Gündemin
saat kadranlarıyla adeta yarışır şekilde çok hızlı değiştiği günümüz
Türkiye’sinde son günlerdeki gündemi belirleyen konulardan bir tanesi de
şüphesiz sivil anayasa kapsamında tartışmaya açılan askeri vesayettir.
Ergenekon
operasyonların kapsamının genişletilip Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un
tutuklanmasıyla yeni bir boyut kazanan askeri vesayet sistemi tartışmaları, Mit
Müsteşarı Hakan Fidan hakkında özel yetkili savcıların soruşturma başlatması
ile daha farklı bir boyuta ulaşmıştı. Böylece 2013 yılı aslında askeri
vesayettin tamamen bitirilmesi ve yeni anayasanın yapılmasıyla ülkenin yeni bir
vizyona sahip olması için çalışmaların yoğunlaşacağı bir yıl haline gelmiş
oldu.
Tarihi askeri müdahalelerle dolu, askeri
otoriteyi her an ensesinde hissetmiş olan Türkiye’ de askeri vesayet
tartışmalarıyla asıl hedeflenen amacın 2003 ten buyana devlet içinde kökleşmek
isteyen zihniyetlerin yapmış olduğu bir tasfiye operasyonu olduğu
görülmektedir. MİT çerçevesinde tartışılan olayların yansımalarını MİT-YARGI,
CEMAAT-AKP çekişmesi şeklinde gösterilmesi aslında Türkiye’nin kabuk değişimi
geçirdiği ve yaşanan olayların bunun sancısı olduğu hakikatinden
uzaklaştırılarak, bekli de bilinçli bir şekilde bu değişim gerçeği sümen altı
edildiği görülmektedir.
Türkiye’de
devlet içinde başlayan bu tasfiye operasyonları aslında dünyada değişen siyasi
dengelerle paralel olarak değerlendirildiğinde, tasfiyelerin AKP-CEMAAT yahut
MİT-YARĞI ekseninde değil; askeri vesayet ekseninden hareketle dünyadaki süper
güçlerin dünyayı yönetmek istedikleri üslupların değişiminin göstergesidir.
Üslup değişikliği derken daha önceleri olduğu gibi halktan kopuk ve halkına
yabancı yönetim anlayışının yerine halkıyla barışmış ve ondan bir parça gibi görünen
yönetim anlayışının iktidarda olmasını amaçlayan bir üslup değişikliğinden
bahsediyoruz. Tüm siyasi gelişmelere bu zaviyeden bakmak ve gelişen olayları bu
şekilde nitelemek olayları doğru anlamak açısından daha açıklayıcı ve faydalı
olacaktır.
Bu
üslup değişikliğinin kısa tarihine bakacak olursak;
Osmanlı
Hilafet Devletinin yıkılmasının ardından zorba ve dikta ile yönetilmeye
çalışılan, yeni laik devlet modelinde kuşkusuz askeriyenin önemi büyük
olacaktı. Çünkü yeni laik devlet modeli yüzyıllar boyunca İslam nizamıyla
yönetilen bir toplumun aklına, dinine, diline, vicdanına, geçmişine ve hatta o
güne kadar yaşayarak oluşturduğu kültürüne karşı bir ihanet olarak
algılanmıştır.
Hilafeti
dolayısı ile İslam nizamını ve ondan neşed eden tüm maddi ve manevi mirası yok
etmeyi kafasına koyan o günün Britanya’sı ve onun dünya menfaatinden başka
hiçbir şey vaad etmediği ajanları, bu yeni devlet modelini halka benimsetmek ve
bekasını koruyabilmek adına askeri bir dikta sistemi kurmuştur. Bu dikta
sistemi, kafatasçılığa varan milliyetçilik esasına dayalı olmakla birlikte
devlet yapısı Britanya’dan alınmıştır.
Askeri
vesayet Britanya’dan ithal bu yapıyı ve bu yapının üzerine bina edildiği
fikirleri (Laiklik-Kemalizm) korumakla görevlendirilmiştir. Bu görevlendirme neticesinde
askeri vesayet laiklik ve Kemalizm karşısında kimi bulursa kendisine düşman
belledi ve düşman kendi içerisinde dahi olsa fırsat vermeden müdahale etmekten
kaçınmadı. 27 Mayıs 1960, 12 Eylül 1980 darbeleri ile 22 Şubat 1962, 20 Mayıs
1963, 20 Mayıs 1969, 9 Mart 1971 darbe girişimleri, 12 Mart 1971, 27 Nisan 2007
muhtıraları ve 28 Şubat 1997 post modern darbeleri hep bu koruma refleksinin
somut yansımalarıdır.
Soğuk
savaş senaryolarının batılı devletlere askeri ve ekonomik olarak sıcak savaş
dönemine denk gelecek şekilde maliyet çıkartması, menfaat akidesindeki bu
güçleri farklı bir kapışmanın eşiğine itmesine neden oldu. Bu ise daha
maliyetsiz kendi akidelerini koruyucu ve sonunda uzlaşmacı yeni bir üslup
olarak kendisini belirginleştirdi. Başta Amerika gibi kurulduğu günden bu güne
kendi halkından ve bölgesinden başlayarak dünyanın çeşitli yerlerinde sözde
terör, insan hakları, bölge güvenliği gibi bahanelerle sömürü zinciri oluşturan
güçler, değişen ve gelişen dünya karşısında eski üsluplar ile bekalarının
devamının ve sömürülerinin akıbetinin tehlikeye maruz kalmasından korkarak yeni
üsluplar benimsemek zorunda kalmışlardır. Özellikle iletişim teknolojisinin
gelişimi ile eskisi gibi sömürülerine toplu tüfekle gidemeyeceklerinin
anlaşılması üzerine “küreselleşme” kavramı üzerinden yeni bir vizyon
değişikliğine gitmek zorunda kaldılar.
AKP HÜKÜMETİ İLE TÜRKİYE YE BİÇİLEN YENİ
MİSON VE ORDU;
3
Kasım 2002 de iktidara gelen AKP’de Türkiye gerçeğini idrak etmiş bir şekilde
karşısındaki derin gücün etkisini ve yetkisini bilerek bir müddet askeriye ile
iyi ilişkiler kurmaya çalışırken, diğer yandan da “Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan, Amerikan finans çevrelerinin gazetesi Wall Street Journal'da
yayımlanan makalesinde, ''Türkiye'nin, ABD'nin sadık dostu ve müttefiki
olduğunu'' belirtti.” (31.03.2003 http://www.habervitrini.com)
haberinde olduğu gibi arkasında bulunan gücü de açıklamadan çekinmemiştir.
AKP
hükümeti, ABD tarafından biçilen misyon çerçevesinde ilk önce bekasını
sağlayabilmek adına ordu üzerinde ciddi girişimlerde bulunmadı. Ancak kurulduğu
günden bu güne Türkiye’nin İngiltere’ye çevrik yüzünü ABD’ye çevirmesi ve
müttefik olarak adlandırması orduyu ve aynı zihniyette olan laik Kemalist diğer
siyasi ve basın kuruluşlarını rahatsız etti.
Laik
Kemalist cephe tarafından Amerikan işbirlikçisi olarak adlandırılan AKP
hükümetine ilk günden başlayarak tepkiler şiddetli ve aralıksız olarak dile getirildi.
AKP ise bu baskılara belirli bir süre tepkisiz kalarak meseleyi zamana yaymayı
tercih etti. Çünkü biliyordu ki bu baskıların altında tarihi süreçte hep rol
almış derin bir yapılanma vardı. Bu derin ve devletin bütün kademelerine sızmış
olan yapının deşifre ve tasfiye edilmesi ise ancak zamanla bu kurumlara hakim
olmaktan geçiyordu.
“MİT, kendi açıklamasına göre
"devleti/rejimi hedef alan bir grubun kendi çıkarları çerçevesinde
organize olma çabalarını içerdiği izlenimi edinilmesi, bu bilgilerin müsteşarlığımıza
farklı kanallardan gelmesi ve birbirlerini büyük ölçüde teyit eder olması
nedeniyle" elde ettiği bilgileri bir kitapçığa dönüştürüp 10 Temmuz 2003
tarihinde Genelkurmay Başkanlığı'na iletti. Daha sonra 19 Kasım 2003 tarihinde
Başbakanlığa gönderdi.” (Habertürk. 23 Nisan 2009)
Görüldüğü
gibi AKP bu derin yapıyı Ergenekon Operasyonlarının çok önce biliyordu. Ancak
zamanı iyi kullanmada ısrarlı olan AKP hükümeti 17 Mayıs 2006’da Danıştay 2.
Dairesine Alparslan Arslan’ın silahlı saldırı düzenlemesi üzerine harekete
geçerek, hem bu yapılanmaların kendisine çıkartacağı olası sorunların önüne
geçmek hem de seçimlerde kullanabileceği güçlü bir argüman elde etmek için
bombayı 2007 seçimlerinden hemen önce patlattı ve Ergenekon operasyonları
başladı.
Bu
gündem ile 22 Temmuz, 2007 seçimlerine giren AKP yine mağdur edebiyatı ile
seçimlerden istediğini almayı başardı. Kalfalık dönemi diye adlandırılan dönem
artık AKP’ye biçilen misyonun yerine getirilmesi gereken bir dönem oldu.
Ergenekon operasyonuna hız verilerek devlet içerisinde yapılanmış çetelerin
kimlikleri deşifre edilip yargılama süreci başladı. Amaç ise sadece devlet
içerisindeki yapıların değiştirilmesi yahut tasfiye edilmesi değil aynı zamanda
da Türkiye’nin katı laik ordu merkezli yüzünü yumuşatarak ılımlı, demokratik
bir görünüme sahip olacak yeni yüz nakli gerçekleştirmekti. Bu amaca ulaşmak
için Ergenekon operasyonlarına devam edilerek bu süreçte hükümeti sıkıntıya
düşürecek olan bu derin devlet yapısının budanması yapılırken aynı zamanda da bu
konu malzeme edilerek sivil anayasa konusu gündem edilmeye başlandı.
Genel
seçimlerin hemen arkasında cumhurbaşkanlığı seçimi ile AKP kurucu kadrosunda
olan Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesiyle büyük bir güç kazanan hükümet
için artık yapılması gereken batılılaşma-Amerikanlaşma çabası altında devlet
kurumlarında ve bürokrasisinde aynı zihniyeti taşıyan yapılanmaya gidilerek
AKP’nin yüklenmiş olduğu misyonu devam ettirebilmekti. Erdoğan 21 Şubat 2006 da
mecliste grup toplantısında yaptığı açıklamada olduğu gibi bu misyonu defalarca
tekrarlamıştı.
Türkiye,
AK Parti iktidarıyla birlikte hem bölgesel hem de küresel bir misyon üstlenmiş
midir, üstlenmemiş midir? Önce bu soruyu kendimize bir soralım. Bu misyon,
deklare edilmiş, açık bir vizyona, bir gelecek perspektifine dayanmaktadır.
Unutmayalım ki, küreselleşen bir dünyada yaşıyoruz. Yeni bir çağın başındayız.
Bu geçiş sürecinde eski cevapların, önümüze çıkan yeni sorunlar karşısında
yetersiz kaldığını görüyoruz. Tek tek bütün milletler olarak, karşımızda iki
seçenek bulunuyor; ya değişime direnmeyi seçeceğiz, ki o zaman, tarihin tekamül
merdiveninde varabileceğimiz en son merhalenin mevcut durum olduğunu da
kabullenmiş oluruz. En iyi ihtimalle ayakta kalabilsek bile içinde bulunduğumuz
duruma razı oluruz. Ya da soğuk savaş döneminden kalma ezberimizi bozmayı
tercih edeceğiz, ki ancak o zaman, kendimizi yenileyerek içine sürüklenmekte
olduğumuz derin açmazlardan kurtuluruz.
Demokratik
değerler ve adaleti yaygınlaştıralım; ‘kesret içinde vahdet’ yani çeşitlilik
içinde birlikte yaşama ilkesini tüm dünyada küreselleştirelim. Geleceğimizi
felaket senaryolarına teslim etmeyelim. Bizim AB perspektimizin altında bu
vizyon vardır; Irak ve Suriye meselelerine bakışımız da bunu esas almaktadır;
Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifindeki rolümüz buna
dayanmaktadır; Burada bizim bir eşbaşkanlık görevimiz var. Başlattığımız
Medeniyetler İttifakı projesinin temelinde de bu vizyonumuz yer almaktadır.
Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika projesindeki rolümüz bize özellikle
Ortadoğu’da önemli görevler yüklemektedir. Biz bu görevi bir kenara koyamayız. (www.akparti.org.tr/.../tbmmgrup/2006_02_21%20grup%20konuş.do...)
AKP,
bu minvaldeki misyonunu gerçekleştirebilmek için sırtını tamamen ABD’ye
dayayarak iç ve dış siyasetteki yörüngesini belirlerken; aynı zamanda ABD
değişen dünya siyasetindeki üsluplarına da ayak uydurması gerekiyordu.
Özellikle 2008 ABD başkanlık seçimlerinden sonra Barak Obama ile dünya
siyasetinde yüz değiştiren ABD, kapitalizm ideolojisinden benimsediği metottan
kaynaklanan sömürü ilkesine bağlı kalarak kolay bir şekilde yüzünü değiştirdiği
gibi üsluplarını da değiştirmeye başladı. Özellikle ABD’nin büyük Ortadoğu
projesinde istediği başarıyı sağlayamaması ve İslam coğrafyasındaki Müslüman toplumlar
tarafından Irak ve Afganistan başta olmak üzere yapmış olduğu katliamlar
sebebiyle Amerikan karşıtı bir havanın tüm Ortadoğu’yu kuşatması, ABD’yi yeni
bir politika oluşturmaya mecbur bıraktı. Şüphesiz bu politikada en büyük görev
ise sırtını ABD’ye dayayan Türkiye’ye düşüyordu. BBC Türkçenin kendisi ile
röportaj yaptığı CIA eski üst düzey yöneticilerinden Graham Fuller de bu
meseleye değinerek aslında Türkiye’ye nasıl bir rol çizilmesi gerektiğini şöyle
söylüyordu.
“Amerika'nın Büyük Ortadoğu Projesiydi ve
bence bu proje, bir felakete dönüştü. Çünkü bölgede yalnızca daha büyük bir
istikrarsızlık ve özel olarak Amerika'ya karşı daha büyük bir tepkiye yol
açtı.”…
“Ben Obama yönetimi altında, Amerika'nın
Ortadoğu'daki siyaseti açısından önemli değişiklere şahit olacağımız konusunda
umutluyum. Bence Türkiye için, kendisini, İran, Suriye, Rusya ve Filistin
konularında çok zorlamayacağını tahmin ettiğim bir Obama yönetimiyle iyi
ilişkiler geliştirmek daha kolay olacak”.
“Obama yönetiminin, Bush yönetimiyle
kıyaslandığında, Türkiye'de demokratik kurumların önemine daha çok vurgu
yapacağını düşünüyorum”
ABD’nin
Ortadoğu’daki çıkarları açısından Türkiye’nin iç ve dış siyasette sorunlardan
arındırılması, sınırlı ve kontrollü bir şekilde Ortadoğu’da popülaritesinin
artırılması ihtiyacı da bu tarihlerde Türkiye’de etkisini göstermeye başladı.
İlk önce “Kürt açılımı” ile iç siyasette Türkiye’yi bu sorunlardan arındırmak
için somut adımlar atılmaya başlandı. Ancak Türkiye’nin ABD eğilimli bir
siyaset takip etmesine karşı çıkan çevreler tarafından yapılan karşı ataklarla
bu açılım soğutularak uzun zamana yayıldı. 27 Nisan 2007 de askeriyenin muhtıra
niteliğinde yayınladığı açıklamanın şokundan da kurtulmak isteyen AKP bu sefer
de 21 Ekim 2007’de yaptığı referandumla karşılık vermek istedi. Ancak asıl
darbeyi 12 Eylül 2010 tarihinde anayasa değişikliği referandumu ile vurdu. 12
Eylül 1980 de yapılan askeri darbeyi yargılamanın önünü açacak olan anayasa
değişikliği asıl anlamda o günden sonra da askerin darbe yapmasını ve sivil
yönetime müdahalesini engelleme adına yapılan bir çalışma olarak
nitelendiriliyordu. Hemen ardından kırmızı kitap olarak bilinen milli güvenlik
siyaset belgesi değiştirilerek artık ordunun eli tamamen siyasetten çekilmek
isteniyordu.
ABD,
Türkiye’de kendi ülkesinde bulunan “demokratik” kurumlara benzer kurumları
oluşturmak istemektedir. Zira AKP ilelebet hükümette kalacak değildir. AKP
hükümetten düşse dahi bu kurumlar sayesinde Türkiye üzerindeki nüfusunu
korumayı garanti altına almayı arzulamaktadır. Hem kurumlarda yeni bir
yapılanmaya girilmesi hem de ABD’nin Türkiye’yi dış siyasette özellikle
Ortadoğu da bir Truva atı gibi koşturması, derin devlet olarak nitelendirilen
başta ordu ve Kemalist laik cephe tarafından tepkiyle karşılanması da normaldi.
ABD,
AKP eliyle Türkiye’nin vizyonu değiştirecek bu reformlar kapsamında başta Kürt
meselesi olmak üzere Yargı, Anayasa, YÖK, HSYK gibi konu ve kurumlarda
değişiklik yaparak misyonunu tamamlamayı hedefliyordu. Hatta başkanlık sistemi
ve yeni sivil bir anayasa tartışmalarıyla 2011 seçimlerine hazırlanan AKP aynı
zamanda da bu revizyonun karşısında olan ve devlet mekanizmalarında bu tür bir
değişikliğe karşı olan kişi ve kurumlar tarafından da yoğun bir eleştiri
kampanyası ile karşılaşıyordu.
Başta
terör olayları olmak üzere AKP hükümetinin yapmak istediği bu revizyonlar
Türban-başörtüsü tartışmaları, KPSS skandalı, Tekel işçilerinin grevi, 1
Mayıs’ın Taksim’de kutlanması tartışmaları, ve Wikileaks belgeleri tartışmaları
gibi bir çok meselede hükümeti bu kararından vazgeçirme politikası sürdürülüyordu.
Bu baskılar altında sıkışan hükümet ise meseleyi yine zamana yayıp seçim
sonrasına bırakmak istedi. Ancak seçim hazırlığında kadroları belirleme
çalışmaları sürerken yapılan Oda Tv operasyonu hükümeti zor durumda bırakırken
aynı zamanda da bu revizyonların zaman kaybetmeden devam ettirilmesi
niteliğinde de bir mesaj taşıyordu. Oda Tv kapsamında tutuklanan Ahmet Şık ve
Nedim Şener cezaevine gönderilirken aslında hükümetin içerisindeki “cemaat”
diye adlandırılan yapının ilk kez bu şekilde hükümete sert bir mesaj göndermesi
bundan sonraki süreç içinde kırılma noktası olabilecek bir sürece de başlangıç
ediyordu. Nitekim bu mesaj 2011 seçimlerinden sonra da devam etti. Mesele
askeri vesayetin siyasetten uzaklaştırılmasından çıkarak, ABD misyonunun karşısındaki
bütün muhalifleri özellikle devlet içerisindeki kurumları tasfiye operasyonuna
dönüştü. Özgürlük, sivil irade, basın serbestliği, sivil anayasa, eşitlik, Kürt
açılımı, demokrasi vs. gibi bahanelerle reformlar başlığı adı altında
başlatılan operasyonlar yargının her yere el uzatması ve AKP’yi zora sokacak
hamleler yapması artık kabak tadı vermeye başlarken, hükümet içerisindeki
hükümet - cemaat çatlağını da derinleştirdi. Türkiye artık farklı bir döngünün
içerisine sokulmaya çalışılıyordu. Askeri vesayetten ve askerin gücünden
çekinen halk artık, sözde yargı reformu diye adlandırılan çalışmalarla,
fişlemeler, telefon dinlemeleri vs. yapılan takibatlarla korkar ve sindirilir
hale geldi. Hatta sırf sözde bu reformların (devlet içerisindeki yapının tasfiye
edilmesi) yapılabilmesi için özel yetkili savcıların gece gündüz demeden
operasyon düzenlemesi ve suçlu suçsuz ayrımı yapılmadan hatta daha haklarında
yeterli şüphe ve delil olmadan cezaevine gönderilmesi, aynı zamanda da uzun
tutukluluk süresi dahilinde bu kişilerin cezaevinde tutulması haklarında ki
kararların ise siyasi bir bakışla verilmesi akla, cumhuriyetin ilk yıllarındaki
oluşturulan istiklal mahkemelerinin yapmış olduğu yargılama sürecini getirdi.
İngilizlerin kurmak istedikleri yeni laik cumhuriyet sistemi karşısında bulunan
muhalifleri bastırmak için kullanılan yargı, şimdi ABD’nin yeniden dizayn etmek
istediği yeni demokratik Türkiye de aynı görevi üslenmişti. Bu yargılamanın
asıl amacı ise özelde değişen dünya dengelerine göre farklılıklar oluştursa da
genelde İslam a ve Müslümanlara yönelik olduğu hakikatten uzak değildir. Dün
laik cumhuriyet karşısında muhalif diye yargılan Müslümanlar bu gün ise
demokratik cumhuriyete muhalif ettikleri gerekçesi ile irtica kapsamında
yargılanıyorlar.
Temelde
bu amaçla yapılan tüm sözde revizyonlar, dün ordu ile bugün yargı ile
tartışmaların ve bahanelerin değişmesi laik ve demokratik bu devletin bekasını
sağlamaktan başka bir şey değildir.
2012
de yaşanan MİT-YARGI, CEMAAT-AKP tartışmaları ise; temelde menfaat için
birleşen ve kendilerini devletin hakimi ve sahibi zanneden AKP ve onunu
içerisindeki mozaik yapılanmanın, ABD’nin emir ve direktiflerini yerine
getirmek için birbirleriyle yarışmasının iz düşümü olduğu görülmektedir. Bu
yarış ve restleşmenin en son ayağını teşkil eden “Uludere Katliamı”, İlker
Başbuğ’un tutuklanması ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın tutuklanma talebi AKP
içerisindeki bu geçici menfaat ve ucuz mücadelenin daha da derinleşeceği
görüntüsü vermektedir. Nitekim Erdoğan MİT Yasası ile ilk tepkisini verirken
emniyette yapılan değişiklerle de bu tepkiyi yineledi. Son olarak Ahmet Şık ve
Nedim Şener in tahliyesini yorumlan yeni şafak yazarı Ali Bayramoğlu ise
meseleyi şu şekilde dile getiriyordu. “MİT kriziyle ortaya çıkan çatışmada
hükümetin yargı içinde yer alan ve ağırlığını cemaatin oluşturduğu otonom
yapıyı esnettiğini söylerken tahliye kararını bu esnemenin bir işareti olarak
yorumladı. Yargı içinde bulunan bu otoriter yapının ağırlıklı olarak Cemaat
tarafından oluşturulduğunun altını çizen Bayramoğlu, hükümetin bu yapının
giderek otoriterleşmesinin yolunu kapattığını ifade etti.” (http://www.objektifhaber.com/nedim-sener-ve-ahmet-siki-cemaat-mi-saldi-116306-haber/)
Askeri
vesayetin tamamen ortadan kaldırılması noktasında istediğini elde eden AKP
hükümeti, bu uğurda yaşadığı sıkıntılı süreçlerle bir daha karşılaşmamak için
yargının tek çatı altında toplanması fikrini ortaya atarak hem kendi
icraatlarını daha kolay yapmayı hem de kendi dahilinde olaylara yön vermeye
çalışan devlet içerisindeki diğer yapılanmaları kontrol altına almayı
hedefledi. Ancak halen devam eden KCK ve 28 Şubat failleri ile alakalı
operasyonların devam etmesi, aslında yargının AKP hükümeti tarafından
hedeflenen pozisyondan çok uzak olduğunun bir göstergesidir.
Kürt
sorunun bitirilmesi, yeni anayasanın oluşturulması ve başkanlık sisteminin
getirilmesi noktasında yapılan çalışmalar aslında yargının da elden geçmesi ve
yeniden yapılanması gerekliliğini oluşturmaktadır ki; AKP hükümeti artık yoluna
askeri vesayetin yanında yargı vesayetinden kurtularak emim adımlarla yürüsün.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış