Sistemlerin ayakta durması,
toplum tarafından benimsenip sahip çıkılması ile alakalı bir durumdur. Toplumun
bir sisteme sahip çıkarak benimsemesi ya da reddederek karşı durması, öncelikle
o sistemin kendi akidesinden yani iman ettiği temel fikrinden kaynaklanıp
kaynaklanmadığına bağlıdır. Sonrasında da sistemin hayata indirilmesinde yani
insanlara tatbikinde elde edilen başarı, sistemin bekası üzerindeki diğer
önemli hususu oluşturur. Nitekim Osmanlı Hilafet Devleti’nin yıkılmasına neden
olan vakıa, sistemin bekasına etki eden ikinci önemli hususla yani onun
tatbikindeki başarı ile ilintilidir. Zira Hilafet sistemi İslam akidesinden
fışkıran bir sistemdir. Dolayısıyla devletin en zayıf dönemlerinde dahi
toplumun kendisini dışlaması veya kendisine yönelik bir başkaldırışı
olmamıştır.
Beşeri sistemlerde ise durum tamamen
farklıdır. Bu sistemlerde her zaman en iyiyi ve en doğruyu aramak gibi bir
sıkıntı vardır. Bu arayış, genelde statüko tehlikeye girdiğinde ve sistemin
bekası için riskler oluşmaya başladığında ortaya çıkar. Ancak bu sistemler bir
yaratıcının varlığını ya kökten inkâr ettikleri ya da yaratıcıyı hayata
karıştırmak istemedikleri için bütün çıkış noktalarında insanın sınırlı aklına
başvurmak zorunda kalırlar ki, bu açıkça zulüm anlamına gelmektedir. Çünkü
onlar Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın adaletini bir kenara bırakarak kendilerini
insan aklının sınırlarında dolaşmaya ve bu sınırlara takılmaya mahkûm ederler. Hal
böyle olunca, doğal olarak bu sistemler baskı ve zorlamalarla ayakta tutulmaya
çalışılmaktadır. Beşeri sistemlerin baskıyla ayakta durması ise yalnızca İslami
beldelerde uygulananlara has değildir. İnsanlık tarihi boyunca dünyanın hangi
bölgesinde olursa olsun bekası despotik uygulamalara dayanan beşeri sistemlerin
hiçbirisi halklar tarafından benimsenerek varlığını devam ettirememiştir. O
nedenle, bugünlere gelindiğinde artık bu meselenin (beşeri sistemlerin) zirvesi
olarak gösterilen demokrasinin de yıllardan beri hayat sahasında tutunma
mücadelesi vermesi gayet normal bir durumdur.
Türkiye, İslam beldeleri açısından demokrasi
konusunda rol model olma özelliğini devam ettirmekte ve bu konuda doksan yıllık
bir deneyimle onlara öncülük etmeye çalışmaktadır. Ancak ne tuhaftır ki aynı
Türkiye, hükümetlerin ve sistem sahiplerinin baş tacı ettiği demokrasi
konusunda hala yerleşik düzene geçmeyi başaramamıştır. Bitmek tükenmek bilmeyen
reformlar, yap-boz tahtasına dönen yasalar ve nasıl bir sonucun ortaya çıkacağı
belli olmayan anayasa değişikliği girişimi ile hâlâ yerinde saymaya devam
etmektedir. Bu beşeri sistemlerin yani demokrasinin bir sonucudur. Ne tuhaftır
ki demokrasi; bir ideolojinin ürünü olmanın gereği olarak yayılmacılık adına bütün
cürümlerin işlendiği ve bugün hala da işlenmekte olduğu İslam dünyası üzerinde kendisine
yer bulmaya çalışmaktadır.
Aslında bu yer bulma arayışının nafile bir
çabadan ibaret olduğu ortadadır. Zira seksen yılını ağır aksak geçiren Türkiye
demokrasisi, son on yılda yapılan yüzlerce reform hamlelerine rağmen daha da
fazla çıkmaza doğru gitmektedir. Türkiye üzerindeki güç dengelerinin değişmeye
başladığı ve Avrupa Birliği Uyum Yasalarıyla birlikte hızlı bir reform
sürecinin hayata geçirilmeye başladığı dönemden bu yana on yıldan daha fazla
bir zaman geçmiştir. Başta yargı olmak üzere eğitim, sağlık, sosyal güvenlik,
iş güvenliği, kadına karşı şiddet gibi toplum üzerinde derin yaralar meydana
getiren konular üzerinde onlarca değişiklik yapılmıştır. Anayasa ve yasa
değişiklikleriyle bugüne kadar güya sistem üzerindeki eksiklikler giderilip,
insani olmayan birçok hususa neşter vurulmuştur. Görüldüğü kadarıyla da
vurulmaya devam edilecektir. Son günlerde bu reformların son halkası olan IV.
Yargı Reformu, kamuoyuna yansıtıldığı kadarıyla, ilgili taslağı oluşturan
maddelerin içerdiği keyfiyet açısından radikal değişiklikleri de beraberinde
getirecekmiş gibi bir görüntü oluşturmaktadır. Bu nedenle biz de bu meseleye
değinmek istedik.
IV. Yargı Paketi, 22 Şubat Cuma günü Bakanlar
Kurulu’ndaki imzaların tamamlanmasıyla Meclise gönderildi. 25 Şubat’tan itibaren
Meclis’in gündemine alınacak olan tasarı öncelikle TBMM Adalet Komisyonu’nda
görüşüldükten sonra genel kurula sevk edilecek. Tasarının en dikkat çekici yönü
TMK (Terörle Mücadele Yasası) üzerinde yapılması beklenen değişikliklerdir.
Özellikle PKK konusunda müzakerelerle birlikte başlayan bu süreçte bu yasa
reformunun getireceği yenilikler konunun muhatabı olan iki taraf için de ortaya
koyacağı sonuçlar açısından önemlidir. Konuyla ilgili olarak Başbakan Yardımcısı
Bülent Arınç, Bakanlar Kurulu toplantısının ardından yapmış olduğu basın
toplantısında süreçle ilgili değerlendirmeleri yaparken paketin içeriği ile
ilgili olarak bir takım açıklamalar yapmıştır. Arınç; “Bu konuda bilinmeyen
bir şey kalmadı zannediyorum” ifadesini
kullandıktan sonra, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin şiddet taşımayan,
terörle ilintili olmayan düşünce açıklamalarının suç olmaması gerektiğine
yönelik kararları olduğunu vurgulamıştır. Arınç, “Bu, tamamen
doğrudur. Bir konuşmada, kitapta, başka bir şekilde düşünce açıklamada suç
işlemeye yöneltilmiyorsa, şiddet ve terör teşvik edilmiyorsa, bize aykırı gelse
bile bütün düşüncelerin özgür olması asıldır. Dolayısıyla (Terörle Mücadele
Kanunu) 6 ve 7. maddelerde ve Türk Ceza Kanunu'nun zannediyorum 215. maddesinde
yapacağımız değişikliklerle düşünce açıklamalarındaki şiddet unsurunu daha çok
ön plana çıkarıyoruz. Bu bence, düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda atılmış en
önemli adımlardan birkaç tanesidir.” şeklinde
konuşmasını sürdürmüştür.
Bu sözlerden de anlaşılacağı gibi bu yargı
paketinde insanların odaklandığı nokta, bu ülkede en çok mağduru olan terör
suçları konusunda yapılacak olan düzenlemelerdir. Ancak tasarıda yer aldığı
haliyle üzerinde değişikliğin planlandığı maddeler dikkatlice incelendiğinde,
bu değişikliklerin köklü değil kısmi bir takım değişikliklerden ibaret olduğu
görülecektir. Daha belirgin bir ifade ile bu düzenlemeler terör ve tanımına
yönelik düzenlemeler değil, terörle ilgili yasada uygulama esnasında düşünce
kapsamına giren ve basın yayın gibi cebir ve şiddet içermeyen yöntemlerle
ortaya konan faaliyetlere yönelik düzenlemeleri içermektedir. Yasa bu türden
faaliyetleri terör faaliyeti olarak göstermekten çıkarmakta ve daha çok ferdi
olarak yapılan eylemler açısından düzenleme getirmektedir. Yoksa bu düzenleme,
herhangi bir örgütün veya oluşumun vasfını değiştirecek ve onu terör
kapsamından çıkaracak bir düzenleme değildir. Zaten bu vasfı belirleyen husus
terör tanımının kendisidir. Dolayısıyla örgüt ya da oluşum sistem tarafından bu
tanımdaki özellikleri bünyesinde barındırıp barındırmadığına göre muameleye
tabi tutulur ki, bu reform paketiyle birlikte terör tanımı ve tanımın içeriği
konusunda bir değişiklik olmadığı düşünüldüğünde, yine kitleler açısından
sistemin algıladığı veya zorlama içtihatlarla görmek istediği nokta
değişmeyecektir.
Bu yasa reformuna dikkatlerin yönelmesine
neden olan bir diğer husus ta, özellikle müzakere sürecinin hızlandığı bu
günlerde, PKK ve KCK tutuklu ve hükümlülerinin bu yasayla birlikte tahliye edileceği
dolayısıyla bu sürecin bu çözüme paralel yürütüldüğüne dair oluşan anlayıştır.
Tasarı incelendiğinde bu mesele ile de pek alakasının olmadığı görülecektir. Bu
durum PKK tutuklu ve hükümlüleri açısından geçerli olabilir zira onlar
içerisinde cebir ve şiddet içermeyen toplantı ve gösterilere katıldığından
dolayı terör zanlısı olarak muamele gören çoktur ve bunlara yönelik bir
düzenleme söz konusudur. Ancak bu demek değildir ki, müzakerelerden çıkacak
olumlu sonuca göre bu reform paketi çerçevesinde silaha karışmamış herkes
tahliye edilecektir. Zira bu tutuklamalarda asli unsur hala terör örgütü
üyeliğidir.
KCK’ya gelince; neredeyse bütün kamuoyu bu
reformdan en çok yararlanacak kesim olarak KCK tutuklularını göstermektedir.
Ancak reform paketinin değiştirilmesi düşünülen terörle ilintili maddeleri
incelendiğinde bu konunun da pek kolay bir şekilde gerçekleşmeyeceği
görülmektedir. Zira KCK tutuklamalarına neden olan yasa maddesi TCK (Türk Ceza
Kanunu)’nın 314’üncü maddesidir yani üzerinde değişiklik yapılması planlanan
TMK (Terörle Mücadele Kanunu) değildir. TCK’nın 314. maddesi ise silahlı örgüt
maddesidir, terör maddesi değil. Bu maddeye göre: “(1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları
işlemek amacıyla (ülkeyi bölmek ya da
anayasal rejimi yıkmak üzere silahlı örgüt kurmak), silahlı örgüt kuran
veya yöneten kişi, on yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar
hapis cezası verilir. (3) Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer
hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır.”
İşte KCK tutukluları açısından da durum bu
şekildedir. Onların ekseriyetle tutuklanmalarına neden olan yasa maddesi ile şu
an yargı reformu çerçevesinde düzenlenen yasa maddesi aynı değildir. Burada
KCK’nın vasfı zaten yasa maddesiyle belirlenmiştir ve silahlı örgüt kapsamına
sokulmuştur. Bundan sonraki süreçte bu değişikliğin gerçekleşmesiyle maruz
kalacakları uygulama belirsizdir.
Üzerinde değişiklik yapılması planlanan bir
diğer madde ise TCK’nın 215. maddesidir. Bu madde de suçu ve suçluyu övmeye
karşılık yapılacak uygulamayı ve verilecek cezaları kapsamaktadır. TCK 215.
yasada: “İşlenmiş olan bir suçu veya
işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öven kimse, iki yıla kadar hapis
cezası ile cezalandırılır.” şeklinde ifade edilmektedir. Suçu ve suçluyu
övme ameliyesi ise cebir ve şiddetten uzak, bir fikir beyan etme ameliyesi
olduğu için suç olma kapsamından çıkartılacaktır. Aynı şekilde TMK 6. ve 7. maddelerde
basın ve yayın yoluyla fikir beyan etmelere yönelik suçlar ve suçlara karşılık
verilecek cezalar belirtilmiştir. Bu suçlar ve suçlara verilecek cezalar ise
genel olarak ferdi ameliyeleri içerdiğinden, yasalar doğrultusunda bir oluşum
için ortaya konulmuş vasıf veya bu vasfı netleştirmek adına Yargıtay tarafından
ortaya konulmuş bir içtihat noktasında herhangi bir değişim görünmemektedir.
Çünkü kamuoyunda genel olarak belirtildiği
şekliyle bu yeni yasa reformu, silah kullanma ile cebir ve şiddete bulaşmama
esas kabul edilerek yeni bir uygulama yapılacak şeklinde algılanmış olsa da;
örgütsel anlamda terör vasfını ortaya koyan maddeler zaten TMK’nın 6. ve 7. maddeleri
değildir. Bu maddeler detay içeren maddelerdir. Dolayısıyla muhtemelen
yasalaşacak olan bu reform paketi ferdi değerlendirmeler açısından suç ve onu
meydana getiren unsurların yeniden değerlendirilmesini sağlayacaktır.
Tabi ki biz bir hukukçu değiliz ve meseleyi de
hukukçu gözüyle değerlendirmiyoruz. Biz siyasi bir tahlil yapmaya çalışıyoruz.
Türkiye'de kim neyi iddia ederse etsin, yargı gerçekte siyasidir. Biz de onu
gerçek zemininde yani siyasi zeminde değerlendirmiş olduk. Zaten hukuki zeminde
bugüne kadar bırakın tasarıları, yürürlüğe girmiş yasaları değerlendirmek bile
pek mümkün olmamıştır.
Dolayısıyla bu yasa reform paketinin
insanların huzuru ve onların adalet ihtiyacının karşılanması açısından
değerlendirilmesinin cahilce bir yaklaşım olacağı ortadadır. Elbette ki
sistemin kendi bekası açısından gözettiği bir takım önemli hususları içerisinde
barındırdığı da ortadadır. Bu nedenle yargı paketinde dikkati çeken diğer
hususlara yönelmek elzemdir. Öncelikle bu reformların, Türkiye’nin başını
yıllardır derde sokan ve AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) tarafından suçlu
bulunmasına ve yüklü miktarlarda tazminat ödemesine neden olan adil yargılama
hakkı ve fikir hürriyeti ile basın-yayın yoluyla işlenen suçlar konusundaki
sıkıntılarını gidermeye yönelik bir gayret olduğu göze çarpmaktadır. Sistem
açısından öncelikli hedef, kendisi açısından can sıkıcı bir mesele olarak
görünen bu sorunları ortadan kaldırmaktır.
Bir diğer dikkat çekici husus da; tutuklamalar
konusunda yapılan iyileştirmeler olarak karşımıza çıkmaktadır. “Silahların
Eşitliği Prensibi” olarak da adlandırılan bu düzenlemeyle yargılayanın ve
yargılananın şartlarının eşitlenmesi esası güdülüyor. Böylelikle AİHM’nin
Türkiye’yi en fazla mahkûm ettiği şikâyetler arasında yer alan tutuklama ve
tahliyeler konusu da bu paketle daha iyi boyuta getirilmeye çalışılacaktır.
Yargı reformu çerçevesinde IV. pakette tutuklamalara karşı etkin bir itiraz
mekanizması getirilmektedir. Tahliye talebi için yapılan müracaata karşı savcı
mütalaası da sanık avukatlarına verilecek ve avukatların bu mütalaaya karşı da
beyanlarının alınması güvence altına alınacaktır. Böylece uluslararası arenada
uzun tutukluluk süreleri ve tahliye taleplerine ilişkin sorunlara karşı zor
durumda kalan Türkiye, "silahların eşitliğine" uygunluğu sağlamış olacaktır.
Bu da özellikle Hükümetin Ergenekon tutukluları konusunda yaşadığı sıkıntılara
yönelik bir çözüm niteliğindedir.
Bu yargı paketi ile birlikte askeri yargıya da
neşter vurulmakta, yargı bir bütün olarak değerlendirilerek, askeri
mahkemelerin verdiği kararlar için yeniden yargılanma yolu açılmaktadır.
Hükümetin yargı konusunda çıkarmış olduğu uyum
paketleri, yapmış olduğu anayasa değişiklikleri ve reformlara rağmen yargının
sorunları bitmek bilmemektedir. Yargı reformunda olmayan ve anayasa değişikliği
çalışmalarında AKP Hükümeti tarafından yeni anayasa yazımına ilişkin yargı
bölümüyle ilgili önerilerini TBMM Başkanlığı'na sunduğu metinde, Danıştay ve
Yargıtay'ın kaldırılarak onun yerine Temyiz Mahkemesi kurulmasını önermiştir.
Daha dikkat çekici olanı ise, HSYK ve yapısı ile ilgili sunmuş olduğu kapsamlı
değişiklik teklifidir. HSYK ile ilgili değişiklikler içeren anayasa değişikliği
ile ilgili referandum henüz iki yıl önce yapılmış olmasına ve AKP Hükümeti
HSYK’yı yeni düzenlemiş ve ulusalcı kesimin elinden kurtarmış olmasına rağmen,
yeniden HSYK’da ve ilk defa da yüksek yargıda bu kadar kapsamlı bir değişikliği
sağlayacak anayasa değişikliğine neden ihtiyaç duymuştur? Bu da gösteriyor ki
yargı; ulusalcıların elinden kurtarılmıştır ancak bu defa da “Cemaatin”
eline takılmıştır.
HSYK ve yüksek yargı konusundaki istekleri
bile hükümetin yargı konusunda hangi noktada olduğunu göstermesi açısından
yeterlidir. Biz biliyoruz ki beşeri sistemlerde yargı asla bağımsız değildir ve
güçlü olanın yanında olmak zorundadır. Bu kadar çok değişikliğin sebebi de güçlü
olanın yargıyı elde etme ve yargı üzerinden gücünü kabul ettirme girişimidir.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış