KALİTELİ BİR EĞİTİM NASIL OLMALI

Fika Komara

Allah Subhanehû ve Teâlâ gerçekten de İslâm'da eğitim sürecinden doğacak kaliteyi tanımlamış, fertlerin ulul elbab olabilmesini ve hayırlı ümmet olacak nesiller oluşmasını temin etmiştir. Böylece bu nesil, ümmeti gelecekte muhteşem, güçlü ve öncü bir ümmete ve hatta dünya medeniyetinin ve teknolojik kalkınmanın öncüsü yapacak niteliğe sahip kılmaktadır. Bu makale, dünya standardında üniversite kavramını İslâmi açıdan ele almaktadır.

Eğitim Bir Medeniyetin En Büyük Yatırımıdır

Avrupa ve Amerika'nın dirilişinden çok uzun bir süre önce, 13 asır boyunca İslâm ümmetinin medeniyeti dünyaya medeniyette ve teknolojik kalkınmada başarıyla öncülük etmiştir. Başka hiçbir medeniyetin zaferi bu kadar uzun sürmemiştir. Hunke ve El-Faruqi İslâm toplumunun İslâmi Hilâfet çağındaki durumunu tarif ederken başarısının en önemli nedenini bilim ve teknolojideki kazanımlarına atfetmekteler.[1]

Öncelikle, İslâmi toplumun kalkınmasının akidesinden kaynaklandığına dair paradigmayı ele alalım. Buna göre ilim imanın "ikiz kardeşi" ve öğrenmenin bir nevi ibadet -Allah'a yaklaşmanın bir yolu (marifetullah)- olduğu beyan edilmektedir. İlim sahibi insanlar da peygamberlerin varisleri, batıl inanç ise şirk olarak kabul edilmektedir. Bu paradigma, eski Roma, Fars ve Hindistan'ın da paradigması olan, cahiliyye paradigmasının yerini aldı. Onların gözünde ilim sadece seçkin bir kesimin ayrıcalığı ve sıradan insanlara yasaktı. Hatta bu paradigmanın ne kadar devrimci olduğunu ve bilim ve teknolojinin uyanışına yol açtığını tarif etmek için Hunke, "Haydi Millet Okula" terimini kullanmıştır. İlim talep etmeyi teşvik ise hadislerden doğmuştur, örneğin:

طَلَبُ الْعِلْمِ فَرِيضَةٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ

"İlim talep etmek her Müslümana farzdır."

اطْلُبُوا الْعِلْمَ مِنَ الْمَهْدِ إِلَى اللَّحْد

"Beşikten mezara ilim talep et."

اطلبوا العلم ولو في الصين

"Çin'de de olsa ilmi arayınız."

فَضْلُ الْعِلْمِ أَحَبُّ إِلَيَّ مِنْ فَضْلِ الْعِبَادَةِ

"Bir saat ilim öğrenmek gece sabaha kadar ibadet etmekten kıymetlidir." vb.

Hatta varlıklı insanlar bile toplumun ilmini ve eğitimini artırmak için bir şeyler yapmaya çok hevesliydiler ve bununla gurur duyarlardı. Kütüphaneler, rasathaneler veya laboratuvarlar kurar, hatta uzmanlar istihdam ederlerdi.

İkinci olarak, devletin bilimsel gelişmeyi olumlu bir şekilde teşvik etmede güçlü bir rolü vardı. Her ne kadar zaman zaman siyasi durum değişse de, İslâm beldelerindeki geçmiş yöneticilerin bilime karşı tutumu bugünkü yöneticilerin tutumundan kat kat daha olumluydu. Devlet, hocalara (öğretim görevlilerine), âlimlere ve bilim adamlarına büyük değer verir, ihtiyaçlarını teminat altına alır, onları görevlerinde ciddi şekilde destekler ve hatta Kur'an ve Sünnet’ten kaynaklanan bilimde uzmanlaşma arzularını teşvik ederlerdi.

İşte bu makalenin odak noktası bu ikinci husustur. İlimde/bilimde ve eğitim sisteminin niteliğini tasarlamada hiç şüphesiz en önemli faktörler, devletin bağımsızlığı ve güçlü bir vizyona sahip olmasıdır. Zira devletin siyasi nizamı tüm kaynaklarının yönetimini (hem doğal hem insan kaynaklarını) bu hedefe ulaşmak üzere yönlendirecektir.

İslâm'da siyaset; ümmetin hem iç hem dış meselelerini İslâmi hükümlerle idare etmek/gözetmek demektir. Siyasi faaliyetler hem insanlar (ümmet) hem de hükümet (devlet) tarafından icra edilir. Devlet, bu işleri pratik olarak düzenleyen bir kurumdur. Öte yandan ümmet; devletin bu görevi yerine getirirken yanlış yapmamasını kontrol eder onu muhasebe eder. Bu esnada İslâm'ın siyasi hedefi; insanların hayatlarını hayatın en önemli açılarından İslâm'ın hükümleriyle korumaktır. Yani nesebi, zihni, izzeti, canını, malını, dini, emniyeti ve devleti korumaktır.

Eğitim konusunda ise İslâm'ın siyasi hedeflerinden aklı korumayı gerçekleştirebilmek için, insanları ilim talep etmeye, tedebbür ve içtihat yapmaya ve insan aklının potansiyelini geliştirebilecek farklı yöntemleri geliştirmeye teşvik etmek devletin üzerine farzdır. Aynı zamanda İslâm ilim sahibi insanların varlığını da övmektedir.[2] İslâm nizamının devlet politikası eğitim sistemini ve onu destekleyecek tüm sistemleri tasarlayacaktır. Sadece bütçesini değil, medya, araştırma, laboratuvar, sanayi ve dış politikayı da buna göre şekillendirecektir. İslâmi hükümet; İslâm'ın bekası için eğitimin ileriye dönük bir yatırım olduğunu çok iyi bilmektedir.

I-İslâm'ın İç Siyaseti Eğitimin Ticarileştirilmesini Önler

Allah Subhanehû ve Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor:

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ

“(Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik."[3] Allah Subhanehû ve Teâlâ İslâm'ı âlemlere bir rahmet olarak gönderdi. İslâm'ın merhameti ise İslâm'ın hükümleriyle herkes için hayır getirmekle ortaya çıkmaktadır. Zira İslâm'ın hükümleri tüm insanların hayatta karşılaşabilecekleri her türlü sorunu çözebilme özelliğindedir. Aynısı eğitim için de geçerlidir. Hilâfet eğitim verirken ayrımcılık yapmamaktadır. İlköğretimden orta öğretime kadar her vatandaşa, dinine, mezhebine, ırkına veya cinsiyetine bakmaksızın kaliteli ve ücretsiz eğitim verilecektir. Yükseköğretimi ise Hilâfet gücü dâhilinde ücretsiz sunacaktır.

İlme büyük önem veren peygamberimiz Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Medine’de İslâm Devleti’ni kurar kurmaz, devletin başkanı olarak bizzat sistematik eğitim vermeyi başlatmıştır. Ondan sonra da, İslâmi Hilâfet Devleti döneminde de, tüm vatandaşlara ücretsiz eğitim verilmiştir. Böylece tüm İslâm tarihi boyunca devletin eğitimden kâr elde etmesi veya halktan eğitim için ücret alması hiç görülmemiştir. Zira devletin prensibi, eğitimin insanların temel ihtiyacı olmasıdır. Temel ihtiyaçları teminat altına almak ise daima İslâm'ın iktisat nizamının ruhu olmuştur. Her bir ferdin temel ihtiyacı gıda, giyim ve sığınaktır. Bunların her biri her insan için temel ihtiyaçtır. Toplumun temel ihtiyaçları ise emniyet, tıp ve eğitimdir.

İslâm'ın iç siyaseti eğitimin ticarileştirilmesini ve ticari bir emtiaya dönüştürülmesini önlemektedir. Hatta insanlardan eğitim adına herhangi bir ücret talep edilmesi insanlar arasında ayrımcılığa yol açar ve iki tip eğitim, yani zenginlere ayrı ve halkın çoğunluğuna ayrı eğitim, oluşturur. Bunu önlemek için eğitim sistemi aracılığı ile ilim ihtisas etmenin temel prensiplerini anlamak elzemdir. Bunlar da şöyle sıralanabilir:

1-İlim ihtisas etmenin yollarını sistematik olarak devlet açmak zorundadır.

2-Bilim ve teknolojide uzmanlaşmak sadece devlet politikalarıyla mümkündür ve özel şahısların hele de yabancıların teşvikiyle kesinlikle mümkün değildir.

3-İslâm ümmeti Hilâfet Devleti’nin nizamı altında yaşamalıdır. Zira İslâm'ı tatbik eden ve İslâm davetini dünyanın her köşesine taşıyıp âlemlere rahmet olarak tatbik edecek olan sadece odur.

İslâm ümmetinin geçmiş şanlı günlerinde bilim ve teknolojide en üstün başarıları elde etmesi; Hilâfet sisteminin tatbik edilmesinden ayrı düşünülemez. Zira Hilâfet sistemi, tüm dünyada uygulanabilir bir ahkâma ve dini vecibeleriyle uyum içinde olan bir siyasi role sahiptir. Genel olarak tarihe baktığımızda eski liderlerin güvenilir ve nitelikli takva ehli insanlar ve devlet adamları olduğunu, Rablerinden korkan, ilmi ve halkını seven "Vera' Ehli" âlimler olduğunu görürüz. İslâm medeniyetini oluşturan üç ana sütunun, yani din, siyaset ve ilmin, tek bir yönetim altında, halifenin yönettiği Hilâfet nizamının altında, birbiriyle nasıl bütünleştiğini de görebiliyoruz.

Devletin bilim ve teknolojide sistematik olarak başarılı olup olamadığını ölçmek için şu hususlara bakılır:

1-Eğitim sistemi devletin hayata bakış açısıyla ve karşılaştığı sorunlarla uyum içinde kurulabilmiş midir?

2-Araştırma devletin sorunlarını çözebilecek şekilde yönlendirilebilmiş midir?

3-Araştırma sonuçlarını uygulayacak bir sanayi sistemi oluşturulabilmiş midir?

4-Adil ekonomik kazançlar elde edebilecek bir sanayi sistemi oluşturulabilmiş midir?

5-Sanayi sistemi devletin karşılaştığı sorunları çözmek için, devletin vizyonu ve misyonundan yola çıkarak yönlendirilebilmiş midir?

Bu temel ilkelere dayanarak görüyoruz ki bilimde uzman olabilmek için güçlü ve bağımsız olan bir devlet; araştırma kapasiteleri dâhil eğitim sisteminden başlayarak sanayi sistemine kadar, istihdam modeli ve planlarından diplomatik siyasetine ve başka ülkelerle uluslararası ilişkilerine kadar tüm stratejik bileşenlerini devreye sokacaktır. Tüm bunlar devletin siyasi hatlarının belirlendiği sınırlar dâhilinde tasarlanmıştır.

II-İslâm'ın Dış Siyaseti Eğitimin Bir Sömürge Aracına Dönüştürülmesini Engeller

Kapitalist ideoloji üzerine kurulmuş bir devlet için siyasetin, hukukun ve sosyo-kültürel değişimlerin yanı sıra bilim ve teknoloji en önemli ekonomik araçlardır. Bu nedenle, ekonomiyi canlandırmak için bilim ve teknolojide yükselişe ihtiyaç duyar. Dünya çapında gerçekten büyüleyici olan sanayileştirilmiş yükseköğretim merkezlerine bir bakın, mesela Boston, New York, California, Toronto, British Columbia; Londra, Manchester, Cambridge veya Sydney, Melbourne ve Canberra... Özellikle bilimin iktisadi kalkınmayı tetiklediğini anladıktan sonra, bilim ve teknolojiyi 21. yüzyıl için sermayeye dönüştürme sürecini başlatanlar bu endüstriyel bölgelerdir. Bunun adı bilgi ve teknoloji güdümlü iktisadi büyümedir.

Bu nedenle İngiliz uluslararası ilişkiler uzmanı Susan Strange'in analizi doğrudur. Ona göre bilim ve teknoloji dünyaya hükmeden güçlerden birer tanesidir: “Bilgi güçtür. Bilgiyi geliştirmeyi veya elde etmeyi ve başkalarının takdir edip aradığı herhangi bir bilgiye başkalarının erişimini engellemeyi beceren her kim olursa, çok özel bir yapısal güç uygulayabilecektir."[4] Böylece günümüzde bilgiyi tekelleştirme uygulamaları dünyaya liderlik etmek isteyen bir devlet için bir tür zorunluluk hâline gelmiştir. İşte Batı’nın İslâm beldelerine karşı yürüttüğü çalışma budur. Bunun sonucu olarak bilimsel kalkınma anlamında gittikçe artan oranda Batı’ya bağlılık oluşmuştur.

Bu bağımlılık gerçekten ironik bir durumdur. Zira bir zamanlar İslâm ümmeti bilimde uzmanlaşmaya öncülük etmiştir. Müslüman bilim adamları sayısız keşifler yapmış, bunlar bilimsel kitaplarda derlenmiş ve sürekli araştırma yaparak geliştirilmiştir. İbn Sina, el-Farabi, İbn'i Haldun, Hârizmî gibi birçok büyük bilim adamı, bir zamanlar İslâm'ın bilimi şanlı kıldığının kanıtıdır.

İslâm'ın zayıflamasıyla birlikte, Müslüman bilim adamlarının sayısı da azalmıştır. Hatta binlerce kitap içinde raptedilmiş bilgi kaynakları da ya yok edilmiş veya Batı tarafından ele geçirilip geliştirilmiştir. Sonuç olarak bugün bilimde hızlı ilerlemeler kaydeden İslâm değil, Batı olmuştur. Çünkü bilim tahsil etmek, araştırmak ve geliştirmek aktif olarak Batı’da yapılmaktadır. Bu süre zarfında İslâm beldelerindeki rejimler bu tarz faaliyetleri ciddiye almadığı için sürekli bilimsel uzmanlık konusunda geriden gitmekteler.

İslâm beldelerinin Batı ülkelerine bilim ve teknolojideki bağımlılığını gidermenin yolunu göstermek için makalenin bu kısmında özellikle İslâm'ın, dış siyaseti vasıtasıyla bilim ve teknolojide uzmanlaşma meselesini nasıl çözdüğünü inceleyeceğiz. İslâm'da dış siyasetin çizgisi eğitimin emperyalist bir araç hâline dönüştürülmesine engel olur. İslâm Devleti’nin bu konuda ne özne ne de nesne olmasına müsaade eder. Bir başka deyişle; İslâm Devleti eğitim adına başka bir ülkeyi sömüremez ve bilgi için kendisinin sömürülmesine müsaade etmez.

Hilâfet Devleti; İslâm ülkelerinin bugünkü dış siyasetini sona erdirecektir. Acziyet ve bağımlılıkla nitelenen bu dış politikanın yerine İslâm üzerine kurulu yeni bir dış siyaset modeli uygulayacaktır. Hilâfet İslâm hukukuna göre başka ülkelerle iktisadi, siyasi, kültürel veya eğitimsel ilişkiler kuracaktır. Tüm alanlarda Hilâfet, İslâm davetinin tüm insanlığa en güzel şekilde ulaştırılmasını teminat altına alacaktır. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

أُمِرْتُ أَنْ أُقَاتِلَ النَّاسَ حَتَّى يَشْهَدُوْا أَنْ لاَاِلَهَ إِلاَّاللهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَّسُوْلُ اللهِ وَيُقِيْمُوْا الصَّلاَةَ وَيُؤْتُوْا الزَّكَاةَ فَإِذَا فَعَلُوْا ذَلِكَ عَصَمُوْا مِنِّيْ دِمَاءَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ إِلاَّ بِحَقِّ اْلإِسْلاَمِ وَحِسَابُهُمْ عَلَى اللهِ

"Ben insanlar Allah'tan başka ilahın olmadığına, Muhammed'in de Allah'ın elçisi olduğuna şehadet edinceye, namaz kılıncaya, zekât verinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum. Bunları yaptılar mı, kanlarını, mallarını bana karşı korumuş (emniyet altına almış) olurlar. İslâm'ın hakkı hariç. Artık (samimi olup olmadıklarına dair) durumları Allah'a kalmıştır."

İslâmi Hilâfet Devleti değişmez kesin bir metot üzerine kurulu bir dış siyaset uygulayacaktır (tarîka) ki o da davet ve cihattır. İslâm Devleti’nin yöneticileri değişir ama bu metot hiçbir zaman değişmez. Bu metot, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in Medine'de devleti kurduğu günden İslâmi Hilâfet yıkılana kadar değişmedi. Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem Medine'de yönettiği süre boyunca İslâm davetinin önünde duran her türlü fiziksel engeli ortadan kaldırmak için sürekli ordu hazırlamış ve cihat başlatmıştır. İslâm'ın yayılması önünde Kureyş bir engel teşkil ediyordu, bu nedenle onunla savaşılması gerekiyordu. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, fiziksel engel teşkil eden Kureyş ve Arap Yarımadası'ndaki diğer kabilelerin yönetimlerini başarıyla ortadan kaldırdı, ta ki İslâm tüm dünyaya yayılabilsin. Bu arada; Hilâfet’in diğer ülkelerle ilişkileri şu prensipler üzerine inşa edilecektir:

Bilgi (bilim ve teknoloji) ve kültür arasında çok önemli bir fark vardır. Bilgi -bilim ve teknolojiyi içerir- evrenseldir, hiçbir milletin mülkü veya tekelinde değildir. Onu almaya ve öğrenmeye herkes hak sahibidir. İdeolojik bir devlet olarak Hilâfet, nesillerinin kültürünü muhafaza etmek ve onları kendilerine has ve asil İslâmi şahsiyetle donatmak zorundadır. Dolayısıyla Hilâfet tüm eğitim sistemlerinin, programlarının ve müfredatlarının İslâmi Hilâfet Devleti'nin himayesi altındaki tüm eğitim kurumlarında tatbik edilmesini, Hilâfet Devleti’nin eğitim sistemine, programına ve müfredatına başvurulmasını zorunlu kılar. Buna ilaveten, devlet sınırları içerisinde uygulanan eğitim sistemini İslâm akidesine aykırı olan her türlü ideolojik, fikrî ve yabancı kültürden arındırmak zorundadır.

İslâmi Hilâfet Devleti’nin dış siyaset çizgisi ve diplomatik stratejisi, eğitim alanında temkinli bir şekilde kendisiyle düşmanlığı olmayan ülkelerle işbirliği yapmasına müsaade eder. Bu bazen öğretim personeli değişimi veya iki ülke arasında delegasyon göndererek kültürü ve dili yaymak için gerekli olabilir. Hilâfet’in Eğitim alanındaki uluslararası anlaşmalarda bağlı kalması zorunlu olduğu ilkeler şöyledir:

1-İslâm Devleti eğitim müfredatını İslâmi şahsiyeti oluşturma ilkesine göre uygular.

2-İslâm şeriatı öğrenim ve öğretim faaliyetlerini ümmete ve dünyaya yararlı olacak bilgileri geliştirmek çerçevesi dâhilinde sağlar.

3-İslâm Devleti gerektiğinde tecrübi ilimler alanında yurtdışından öğretmen ve öğretim görevlileri getirebilir. Nitekim öğretmen devletin müfredatıyla kayıtlıdır ve ondan sapamaz.

4-Başka ülkelerin İslâm'a aykırı fikirler ve ideolojiler yaymasına veya İslâm ümmeti içerisinde özel okullar açmasına neden olacak anlaşmalar yapılması yasaktır.

5-İçerikleri İslâm Devleti’nin kendi eğitim politikalarıyla uyum içerisinde olmayan programları tatbik etmeye zorlayan anlaşmalar yapılması yasaktır.

Bu asil ilkeleriyle İslâm, başka ülkelerle olan tüm ilişkilerin ve anlaşmaların daima muntazam olmasını ve çıkarcı olmamasını garantiler. Zira İslâm'da dış siyasetin yöntemi kapitalizmde olduğu gibi sömürgeci değildir. Aksine daima insani değerleri korumak üzere davet ve cihattan oluşmaktadır. Ayrıca, İslâmi diplomasinin prensibi, başka ülkelerin maslahatlarını göz ardı etmeden ülke çıkarlarını gözetmektir.

Hilâfet Devleti’nin Bilgide Uzmanlaşmaya Götüren Taktik Adımları

1-Devletin bilgide uzmanlaşmasını sağlayan strateji

İlk strateji, devletin bilgide uzmanlaşıp en üst seviyeye gelmesini sağlayacak üç alt sistemi inşa etmekle ilgilidir.

a-İlk ve orta öğretimden yükseköğretime kadar, felsefe ve bilimsel geleneği sadece İslâmi akideden fışkıran vizyoner bir eğitim sistemi ile kurmaktır ki bu, lider zihniyete, bir müminin dürüstlüğüne, çok çeşitli yeteneklere ve uzmanlık alanlarına sahip nesiller doğuracaktır.

b-Hem devlet araştırma enstitülerinde ve kurumlarında ve hem üniversitelerde bütünleşik araştırma yapabilen araştırma geliştirme (Arge) sistemi kurmaktır. Bunların denetimi, teşvik edilmesi ve finansmanı tamamen devlete aittir.

c-Stratejik sanayi sistemi kurmaktır ki bu tamamen devlete aittir ve devlet bağımsız olarak yönetir. Bu sanayi sistemi güncel askerî gereksinimleri ve halkın temel ihtiyaçlarını karşılamaya odaklıdır. Sanayinin önemli bileşenlerinin tedarik edilebilmesini denetleyebilmek, idare edebilmek ve güvence altına alabilmek için sanayinin bağımsızlığı teminat altına alınmalıdır. En önemli bileşenler; ham maddeler, teknoloji, uzmanlık, mühendislik, finans, tam bir endüstriyel zincir oluşturabilme gücü ve ilkesidir.

2-Başka Medeniyetlerden Bilgi Almanın Stratejisi

a-Bilgi, bilim ve teknolojide anlaşmalı kâfir devletlerle işbirliği

Bilim ve teknoloji alanında anlaşmalar yapmak kesinlikle caizdir. Çünkü İslâm hukuku buna izin vermektedir. Bu nedenle bu tarz işbirliğine, işbirliğinin şekline göre, uluslararası siyasi ortamı dikkatlice takip etmek şartıyla, izin verilmektedir. Halife bu tarz anlaşmaları İslâm'ın çıkarı doğrultusunda ya kabul eder ya da reddeder.

b-Devletin belirli ülkelere bilgi almak için bilim adamı heyetleri göndermesi

Devlet Hilâfet Devleti’nin stratejik maslahatlarına hizmet edecek bilim adamı gruplarını kendi siyasi çizgisi doğrultusunda başka devletlere gönderir. Örneğin halife süper güç Roma'ya karşı cihadı güçlendirmek için güçlü bir donanmaya gerek olduğunu görünce, gemi yapımı teknikleri, navigasyon, astronomi pusula, barut vs. öğrenmek üzere İslâm ümmeti içinden heyetler gönderdi. Bunun için Çin'e gitmek gerektiyse -ki pusula ve barutu ilk keşfedenler Çinlilerdir- onlar da Çin’e gitmişlerdir. Yolculuk zor bile olsa ve bir sürü yabancı dil öğrenmek zorunda kalsalar bile bunu yapmışlardır. Bugünkü durumla bunu kıyaslayalım. Müslüman bilim adamlarının yurt dışı burslarını çoğunlukla devlet değil, yabancılar finanse etmektedir. Aslında, onları finanse eden bir yabancı ülkedir. Hükümet ise bunu kolaylaştırmakla yetinir.

c-İslâm ümmetine eğitim verecek yabancı bilim adamlarının istihdam edilmesi

Bazı siyasi durumlar bazı istihbari tedbirler gerektirir; bilhassa İslâmi Hilâfet’in düşmanları söz konusu olunca. Örneğin Fatih Sultan Mehmed (1453) döneminde uzman, mühendis ve top ustası Urban isimli mahkûmu Konstantiniye'nin zindanlarından kurtarmak için birkaç girişimde bulunulmuştur. İmparator Konstantin, onu Osmanlı ordusunda istihdam edilmesini engellemek için tutuklatmıştı. Bir kaç ciddi hamleden sonra Urban kurtarılıp Fatih Sultan Mehmed'in huzuruna getirilir ve Konstantiniye'de alacağı ücretin onlarca kat daha fazla maaşla işe alınır. Nihayetinde böylece zamanının en gelişmiş ve büyük topu üretilmiştir.

Bu olay hakkında biraz tefekkür edince görüyoruz ki, şayet bir Müslüman devlet bilimde uzmanlık elde etmeyi ciddi bir şekilde hedefliyorsa, günümüzdeki dünyaca ünlü eğitim merkezlerinden ünlü bilim adamlarını yüksek bir ücretle istihdam etmelidir. Ülkenin evlatlarını, kızları ve erkekleri, henüz uzmanlaşamadıkları konularda eğitilmek zorundalar ki gelişmiş devletlerin seviyesine ulaşabilinsin. Örneğin bir Harvard profesörüne ABD'de aldığı maaşın onlarca katı ödenmelidir ki gelip İslâm dünyasında madencilik teknolojisindeki en yeni gelişmeleri öğretsin. O zaman derslerini de devletin müfredatına uygun şekilde ve sapmadan verecektir.

İslâm'ın ihtişamını yeniden ikame etmek, İslâm dünyasının tek bir medeniyet olarak birleşmesiyle mümkündür. O zaman İslâm dünyası, dünya sahnesinde "yeni güç" olarak ortaya çıkacaktır. İslâm ümmeti çok yakında tekrar dünya medeniyetlerinin lideri olarak geri dönecektir. Yeter ki mevcut nesil, lider bir nesil olmaya yönlendirilsin. Zira İslâm beldeleri insan kaynakları ve doğal kaynakları açısından muazzam bir güce sahiptir. Hilâfet’in gölgesi altında birleştirildiğinde bunları hiçbir ülke veya millet geçemeyecektir.

Böylece İslâm ümmetinin Batılı ülkelerin teknolojisine bağımlı olmaktan kurtulması da kaçınılmaz olacaktır. İslâm ümmeti ideolojisinin vizyonundan kaynaklı bağımsızlık ve güç ile Batı’nın yürüttüğü tekelci bilim siyasetine karşı duracaktır ve yavaş yavaş ama emin adımlarla, bu mevcut konum değişecektir. O zaman İslâmi Hilâfet Devleti’ne bağımlı olan Batı olacaktır inşaAllah.

Allah doğrusunu en iyi bilendir.



[1] Fahmi Amhar, Integrasi Sains dan Islam 2004

[2] Bkz: Maide 90-91, Zümer 9, Mücadele 11)

[3] Enbiya Suresi 107

[4] Susan Strange, States and Markets (London: Pinter Publishers, 1989)


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz