Toplumlar fikir ile kalkınır,
fikirsizlik ile çökerler. Tabii her fikir kalkınmayı kendi cinsinden hareketle
gerçekleştirir. Örneğin günümüz kapitalist toplumları maddi bir takım
kazanımları kalkınma yolunda kullanmışlar dolayısıyla da madden kalkınmışlardır.
Hedefine zenginlik ve servetlerin arttırılması gibi kazanımları koyanlar
böylesi bir fikrin gereklerini yaparak bu hedeflere ulaşmışlardır. Bunun için
faydacılık(pragmatizm), akılcılık(rasyonalizm), fırsatçılık(opurtunizm) veya
her türlü vasıtayı meşru kılan(makyevalizm) gibi alt fikirler esasi fikir olan
kapitalizmi desteklemiştir. İşte toplumsal bir yapı olarak temel dinamiklerin
bu esaslar üzere kurulduğu düşünüldüğünde kalkınmaya sadece mal ve servetlerin
arttırılması olarak bakabilirsiniz. Bu örneğe muhalif olarak ilk İslâmî toplum
olan ‘Asr-ı Saadet’ toplumunu incelemek gerekirse burada da başka bir
düşünceden hareketle kalkınmış bir toplumun izlerini görebilmekteyiz. Hatta o
toplum öylesine kalkınmıştır ki, yaşadıkları yıllara saadet yüzyılı denilmiş, hâlâ
da öyle anılmaktadır. Zira o toplum hedeflerine koyduğu bir takım işleri
hakkıyla gerçekleştirdi ve ondan doğan kazanımları elde etti. Örneğin Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın razı edilmesi
hedefiyle yola çıkan insanlar kulluk, salih amel, cihad gibi bir takım alt
fikirleri esas fikirlerinin gereği olarak kullanıp kalkınmışlardır. Günümüz
sömürge savaşlarının en gerçekçi yüzü işte budur. Hâkim ideoloji, hâkim olmaya
çalışan ideolojilerin bertaraf edilmesi, unutturulması, tahrif edilmesi ya da
hiç olmazsa tartıştırılmasına çalışır. Bu vesileyle rakipsiz olarak yoluna
devam etmek ister. Bunu şu aralar hissettiğimiz yılbaşı kutlamaları ile
anlayabilmekteyiz. Hiçbir şekliyle İslâm’a ve Müslümanlara ait olmayan hatta İslâmî
fikirlere düşmanlıktan doğan bu ve buna benzer kutlamaların topraklarımız
içerisinde filizlenmesi İslâm toplumlarına sokulmuş en önemli fesat ateşidir.
Sonrasında bu ateş körüklenerek büyümüş ve büyük yatırımların yapılarak daha
ciddi bir şekilde kutlanmasına hatta o günün tatil edilmesine kadar varmıştır.
Sadece buradan hareketle bir örneğini verdiğimiz bu fasit hadaratın içimize
nasıl da nakış nakış işlendiğini tarih bize gösterdi. Aynı tarih bize Fransız
ve İngilizlerin yoğun uğraşlar sonunda sokmak istedikleri dans, tiyatro, bale
gibi gayri İslâmî saldırılara karşı ümmete liderlik eden halifelerin dur
dediğini, bu saldırıları daha büyük karşılıklarla bertaraf ederek onları
yaptıklarına pişman ettiklerini de gösterdi. Sonuç olarak akidesini,
ideolojisini bir devlet yoluyla tatbik eden toplumlar, içlerine sokulmaya
çalışılan birçok fitneyi ortadan kaldırabilmişlerdir. Bu yüzden fikirler onu
muhafaza edecek otoritelere, otoriteler de kendilerini hayatta tutabilecek
fikirlere muhtaçtır.
Toplumlar da öyledir; fikirler,
duygular ve nizam birbirleri ile eşdeğer ve tamamlayıcı olduğunda hakiki bir
toplumsal yapıdan bahsedilebilir. Batılı kâfirler gerçek bir İslâmî toplumu
önce fikirlerin karışması, sonrasında duyguların ayrışması ve nihayetinde
nizamın da ortadan kaldırılarak bambaşka bir topluma dönüşmesini
sağlayabilmişlerdir. O yüzden de aynı şeye üzülmeyip aynı şeye sevinmeyen, aynı
şeyden nefret etmeyip aynı şeylere sevgi beslemeyen yığınlar haline getirildik.
Peki tüm bunlar nasıl gerçekleşti? Bu yaşanan hezeyanların bir telafisi var mı?
Yeniden İslâmî toplum olma yolunda neler yapmalıyız? İşte cevaplarını
arayacağımız sorular bunlardır.
Öncellikle şunu belirtmeliyim ki;
Batı nihai hedefi olan ‘demokratik toplum’ yapısına bir anda ulaşmadı. Hedefine
adım adım ve ciddiyetle ilerleyerek yürüdü. Bu yolda ilk başta düşündüğü
hedefin bilincinde olarak hareket etti ve tüm çalışmasını bu hedefe kilitledi.
İşe ilk başta temel dinamiklerden başladı ki bu fertlerin içgüdüsüne yönelikti.
Fertleri bir yönüyle sınırlandıran, hareket alanlarını kısıtlayan bazı fitneler
ile tetikledi. Şu yalanı attı: “Neden
erkeklerin öğrendiklerini kızlar da öğrenmesin, kızları cahil bırakan bu
anlayışa meydan okunmalı.” Böylece kızlara meydan okuma fırsatı
verildi ve onlar için de okullar açıldı. Sonra o okullarda kasıtlı olarak
kızların başarılı olması sağlandı hatta birçok konuda erkeklerden daha iyi
sonuçlar almasının yolu açıldı. Şu yalan ile devam ettiler: “Mademki kızlar da erkekler kadar başarılı
olabiliyor, o halde onlarla yarışmalı ve hünerlerini göstermeliler. Neden
onların başarıları görmezden gelinsin ki?” İşte böylece ilk fitne
ateşi yakılmış oldu ki erkekler ile kızlar eğitim-öğretim sürecinde yarışan,
aynı meslekleri seçebilen aynı zihinsel kapasiteye sahip olduklarını ispatlayan
bireyler haline geldi hem de böylesi bir yarışa gerek duyulacak hiçbir sebep
yokken… Sonrasında toplumu kalkındırma yalanı ile bilgi ve becerilerin ortak
bir havuzda toplanarak paylaşılması gerektiği düşüncesiyle ‘İhtilat’ kavramını
masumlaştırdılar. Bundan sonraki süreçte erkek ve kızların aynı ortamda eğitim
alması gerektiğini savundular. Onların ayrı olmasının toplumu geri bırakacağını
iddia ettiler ve şöyle dediler: “Kızlar
ve erkekler aynı imkânları, aynı ortamları kullanmalı, bilgilerini paylaşmalı
ve aynı hedef için birlikte hareket etmeliler. Bu yüzden kuracakları arkadaşlık
bağı masumane bir bağ değil midir?” Sonunda karma eğitim benimsendi.
Sonrasında endüstri toplumu olmanın bir gereği olarak para kazanma ve kariyer
yapma hayalleri genç beyinlerin aklına demir balyozlar ile sokuldu. Hem
erkekler hem de kızlar için kariyer planlaması, kişisel gelişim kursları ve
girişimcilik seminerleri düzenlendi. Bu konuda da Batılılar bu işi yüklenerek
hayatlarının gayesi yüksek kariyer yapma hedefiyle gençliklerini heba eden bir
nesil oluşturdular. Böylece toplumun okuyan, tefekkür eden, icat edici
beyinlerini bir takım teorileri ezberlemek, felsefik bazı düşünceleri araştırmak
ve soyut kavramlar üzerinde cedelleşmek üzere yordular. Bu şekilde bir taşla
birden fazla kuş vurdular. Örneğin maddi kalkınmayı fertlerle sınırladıkları
gibi aile ve ahlak mefhumlarını da silip attılar. Amerikalı toplum bilimci Will
Durant’ın ifadesiyle “Teknolojiyi,
sanayiyi ve ticari faaliyetleri aile kurmanın zorlaştırılması yolunda
kullanmalıyız.” Gerçekten de bugün aile kurmanın en kayda değer
engelleri maddi kaygılar değil mi? Mutlu olmanın, uzun soluklu bir aile olmanın
şartları arasında maddi refah ilk sırayı alıyor maalesef. Diyelim ki her şeye
rağmen aile olundu peki sonrası… Sonrası malum; hayatta birçok konuda erkek ile
aynı şartlarda yaşam mücadelesi veren kadına evlendikten sonra da ekonomik
bağımsızlık mücadelesini aşıladılar ve şöyle dediler: “Kadınlar neden kocalarının bakmak zorunda
bırakıldığı fertler haline gelsin, onların bu boyunduruk ile yaşaması kölelik
değil midir? Bir evlilikte her ikisinin de aynı görevleri olması eşitlik için
şart değil midir?” Artık kadınlar da çalışacak ve ev geçiminde
eşleriyle aynı paya sahip olacak, aynı şekilde erkekler de kadınların yaptığı
bir ev işinde onlara ortak olacaktır. Bu şekilde sevgi-saygı, itaat-bağlılık ve
hoşgörü-anlayış gibi mefhumlar yerini isyan-eleştiri, mantık-fırsat ve zorunluluk-kabul
ilişkisine çevirdi. Çocuk doğurmak kariyer önündeki engel, ev hanımı olmak kölelik
ile eş tutularak uzun sürmeyen evliliklerin sayısı arttı ve mutsuz, huzursuz
evlatlar hayat sahasına atılmış oldu. Bir neslin bozulması yolundaki en önemli
hamleler yapılmış oldu.
Batı, İslâm toplumundaki
kalkınmışlığın tespitini doğru yapmış ve nokta atışlarla toplumsal evrilmeyi an
be an izlemiştir. Son olarak tüm bu bozuk fikirleri sokmaya çalıştıkları
toplumlar tarafından benimsenmesi ile neticelenen demokratik toplum anlayışını hâkim
kılmışlardır. Şimdilerde İslâmî beldelerde demokrasiyi olmazsa olmazı haline
getiren, her fırsatta daha fazlasını isteyen bir kısım yönetici ve kanaat
önderini toplumların önünde popüler kılmışlardır. Onlar “al ve daha fazlasını iste” dedikçe “ver,
daha fazlasını ver” diyen liderlerin bekasını korumuşlar ve yollarına
bu liderler ile devam etmişlerdir. İslâmî ümmet ne zaman kendisine uzatılan bu
zehirli balın farkına varıp arkasını döndüyse, bu hain liderler yüzünden onları
görmeden almaya devam etmişlerdir.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi
Müslümanları birbirlerine düşürecek fikri saldırılara devam etmişler ve kısmen
de başarılı olmuşlardır. Zaten bozulan toplumsal yapı buna müsait hale
getirilmiş, kin ve nefret mefhumları asıl olması gereken mecradan
uzaklaştırılarak asla olmaması gereken mecralara sokulmuştur. Bu sadece
mezhepsel bir takım görüşlerle de kalmayıp İslâmî hükümlerin anlaşılmasındaki
farklılıklardan tutun da siyasal otoritelerin çekişmesine kadar dayanmıştır.
Yanı sıra yanlış bir İslâm tarihi ile yönetici-yönetilen arasındaki
çatışmaların körüklenmesi, adaletsizlik ve zulüm vurgusu ile de körüklenince
Müslümanların şanlı tarihlerine düşman edilmesine çalışılmıştır. Müslümanların
liderliğini alma gibi yüce bir görevi sulandıran bazı devletler bunu sadece
menfaat savaşına dönüştürmüş halkları da bu yolla birbirlerine düşman
etmişlerdir. Ayrıca Müslümanları, ehil ve kaliteli diye sundukları bazı
yazar-çizerlerin satın alınmasıyla kendi kirli planlarının üstlerini örtüp
basit ve yüzeysel işlerle meşgul eder hale getirmişlerdir. Tüm bunlara rağmen
yetinmeyip bir de kendilerine hoşgörülü olmalarını sağlayacak işlere
girişmişler ve Müslümanları düşmanlarına âşık etmişlerdir. Bu çalışmalardan en
önemlisi “tasavvuf” veya “sufizm” kavramlarının içlerini kendilerinin doldurmuş
olmasıdır. Onlar bu kavramları kullanarak hümanizm’i ince ince işlemişler ki bu
yolla yaptıkları sömürünün temize çıkmasını sağlamışlardır. Cihadı kerih
gösterme, peygamberi savaş aleyhtarı yapma, hoşgörülü olmayanı terörize etme yaygaraları
koparmışlardır. Gerçek düşmanı gözlerden uzak tutup sahte düşmanlar üretme ve
buna inandırma yarışına girmişlerdir.
Tüm bunlarla yetinmeyen kâfir Batı
kazanımlarını maksimuma çıkarmak adına Müslümanları siyasal olarak ifsada
sokmaya devam etmişlerdir. Hem de bu ifsat diğerlerini gölgede bırakacak
şekilde tesiri kuvvetli, çözümü kesin neticeler doğurmuştur. Her şeyden öte
dünyanın en istikrarlı bölgeleri olan İslâmî beldeler günümüzde kargaşanın ve
güvensizliğin yakasını bırakmadığı bölgeler haline gelmiştir. Buna rağmen Batı
bu istikrarsız bölgelerden göç etmek isteyen Müslümanların sığınacak limanları
haline gelmiştir. Şair’in tasvir ettiği gibi:
Haritanın en beyaz noktasına kan düştü
Kırıldı adaletin kılıcı; kalkan düştü
Mahkûmlar yargılıyor; hâkimler mahkûm şimdi
Hakların temeline sanki bir volkan düştü…
Yine yetinmediler ve Müslümanlara
bu durumdan kurtulamayacakları zehabını verdiler. Onları yeis ve ümitsizlik
içinde kıvranan çaresizler haline getirdiler. Şu koskoca yalanı Müslümanların kâbusu
haline getirdiler: “Amerika’nın
güçsüz olması demek, dünya devletlerinin kaosa sürüklenmesi demektir, Amerika’nın
yokluğu demek dünya devletlerinin bitmeyecek büyük savaşlar ile yıkılıp gitmesi
demektir. İşte bu yüzden ABD yenilmez, yenilmemeli. Buna bütün dünyanın ihtiyacı
var.” ABD’de yayınlanan
2015 istihbarat raporlarında geçen sonuç bildirisinde alınan karar “İslâmsız Dünya Tasavvuru”
olmuştur. Raporun kamuoyuna yansımayan bu yönünü anlaşılsın diye böyle ifade
ettim. Zira bu rapora göre gelecek 50 yıl içerisinde İslâm’ın tıpkı Budizm gibi
etkisiz ve içe kapanık bir din haline getirilmesinin haritası çizilmiştir.
Yönetimi, idare mekanizmalarını ve karar mercilerini elinin tersiyle iten,
bütün bu işleri Batı’nın insafına bırakan, olan biteni sadece uzaktan izlemekle
yetinen bir yığın Müslümanın yaşadığı İslâm… Yine aynı şairin ifadesiyle:
Bir kölelik ruhuna mahkûm olunca gönül
Yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü…
Kartondan devletleri Müslümanlara
tehdit yaptılar. “Büyük İsrail”
söylemini yaydılar. İslâmî beldeleri “vadedişmiş
topraklar” haline getirdiler. Onların plan ve projelerini pohpohlayarak
Müslümanların zihinlerinde prangalar oluşturdular. Müslüman yazarlara Siyonizm’i,
büyük hedeflerini, tapınak şövalyelerini, illuminatilerini ve güçlerinin
sınırsızlığını yazdırıp çizdirdiler. Yine kendi içimizde kopardığımız yıkılmaz
devlet yaygaralarını ispatlayacak argümanlar bulmaya çalıştık. Bütün gücümüzle Yahudilerden
korkmak üzere kendimizi programladık. Nihayetinde bir avuç Yahudi’yi kutsal
beldelerimize yönetici yaptık. Her hücremize kadar ifsada boğulduk. Daha da
kötüsü böylesi bir halden rahatsız olmayan ya da çok da umursamayan bir ümmet
haline getirildik.
Nihayet Rabbimizle kurduğumuz bizi
ayakta tutan bağlarımız kesildi. Amellerin ölçüsü, hayatın gayesi, idealleri,
beklentileri, amelleri ve duyguları kişisel olmaktan öteye gidemeyen insanlar
oluverdik. Rabbimizin bunlarla ilgili hükümleri ilgimizi çekmez oldu. Böylece ifsat
olduk. Artık Batı, ifsadımızı diri tutmak için büyük mücadeleler vermiyor.
Dizilerde, filmlerde, futbol maçlarında, yarışma programlarında, sosyal medyada
sadece ucundan kıyısından geçerek hazmettirmeye çalışıyor. Açık söylemek
gerekirse kendi şeytanlarımızı kendimiz seçiyoruz.
Tabii ki yaşanan bunca hengâme
arasında muhlis Müslümanların varlığını yok sayamayız. Sadece karamsarlık
aşılamak, ümitsizlik ve yeis kaplamaktan Allah’a sığınırım. Bu anlatım bir
ideoloji savaşını deşifre etmek ve durum tahlili yapmaktır. Benimsediğimiz
fikirlerin bize ait olmadığını, bizimle alakasının sadece onu ortadan
kaldırmamız kadar olduğu gerçeğini haykırmaktır. Onların planlarını açık edip
uyanık olmayı sağlamaktır. Batıya ve bâtıla karşı hak ettikleri mekanizmaları
harekete geçirmek ve yeniden doğuşu gerçekleştirmektir kastım. Onların bu ifsat
edici çalışmalarının farkında olan öncülerden olmak zorundayız. Ümmete kutlu
hedefler tayin etmek, izzetli bir hayatın parametrelerini sunmak en ciddi
görevlerimizdendir. Neye, kime, nasıl ve neden karşı koyacağımızın bir
özeleştirisini yapmak, özgüvenini tazelemek ve cesaretlendirmektir.
Müslümanları yeniden İslâm’a döndürmektir. Tıpkı şu tasvir gibi:
Nefsinle yeniden çizilecek desenler
Çehreler yepyeni bir değişim geçirecek
Aydınlığa nurunla kavuşacak mahzenler
Anneler çocuklara hep seni içirecek…
Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Bâtılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım…
İşte bu niyetle ifsat edilmiş bir
toplumdan yeniden doğmak üzere filizlenen bir topluma geçişin kapılarını bir
sonraki makalemizde aralamaya çalışacağım bi-iznillahi teala…
Çaba bizden, muzafferiyet Allah’tandır.
Not: Tasvirler;
Nurullah Genç’in Yağmur şiirinden alınmıştır.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış