmiş bir kurbanlık misali can havliyle tepki veriyorlar; nereye gideceklerini, ne yapacaklarını ve nasıl hareket edeceklerini bilemiyorlardı. İşte bu bilinçsizlik yüzünden kervanı yolda düzmeye çalışanlar ve dolayısıyla sırat-ı müstakimden sapanlar da oldu. Tehditler karşısında korkanlar, teşvikler ile uzlaşanlar, sinsi tekliflere aldananlar ve mücadelenin uzaması neticesinde duyguları sönenler oldu. Yani kervanı yolda düzmeye çalışanlar ne yolda kalabildi, ne de yolu tamamlayabildi.

İslâm’ın sahip olduğu dinamikler ve Batı’nın kendisi için gördüğü en büyük tehlikenin de İslâm olmasından dolayı, İslâm dünyasına yönelik baskı, katliam ve zulümler hiç son bulmadı. Özellikle Sovyetlerin ve dolayısıyla komünizmin çöküşünden sonra kapitalist Batı’nın, varlığını sürdürebilmesi için yeni bir düşmana ihtiyacı vardı. Fakat Batı özelinde kapitalist ideolojinin Soğuk Savaş sonrasında kendisine İslâm’ı düşman olarak seçmesi demek, daha önce hiç düşmanlık etmediği anlamına gelmez. Bilakis İslâm’ın ortaya çıkışından beri hak ile batıl mücadelesi daima var olmuştur ve kıyamete kadar da sürecektir. Ancak Batı, Ortaçağ döneminden çıkıp kapitalist ideolojiye sarıldıktan sonra İslâm’ı başlıca düşman görerek batıl cephesinin misyonunu üstlenmiş, türlü hile, desise, saldırı ve işgallerle bunu kanıtlamıştır. Hilâfet’in yıkılması ve Yahudi varlığının kurulması bu düşmanlığın en açık tezahürü olmuştur. Rusya’daki Bolşevik Devrimi sonrasında komünist ideolojinin siyasi bir varlık kazanması ve II. Dünya Savaşı’nda muzaffer çıkan taraflardan biri olması sonrası dünya, Batı ve Doğu blokları şeklinde ikiye ayrılmış, bu da iki karşıt ideolojinin mücadelesini öne çıkarmıştır. Ancak Soğuk Savaş Dönemi istisnai bir dönemdir. Batı’nın bu savaştan galibiyetle çıkması ve dünya liderliğini ilan etmesiyle sahnede İslâm’dan başka ideoloji kalmamıştır. “İslâm’ı düşman seçmiştir” derken bunu kast ediyoruz. Dolayısıyla Soğuk Savaş’tan sonra Batı tüm güçleri ile İslâm’a saldırmaya devam etmiştir.

Bu dönemin bir başka ayırt edici özelliği de İslâm’ın en zayıf ve güçsüz, küfrün en güçlü ve etkili olduğu bir dönem olmasıdır. Tarih boyunca Müslümanların daima bir halifesi, devleti ve ordusu olmuş, zaman zaman yenilgiler aldıysa da kısa sürede toparlanabilmeyi başarmıştır. Aksine küfür devletleri ise daima krallar, feodaller ve din adamlarının tahakkümü altında parça parça devletler ve derebeylikler hâlinde varlık göstermiştir. Fakat Hilâfet’in yıkılmasıyla birlikte durum tersine döndü. Kâfirler birleşip Amerika “Birleşik” Devletleri, Avrupa “Birliği” ve Rusya “Federasyonu” adı altında güçlenirken Müslümanlar paramparça devletlere dönüştü. İşin daha vahim tarafı ise Müslümanların başındaki yöneticilerin daima onların hizmetkârı ve uşakları olmasıydı. Yine de sömürgeciler her ne yaptılarsa da Müslümanları korkutmayı başaramadılar. Fikirlerini değiştirme yolunda epey yol alsalar da duygularını değiştiremediler. Bu nedenle Rasullerine yönelik karikatür saldırısında olduğu gibi topyekûn tepki verdiler ve siyasetçilerin aksine Batı’dan nefret etmeye devam ettiler. Bunun bir alameti olarak, örneğin dünyada ABD karşıtlığının %72 ile en yüksek olduğu ülkelerden birisi de Türkiye olmuştur; hem de son 14 yılda tamamen ABD siyasetine ram olmuş bir iktidar varken!

Velhasıl küffar her ne yaptıysa Müslümanları kirli sistemleri içerisinde eritemedi; işbirlikçi rejimler onların uşaklığını yapmış olsalar ve bazı gafil âlimler onların yanında saf tutsalar bile! Müslümanlar, yapılan binlerce fikrî, siyasi, kültürel ve askerî saldırılara rağmen İslâm’dan asla vazgeçmediler. Yani Batı Müslümanları bir türlü istediği kıvama getiremedi. Oysa bunun bir benzeri dünya tarihinde yoktur. Tarih boyunca bu kadar çeşitli, çok yönlü ve ağır saldırılara maruz kalmış herhangi bir dinin, hadaratın yahut kültürün varlığını sürdürdüğü görülmemiştir. Bunun en açık örneği Afrika ülkeleri, Çin, Rusya, Japonya gibi ülkelerde yok olan dinler, hadaratlar ve kültürlerdir. Tam tersine İslâm, asırlar boyunca varlığını güçlendirerek artırmıştır. Devletsiz, lidersiz, ordusuz ve kuvvetsiz olduğu günümüzde dahi, kâfirlerin kalbine korku salmaya devam etmektedir. Tıpkı Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in buyurduğu gibi:

‏نُصِرْتُ بِالرُّعْبِ مَسِيرَةَ شَهْرٍ 

Bir aylık yürüme mesafesinden (düşmanlara) korku salmakla muzaffer kılındım.[1]

İşte bu yüzden Arap Baharı gibi bir kalkışma Allah’ın vaadine inananlar için bir umut ışığı, kâfirler için uykularını kaçıran bir kâbusa dönüştü. Yıllarca en despot diktatörler tarafından baskı altında tuttukları halkların bir anda ayaklanması, korkularında ne kadar haklı olduklarını göstermiş oldu. Zira Müslümanlar, Batı’nın fasit toplumlarının aksine inandıkları değerler için canlarını ve mallarını feda etmekten korkmuyorlardı. Bu korkusuzca duruşu gören Batı, Müslümanlarda var olan potansiyeli ve yüzyıldır uğraştıkları ifsat politikalarının bir işe yaramadığını idrak etti.

Özellikle Soğuk Savaş sonrası İslâm’ın düşman ve terörist olarak saldırıya maruz kaldığı dönemde, ümmetin ihlaslı ve uyanık evlatlarının eliyle ümmette ciddi bir yükseliş ve İslâm’a dönüş süreci başladı. Bu durum hak ile batıl mücadelesinin daha da şiddetlenmesine neden oldu. Kâfirler siyasi, ekonomik ve kültürel saldırılarının yanı sıra askerî saldırı ve işgallerini de yaygınlaştırdı. Sömürgeciler bütün güçlerini harcamalarına rağmen bir türlü başarılı olamamanın verdiği nevrotik bir ruh hâli içinde kıvranırken, Müslümanlar ise başlarına gelen bunca musibet ve güvendikleri dağlara kar yağmasının hayal kırıklığıyla Hilâfet Devleti liderliğinde İslâmi hayatı yeniden başlatmaktan başka bir yolları olmadığını anlamaya başladı.

Arap Baharı her ne kadar bugün sonbaharını yaşasa da son yıllarda yaşanan birçok hadise küffarın Müslümanlar karşısındaki çaresizliğini gösterdi. Hatırlarsınız Afgan-Rus savaşında neler olduğunu! 1979’da başlayan ve Sovyetlerin işgale yeltendiği Afganistan’da 9 yıl süren savaşta Rusların elleri boş olarak geri döndüğünü hem de arkalarında 15 bin ölü ve yaklaşık 60 bin yaralı bırakarak! Yine Rusların büyük bir hezimete uğradıkları bir diğer bölge de Çeçenistan idi. Kıyas kabul etmeyecek askerî gücüne karşın Müslümanlar Ruslara karşı büyük bir başarı elde ettiler. Bir avuç mücahit 10 binden fazla Rus askerini öldürdü. Daha sonra Amerika girdi Afganistan’a ve gördü boyunun ölçüsünü! NATO’nun desteğine rağmen 11 Eylül 2001’den sonra girdiği Afganistan bataklığından hâlen daha çıkamadı ve çok istemesine rağmen askerlerini tümüyle geri çekemedi. Afganistan’ın hemen akabinde Irak’ta benzer bir durumla karşılaştı Amerika. Müslümanlar dünyanın süper gücü karşısında kahramanca mücadele ettiler. Bu mücadele siyasi bir liderlik etrafında olmuş olsaydı, belki de Amerika saplandığı bu bataklıktan hiç çıkamayacaktı. Hatırlayın Felluce direnişini! Amerika kara birlikleri ile hiçbir başarı elde edemediği Felluce’yi adeta Hiroşima’ya çevirerek güç yetirebildi.

Ve Suriye! Hani Amerika, Rusya, İran ve onun Lübnan’daki partisi, Esed rejimi, Koalisyon güçleri ve işbirlikçi bölge devletlerine rağmen 6 yıldır çözülemeyen Suriye! Kendi deyimiyle Obama’nın saçlarını beyazlatan Suriye! Devrimin başlaması öncesinde uzun yıllar sessizliğini koruyan ve Hama katliamından bu yana hiçbir hayat emaresi göstermeyen Suriye!

Tüm bu savaşlarda sahada her daim Müslümanlar kazandılar. Kâfirin kalbine korku saldılar ve onlara karşı destansı bir direniş örneği sergilediler. Hem de bunları bir devletleri olmadan, devlet dinamiklerinden yoksun bir şekilde, sınırlı imkânlara sahip iken yaptılar. Zira kâfirlerin Allah’tan hiçbir ümidi yokken, onlara bu gücü ve azmi veren Allah’tı:

وَلاَ تَهِنُواْ فِي ابْتِغَاء الْقَوْمِ إِن تَكُونُواْ تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللّهِ مَا لاَ يَرْجُونَ وَكَانَ اللّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا 

“O (düşman) topluluğu takip etmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız onlar da sizin çektiğiniz gibi acı çekmektedir. Üstelik siz Allah'tan, onların ümit etmedikleri şeyleri umuyorsunuz. Allah ilim ve hikmet sahibidir.”[2]

O kadar ki işgalciler içlerinden hainler devşiremeden, bazı liderleri para, silah ve makamla satın almadan onlara karşı koyamadılar. Tüm dünya devletlerini, özellikle de halkı Müslüman olan devletleri yanlarına almadan başarı elde edemediler. Birçok kez Müslümanlar ile müzakere yapmak zorunda kaldılar. Zira onlar savaşmayı değil, kandırmayı daha iyi biliyorlardı. Bu nedenle de her bölgede Müslümanların sahada elde ettiği kazanımları, anlaşma veya müzakere masalarında geri aldılar. Çünkü günümüzde savaşlar sadece sahada kazanılmıyordu! Dolayısıyla tüm bu kazanımlar siyasi basiret ve feraset olmadığı için masalarda kaybedildi maalesef! Siyasi bir liderlik ve sahih bir kitleleşme olmadığından heba oldu tüm kazançlar! Zira siyasi liderlik, basiret ve uyanıklıktan mahrum olmak onlara Rablerinin uyarısını unutturmuştu:

وَلاَ تَرْكَنُواْ إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللّهِ مِنْ أَوْلِيَاء ثُمَّ لاَ تُنصَرُونَ

“Zulmedenlere sakın meyletmeyin! Sonra size ateş (dünya zillet, ahirette cehennem) dokunur. Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra (Allah’ın yardımı olmadan) muzaffer de olamazsınız!”[3]

Ancak bu olumsuzluklara rağmen yine de İslâm’ın kaybetmediği aşikârdır! Yani Batı’nın ideolojisine karşı İslâm kaybetmemiştir. Ne kapitalizm, ne komünizm, ne de herhangi bir ideoloji asla İslâm’a üstün gelemez:

الإِسْلامُ يَعْلُو وَلا يُعْلَى عليه 

İslâm en üstündür, hiçbiri ondan daha üstün olamaz.”[4]

Suriye’de de böyle olmadı mı? Arap Baharı’nın en nadide çiçeğinin açtığı Suriye’de eğer ki dost görünümlü düşmanlar ve hainler olmasaydı, kirli paraya tamah eden basiretsizler bulunmasaydı, Amerika’nın son oku olan Türkiye başarı elde edemeseydi, Hilâfet’in karalanması için taşeronlar sahaya sürülmeseydi elbette kâfirler bocalayıp duracaklardı.

Şanlı Suriye kıyamı Cenevre ve Astana masalarında heba edildi. Çünkü ümmetin kıyamını şahsi menfaatlerine tercih edenler, ihlasları ve bilekleri güçlü olduğu hâlde siyasi basiret ve ferasetten yoksun olanlar, zafere bir adım kaldığı hâlde hedefleri muğlak olanlar, kurtuluşu şer’î hükümlere sıkı sıkıya bağlı kalmak yerine maslahatta arayanlar, kirli paranın kendilerine yardım amacıyla ya da kendilerini desteklemek amacıyla verildiğini sananlar maalesef yanıldılar.

Dolayısıyla son çeyrek asırda yaşadığımız tüm bu vakıalar gösterdi ki, Müslümanların siyasi bir liderliğin altında toplanmadan muzaffer olmaları çok zor. Bir kitle veya bir kıyam için Batı ile mücadelede siyasi uyanıklık olmazsa olmazdır. Siyasi feraset olmadan olayların arkasını görebilmek ve düşmanın sinsi planlarını deşifre edebilmek imkânsızdır. Öyleyse siyasi feraset ve basirete sahip olunması kaçınılmazdır.

Siyasi feraset ise meselelere sadece ama sadece İslâm akidesinden bakabilmektir. Atılacak her adımda şer’î hükümlere bağlı kalabilmektir. Ancak böyle yapanlar siyasi liderliğe talip olabilir ve onu bu şekilde elde edebilirler. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

اتَّقُوا فِرَاسَةَ المُؤْمِنِ فَإِنَّهُ يَنْظُرُ بِنُورِ اللَّهِ

Müminin ferasetinden korkun, zira o Allah’ın nuru ile bakar.”

Siyasi liderlik; en olmaz denildiği veya karamsarlığa düşüldüğü bir zamanda tevekkül ehli olabilmektir. Söyler misiniz Medine’den nusretin geleceğini kim düşünmüştü? Nusrete kendi ayakları ile Mekke’ye gelen Medinelilerin sayesinde ulaşılmadı mı? Bu nedenle siyasi liderlik herkesin ümitsizliğe kapıldığı bir anda zaferin hiç umulmadık bir yerden mutlaka geleceğine inanmayı ve inandırmayı gerektirir.

Siyasi liderlik; duygusal refleksler ile hareket etmemek ve “artık biz de onlarla savaşalım” teklifleri karşısında durabilmek ve “biz henüz bununla emrolunmadık” diyebilmektir.

Siyasi liderlik; İslâm akidesini korumak ve İslâm’ın bir cüzünden dahi vazgeçmemektir. Tıpkı Ebubekir RadıyAllahu Anh’ın zekât vermeyenler ile savaşması gibi… Zira Ashabın bir kısmı buna karşı olduğu hâlde, bunun irtidat olduğuna hükmetmiş ve eğer onlara karşı savaşmaz ise bu gibi irtidatların önünün alınamayacağını görerek akideyi korumak için orduyu seferber etmişti.

Siyasi liderlik; sadece anı veya günü değil, geleceği ve gayrimüslim tebaayı da düşünebilmek ve tasavvur edebilmektir. Tıpkı Ömer RadıyAllahu Anh’ın Kudüs’te kendisine kilisede namaz kılma davetinde bulunan patriğe karşı “Eğer burada namaz kılarsam, benden sonra gelecek olan Müslümanlar, bunu gerekçe göstererek kiliseyi sizin elinizden alıp camiye çevirirler” demesi gibi…

Siyasi liderlik; izzetin yalnızca İslâm’da olduğunu unutmamak ve ondan başka hiçbir şeye razı olmamaktır. Şam’ın fethi sırasında Ömer RadıyAllahu Anh’a şehre deve üzerinde değil de güzel bir at ile girmesi söylenildiğinde “Biz zillet içinde bir toplumduk, Allah bizi İslâm ile izzetlendirdi. Ne zaman ki İslâm’dan başka bir şeyde izzet ararsak, Allah bizi yeniden zelil kılar” demesi gibi…

Siyasi liderlik; kâfirlerin asla Müslümanlara dost olmayacağını bilmek ve onlarla ilişkileri bu esaslar üzerine oturtabilmektir. Siyasi basiret düşmanı iyi tanımak, gerektiğinde zafiyetlerinden faydalanmak ve siyasi ferasetine hayran bırakabilmektir. Aynı Halife Abdülhamid Han hakkında Alman devlet adamı Bismarck’ın dediği gibi: “Dünyada 100 gram akıl varsa, bunun 90 gramı Abdülhamid Han’da, 5 gramı bende, kalan 5 gramı da diğer dünya siyasilerindedir.”

Siyasi liderlik; hâkim olduğun bölge halkının desteğini alabilmek, onlara zulmetmemek, bilakis gönüllerini de kazanabilmektir.

Müslümanların sahih bir siyasi liderliğe en çok ihtiyaçları olduğu günümüzde bu olumsuzluklara rağmen iş henüz bitmedi ve Allah’ın izniyle de bitmeyecektir. Zulüm var olduğu sürece Müslümanlar ilk fırsatta yeniden kıyama kalkacaklardır. Zira hem insan fıtratı, hem İslâm’ın gücü, hem de dünyaya hükmeden nizamların fasitliği bunu kendiliğinden ortaya çıkaracaktır.

وَيُنَجِّي اللَّهُ الَّذِينَ اتَّقَوا بِمَفَازَتِهِمْ لَا يَمَسُّهُمُ السُّوءُ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ 

“Allah, takva sahiplerini kurtuluşa erdirir. Onlara hiçbir fenalık dokunmaz. Onlar mahzun da olmazlar.”[5]

Öyleyse bu takdire şayan mücadeleleri, her türlü övgüye mazhar kıyamları, bu korkusuz ve ihlaslı mücahitleri hedefine ulaştıracak siyasi bir liderliğin ayın on dördü gibi ortaya konulması lazımdır. Ümmet için elzem olanı, ümmet ile buluşturmak lazımdır. Basiret ve feraset ehlinin üzerine alarak yüklendiği davanın farkında olması gerekir. Zira hem ümmetin kıyamlarını, hem Müslümanları, hem geleceğimizi, hem de ahiretimizi kurtaracak olan tek doğru anahtar budur! Öyleyse kapalı olan her kapıyı bir çilingir ustalığı ile açmaya çalışmak lazımdır. Umutları tüketmeden çalışmak, boyunları yere eğmeden yürüyebilmek ve “olmadı ve asla da olmayacak” diye fısıldayan şeytanları ve onun koalisyon ortaklarını püskürtmek lazımdır.

إِنَّمَا ذَلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءهُ فَلاَ تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ 

İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.”[6]



[1] Sahihayn

[2] Nisa Suresi 104

[3] Hûd Suresi 113

[4] Dârakutni

[5] Zümer Suresi 61

[6] Âli İmran Suresi 175


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz