HAYRA DAVET EDENLER ARASINDA OLMAK

İsmail Gürbüz

Hayr, meşru iş, herkesin beğendiği ve rağbet ettiği, sevabı gerektiren amel, ilim, ibadet, adalet, ihsan olarak tanımlanmıştır.

Hayra davet etmek, insanların eğilimlerini ve rağbetini İslam’a meylettirmektir. Hayra davet etmek, hem sözlü ve hem de amel ile yapılır.

Bundan dolayı hayra davet eden, hem sözlü olarak ve hem de amelî olarak insanları İslam’a rağbet ettirmede canlı bir örnek olmalıdır.

Hayra davet etmek, Nebi ve Rasullerin görevlerindendir. Bundan dolayı Allah’a yaklaştıran bir ameldir. Amellerin en hayırlılarındandır. 

Bunu Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle ifade etmektedir. Ebû Umâme el Bâhîlî RadiyAllahu Anh’den rivâyete göre, şöyle demiştir:

“Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e biri abid diğeri âlim olan iki kimseden bahsedildi. Âlim olan farz ibadetleri yerine getirirdi ve oturur insanlara hayr öğretirdi. Diğeri ise gündüzleri oruçla, geceleri ibadetle geçirirdi. Bunlardan hangisi daha efdaldir diye sorulduğunda: Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Âlim kimsenin abid kimseye karşı üstünlüğü benim sizin en aşağı mertebede olanınıza karşı üstünlüğüm gibidir. Sonra Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle devam etti: Allah ve Melekleri, göklerin ve yerlerin halkı, hatta yuvasındaki karıncalar hatta balıklar, insanlara hayır ve faydalı şeyler öğreten kimseye dua ederler.”[1]

İşte hadisi şerifte belirtildiği gibi Âlim, farz ibadetlerini yerine getiriyor. Sonra oturuyor insanlara hayr öğretiyor, insanların yanına gidiyor, insanların olduğu meclislere gidiyor, insanlara hayrı götürüyor, onlara hayrı anlatıyor, öğretiyor. Diğeri ise gündüzleri oruçla, geceleri ibadetle geçiriyor.

Hayrı insanlara taşımak, hayrı insanlara öğretmek, Rasul ve Nebilerin amellerindendir. Bundan dolayı amellerin en hayırlısıdır. Bu noktadaki en küçük bir gayret bile insanı çok üstün mertebelere taşımaktadır.

İşte bu hayrın kıymeti hadisi şerifte:

“İnsanlara hayr ve faydalı şeyler öğreten kimseye, Allah ve melekleri, göklerin ve yerlerin halkı, hatta yuvasındaki karıncalar hatta balıklar dua ederler.” şeklinde ifade edilmiştir.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

وَمَنْ اَحْسَنُ قَوْلًا مِمَّنْ دَعَا اِلَى اللّٰهِ وَعَمِلَ صَالِحًا وَقَالَ اِنَّنٖى مِنَ الْمُسْلِمٖينَ

“Salih amelde bulunarak Allah’a davet eden ve ben müslümanım diyenden kim daha güzel sözlü olabilir?”[2]

Hayra davet, Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den ümmetine kalan mirastır. Eğer İslâm'ın muhafazasını ve devamını istiyorsak, hayra davetin devamlılığını muhafaza etmemiz şarttır.

Müslümanları karanlık ve bozuk fikirlerin etkisinden arındıran hayra (İslâm’a) davet olmadan İslâm'a tâbi olanların nefislerinde İslâm’ın arı ve duru olabileceği tasavvur bile edilemez. Hayra (İslâm'a) davet olmadan İslâm'ın hayatta hâkim olması düşünülemez. Hayra (İslâm'a) davet olmadan İslâm'ın güçlü bir şekilde âleme yayılması düşünülemez. Bundan dolayı hayra davet, İslam’da çok önemli bir rükün ve hayati bir iştir. 

Bu sebeple Hayra (İslâm'a) davet; Müslümanların hayatlarında önem kazanmalı, en fazla önem verdikleri bir iş olmalıdır. Bu uğurda vakitlerini harcamalılar ve emek sarf etmelidirler.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

“Benim sözümü işitip ezberleyen, kavrayan ve diğerlerine anlatan kulun yüzünü Allah nurlandırsın. Zira fakih olmayan nice fıkıh taşıyıcıları vardır. Yine kendisinden fakih olan kimselere fıkıh taşıyan nice kimseler vardır."[3]

Rabbimiz üç sınıf insan hakkında şöyle haber veriyor:

ثُمَّ أَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِّنَفْسِهِ وَمِنْهُم مُّقْتَصِدٌ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِإِذْنِ اللَّهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُ

“Sonra bu Kitabı kullarımızdan seçtiğimiz kimselere miras bırakmışızdır. Onlardan kimi kendine yazık eder, kimi orta davranır, kimi de Allah’ın izniyle, iyiliklere koşar. İşte büyük fazilet budur.”[4]

Ümmet-i Muhammed 3 sınıfa ayrılıyor. Onlardan kimi kendisine zulüm eder, kimi orta yolu tutar, kimi de Allah’ın izni ile hayırlarda öne geçmeye çalışır.

Birincisi, Nefislerine zulmedenler, kendi kendilerine zulmedenler, kendi kendilerine yazık edenler. Kendilerine miras kalan Kitabı okuyup, anlayıp amel etmeyenler ve kitaptan habersiz bir hayat yaşayanlar. Haramlara dalanlar, Allah’ın helal ve haram sınırlarını ihlal edenler. İşte bunlar kendilerine zulüm edenler.

İkincisi, muktesit olan, orta yolu takip edenlerdir. İtidal üzere olanlardır. İyilikleri de var, kötülükleri de vardır. Kendilerince belli bir alanda bir yol belirleyip kimseyle işi olmadan o yolda itidal üzere gidenler. Yani İslam’ı, şer’î hükümlerin bir kısmını ikame etmek, yerine getirmek için çalışan belli bir cüzüne indirip o yolda devam edenlerdir.

Üçüncüsü ise, Kitaba varis olmanın gereğini tam olarak yerine getiren hayrda öncü olanlardır. Bunlar hayr konularında en öndedirler. Hayra davet konusunda koşar adım giden ve en önde olanlardır. Şükürde, kullukta ve takvada en önde olanlardır. Rabbimizin “İşte büyük fazilet budur” ifadesiyle asıl kendilerinden memnun olduğu sınıf bu üçüncü sınıftır. Hayrda öncü olanlar. Onlar Allah’ın dinini öğrenme-yaşama-taşımada ve tebliğ etme konusunda, gayret, azim, cehd, sabırda, tevekkülde en öndedirler. Hayr’da ve hayra davette önde olanlardır. Herkes yürürken, onlar koşanlar. Herkes otururken, onlar ayaktadırlar. Herkes susarken onlar konuşur, herkes uyurken onlar uyanıktırlar. İşte hayrda öncü olanların farkı budur.

İşte o hayırlı kimseler arasında ve hayra davet edenler arasında olmak, işte faziletli olanlar onlardır. İşte büyük fazilet budur. Akıllı bir mümin üçüncüsü olmayı, hayrlarda öncü olmayı, hayra davet edenler arasında olmayı tercih eder. Hayrlarda öncü olmak için hayra davet edeceksin ve hayra davet edenler arasında olacaksın. Marufu (iyiliği) emredeceksin ve münkerden (kötülükten) nehyedeceksin. İşte bu amel yapıldığı zaman hayrda öncü olmak, o yolda olmak, o faziletli olanlardan olmak mümkün olacaktır. Hayrda öncü olanlar Adn Cennetlerine girerler.

جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ أَسَاوِرَ مِن ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤًا وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ

“Bunlar, Adn cennetlerine girerler. Orada altın bilezikler ve incilerle süslenirler, oradaki elbiseleri de ipektir.”[5]

Allah’ın belirlediği hayırlarda en öne geçenlerin bu birinciliğe ulaşabilmek için çektikleri meşakkatlere, sabırlarına karşılık, Cennetteki nimetler içindeki ebedi hayatı kuşanacaklardır. Orada, Allah’ın ağırlaması için de şunu söyleyecekler:

وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَ إِنَّ رَبَّنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌ الَّذِي أَحَلَّنَا دَارَ الْمُقَامَةِ مِن فَضْلِهِ لَا يَمَسُّنَا فِيهَا نَصَبٌ وَلَا يَمَسُّنَا فِيهَا لُغُوبٌ

“Derler ki: Bizden üzüntüyü gideren Allah’a hamd olsun. Doğrusu Rabbimiz bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir. Bizi lütfuyla, temelli kalınacak Cennete O yerleştirdi. Orada bize ne bir yorgunluk gelecek ve ne de usanç gelecektir.”[6]

Hayra davet etmek ve hayra davet edenler arasında olmak, hayrı insanlara götürmek, hayrın insanlara ulaştırılmasını sağlamak, hayrın öğrenilmesi ve öğretilmesi noktasında amellerde bulunmak sadece ahirette semeresini göreceğimiz bir husus değil, direk olarak ümmetin gidişatına etki eden çok önemli bir faktördür.

Ümmet-i Muhammed hayra davet etmek sureti ile kendini yenileyecek, İslam’ın izzetine ulaşacaktır. Bundan dolayı bu amel farzların kendisine bağlı olduğu farzların tacı nispetinde bir ameldir. İşte bu konuda Rabbimiz şöyle buyuruyor:

 وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاُولٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

“Hayra (İslâm'a) davet edecek, ma’rufu emredecek ve münkeri nehyedecek sizden bir grup bulunsun. Onlar felaha kavuşanların ta kendileridir."[7]

İmam Nevevi şöyle der:Ma’rufu emretmek ve münkeri nehyetmek konusu, çok büyük ve azametlidir. İşlerin düzgünlüğü ve hayrın devamı onunla gerçekleşir.”

Şeriatın cemaat için çizmiş olduğu yegâne görev ma’rufu emretmek ve münkeri nehyetmektir. Cemaatin işi bu şekilde hayrı (İslam’ı) Müslümanların hayatında hâkim kılmak için çalışmaktır. Bu görev şer’î hükümlerin bir kısmını ikame etmek ve bazı hayırlı işleri yapmak için bir araya gelmekten öte, şer’î hükümlerin tümünü hayata hâkim kılmak ve İslami hayatın yeniden başlaması için çalışmaktır. Çünkü hayra davet hayrın hayata hâkim kılınması için mücadele etmektir. 

Allah Subhanehû ve Teâlâ hayra davet eden, ma’rufu emredip münkere engel olan bir cemaatin bulunmasını Müslümanlara emretmektedir. Bu emir yerine getirilmediğinde ise şu hadisi şerifler ile uyarılmaktayız. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

 “Canımı elinde tutan Allah'a yemin olsun ki, ya ma’rufu emreder münkerden alıkoyarsınız, ya da Allah kendi katından size bir azap gönderir de ona dua edersiniz, fakat dualarınız kabul olmaz.”[8]

“Dualarınızın kabul edilmediği bir zaman gelmeden önce, ma’rufu emredip münkerden alıkoyun.”[9]

Hayra davet eden cemaatin takip edeceği yol ise yine şeriattan alınır. Çünkü şeriat bir şeyi emrettiğinde onun yerine getirilme keyfiyetini insanın aklına bırakmamıştır. Zira bu şeriat hükümlerinin tabiatına muhaliftir.

Hiç bir şer’î hüküm yoktur ki herhangi bir sorunun hal çaresini ele alsın, ona uygulanacak şer’î hükmü ona bağlı olarak tam tamına uygun şekilde beyan etsin de bu hükmün icra keyfiyetini, hayatın gerçeklerine mutabık olarak ortaya koymuş olmasın. Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

قُلْ هَذِهِ سَبِيلِي أَدْعُو إِلَى اللّهِ عَلَى بَصِيرَةٍ أَنَاْ وَمَنِ اتَّبَعَنِي وَسُبْحَانَ اللّهِ وَمَا أَنَاْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

“De ki; İşte benim yolum budur. Ben ve bana tâbi olanlar bir basiret üzere Allah'a davet ediyoruz.”[10]

İşte bundan dolayı ilim amelden önce gelir. Öncelikle hayra davet eden cemaatin marufun ikame edilmesindeki şeriatın ortaya koymuş olduğu yolu bilmesi zaruridir. Bu da şer’î hükümler ile mukayyet kalarak yapılacak bir iştir.

Hayrı (İslam’ı) hâkim kılma görevini üstlenen cemaatin günümüzde takip etmesi geren yol ise Rasul Aleyhi’s Selam’ın takip ettiği yoldur.

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا

“Gerçekten Allah'ı, Ahiret Günü’nü arzulayanlar ve Allah'ı çok zikredenler için, size, Allah'ın Rasulünde (takib edeceğiniz) pek güzel bir örnek vardır.”[11] 

Bu görevi üstlenen cemaat, Rasulullah Aleyhi’s Selam’ın Medine'de hayrın (İslâm’ın) hâkimiyetine ve İslam’ın devletine götüren çalışmasını iyiden iyiye araştırıp öğrenmelidir.

Takip edilecek yol, adım adım Rasulullah Aleyhi’s Selam’dan alınır. Hayra (İslam’a) davetin hükümleri bu dönemden çıkarılır. Bütün zorluklara rağmen sabırla bu yol takip edilir.  

İşte günümüzde hayra davet edenlerin yapması gereken iş, ümmeti, bulaştığı tembellik ve uyuşukluktan kurtararak onu geçmişteki izzet ve şerefine kavuşturup diğer milletler arasında birinci sınıf ve aynı zamanda hidayet bahşeden ümmet konumuna getirmek için Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in takip etmiş olduğu yolda yürümektir. Bu, hayra davet eden cemaatin en başta gelen vecibesidir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sünnetine uymak, Sünnet üzere hareket etmek budur.

Hem fert ve hem de cemaat olarak Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetlerini yerine getirmeli ve bu hususta Müslümanlar olarak çok gayret göstermeliyiz. Çünkü Rasul’e itaatin gereği budur ve bu Allah’a yaklaştıran ve Allah’ın yardımına ulaştıran yoldur. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in en önemli sünneti ise hayrın (İslam’ın), tevhidin hayata hâkim kılınması için çalışmaktır. Namazlarımızın sünnetlerini kıldığımız gibi, sünnet tesbihatlarımızı yaptığımız gibi, yemeklerimizi sünnet üzere yediğimiz gibi, misvak kullandığımız gibi, her halimizde ve yaşantımızda Sünnet üzere yaşamayı hedeflediğimiz gibi…

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bu Sünnetini, en önemli ve en büyük Sünnetini, hayrın (İslam’ın), tevhidin hayata hâkim kılınması Sünnetini terk emiş olmak, düşünülmesi dahi çok büyük bir gaflettir.

Günümüzde maalesef bu durumlara şahit olmaktayız. Öncelik vermemiz gereken Sünnet, üzerinde en fazla durmamız ve gayret göstermemiz gereken Sünnet, hayrın (İslam’ın), tevhidin hayata hâkim kılınması Sünnetidir. Tabii ki bu diğer Sünnetleri terk etmek demek değildir. Öncelik verilmesi gereken budur.

Çünkü Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bunu en hayati mesele ve hatta bütün hayatî davaları içine alan ana dava,  ölüm kalım meselesi olarak görmüştür.

O Aleyhi’s Selam bunun için ölüm kalım mücadelesi verdi. Aleyhi’s Selam’dan rivayet edildiğine göre amcası Ebu Talib, Kureyş’in isteğini kendisine anlattığı sırada O’na, yani Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e şöyle dedi:

“Sen kendine ve bana bak. Ve bana kalkamayacağım bir yük yükleme.” Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem buna cevaben:

“Ey amcam, onlar bu davadan vazgeçmem için sağıma güneşi, soluma da ayı koysalar, yine vallahi vazgeçmem. Allah ya bu dini muzaffer kılacak yahut da ben bu uğurda öleceğim.”

Hayra davet edenler işte bu şekilde Rasul Aleyhi’s Selam ve Ashabının yolu üzere olmalıdır. Çünkü onlar hayrın (İslam’ın) hayata hâkim kılınması için her şeylerini ortaya koydular. 

Günümüzde ise Rasul Aleyhi’s Selam ve Ashabının yolu üzere olduğumuzu söyleyebilmek için biz de onlar gibi hayra davet edenler arasında olmalıyız. Sahih bir hadisi şerifte Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

“Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrıldılar, biri Cennet’e yetmişi Cehennem’e. Hristiyanlar yetmiş iki fırkaya ayrıldılar, biri Cennet’e yetmiş biri Cehennem’e. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır, biri Cennet’e yetmiş ikisi Cehennem’e.”

Sahabeler: O kurtuluşa erenler kimdir? Ya Rasulallah! diye sordular.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: “Onlar benim ve ashabımın gittiği yolundan gidenlerdir.”[12]

Kurtuluşa eren ve kurtuluş yolunda olanların, en temel özelliği Rasul Aleyhi’s Selam ve Ashabının yolu üzere olmaktır. Bu, sadece bir cemaat veya bir grubu değil, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve Sahabelerinin yolunu takip eden, hak üzere olan, şirke ve bâtıla düşmeyen Müslümanların kurtuluşa ereceklerini haber vermektedir. 

Dolayısı ile kim kurtuluşa eren fırkadan, fırka-i naciyeden olmak istiyorsa Rasul Aleyhi’s Selam ve Ashabının yoluna uyup, azı dişleriyle o yola sarılmalı ve kendisini o yoldan uzaklaştıracak şeylerden kaçınmalıdır. Hayra (İslam’a) davet eden, hayrın (İslam’ın), tevhidin hayata hâkim kılınması için hak üzere mücadele edenler kıyamete kadar var olacaklardır.

Buhari ve Müslim’de şu rivayet geçmektedir.

“Ümmetimden bir taife, kendilerine Allah’ın emri gelinceye kadar (kıyamet kopuncaya kadar) hak üzerinde birbirine yardımcı olmaya devam edecek ve bunlar daima galip olacaklardır. (Allah’ın yardımına mazhar olmaya devam edecek, onları mahrum bırakanlar, onlara zarar veremeyecektir).”

Hayra (İslam’a) davet eden ve hayr üzere olanların en büyük özellikleri ise devamlı olarak hak üzere olmaları, hak için mücadele etmeleri ve her durum ve şartta hakkı söylemeleridir. Onlar şu hadisi şerifte bildirildiği gibi, insanlar bozulduğunda onları ıslah eden gariplerdir.

Ahmed'in, Abdurrahman b. Senne yoluyla yaptığı rivayet şöyledir:

“İslâm garip olarak başladı, daha sonra başladığı gibi garip olarak geri dönecektir. Gariplere ne mutlu.”

Garipler kimlerdir ey Allah’ın Rasülü, denildiğinde şöyle dedi: 

“İnsanlar bozulduğunda ıslah edecek (düzeltecek) olanlardır.” 

Bu hadisi şerif, bozuk bir halde bulunan bir toplumun niteliklerinden, İslâm’ın garip olmasından, böylesi bir ortamda dine sımsıkı sarılan ve hak üzere olan kimselerden ve bunların da gariplerden ve salihlerden meydana geleceğini belirtmektedir. Evet, onlar hak üzere kıyamete kadar insanları ıslah edecek olanlardır.

Hadiste bildirildiği üzere, Allah Subhanehû ve Teâlâ, onlara yardım edecek, nusretini verecek ve onları yardımsız bırakmayacaktır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ

“Ey iman edenler! Eğer Allah’a (dinine) yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabitleştirir.”[13]

Biz İslam’ın hâkimiyeti için Allah’ın dinine yardım edersek Allah da bize yardım eder, yardım etmezsek bizi rezil eder ve yardımını çeker. Bu durum, ayette yer alan “اِنْ” (inne) şart edatından kaynaklanmaktadır. “Allah’ın dinine yardım ederseniz” ifadesi, Allah’a (dinine) yardım etmek üzerinize şarttır, anlamına gelmektedir.

Aynı şekilde yardımın uzaklaşmasına yol açacak kusurlardan şiddetle kaçınmak gereklidir. Bu kusurlar, noksanlıklar; ister ibadetler, itaat veya gayeye ulaşmayı sağlayacak sahih vesilelerdeki eksiklikler olsun, isterse üsluplara tâbi olmamak şeklinde olsun fark yoktur. Bunların tamamı kusurdur, hatadır; yardımın inmesinden önce hazırlanması gereken şartların gerçekleşmemesi demektir.

لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّهُ فِي مَوَاطِنَ كَثِيرَةٍ وَيَوْمَ حُنَيْنٍ إِذْ أَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنكُمْ شَيْئًا وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُم مُّدْبِرِينَ

Andolsun ki Allah, size birçok savaş yerlerinde ve sayınızın çokluğundan hoşlanıp övündüğünüz; fakat çokluğunuzun size bir fayda vermediği, yeryüzünün bütün genişliğine rağmen size dar geldiği, nihayet gerisin geri çevrilerek dönüp gittiğiniz Huneyn Günü’nde de size yardım etti.”[14]

Çoklukla gururlanmanın ve sayı çokluğunun, zaferin kazanılmasına yol açacağı zannı şeriata ters bir düşüncedir; günahtır, itaatle ve kullukla çelişir. Çünkü zafer Allah’ın elinde olup bunu hak olarak doğrulukla dilediğine verir.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve Sahabelerinin yolunu takip eden, hak üzere olan ve hayra davet edenleri mahrum bırakanlar, onları yalnız bırakanlar ve onları karalamaya çalışanlar, asla onlara zarar veremeyeceklerdir. Çünkü onlar Allah’ın sevdiği ve koruduğu kimselerdir.

Allah Subhanehû ve Teâlâ dinini muhakkak hâkim kılacak ve hayra (İslam’a) davet eden dava adamları her zaman olacak ve bu davaya omuz vereceklerdir. Hayra davet edenler arasında olmak büyük bir lütuf ve nimettir.

Ebû Dâvud, sikâ bir isnatla Umer İbnu’l Hattâb RadiyAllahu Anh’dan Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduklarını tahric etmiştir:

“Allah Te’âlâ’nın kulları içerisinde öyle insanlar vardır ki, Nebî ve şehit olmadıkları halde, Allah katındaki mekânları sebebiyle, Nebîler ve şehitler Kıyamet Günü onlara gıpta ederler. (Ashâb): Ya Rasulullah! Onların kim olduğunu bize bildirir misin?” diye sordu. “Onlar, aralarında bir akrabalık bağı ve mal alış verişi olmadığı halde, yalnız Allah’ın rahmetinden ötürü birbirlerini seven topluluktur. Allah’a yemin ederim ki, onların yüzleri nurlarından ötürü pırıl pırıldır ve nurdan tahtlar üzerindedirler. İnsanlar korkarken onlar korkmayacak, insanlar üzülürken onlar kederlenmeyecektir.” Buyurdu ve şu ayeti okudu: “Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur, onlar üzülmeyecekler de.”[15]

Diğer bir rivayette ise şöyle geçmektedir.

“…Yalnız Allah Azze ve Celle’nin rahmetinden ötürü birbirlerini severler. Allah, onların yüzlerini nurlu kılacak ve Rahmân Teâlâ’nın önünde onlara minberler konulacaktır. İnsanlar ürkerken onlar ürkmeyecek, insanlar korkarken onlar korkmayacaktır.[16]

Rabbim bizlere onlardan olmayı, hayra davet edenler arasında olabilmeyi ve hak yolda sebat edebilmeyi nasip etsin inşaAllah. Bundan dolayı hayra davet edenler arasında bu yoldan dönenler ancak kendi aleyhlerine dönmüş olurlar. İşte fazileti, üstünlüğü elinde bulunduran Allah Subhanehû, bunu kullarından dilediğine verir.

Bu nedenledir ki Allah’ın fazlından ikram ettiği Müslümanın Allah'a hamd etmesi, şükretmesi, zikrini ve ibadetini artırması, davette hayra ulaşmak için ve hayra davet edenler arasında olabilmek için azmini ve salih amellerini daha da artırması gerekir. Çünkü Hayra (İslâm’a) daveti taşımakla İslâm, gariplik döneminden sonra tekrar hayata geri döner.

Hayra (İslam’a) davetin taşınması ile bu ümmet kalkınır ve tekrar izzetine kavuşur.

Hayra davetin taşınmasıyla, Müslümanlara zorla uygulanan bozuk yasalardan, hükümlerden ve düşüncelerden kurtulmak mümkün olur.

Hayra davetin taşınması ile hadiste geçenler tasdik edilerek, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in kurduğu gibi İslâm Devleti, Râşidî Hilafet Devleti kurulur.

Ahmed b. Hanbel, Huzeyfe yoluyla Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem 'in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

Peygamberlik sizin aranızda Allah’ın dilediği kadar kalacaktır. Sonra Allah, peygamberliği kaldırmak istediğinde kaldıracaktır. Sonra peygamberlik metodu üzere hilafet olacaktır. Hilafet de Allah’ın olmasını istediği kadar olacaktır. Sonra Allah, kaldırmayı dilediği zaman onu da kaldıracaktır. Sonra ısırıcı melikler dönemi olacaktır. Onlar da Allah’ın dilediği kadar kalacaklardır. Sonra Allah, kaldırmayı dilediği zaman kaldıracaktır. Sonra zorba yöneticiler dönemi başlayacaktır. Onlar da Allah’ın dilediği kadar kalacaklardır. Sonra Allah, kaldırmayı dilediği zaman onları kaldıracaktır. Sonra tekrar peygamberlik yolu üzere hilafet olacaktır. Sonra sustu.” 

Peygamberlik yolu üzere hilafeti, Râşidî Hilafet’i kurmaya çalışanlar, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in büyük övgüsüne layık olacaklardır.

Ancak bu övgüyü kazanabilmek; köklü bir imana sahip olmayı, tertemiz ve halis bir niyeti, gücü ve kararlılığı, sebatı ve sabrı gerektirir.

Elbette ki Allah Subhanehû emrine galiptir.



[1] Dârimi, el-Mişkât-Tirmizi

[2] Fussilet Suresi 33

[3] Tirmizi-İbn Mace

[4] Fatır Suresi 32

[5] Fatır Suresi 33

[6] Fatır Suresi 34-35

[7] Âli İmran Suresi 104

[8] Tirmizi- Ahmed b. Hanbel

[9] İbni Mace

[10] Yusuf Suresi 108

[11] Ahzab Suresi 21

[12] Ebu Davud-Tirmizî-İbn Mace- İbn Hanbel

[13] Muhammed Suresi 7

[14] Tevbe Suresi 25

[15] Yunus Suresi 62

[16] Taberani


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz