Tarih
boyunca velâyet ve vekâlet hukuku ile ilgili olan halife, imam ve ulü’l-emr
gibi kavramlar, meşrû iktidarı ve yönetim tekniğini ifade için kullanılmıştır.
İslâm fıkhında hâkimiyet, kayıtsız ve şartsız olarak Allah’a (cc) mahsus olan
bir haktır. İktidar ise, yeryüzünün halifesi olan insanoğluna, imtihan için
tevdi edilmiştir. İslâm fıkhını esas
alan bir devletin; hem Allah’ın (cc) hukukunu koruması, hem insanlığa hizmet
etmesi farzdır. Dolayısıyla hakimiyet ve teşri’ meselesi; itikadi ve ameli olan
hükümleri beraberinde getiren bir meseledir.
Hilâfet nizamı; kitap, sünnet ve icmâ-ı ümmetle sabit olan bir siyaset
tekniğidir. Kamu alanını düzenleyen ahkâmın tatbik edilebilmesi için halifeye
ihtiyaç vardır.
İSLÂM
âlimleri hilâfet kavramı; hem insanın yeryüzündeki misyonunu, vazifelerini ve
haklarını, hem de siyasetin belirleyici unsurunu ifade için kullanmışlardır.
Hilâfet nizamı; kitap, sünnet ve icmâ-ı ümmetle sabit olan bir siyaset
tekniğidir. Kamu alanını düzenleyen ahkâmın tatbik edilebilmesi için halifeye
ihtiyaç vardır. İmam Ebû Muin En Nesefi: “Üzerimizde İslâm devlet başkanı olan
imamı görmeden bir günün geçmesi caiz değildir. İmametin hak olduğunu kabul
etmeyen kimse kâfir olur. Çünkü dini hükümlerden bir kısmının edası, imamın
varlığına bağlıdır. Cum’a namazı, bayram namazları ve yetimleri evlendirmek ve
bunun gibi. İmamı inkâr eden kimse farzları inkâr etmiş olur. Farzları inkâr
eden de kâfir olur”(1) diyerek, hilâfetin önemini ortaya koymuştur. İmam
Sadrüddin Taftazani: “Şer’i vazife ve vecibelerin pek çoğunun yerine
getirilmesi halifeye bağlı olduğu için, müellif Ömer Nesefi buna işaret ederek dedi
ki: “Müslümanlar için bir imama mutlak surette ihtiyaç vardır. Müslüman halkla
ilgili dini hükümlerin yerine getirilmesi, cezaların tatbiki, düşmanlara karşı
ülke sınırlarının korunması, müslümanlardan ordu teşkil edilmesi, sadakaların,
yani vergilerin toplanması, zorbaların, soyguncuların ve eşkiyaların zabt-u
rabt altına alınarak kahredilmesi, cum’a ve bayram namazlarının edâ edilmesi,
insanlar arasında ortaya çıkan ihtilâfların ortadan kaldırılması, hukuk üzerine
kaim olan şâhidliklerin kabulü; velileri bulunmayan küçük yaştaki oğlan ve
kızların evlendirilmeleri ve ganimet mallarının taksim edilmesi gibi önemli
hususlar imam sayesinde icra edilir.”(2) Mütefekkir İbn Haldun hilâfeti, “dini
korumak ve dünya işlerini dini bir siyasetle idare etmek hususunda şeriat
sahibine naiplik etmek” şeklinde tarif etmiştir.(3) Allahû Teâla’nın (cc)
kendilerinden olan bir ulü’l-emr’e itaat etmelerini, bütün müslümanların
üzerine muhkem nassla farz kılmıştır:’“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin,
Rasûl’e ve sizden olan ulü’l-emre itaat edin.”(4) Bu emir, veliyyu’l-emr’in
yani Halife’nin bulunmasını zaruri kılar. Başka bir ifade ile Allah (cc);
olmayan bir şeye itaatı emretmeyeceğine göre, bu ayet veliyyu’l-emr’in var
olmasının farziyetine delalet eder. Veliyy’ul-emrin varlığı da şer’i hükümlerin
tatbikini gerekli kılar, yokluğu ise şer’i hükümlerin uygulanmasında ortaya
çıkacak problemleri ifade eder. Yani veliyyu’l-emrin bulunması farzdır. Yine
söz konusu deliller idarenin başında bulunacak ve ümmetin işlerini yürütecek
bir Halife’yi seçmenin müslümanlara farz olduğunun delilidir. Burada kasdedilen
sulta, soyut bir sulta ve idare olmayıp, İslâm fıkhını uygulamaya yönelik bir
otoritedir. Müslim’in Avf b.Malik El Eşcai’den rivayet ettiği Rasûlullah’ın
(s.a.v)’in şu tesbiti, bu konuda bize fikir vermektedir: “Sizin hayırlı
imamlarınız şunlardır: Siz onları seversiniz onlar da sizi severler. Siz onlar
için dua edersiniz, onlar da sizin için dua ederler . Şerli imamlarınız ise
sizden nefret ederler siz de onlardan nefret edersiniz, siz onlara lanet
edersiniz onlar da size lanet ederler.” Denildi ki; “Ya Rasûlullah onlara
kılıçla karşı çıkmayalım mı? Dedi ki: “İçinizde namazı ikame ettikleri sürece
hayır.”(5) Bu hadis açık bir şekilde imamların hayırlılarını ve şerlilerini bildirdiği
gibi, dini uyguladıkları sürece onlara kılıçla karşı koymanın haramlılığını da
ifade etmektedir. Allahu Teâla (cc) İslâmın hükümlerinin uygulanması için bir
idari sistem kurulmasını ve müslümanların her türlü varlıklarının korunmasını
müslümanlara farz kılmıştır. Bu farzı uygulamanın şartı ise bir Halife’nin
bulunmasıdır. Ancak bu farz bir farz-ı kifayedir. Bir takım müslümanlar bu
farzın gereğini yaparlarsa diğerlerinden bu farz kalkar. Fakat bu farzı bir
kısım müslümanlar ikame edemiyorsa, ikamesi için hali hazırda çaba sarfediyor
olsalar bile bu farziyet diğer müslümanlar için de bağlayıcı bir farz olarak
kalır. Müslümanlar Halifesiz oldukları müddetçe, bu farz hiçbir müslümanın
üzerinden kalkmaz. Müslümanların, tüm müslümanları bağlayıcı tek bir Halife’nin
varlığı için çalışmamaları en büyük günahlardan birisidir. Çünkü bu hayatî bir
farzı terk etmek anlamına gelir. Halbuki dinin hükümlerinin tatbiki ancak bu
farzın yerine getirilmesi ile mümkündür. Hatta İslâmın hayat sahasındaki
varlığı ancak bu farzla mümkündür. Bu nedenle müslümanların bir Halife’nin
bulunması için çalışmamaları ya da bu çalışmalardan geri kalmaları halinde
dünyanın neresinde yaşıyorlarsa yaşasınlar hepsi günahkâr olurlar. Eğer
müslümanlardan bir kısmı Halife’nin varlığı için çalışırsa günah çalışanlar
üzerinden kalkar ancak çalışmayanlardan kalkmaz ve farziyet Halife seçilinceye
kadar devam eder.
Yeryüzünün
varisleri, iman eden salih kişilerdir. Alahû Teâla’nın (cc) iman edip Salih
ameler işleyenlere vaat ettiklerinden birisi de Hilâfettir. Rabbimiz buyuruyor:
“Allah sizden imân eden ve sâlih amellerde bulunanlara vaadetmiştir ki, elbette
onları yer yüzünde halife kılacaktır. Nasıl ki, onlardan evvelkileri halife
kılmıştır ve elbette onlara kendileri için razı olduğu dinlerini temkin
(dinlerini ikame edebilecekleri imkânları bahş) edecektir. Ve muhakkak ki,
onları korkularından sonra bir eminliğe çevirecektir. Bana ibadet ederler, Bana
bir şeyi şerik koşmazlar ve bundan sonra kim kâfir olursa artık fâsıklar olan,
onların kendileridir.”(6) Bu ayet-i kerime’de salih amellere sahip olan
mü’minlere vaat edilen hilâfetin ve halifeliğin hakikati yanında bir de
Hilâfet’in misyonu ve değeri beyan edilmiştir. Müslümanlara vaat edilen
hilâfetin misyonu; insanlara sahih imanı ve salih ameli kazandırmak, Allah’ın
razı olduğu dini tatbik etmek, Allah’a ibadette karar kılıp şirke karşı savaş
açmaktır. Ayrıca hilâfet denildiğinde bu minval üzere yeryüzünü imar edip
medeniyet oluşturmak akla gelmelidir. Bu misyona sahip olan hilâfet
müessesesini oluşturmak, Alah’ın vaat ettiklerine iman etmiş olmanın
gereklerindendir.
Hilâfet
iman ağacının meyvesidir. Hilâfet beraberinde medeniyeti de getirir. Şeriate,
hilâfete ve medeniyete düşman olanlar, Müslümanları hilâfetsiz, halifesiz
bıraktılar. Bir asırdan beridir ümmet ve medeniyet misyonunu üstlenmiş Osmanlı
Devleti’ni “ulus Türk devleti” dayatmasıyla parçalayıp darmadağın eden Küresel
Firavunlar tarafından İslâm dünyası“Mazlumiyet Statüsü” ne mahkûm edilmiştir.
Bir yüzyıl, mazlumiyet statüsünü aşma arayışı içinde geçti. İslâm ümmeti
mazlumiyet statüsünü aşabilmiş değil. Bunun sebebini anlamak için şu düsturun
üzerinde derin derin düşünmek gerekir. el-Hakku bilâ-nizâm, yağlibühü’l-batılü
bi-nizâm (Düzenli olan bâtıl, düzensiz olan hakka galip gelir.) Yani örgütlü
putçu azınlık, cemaatsız kalmış muvahhid çoğunluğa tahakküm eder. Bu tarih
boyunca hep böyle olmuştur. Ama artık, “İslâm dünyası” diye bir olgunun
konuşulduğu, birtakım bütünleşme projelerinin “gerçekçi” bulunmaya başlandığı,
Osmanlı ile ilgili negatif değerlendirmelerin sorgulandığı, “kardeşlik”
temalarının, mazlum Müslüman kavimlerinin etrafında yeniden ele alındığı,
yeniden birbirine sarılma duygularının boy saldığı ve hem sistem, hem liderlik,
hem başka güç odaklarıyla ilişki planında sorgulamaların devreye girdiği bir
zamanı yaşıyoruz. “El- Hilâfetür Raşide” İslâm dünyasının gündemindedir.
Bazı
küresel güç odakları, İslâm dünyasını daha kolay kontrol etmek için
“kullanılabilir bir hilâfet” misyonunu geliştirmek isteyebilir. Bu da Hilâfetle
ilgili bir başka projeyi ifade ediyor. Buna “Sarı Sendika” tanımlamasından
mülhem olarak, “Sarı Hilâfet” denilebilir. İslâm dünyasını kontrol altında
bulundurmak istiyorsunuz ve “Hilâfet”in manevi etkisini bunun için kullanmayı
planlıyorsunuz. Falanca ülkeyi lider hâline getirip, başındaki kişiyi de
“Mutemed” gibi kullanabilirseniz, koca bir coğrafyada etkinlik
sağlayabilirsiniz. Tarih boyunca müslümanlara bu tuzak kurulmuştur. İşte
“Hilâfet Şuuru” bu hesabı tersine döndürmek için “el- Hilâfetür Raşide” de ısrar
etmektir. Bu noktada şunu ifade edebiliriz “el- Hilâfetür Raşide” bir ırkın
değil, İslâm ümmetini oluşturan bütün Müslümanların ortak özlemidir. Vasat/adil
bir ümmet olan İslâm ümmetinin, hilâfet ve medeniyet eksenli bir misyonu
vardır. Tabiatı, varlık sebebi, insanlara sunuluş şekli ve gerçek hayatta (her
türlü tahriften korunmuş son evrensel vahiy metnine sahip bir ümmet olarak)
yerini almasının tabii bir sonucu olarak, mahiyeti şekillenmekte, kültürü
biçimlenmekte ve kâinata, hayata, insana ve medeniyete bakış açısı
oluşmaktadır. İslâm ümmeti bu genel anlamıyla, sınırlarını ve sosyal, kültürel
ve tabii coğrafyasını aşan evrensel ve insanî bir role sahiptir. Dolayısıyla o,
tüm yeryüzü ümmetlerinin / toplumlarının kültür ve medeniyet coğrafyalarını
içine alması ve hidayet, tanışma, medenileşme, evreni ihya, insanı eğitme..
misyonundan hareketle bütün insanlarla bir münasebet kurma hali içine girmesi
kaçınılmaz olan bir fikrî boyuta sahip bir ümmettir. Vasat ümmetin genel
karakteristiği, bu hilâfet ve medeniyet eksenli çerçeve dâhilinde yer aldığına
göre, bu ümmetin ilahi mesajını yüklenen kişinin, söz konusu misyonun içerdiği
mana, maksat ve mesajları insanlara ulaştırabilmesi için, onun seviyesinde
olması gerekir. Bu ümmetin tarihinde, bu dinin içerdiği manaları kavrayan ve
ilahi mesajın seviyesine yükselip onun medenileşme ve hilâfet misyonuna yönelik
genel gayesine gerçek anlamda tercüman olan ilahi mesaj sahibi insan örneğini
insanlığa sunmak üzere, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) önderliğinde kurucu bir nesil
gelmiştir. Ümmet-i Vasat’ın tabii konumu bundan ibaret olduğuna göre, ümmetin
söz konusu seviye ve dengeli konumun gerisinde kalması, onu temsil eden ve
başka din mensuplarına karşı bu son dini hüccet kullanacak olanın sosyal
gerçeğinde ve düşünce düzleminde genel bir hastalığın varlığını ortaya koyar.
Eğer bu tespit doğruysa, şu an İslâm ümmetinin yaşadığı tarihi an, fiilen,
ümmetin kendi ilahi misyonundan uzaklaştığını somut bir şekilde ortaya koyan
genel bir hastalık anıdır. Aynı şekilde söz konusu an, ilahi mesajı yüklenen
insanın; akide, hareket, davranış ve kültür alanında bu ümmetin metod, proje ve
bakış açısını içeren vahiy metninden uzaklaştığı andır.
Hilâfet;
Allah’ın dinini ayakta tutmak, Alah’ın dinini tatbik ederek yürürlükte
kalmasını sağlamaktır. Hilâfeti ilga edenler, Alah’ın dinini yürürlükten
kaldırmak için her fırsatı değerlendirmişlerdir.Hilâfet, ikame-i şeriatullah
için vardır. Mü’minlerin kendi içlerinden bir halife/emir seçmelerinin sebebi,
ibadetleri eda edebilmeleriyle sınırlıdır. Kemaleddin İbn-i Hümam (Rh.a.) der
ki: “Mü’minlerin kendi içlerinden bir imam seçmelerinin sebebi, dinin
(İslâm’ın) hükümlerini eda etmek içindir.”(7) Hilâfet, hem Müslümanların
iktidarını, hem de İslâm ahkamının uygulanmasını ifade için kullanılan bir kavramdır.Hilâfetin
misyonu, İslâm’ın temel hedeflerine zarar veren herşeyi ortadan kaldırmaktır.
(8) Ahkâm-ı İslâm’ın tatbiki, İslâm ümmetinin birliği, beraberliği, bu birliğin
siyâsî ve hukûkî yapıda temsili hilâfetin keyfiyetini belirleyen unsurlardır.
Hilâfet, nübüvvet hususunda Rasûl’ün yerine geçmek değildir. Hilâfet, Allah’tan
vahiy ve Şeriat almak hususunda değil, İslâm hükümlerini uygulamak, İslâm
davetini taşımak açısından önemlidir.
Akaid kitapları incelendiğinde görülür ki
Ehl-i Sünnet âlimeri hilâfeti ikili tasnife tabi tutmuşlardır. Birincisi
hakikate uygun (reşid/hakiki) olan hilâfet, ikincisi şekli hilâfettir.
(hilâfet-i sûriyye) Şimdi bu iki tür hilâfeti ayrı ayrı açıklamaya çalışalım.
Hilâfet-i hakîkiyye (gerçek hilâfet), hilâfet için gerekli şartları taşıyan ve
milletin rızası/seçimi (bey’at) neticesinde gerçekleşen hilâfettir. İşte hakikî
ve dinî mânada hilâfet buna denir. Rasûlülah (s.a.v)’in “Benden sonra hilâfet
otuz senedir, ondan sonra ısırıcı saltanata dönüşür”(9) hadisinde zikredilen hilâfetten
maksat da bu hilâfet-i hakîkiyyedir. Hanefî âlimlerinin büyüklerinden olan
Sadrüşşerîa, bu hakiki hilâfete hilâfet-i nübüvvet demektedir. Büyük Hanbelî
müctehidlerinden İbn Teymiyye de aynı şekilde bu hakiki hilâfete, hilâfet-i
nübüvvet demektedir. Nitekim bahsettiğimiz hadis başka bir rivayette “Hilâfet-i
nübüvvet otuz senedir...” şeklinde rivayet edilmiştir.
Gerçek
hilâfetin şartlarına gelecek olursak, bunlar on tanedir: Müslüman olmak, hür
olmak, aklı başında ve bulûğ çağına ermiş olmak, erkek olmak, bedenen ve zihnen
sıhhatli olmak, memleketin işlerini, milletin maslahatlarını yürütme ve
korumada tedbir ve güzel bir siyaset sahibi olmak ve aynı zamanda halk üzerinde
nüfuz ve idare gücüne sahip olmak, tam mânasıyla adaletli olmak, Kureyş kabilesinden
olmak. İşte hilâfetin şartları bunlardır. Bunlardan biri eksik olursa hilâfet
boşluğu ortaya çıkabilir. Bazı kaynaklarda yer alan şartlardan birisi de ilim
şartıdır. Yani halifenin âlim olması şarttır. Fakat bu ilim şartında İslâm
âlimleri iki kısma ayrılırlar. Ehl-i Sünnet âlimlerinin ekseriyetine göre
halife olacak kişinin sıradan bir âlim olması yeterli değildir. Dinî konularda
esas ve teferruat meselelerinde ictihad edebilecek derecede âlim olması
şarttır. Fakat Hanefîler bu konuda müsamahakâr davranmışlar ve müctehid olmayı
şart görmemişlerdir.
Halife
tayin etmekten gaye zalimin zulmünü ortadan kaldırmaktır, yoksa insanlar
üzerine zulmü musallat etmek değildir. Bunun içindir ki bütün İslâm âlimlerine
göre zalim ve yolsuzluk yapan bir kişiyi halife seçmek câiz değildir. Ayrıca
zulmetmeye başlayan bir halife de bütün âlimlerin ittifakıyla, vazifeden
alınmaya müstehak olur. Hatta başta İmam Şâfiî olmak üzere ilk dönem Şâfiî
âlimlerine göre halife millet tarafından azledilmemiş olsa bile kendiliğinden azledilmiş
ve vazifeden ayrılmış kabul edilir. Hanefîler ise Müslümanların birbirine
düşmesi ve birbirlerini öldürmesi, ihtilâl gibi durumlar söz konusu değilse
halifenin vazifeden alınması gerekir demişlerdir. Hanefî fukahası, adaleti
hilâfetin sıhhat şartlarından sayarlar. Onlara göre adalet, meliklik ve
saltanatın sıhhat şartı değildir. Yani şimdi aşağıda zikredeceğim hilâfetin
ikinci çeşidinin şartı değildir. Çünkü hilâfetin ikinci çeşidi hükümdarlıktan
ve saltanattan ibarettir. Bu ise seçim ve biat üzerine kurulmuş bir hilâfet
değildir; kuvvet, kahır, galebe üzerine kurulmuştur. Bu noktada hilâfetle
saltanatı birbirine karıştırmamak gerekir. Hakiki hilâfet başka, şeklen
(görünürde) hilâfet, yani saltanat ve padişahlık yine başkadır.
İkinci
çeşit hilâfete gelince; buna sûreten ve şeklen hilâfet demiştik. Bu çeşit
hilâfet, sûreten ve zâhiren hilâfet şeklinde ise de gerçekte hilâfet değildir.
Belki meliklik ve saltanattan, galebe ve sultadan ibarettir, padişahlıktır. Bu
ya hilâfet şartlarını kendinde bulundurmamak veyahut kahır ve istilâ, zorlama
ve galebe yoluyla elde edilir. Bütün Ehl-i Sünnet âlimlerinin ittifak halinde
açıkladıkları bir hakikattir ki Emevî ve Abbâsî halifelerinin halifelikleri bu
ikinci çeşittendir. Çünkü bunların hilâfetleri milletin arzu ve seçimiyle
meydana gelmemiş, kahır ve istilâ, zorlama ve galebe yoluyla elde edilmiştir.
Gerek Emevî halifeleri ve gerekse Abbâsî halifeleri hakikatte halife
değildirler, sultan ve padişahtırlar. Onlara halife denmesi insanlar arasında
böyle bir örfün olmasındandır. Nitekim başta İmam-ı Zemahşerî olmak üzere, bazı
âlimler Abbâsî ve Emevî halifeleri hakkında” gasıp ve mütegallibedirler, kendi
kendilerine halife ismini takmışlardır” değerlendirmesinde bulunmuşlardır.
Hatta İbnü’l-Hümâm’ın belirttiğine göre, Hanefî mezhebinin ileri gelenlerinden
bir kısmı Muâviye’ye bile halife demeyip, melik ve sultan demişlerdir. Osmanlı
padişahları da hiçbir zaman Arap dünyasında halife olarak kabul görmemişler,
hatta Osmanlı âlimleri bile padişahlarına halife dememişlerdir. Meşru halifenin
iki temel özelliği vardır; ehliyet ve bey’at. Halife olacak kişide bu iki temel
özellik aranır, halifeliğe ehil olmalı ve Müslüman teba tarafından
seçilmelidir. Müslümanların istişaresini hiçe sayarak zorbalıkla işbaşına
geçen, Şeriatullah’ı tatbik etmeyen ve uygulamalarında kendisini Şeriatullah
ile mukayyed görmeyen bir kimseye şer’an halife vasfına haiz olamaz.
Hilâfetin
misyonu; İslâm’ı Peygamberimiz Efendimiz’in (s.a.v) öğrettiği, tebliğ ettiği,
temsil ettiği ve tatbik ettiği gibi her yerde ve her zaman tatbik etmek,
müslümanların emniyet içerisinde bulunmalarını sağlamak, din ve dünya işlerini
yürütme imkânına kavuşmalarını garantilemektir. Çünkü hilâfet, esarete karşı
hürriyetin teminatıdır. Fıtrat-ı selime olan insanların emniyet sigortasıdır.
Hilâfet’in misyonu; içeride İslâm’ı uygulamak, dışarıda ise tebliğ ve cihad
yolu ile İslâm’ın insanlara ulaşmasına vesile olmaktır.
Siyaset
tekniği açısından hilâfet; hukukun üstünlüğünü/adaleti esas alan, insanlara
iyilikleri emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan rejimin adıdır. Halife ise
müslümanların rızasını (bey'at) dikkate alan, gayr-i müslimlerle yaptığı zimmet
anlaşmasına riayet eden ve fesadın önlenmesi için bütün tedbirleri alan muttaki
kimsedir. Velâyet ve berâet hukukunun zaruri neticelerine riayet eden halife,
Mü’minlerin kendi içlerinden seçtikleri (vekâlet verdikleri) liyakat sahibi
olan bir kimsedir. Başta Şia-imamiye olmak üzere, bazı fırkaların iddia ettiği
gibi halife/imam masûm (yani ismet sıfatına haiz) değildir.
(1)
İmam Ebû Muin En Nesefi- Bahrûl Kelam -Konya: 1977 Sh: 179
(2)
Sadrüddin Taftazani-Şerhû’l Akaid- İst: 1980 Sh: 326-327.
(3)
Ibn Haldun, ‘Mukaddime’-Tst: 1954 Meb Yay. (Çev. Zakir Kadiri Ugan) C: 1, Sh:
510 vd, Ayrıca Dr. Nevin A. Mustafa- İslam Siyasi Düşüncesinde Muhalefet- İst:
1990- İz. Yay (Çev. Vecdi Akyüz) Sh:148vd.
(4)
Nisa Sûresi/ 59)
(5)
Sahih-i Müslim K. İmara Bab 17 H. No: 1855
(6)
Nur Sûresi/ 55
(7)
Kemaleddin İbn-i Hümam-Kitabu’l Müsayere-İst.: 1979 Sh: 265
(8)
Faslüddin Ani’d Devle, İsmail Gilani, el Mekteb el İslami, Sh: 244
(9)
Sünen-i Tirmizi, Fiten, 48 ; Ebu Davud, Sünnet, 8 ; Müsned-i Ahmed, 5:220–221;
Suyuti, Camiü’s-Sağir, 2:13


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış