Allah Subhanehû’nun tevfîki ve yardımıyla Rasulullah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve Sahabesi’nin
(Allah onlardan razı olsun) asrında anlaşıldığı gibi anlaşılır
şekilde Kur’an tefsirini ele aldım ve bu hususta bütün gücümü ortaya koydum. Bunu
yaparken de aşağıdaki metodu izledim:
Birincisi: Lügat Açısından
Allah Azze ve
Celle muhkem kitabında bu Kur’an’ın Arapça olduğunu beyan etmektedir:
إِنَّا أَنزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا
“Elbette ki biz onu
Arapça bir Kur’an olarak indirdik”[1]
وَهَـٰذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُّبِينٌ
“Halbuki bu (Kur’an)
apaçık Arapçadır.”[2]
Bu ayetlere göre Kur’an’da Arapça olmayan tek kelime dahi yoktur.
Tefsir kitabımın
mukaddimesinde Arapça bir kelamın: Ya şer’î veya lügavi veya örfi hakikat
olarak konulduğu asıl manaya delalet edeceğini, ya bir karine ve alakaya bağlı
olarak asıl konulduğu manayı aşacağını. Yani mecaz ve kinaye olacağını veya
Arap tarafından kullanılan iştikak esasına göre olacağını ya da kelimenin,
yabancıların topraklarında var olan bir nesneye ait bir isim olup, kelime olup
Arapların kullandığı harfler ve fiil kalıplarına uygun hâle getirilip Arapçaya
sokulan bir kelime olacağını ve bu esasa göre de bu yabancı kelimenin aynen
Arapça bir kelime gibi kabul edileceğini belirtmiştim.
İlk harfinden son
harfine kadar Kur’an’ın Arap lügatine göre indiğini açıklamıştık. Bunun delili
şu ayettir:
إِنَّا أَنزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا
Elbette ki biz onu
Arapça bir Kur’an olarak indirdik”[3]
Buna göre Kur’an’ın
indirildiği Arap lügatinin dışında anlaşılmaya çalışılması doğru olmadığı gibi
mümkün de değildir. Bu nedenle tefsirde lügat açısında şu hususları dikkate
aldım:
a- Şer’î Hakikat: Ayeti veya ayette
yer alan bir kelimeyi beyan etmek üzere Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den sahih bir şey gelmişse tefsirde
buna dayandım. Çünkü, şer’î nassta diğer hakikat türlerine göre şer’î hakikat
daha önceliklidir.
Herhangi bir kelime
hakkında Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve
Sellem’den sahih bir şey gelmedikçe ve özel olarak da onun manasını
sınırlamadıkça şer’î hakikat sayılmaz. Sınırlı ve kelimeye has bir beyan yok
ise şer’î hakikatin var olduğu söylenemez.
Şu ayetler Şer’î
hakikate örnektir:
وَاَقيمُوا الصَّلٰوةَ
“… namazı kılınız…”[4]
الْحَجُّ أَشْهُرٌ مَّعْلُومَاتٌ
“Hac, bilinen aylardadır…”[5]
ayetlerinde yer alan الصَّلٰوةَve الْحَجُّ lafızlarının
tefsiridir. Rasul SallAllahu Aleyhi ve
Sellem sözleri, fiilleri, keyfiyeti ve delaletleriyle detaylandırmak
suretiyle bu kelimeleri beyan etmiş ve böylece tefsirde kendisine dayanılacak,
güvenilecek şer’î hakikat olmuştur. Yoksa الصَّلٰوةَ kelimesinden
kasıt lügat manalarında olduğu gibi dua değildir.
b- Ortada şer’î bir
hakikat bulunmadığında ise Kur’an’ın, dilleriyle inmiş olduğu Araplar
nezdindeki lügavi ve örfi hakikatini dikkate aldım.
وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَابِّ وَالْأَنْعَامِ
“İnsanlardan,
hayvanlardan ve davarlardan da…”[6]
ayetinde geçen الناس ”insanlar” ve الْأَنْعَامِ، “hayvanlar”
kelimelerinde olduğu gibi ayette yer alan النَّاسِ lafzı, lügavi
hakikat olarak âdem ve zürriyetine delalet etmektedir. Yine ayette yer alan الْأَنْعَامِ lafzı ise deve,
inek ve koyun gibi hayvanlara delalet etmek üzere (lügavi hakikat) olarak
kullanılır.وَالدَّوَابِّ lafzı, asıl
konuluşunda yeryüzünde yürümekte olan tüm canlılara delalet etmesine karşılık
tefsirde dört ayağı üzere yürüyen hayvanlara delalet etmek üzere (örfi hakikat)
olarak değerlendirilmiştir. Bu nedenledir ki Araplar tarafından kullanılan örfi
hakikat lügavi hakikatten önce gelir.
c- Hakikatin
kullanılmasında engel olduğunda ise mecaza ve kinayeye başvurdum. Çünkü bunlar
Arapların sözlerinde kullandıklarındandır. Şu ayette olduğu gibi:
يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ فى اٰذَانِهِمْ
“…parmaklarını
kulaklarına tıkayan…”[7]
Buradaki karine asli manadan istenilenin anlaşılmasına engel olmaktadır. Çünkü
parmakların tümünün kulağa girmesi imkânsızdır. Dolayısıyla bundan kasıt parmak
uçlarıdır. Bu durumda ise parmaklar lafzı, mecazi olarak parmak uçları
anlamında tefsir edilir.
Aynı şekilde:
فَالْآنَ بَاشِرُوهُنَّ
“… Artık
(ramazan gecelerinde) onlara yaklaşın…”[8]
ayetinde yer alan بَاشِرُوهُنَّ lafzı lügavi anlamıyla erkeğin karısına
dokunmasını kastetmiyor. Bilakis buradaki mana cinsel ilişkidir. Çünkü ramazan
gecelerinde cinsel ilişki yasak idi, sonra Allah Azze ve Celle bu yasağı
kaldırdı. Buradaki karine, asli mananın irade edilmesini engellemediği gibi
lügavi olarak dokunmaya da engel değildir. Buna göre ayetteki بَاشِرُوهُنَّ kelimesi
ramazan ayında cimada bulunmaya kinayedir.
d- Ayrıca Araplar,
bir kökten türeyen lafzı kullandığı gibi türemiş birçok kelimeyi de
kullanmışlardır. Ancak aynı kökten gelmekle birlikte kullanmadıkları kelimeler
de vardır. İşte türemiş olan bu yeni kelime, Arap lügatindeki fiil kalıplarına
göre türediği asılla bitişik bir manaya sahip olur.
Örneğin: Arap رَحِمَ يَرْحَمُ kökünden
gelen الرَّحْمَةٌ والرحِيم kelimelerini
kullanıyordu. Ancak onlar لرَّحْمَـٰنِ lafzını
Allah Azze ve Celle’nin vasfı anlamında kullanmıyorlardı. Oysa لرَّحْمَـٰنِ kelimesi رَحِمَ kökünden
türemiş olup فعلان vezninde mübalağa kalıbıdır. Yani rahmeti
bol olan kimse demektir. Bu nedenledir ki Kur’an’da yer alan ve rahmeti bol
olan kimse anlamına gelen لرَّحْمَـٰنِ kelimesi
Allah’ın güzel isimlerindendir. Bu anlamıyla Araplar tarafından kullanılmamış
olsa da Arapların kullanmış olduğu رَحِمَ kökünden türemiş
olması nedeniyle Arapça bir kelimedir.
Bu nedenledir ki
Allahu Teâlâ, Arapların inatlarına, tartışmalarına karşı çıkmış ve hüccetlerini
geçersiz hâle getirerek şöyle buyurmuştur:
وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اسْجُدُوا لِلرَّحْمَـٰنِ
قَالُوا وَمَا الرَّحْمَـٰنُ أَنَسْجُدُ لِمَا تَأْمُرُنَا وَزَادَهُمْ نُفُورًا
“Onlara:
Rahman'a secde edin! denildiği zaman ‘Rahman da neymiş! Bize emrettiğin şeye
secde eder miyiz hiç!’ derler ve bu emir onların nefretini arttırır.”[9]
Onlar Rahman’ın ne anlama geldiğini biliyorlar ve burada da Allah Azze ve
Celle’ye delalet ettiğini anlıyorlardı. Çünkü onlar رَحِمَ kelimesinin
türevlerini kullanıyorlar ve manasını idrak ediyorlardı. Ancak buna rağmen
kibirleniyorlar ve inat ediyorlardı.
Bir başka ayette
ise Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor:
قُلِ ادْعُوا اللَّـهَ أَوِ ادْعُوا
الرَّحْمَـٰنَ أَيًّا مَّا تَدْعُوا فَلَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَىٰ
“De ki: İster Allah
deyin, ister Rahman deyin. Hangisini deseniz olur. Çünkü en güzel isimler O'na
hastır."[10]
Arapça bir kökten
türeyen herhangi bir kelime Araplar tarafından da kullanılmasıyla ve Arapça
fiil kalıplarına göre olması hâlinde türediği kökten alınan manada olduğu gibi
Arapça kelime sayılır.
e- Yabancılar
nezdinde herhangi bir şeye ait olan ismi, harflerini ve vezinlerini
değiştirdikten sonra Araplar lügatlerine kattıkları, kendi lügatlerinin fiil
kalıplarına uygun hâle getirdikleri zaman bu isim aslı itibariyle kendileri
tarafından konulan lafızda olduğu gibi Arapça sayılır.
Arapçalaştırılmış
olan bu lafız, fasih Arapça sayılır ve Arapların kullandığı bu isim, nakletmiş
olduğu aynı nesneye ait isim gibi bir isim hâline gelir.
Nitekim Kur’an’da
yabancılardan nakledilmiş ancak Arapça kalıplarına uygun hâlde olan, Arapça
sayılan ve nakledildiği anlamdaki isimle tefsir edilen isimler vardır. Allah Azze
ve Celle’nin şu ayetinde olduğu gibi:
عَالِيَهُمْ ثِيَابُ سُندُسٍ خُضْرٌ
وَإِسْتَبْرَقٌ
“Üzerlerinde
yeşil ipekten ince ve kalın elbiseler vardır…”[11] Bu
ayette yer alan سُندُسٍ ve وَإِسْتَبْرَقٌ kelimeleri arapçalaştırılmış kelimelerdir. Arapların
kullanımıyla Arapça kelime özelliğini kazanmış ve Kur’an da bunu kullanmıştır.
Çünkü Kur’an Arapların lügatine göre inmiştir. Bu durumda bu kelimelerin
tefsiri Arapların yabancılardan nakletmiş olduğu manaya göre yapılır. Ayette
yer alan سُندُسٍ kelimesi ince ipek وَإِسْتَبْرَقٌ kelimesi de kalın ipek anlamına gelmektedir.
Bu kelimeler diğer
Arapça kelimeler gibi aralarında herhangi bir fark olmaksızın Arapça
kelimelerdir. Kur’an’ın Arap dili ile indiğini beyan eden:
وَهَـٰذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُّبِينٌ
“Hâlbuki bu (Kur’an)
apaçık Arapçadır.”[12]
Kur’an lafzı da bunu teyid etmektedir.
Özetle lügat
açısından ben Kur’an’da yer alan herhangi bir kelimeyi, Arapların kullanmış
olduğu Arap lügatinin gerektirdiği hususlar dışında tefsir etmedim. Buna göre
herhangi bir manayı: Konuluş ve nakline göre ya şer’î, örfî ve hakiki mana
olarak, ya Arapların kullanımlarına ve Arap lügatine göre mecaz ve kinaye
olarak, ya Arap lügatinin fiil kalıplarına göre türediği asıl manaya göre ya da
Arapların lügatlerindeki fiil kalıplarına göre onların yabancılardan naklettiği
arapçalaştırılmış isimler olarak aldım.
Kur’an-ı Kerim’de
yer alan herhangi bir ayete gücüm yettiği kadarıyla Arapların lügatlerinde
kullanmış olduğu manaların dışında bir anlam yüklemedim, kullanmadım.
İkincisi: Akıl Yönünden
Eşyayı akletmek
veya idrak etmek veya fikir üretmek, hissedilebilir bir vakıanın duyular
aracılığıyla beyne iletilmesi ve ön bilgilerle de bu vakıanın yorumlanmasıdır.
İşlerin birbiriyle irtibatlandırılmasında Allah Azze ve Celle insana
dört özellik vermiştir. Bunlar: Bu vakıayı yorumlayacak olan öncül bilgiler, sağlıklı
beyin, duyular ve vakıa. Bundan sonra buradan bir fikir çıkar, insan onu
akleder veya onu idrak eder. Bakara Suresi’ndeki:
وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا
“Allah Âdem’e
bütün isimleri, öğretti…”[13]
ayetinin tefsirinde bu hususa yeterince yer verilmişti oradan bakılabilir.
Doğrudan kendisini
veya eserini hissedebileceği bir vakıası olmayan şey hakkında insan aklının bir
sonuç çıkarması mümkün değildir. Bu nedenle biz yaratılanlar hakkında
düşünürüz. Çünkü bunlar, Allah Subhanehû’nun yaratıcı olduğu hususundaki
düşüncede delil olarak kullanabilmemiz için var olan hissedilebilir
vakıalardır. Ancak biz, muğayyebattan olan hususlar hakkında akli araştırma
yapamayız. Çünkü biz bunların ne kendisini ne de eserini hissedemeyiz. Bu
hususlarda sadece nasslarda bulunanlar ve bize nakledilenlerle yetiniriz.
Muğayyebat kapsamında yer alan tüm hususların aklın kurallarına boyun eğmesi ve
hakkında akli araştırma yapılması mümkün değildir. Çünkü bunlar hissedilebilir
şeyler olmadığı gibi bunların izleri de hissedilemez. Bu türden hususlarda
aklın rolü lügatin gereklerine göre nasslar tarafından nakledilenler
ölçüsündedir.
Bu nedenledir ki Kur’an-ı
Kerim’de var olan muğayyebatla ilgili tefsirde bu şekilde hareket ettim.
Muğayyebatı aklın araştırma kapsamı içerisine dahil edemeyiz. Bilakis Allah Azze
ve Celle’nin kitabında ve Rasulü SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in Sünneti’nde var olanları naklederiz.
Örneğin: Allahu
Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَإِنْ أَحَدٌ مِّنَ الْمُشْرِكِينَ
اسْتَجَارَكَ فَأَجِرْهُ حَتَّىٰ يَسْمَعَ كَلَامَ اللَّـهِ ثُمَّ أَبْلِغْهُ
مَأْمَنَهُ
“Ve eğer
müşriklerden biri senden aman dilerse, Allah'ın kelamını işitip dinleyinceye
kadar ona aman ver,”[14] Bu ayette
Allah, Kur’an-ı Kerim’in Allah’ın kelamı olduğunu söylemektedir. Biz buna
herhangi bir ilave yapamayacağımız gibi Allah’ın kelamının keyfiyeti hakkında
araştırma da yapamayız. Allah’ın kelamı hissedilebilir olanlardan
olmadığından akıl da bunun keyfiyetine dalamaz. Bilakis bunların anlaşılmasında
dayanılacak, güvenilecek şey, eksiltmeden veya artırmadan lügatin gereklerine
göre anlamak suretiyle Allah’ın Kitab’ından ve Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sünnetinden nakledilenlerdir.
Allah Azze ve
Celle’nin sıfatları hakkındaki konuda lügatin gerektirdiklerini aşmadığım
gibi bu sıfatların keyfiyeti hakkında akli bir araştırmaya da girmedim. Çünkü
Allah’ın zatı ve sıfatı bizim için gaybîdir. Bu hususların anlaşılmasında
eksiltmeden veya artırmadan lügatin gereklerine göre anlamak suretiyle Allah’ın
Kitabı’ndan ve Rasulü SallAllahu Aleyhi
ve Sellem’in Sünneti’nden nakledilenlere dayandım.
Allah Azze ve
Celle her şeyi işiten ve görendir. Her şeyi bilen ve hikmet sahibidir.
Allah Subhanehû ve Teâlâ kendisini
vasfettiği gibi sıfatlarının keyfiyeti hakkında akli bir araştırmaya girmeden
sınırda dururuz. Çünkü Allah’ın sıfatları bize göre gaybidir ve Allah Azze
ve Celle’nin yarattığı gibi beşer aklının bunda herhangi bir rolü yoktur.
Daha önce de açıkladığımız gibi akıl sadece hissedilebilen hususlarda
yetkilidir.
Bu nedenle Allah’ın
sıfatlarının anlaşılmasında Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem ve Sahabe’yi (Allah onlardan razı olsun) olduğu
gibi anlamaya özen gösterdim. Allah’ın Kitabı’ndan, Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sünneti’nden ve Sahabe’nin icmasından
sahih olarak gelenlerin sınırında durmak, buna herhangi bir şeyi ilave etmemek
veya eksiltmemek gerekir. Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem ve Sahabe asrından (Allah onlardan razı olsun)
sonraki asırlarda fırkaların yaptığı gibi gereksiz bir şekilde akli
araştırmalara girmeden durmak gerekir.
Üçüncüsü: Muhkem ve
Müteşâbih Bakımından
Tek bir meselede
iki nass bulunduğu veya tek bir ayetle ilgili olarak iki mütevatir kıraat
bulunduğu zaman muhkem olan müteşâbihe tercih edilir. Bunlardan birisinin veya
ikisinin medlulü belirli ise yani muhkem ise bir diğerinin veya diğerlerinin
medlulü müteşâbih ise muhkem olan müteşâbih olana ağır basar ve tefsirde
müteşâbihe değil muhkeme itimat edilir.
Örneği Allah Azze
ve Celle’nin:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قُمْتُمْ
إِلَى الصَّلَاةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ
وَامْسَحُوا بِرُءُوسِكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الْكَعْبَيْنِ ۚ وَإِن
كُنتُمْ جُنُبًا فَاطَّهَّرُوا
“Ey mü'minler!
Namaza kalkacağınız zaman yüzünüzü ve ellerinizi (dirseklerinizle beraber)
yıkayın, başlarınızı mesh edin ve ayaklarınızı da (topuklarınızla beraber)
yıkayın. Eğer cünüp iseniz boy abdesti alın”[15]
ayeti ile ilgili mütevâtir kıraatler vardır. Bu mütevâtir kıraatlerden
birisinde وَأَرْجُلَكُمْ “ayaklarınızı”
lafzındaki lam harfi nasb ile okunmuştur ve bu muhkemdir. Yani burada yüzlerin
yıkanmasına ve ellerin dirseklere kadar yıkanmasına atıf vardır. Buna göre de
hüküm yani abdest alırken ayakların yıkanması istenmektedir. Ancak bir başka
mütevâtir kıraatte ise lam harfinin esresi ile وَأَرْجُلِكُمْ şeklinde
okunmaktadır. Bu kıraatte ise müteşâbih vardır. Çünkü bunda iki mana vardır:
Burada car ile
mecrurdur ve mahallen mensubtur. Dolayısıyla mahallen ellerin ve yüzün
yıkanmasına atıf vardır ve buna göre hüküm ayakların yıkanmasını gerektirir.
Başlarınız kelimesi
üzerine atfen mecrurdur. Buna göre ise atıf başa yapıldığı için hüküm ayakların
yıkanmasını gerektirir. Çünkü kıraatlerin her ikisi de mütevatirdir ve
birisinde mana tektir.
Çünkü birinci ayet
ayakların yıkanmasında muhkemdir. İkinci ayet ise ayakların yıkanmasında ve
mesh edilmesinde müteşâbihtir.
Buna göre muhkem
olan müteşâbih üzerinde egemendir ve ayakların bileklere kadar yıkanması
gerekir.
Bu örnekte
görüldüğü gibi tek bir meselede biri muhkem diğeri ise müteşâbih iki nass
bulunduğu zaman muhkem olan müteşâbihe hamledilir. Çünkü muhkem kitabın
anasıdır, yani asıldır, başvurulandır. Muhkem, müteşâbih üzerinde egemendir.
Bu nedenle tek
ayette yer alan iki mütevâtir kıraatin veya aynı konudaki iki ayette muhkem ve
mütevâtirin yer alması bakımından bu anlayışa güvendim, dayandım.
Dördüncüsü: Aynı Surede
Sonra Gelen Ayetin Önceki Ayetle Olan Alakası
Allah Azze ve
Celle ayetler topluluğunu sure olarak isimlendirdi:
سُورَةٌ أَنزَلْنَاهَا
“Bu, bir suredir ki, onu indirdik…”[16]
فَأْتُوا بِسُورَةٍ
“… haydi siz de (fesahat ve belâğatta ona
eş) bir sure getirin…”[17]
Her bir suredeki
ayetlerin tertibi Allah’tan Rasulü SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’e vahiydir. Ayet iniyor ve Allah Rasulü kâtiplere ve
Müslümanlara şöyle diyordu:
ضَعُوا
هَذِهِ الْآيَاتِ فِي مَوْضِعِ كَذَا وَكَذَا
“Bu ayeti falan
yerde falan yere koyun.”[18] Dolayısıyla suredeki
ayetlerin tertibi tevkifidir.
Bunlar bir suredeki
önceki ayet ile sonraki ayet arasında bir alaka olduğunu göstermektedir.
Buna göre önceki
ayetle sonraki ayet arasındaki alakayı ortaya koymak için tüm güç ortaya konulmalıdır.
Beşincisi:
Rivayetlerin ve Delaletlerin Çokluğu Bakımından:
Bir ayetin veya
ayetlerin tefsirinde rivayeti veya delaleti tercih etmeye ve tercihin sebebe
dayanmasına özen gösterilmelidir.
Et-Teysîr Fî
Usûli’t Tefsîr
“Tefir Usûlünde Kolaylık” adını verdiğim tefsir kitabımda da işte bu metoda
dayandım, güvendim. İsminden de görüleceği gibi bu kitap, tefsirde kolaylık
değil tefsir usulünde kolaylıktır. Esas olan Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ve Ashabı’nın (Allah onlardan
razı olsun) asrında olduğu gibi tefsirin üzerine bina edilmesi gereken
kaidelerdir.
Aliyyü’l Kadîr olan
Allah’tan bundan hayırla faydalanılmasını ve iyiden iyiye düşünen kimselerin bu
vesileyle hayırlarını artırmalarını isterim. Yine hiçbir mal ve evladın fayda
vermediği bir günde hakkımda yardımcı olması için Allah Azze ve Celle’ye
yalvarıyorum.
Şüphesiz ki O
hiçbir şeye muhtaç değildir, O’na güvenilir ve dosdoğru yola ileten de O’dur.
[1] Yusuf Suresi: 2
[2] Nahl Suresi: 103
[3] Yusuf Suresi: 2
[4] Bakara Suresi: 43
[5] Bakara Suresi: 197
[6] Fatır Suresi: 28
[7] Bakara Suresi: 19
[8] Bakara Suresi: 187
[9] Furkân Suresi: 60
[10] İsra Suresi: 110
[11] İnsan Suresi: 21
[12] Nahl Suresi: 103
[13] Bakara Suresi: 31
[14] Tevbe Suresi: 7
[15] Mâide Suresi: 6
[16] Nûr Suresi: 1
[17] Bakara Suresi: 23
[18] Tirmizî: 3011. Bu hadisin hasen ve
sahih olduğunu söyledi. Ahmed; 376-468


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış