TEFSİR METODUM

Ata İbnu Halil Ebu Raşta

Allah Subhanehû’nun tevfîki ve yardımıyla Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve Sahabesi’nin (Allah onlardan razı olsun) asrında anlaşıldığı gibi anlaşılır şekilde Kur’an tefsirini ele aldım ve bu hususta bütün gücümü ortaya koydum. Bunu yaparken de aşağıdaki metodu izledim:

Birincisi: Lügat Açısından

Allah Azze ve Celle muhkem kitabında bu Kur’an’ın Arapça olduğunu beyan etmektedir:

إِنَّا أَنزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا

“Elbette ki biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik[1]

وَهَـٰذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُّبِينٌ

Halbuki bu (Kur’an) apaçık Arapçadır.”[2] Bu ayetlere göre Kur’an’da Arapça olmayan tek kelime dahi yoktur.

Tefsir kitabımın mukaddimesinde Arapça bir kelamın: Ya şer’î veya lügavi veya örfi hakikat olarak konulduğu asıl manaya delalet edeceğini, ya bir karine ve alakaya bağlı olarak asıl konulduğu manayı aşacağını. Yani mecaz ve kinaye olacağını veya Arap tarafından kullanılan iştikak esasına göre olacağını ya da kelimenin, yabancıların topraklarında var olan bir nesneye ait bir isim olup, kelime olup Arapların kullandığı harfler ve fiil kalıplarına uygun hâle getirilip Arapçaya sokulan bir kelime olacağını ve bu esasa göre de bu yabancı kelimenin aynen Arapça bir kelime gibi kabul edileceğini belirtmiştim.

İlk harfinden son harfine kadar Kur’an’ın Arap lügatine göre indiğini açıklamıştık. Bunun delili şu ayettir:

إِنَّا أَنزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا

Elbette ki biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik[3]

Buna göre Kur’an’ın indirildiği Arap lügatinin dışında anlaşılmaya çalışılması doğru olmadığı gibi mümkün de değildir. Bu nedenle tefsirde lügat açısında şu hususları dikkate aldım:

a- Şer’î Hakikat: Ayeti veya ayette yer alan bir kelimeyi beyan etmek üzere Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den sahih bir şey gelmişse tefsirde buna dayandım. Çünkü, şer’î nassta diğer hakikat türlerine göre şer’î hakikat daha önceliklidir.

Herhangi bir kelime hakkında Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den sahih bir şey gelmedikçe ve özel olarak da onun manasını sınırlamadıkça şer’î hakikat sayılmaz. Sınırlı ve kelimeye has bir beyan yok ise şer’î hakikatin var olduğu söylenemez.

Şu ayetler Şer’î hakikate örnektir:

وَاَقيمُوا الصَّلٰوةَ

“… namazı kılınız…”[4]

الْحَجُّ أَشْهُرٌ مَّعْلُومَاتٌ

 “Hac, bilinen aylardadır…”[5] ayetlerinde yer alan  الصَّلٰوةَve الْحَجُّ lafızlarının tefsiridir. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem sözleri, fiilleri, keyfiyeti ve delaletleriyle detaylandırmak suretiyle bu kelimeleri beyan etmiş ve böylece tefsirde kendisine dayanılacak, güvenilecek şer’î hakikat olmuştur. Yoksa الصَّلٰوةَ kelimesinden kasıt lügat manalarında olduğu gibi dua değildir.

b- Ortada şer’î bir hakikat bulunmadığında ise Kur’an’ın, dilleriyle inmiş olduğu Araplar nezdindeki lügavi ve örfi hakikatini dikkate aldım.

وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَابِّ وَالْأَنْعَامِ

İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da…”[6] ayetinde geçen الناس ”insanlar” ve  الْأَنْعَامِ، hayvanlar” kelimelerinde olduğu gibi ayette yer alan النَّاسِ lafzı, lügavi hakikat olarak âdem ve zürriyetine delalet etmektedir. Yine ayette yer alan الْأَنْعَامِ lafzı ise deve, inek ve koyun gibi hayvanlara delalet etmek üzere (lügavi hakikat) olarak kullanılır.وَالدَّوَابِّ  lafzı, asıl konuluşunda yeryüzünde yürümekte olan tüm canlılara delalet etmesine karşılık tefsirde dört ayağı üzere yürüyen hayvanlara delalet etmek üzere (örfi hakikat) olarak değerlendirilmiştir. Bu nedenledir ki Araplar tarafından kullanılan örfi hakikat lügavi hakikatten önce gelir.

c- Hakikatin kullanılmasında engel olduğunda ise mecaza ve kinayeye başvurdum. Çünkü bunlar Arapların sözlerinde kullandıklarındandır. Şu ayette olduğu gibi:

يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ فى اٰذَانِهِمْ

“…parmaklarını kulaklarına tıkayan…”[7] Buradaki karine asli manadan istenilenin anlaşılmasına engel olmaktadır. Çünkü parmakların tümünün kulağa girmesi imkânsızdır. Dolayısıyla bundan kasıt parmak uçlarıdır. Bu durumda ise parmaklar lafzı, mecazi olarak parmak uçları anlamında tefsir edilir.

Aynı şekilde:

فَالْآنَ بَاشِرُوهُنَّ

“… Artık (ramazan gecelerinde) onlara yaklaşın…”[8] ayetinde yer alan بَاشِرُوهُنَّ lafzı lügavi anlamıyla erkeğin karısına dokunmasını kastetmiyor. Bilakis buradaki mana cinsel ilişkidir. Çünkü ramazan gecelerinde cinsel ilişki yasak idi, sonra Allah Azze ve Celle bu yasağı kaldırdı. Buradaki karine, asli mananın irade edilmesini engellemediği gibi lügavi olarak dokunmaya da engel değildir. Buna göre ayetteki بَاشِرُوهُنَّ kelimesi ramazan ayında cimada bulunmaya kinayedir.

d- Ayrıca Araplar, bir kökten türeyen lafzı kullandığı gibi türemiş birçok kelimeyi de kullanmışlardır. Ancak aynı kökten gelmekle birlikte kullanmadıkları kelimeler de vardır. İşte türemiş olan bu yeni kelime, Arap lügatindeki fiil kalıplarına göre türediği asılla bitişik bir manaya sahip olur.

Örneğin: Arap رَحِمَ يَرْحَمُ kökünden gelen الرَّحْمَةٌ والرحِيم kelimelerini kullanıyordu. Ancak onlar لرَّحْمَـٰنِ lafzını Allah Azze ve Celle’nin vasfı anlamında kullanmıyorlardı. Oysa لرَّحْمَـٰنِ kelimesi رَحِمَ kökünden türemiş olup فعلان vezninde mübalağa kalıbıdır. Yani rahmeti bol olan kimse demektir. Bu nedenledir ki Kur’an’da yer alan ve rahmeti bol olan kimse anlamına gelen لرَّحْمَـٰنِ kelimesi Allah’ın güzel isimlerindendir. Bu anlamıyla Araplar tarafından kullanılmamış olsa da Arapların kullanmış olduğu رَحِمَ kökünden türemiş olması nedeniyle Arapça bir kelimedir.

Bu nedenledir ki Allahu Teâlâ, Arapların inatlarına, tartışmalarına karşı çıkmış ve hüccetlerini geçersiz hâle getirerek şöyle buyurmuştur:

وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اسْجُدُوا لِلرَّحْمَـٰنِ قَالُوا وَمَا الرَّحْمَـٰنُ أَنَسْجُدُ لِمَا تَأْمُرُنَا وَزَادَهُمْ نُفُورًا

Onlara: Rahman'a secde edin! denildiği zaman ‘Rahman da neymiş! Bize emrettiğin şeye secde eder miyiz hiç!’ derler ve bu emir onların nefretini arttırır.”[9] Onlar Rahman’ın ne anlama geldiğini biliyorlar ve burada da Allah Azze ve Celle’ye delalet ettiğini anlıyorlardı. Çünkü onlar رَحِمَ kelimesinin türevlerini kullanıyorlar ve manasını idrak ediyorlardı. Ancak buna rağmen kibirleniyorlar ve inat ediyorlardı.

Bir başka ayette ise Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor:

قُلِ ادْعُوا اللَّـهَ أَوِ ادْعُوا الرَّحْمَـٰنَ أَيًّا مَّا تَدْعُوا فَلَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَىٰ

“De ki: İster Allah deyin, ister Rahman deyin. Hangisini deseniz olur. Çünkü en güzel isimler O'na hastır."[10]

Arapça bir kökten türeyen herhangi bir kelime Araplar tarafından da kullanılmasıyla ve Arapça fiil kalıplarına göre olması hâlinde türediği kökten alınan manada olduğu gibi Arapça kelime sayılır.

e- Yabancılar nezdinde herhangi bir şeye ait olan ismi, harflerini ve vezinlerini değiştirdikten sonra Araplar lügatlerine kattıkları, kendi lügatlerinin fiil kalıplarına uygun hâle getirdikleri zaman bu isim aslı itibariyle kendileri tarafından konulan lafızda olduğu gibi Arapça sayılır.

Arapçalaştırılmış olan bu lafız, fasih Arapça sayılır ve Arapların kullandığı bu isim, nakletmiş olduğu aynı nesneye ait isim gibi bir isim hâline gelir.

Nitekim Kur’an’da yabancılardan nakledilmiş ancak Arapça kalıplarına uygun hâlde olan, Arapça sayılan ve nakledildiği anlamdaki isimle tefsir edilen isimler vardır. Allah Azze ve Celle’nin şu ayetinde olduğu gibi:

عَالِيَهُمْ ثِيَابُ سُندُسٍ خُضْرٌ وَإِسْتَبْرَقٌ

Üzerlerinde yeşil ipekten ince ve kalın elbiseler vardır…[11] Bu ayette yer alan سُندُسٍ ve وَإِسْتَبْرَقٌ kelimeleri arapçalaştırılmış kelimelerdir. Arapların kullanımıyla Arapça kelime özelliğini kazanmış ve Kur’an da bunu kullanmıştır. Çünkü Kur’an Arapların lügatine göre inmiştir. Bu durumda bu kelimelerin tefsiri Arapların yabancılardan nakletmiş olduğu manaya göre yapılır. Ayette yer alan سُندُسٍ kelimesi ince ipek وَإِسْتَبْرَقٌ  kelimesi de kalın ipek anlamına gelmektedir.

Bu kelimeler diğer Arapça kelimeler gibi aralarında herhangi bir fark olmaksızın Arapça kelimelerdir. Kur’an’ın Arap dili ile indiğini beyan eden:

وَهَـٰذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُّبِينٌ

Hâlbuki bu (Kur’an) apaçık Arapçadır.[12] Kur’an lafzı da bunu teyid etmektedir.

Özetle lügat açısından ben Kur’an’da yer alan herhangi bir kelimeyi, Arapların kullanmış olduğu Arap lügatinin gerektirdiği hususlar dışında tefsir etmedim. Buna göre herhangi bir manayı: Konuluş ve nakline göre ya şer’î, örfî ve hakiki mana olarak, ya Arapların kullanımlarına ve Arap lügatine göre mecaz ve kinaye olarak, ya Arap lügatinin fiil kalıplarına göre türediği asıl manaya göre ya da Arapların lügatlerindeki fiil kalıplarına göre onların yabancılardan naklettiği arapçalaştırılmış isimler olarak aldım.

Kur’an-ı Kerim’de yer alan herhangi bir ayete gücüm yettiği kadarıyla Arapların lügatlerinde kullanmış olduğu manaların dışında bir anlam yüklemedim, kullanmadım.

İkincisi: Akıl Yönünden

Eşyayı akletmek veya idrak etmek veya fikir üretmek, hissedilebilir bir vakıanın duyular aracılığıyla beyne iletilmesi ve ön bilgilerle de bu vakıanın yorumlanmasıdır. İşlerin birbiriyle irtibatlandırılmasında Allah Azze ve Celle insana dört özellik vermiştir. Bunlar: Bu vakıayı yorumlayacak olan öncül bilgiler, sağlıklı beyin, duyular ve vakıa. Bundan sonra buradan bir fikir çıkar, insan onu akleder veya onu idrak eder. Bakara Suresi’ndeki:

وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا

Allah Âdem’e bütün isimleri, öğretti…”[13] ayetinin tefsirinde bu hususa yeterince yer verilmişti oradan bakılabilir.

Doğrudan kendisini veya eserini hissedebileceği bir vakıası olmayan şey hakkında insan aklının bir sonuç çıkarması mümkün değildir. Bu nedenle biz yaratılanlar hakkında düşünürüz. Çünkü bunlar, Allah Subhanehû’nun yaratıcı olduğu hususundaki düşüncede delil olarak kullanabilmemiz için var olan hissedilebilir vakıalardır. Ancak biz, muğayyebattan olan hususlar hakkında akli araştırma yapamayız. Çünkü biz bunların ne kendisini ne de eserini hissedemeyiz. Bu hususlarda sadece nasslarda bulunanlar ve bize nakledilenlerle yetiniriz. Muğayyebat kapsamında yer alan tüm hususların aklın kurallarına boyun eğmesi ve hakkında akli araştırma yapılması mümkün değildir. Çünkü bunlar hissedilebilir şeyler olmadığı gibi bunların izleri de hissedilemez. Bu türden hususlarda aklın rolü lügatin gereklerine göre nasslar tarafından nakledilenler ölçüsündedir.

Bu nedenledir ki Kur’an-ı Kerim’de var olan muğayyebatla ilgili tefsirde bu şekilde hareket ettim. Muğayyebatı aklın araştırma kapsamı içerisine dahil edemeyiz. Bilakis Allah Azze ve Celle’nin kitabında ve Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sünneti’nde var olanları naklederiz.

Örneğin: Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَإِنْ أَحَدٌ مِّنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجَارَكَ فَأَجِرْهُ حَتَّىٰ يَسْمَعَ كَلَامَ اللَّـهِ ثُمَّ أَبْلِغْهُ مَأْمَنَهُ

Ve eğer müşriklerden biri senden aman dilerse, Allah'ın kelamını işitip dinleyinceye kadar ona aman ver,”[14] Bu ayette Allah, Kur’an-ı Kerim’in Allah’ın kelamı olduğunu söylemektedir. Biz buna herhangi bir ilave yapamayacağımız gibi Allah’ın kelamının keyfiyeti hakkında araştırma da yapamayız. Allah’ın kelamı hissedilebilir olanlardan olmadığından akıl da bunun keyfiyetine dalamaz. Bilakis bunların anlaşılmasında dayanılacak, güvenilecek şey, eksiltmeden veya artırmadan lügatin gereklerine göre anlamak suretiyle Allah’ın Kitab’ından ve Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sünnetinden nakledilenlerdir.

Allah Azze ve Celle’nin sıfatları hakkındaki konuda lügatin gerektirdiklerini aşmadığım gibi bu sıfatların keyfiyeti hakkında akli bir araştırmaya da girmedim. Çünkü Allah’ın zatı ve sıfatı bizim için gaybîdir. Bu hususların anlaşılmasında eksiltmeden veya artırmadan lügatin gereklerine göre anlamak suretiyle Allah’ın Kitabı’ndan ve Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sünneti’nden nakledilenlere dayandım.

Allah Azze ve Celle her şeyi işiten ve görendir. Her şeyi bilen ve hikmet sahibidir. Allah Subhanehû ve Teâlâ kendisini vasfettiği gibi sıfatlarının keyfiyeti hakkında akli bir araştırmaya girmeden sınırda dururuz. Çünkü Allah’ın sıfatları bize göre gaybidir ve Allah Azze ve Celle’nin yarattığı gibi beşer aklının bunda herhangi bir rolü yoktur. Daha önce de açıkladığımız gibi akıl sadece hissedilebilen hususlarda yetkilidir.

Bu nedenle Allah’ın sıfatlarının anlaşılmasında Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve Sahabe’yi (Allah onlardan razı olsun) olduğu gibi anlamaya özen gösterdim. Allah’ın Kitabı’ndan, Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sünneti’nden ve Sahabe’nin icmasından sahih olarak gelenlerin sınırında durmak, buna herhangi bir şeyi ilave etmemek veya eksiltmemek gerekir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve Sahabe asrından (Allah onlardan razı olsun) sonraki asırlarda fırkaların yaptığı gibi gereksiz bir şekilde akli araştırmalara girmeden durmak gerekir.

Üçüncüsü: Muhkem ve Müteşâbih Bakımından

Tek bir meselede iki nass bulunduğu veya tek bir ayetle ilgili olarak iki mütevatir kıraat bulunduğu zaman muhkem olan müteşâbihe tercih edilir. Bunlardan birisinin veya ikisinin medlulü belirli ise yani muhkem ise bir diğerinin veya diğerlerinin medlulü müteşâbih ise muhkem olan müteşâbih olana ağır basar ve tefsirde müteşâbihe değil muhkeme itimat edilir.

Örneği Allah Azze ve Celle’nin:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلَاةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِرُءُوسِكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الْكَعْبَيْنِ ۚ وَإِن كُنتُمْ جُنُبًا فَاطَّهَّرُوا

Ey mü'minler! Namaza kalkacağınız zaman yüzünüzü ve ellerinizi (dirseklerinizle beraber) yıkayın, başlarınızı mesh edin ve ayaklarınızı da (topuklarınızla beraber) yıkayın. Eğer cünüp iseniz boy abdesti alın[15] ayeti ile ilgili mütevâtir kıraatler vardır. Bu mütevâtir kıraatlerden birisinde  وَأَرْجُلَكُمْayaklarınızı” lafzındaki lam harfi nasb ile okunmuştur ve bu muhkemdir. Yani burada yüzlerin yıkanmasına ve ellerin dirseklere kadar yıkanmasına atıf vardır. Buna göre de hüküm yani abdest alırken ayakların yıkanması istenmektedir. Ancak bir başka mütevâtir kıraatte ise lam harfinin esresi ile وَأَرْجُلِكُمْ şeklinde okunmaktadır. Bu kıraatte ise müteşâbih vardır. Çünkü bunda iki mana vardır:

Burada car ile mecrurdur ve mahallen mensubtur. Dolayısıyla mahallen ellerin ve yüzün yıkanmasına atıf vardır ve buna göre hüküm ayakların yıkanmasını gerektirir.

Başlarınız kelimesi üzerine atfen mecrurdur. Buna göre ise atıf başa yapıldığı için hüküm ayakların yıkanmasını gerektirir. Çünkü kıraatlerin her ikisi de mütevatirdir ve birisinde mana tektir.

Çünkü birinci ayet ayakların yıkanmasında muhkemdir. İkinci ayet ise ayakların yıkanmasında ve mesh edilmesinde müteşâbihtir.

Buna göre muhkem olan müteşâbih üzerinde egemendir ve ayakların bileklere kadar yıkanması gerekir.

Bu örnekte görüldüğü gibi tek bir meselede biri muhkem diğeri ise müteşâbih iki nass bulunduğu zaman muhkem olan müteşâbihe hamledilir. Çünkü muhkem kitabın anasıdır, yani asıldır, başvurulandır. Muhkem, müteşâbih üzerinde egemendir.

Bu nedenle tek ayette yer alan iki mütevâtir kıraatin veya aynı konudaki iki ayette muhkem ve mütevâtirin yer alması bakımından bu anlayışa güvendim, dayandım.

Dördüncüsü: Aynı Surede Sonra Gelen Ayetin Önceki Ayetle Olan Alakası

Allah Azze ve Celle ayetler topluluğunu sure olarak isimlendirdi:

سُورَةٌ أَنزَلْنَاهَا

 “Bu, bir suredir ki, onu indirdik…”[16]

فَأْتُوا بِسُورَةٍ

 “… haydi siz de (fesahat ve belâğatta ona eş) bir sure getirin…”[17]

Her bir suredeki ayetlerin tertibi Allah’tan Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e vahiydir. Ayet iniyor ve Allah Rasulü kâtiplere ve Müslümanlara şöyle diyordu:

 ضَعُوا هَذِهِ الْآيَاتِ فِي مَوْضِعِ كَذَا وَكَذَا

“Bu ayeti falan yerde falan yere koyun.”[18] Dolayısıyla suredeki ayetlerin tertibi tevkifidir.

Bunlar bir suredeki önceki ayet ile sonraki ayet arasında bir alaka olduğunu göstermektedir.

Buna göre önceki ayetle sonraki ayet arasındaki alakayı ortaya koymak için tüm güç ortaya konulmalıdır.

Beşincisi: Rivayetlerin ve Delaletlerin Çokluğu Bakımından:

Bir ayetin veya ayetlerin tefsirinde rivayeti veya delaleti tercih etmeye ve tercihin sebebe dayanmasına özen gösterilmelidir.

Et-Teysîr Fî Usûli’t Tefsîr “Tefir Usûlünde Kolaylık” adını verdiğim tefsir kitabımda da işte bu metoda dayandım, güvendim. İsminden de görüleceği gibi bu kitap, tefsirde kolaylık değil tefsir usulünde kolaylıktır. Esas olan Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ve Ashabı’nın (Allah onlardan razı olsun) asrında olduğu gibi tefsirin üzerine bina edilmesi gereken kaidelerdir.

Aliyyü’l Kadîr olan Allah’tan bundan hayırla faydalanılmasını ve iyiden iyiye düşünen kimselerin bu vesileyle hayırlarını artırmalarını isterim. Yine hiçbir mal ve evladın fayda vermediği bir günde hakkımda yardımcı olması için Allah Azze ve Celle’ye yalvarıyorum.

Şüphesiz ki O hiçbir şeye muhtaç değildir, O’na güvenilir ve dosdoğru yola ileten de O’dur.



[1] Yusuf Suresi: 2

[2] Nahl Suresi: 103

[3] Yusuf Suresi: 2

[4] Bakara Suresi: 43

[5] Bakara Suresi: 197

[6] Fatır Suresi: 28

[7] Bakara Suresi: 19

[8] Bakara Suresi: 187

[9] Furkân Suresi: 60

[10] İsra Suresi: 110

[11] İnsan Suresi: 21

[12] Nahl Suresi: 103

[13] Bakara Suresi: 31

[14] Tevbe Suresi: 7

[15] Mâide Suresi: 6

[16] Nûr Suresi: 1

[17] Bakara Suresi: 23

[18] Tirmizî: 3011. Bu hadisin hasen ve sahih olduğunu söyledi. Ahmed; 376-468


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz