IV. YARGI PAKETİ İLE NELER HEDEFLENİYOR?

İbrahim Er

Sistemlerin ayakta durması, toplum tarafından benimsenip sahip çıkılması ile alakalı bir durumdur. Toplumun bir sisteme sahip çıkarak benimsemesi ya da reddederek karşı durması, öncelikle o sistemin kendi akidesinden yani iman ettiği temel fikrinden kaynaklanıp kaynaklanmadığına bağlıdır. Sonrasında da sistemin hayata indirilmesinde yani insanlara tatbikinde elde edilen başarı, sistemin bekası üzerindeki diğer önemli hususu oluşturur. Nitekim Osmanlı Hilafet Devleti’nin yıkılmasına neden olan vakıa, sistemin bekasına etki eden ikinci önemli hususla yani onun tatbikindeki başarı ile ilintilidir. Zira Hilafet sistemi İslam akidesinden fışkıran bir sistemdir. Dolayısıyla devletin en zayıf dönemlerinde dahi toplumun kendisini dışlaması veya kendisine yönelik bir başkaldırışı olmamıştır.

 Beşeri sistemlerde ise durum tamamen farklıdır. Bu sistemlerde her zaman en iyiyi ve en doğruyu aramak gibi bir sıkıntı vardır. Bu arayış, genelde statüko tehlikeye girdiğinde ve sistemin bekası için riskler oluşmaya başladığında ortaya çıkar. Ancak bu sistemler bir yaratıcının varlığını ya kökten inkâr ettikleri ya da yaratıcıyı hayata karıştırmak istemedikleri için bütün çıkış noktalarında insanın sınırlı aklına başvurmak zorunda kalırlar ki, bu açıkça zulüm anlamına gelmektedir. Çünkü onlar Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın adaletini bir kenara bırakarak kendilerini insan aklının sınırlarında dolaşmaya ve bu sınırlara takılmaya mahkûm ederler. Hal böyle olunca, doğal olarak bu sistemler baskı ve zorlamalarla ayakta tutulmaya çalışılmaktadır. Beşeri sistemlerin baskıyla ayakta durması ise yalnızca İslami beldelerde uygulananlara has değildir. İnsanlık tarihi boyunca dünyanın hangi bölgesinde olursa olsun bekası despotik uygulamalara dayanan beşeri sistemlerin hiçbirisi halklar tarafından benimsenerek varlığını devam ettirememiştir. O nedenle, bugünlere gelindiğinde artık bu meselenin (beşeri sistemlerin) zirvesi olarak gösterilen demokrasinin de yıllardan beri hayat sahasında tutunma mücadelesi vermesi gayet normal bir durumdur.

 Türkiye, İslam beldeleri açısından demokrasi konusunda rol model olma özelliğini devam ettirmekte ve bu konuda doksan yıllık bir deneyimle onlara öncülük etmeye çalışmaktadır. Ancak ne tuhaftır ki aynı Türkiye, hükümetlerin ve sistem sahiplerinin baş tacı ettiği demokrasi konusunda hala yerleşik düzene geçmeyi başaramamıştır. Bitmek tükenmek bilmeyen reformlar, yap-boz tahtasına dönen yasalar ve nasıl bir sonucun ortaya çıkacağı belli olmayan anayasa değişikliği girişimi ile hâlâ yerinde saymaya devam etmektedir. Bu beşeri sistemlerin yani demokrasinin bir sonucudur. Ne tuhaftır ki demokrasi; bir ideolojinin ürünü olmanın gereği olarak yayılmacılık adına bütün cürümlerin işlendiği ve bugün hala da işlenmekte olduğu İslam dünyası üzerinde kendisine yer bulmaya çalışmaktadır.

 Aslında bu yer bulma arayışının nafile bir çabadan ibaret olduğu ortadadır. Zira seksen yılını ağır aksak geçiren Türkiye demokrasisi, son on yılda yapılan yüzlerce reform hamlelerine rağmen daha da fazla çıkmaza doğru gitmektedir. Türkiye üzerindeki güç dengelerinin değişmeye başladığı ve Avrupa Birliği Uyum Yasalarıyla birlikte hızlı bir reform sürecinin hayata geçirilmeye başladığı dönemden bu yana on yıldan daha fazla bir zaman geçmiştir. Başta yargı olmak üzere eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, iş güvenliği, kadına karşı şiddet gibi toplum üzerinde derin yaralar meydana getiren konular üzerinde onlarca değişiklik yapılmıştır. Anayasa ve yasa değişiklikleriyle bugüne kadar güya sistem üzerindeki eksiklikler giderilip, insani olmayan birçok hususa neşter vurulmuştur. Görüldüğü kadarıyla da vurulmaya devam edilecektir. Son günlerde bu reformların son halkası olan IV. Yargı Reformu, kamuoyuna yansıtıldığı kadarıyla, ilgili taslağı oluşturan maddelerin içerdiği keyfiyet açısından radikal değişiklikleri de beraberinde getirecekmiş gibi bir görüntü oluşturmaktadır. Bu nedenle biz de bu meseleye değinmek istedik.

 IV. Yargı Paketi, 22 Şubat Cuma günü Bakanlar Kurulu’ndaki imzaların tamamlanmasıyla Meclise gönderildi. 25 Şubat’tan itibaren Meclis’in gündemine alınacak olan tasarı öncelikle TBMM Adalet Komisyonu’nda görüşüldükten sonra genel kurula sevk edilecek. Tasarının en dikkat çekici yönü TMK (Terörle Mücadele Yasası) üzerinde yapılması beklenen değişikliklerdir. Özellikle PKK konusunda müzakerelerle birlikte başlayan bu süreçte bu yasa reformunun getireceği yenilikler konunun muhatabı olan iki taraf için de ortaya koyacağı sonuçlar açısından önemlidir. Konuyla ilgili olarak Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Bakanlar Kurulu toplantısının ardından yapmış olduğu basın toplantısında süreçle ilgili değerlendirmeleri yaparken paketin içeriği ile ilgili olarak bir takım açıklamalar yapmıştır. Arınç; “Bu konuda bilinmeyen bir şey kalmadı zannediyorum” ifadesini kullandıktan sonra, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin şiddet taşımayan, terörle ilintili olmayan düşünce açıklamalarının suç olmaması gerektiğine yönelik kararları olduğunu vurgulamıştır. Arınç, “Bu, tamamen doğrudur. Bir konuşmada, kitapta, başka bir şekilde düşünce açıklamada suç işlemeye yöneltilmiyorsa, şiddet ve terör teşvik edilmiyorsa, bize aykırı gelse bile bütün düşüncelerin özgür olması asıldır. Dolayısıyla (Terörle Mücadele Kanunu) 6 ve 7. maddelerde ve Türk Ceza Kanunu'nun zannediyorum 215. maddesinde yapacağımız değişikliklerle düşünce açıklamalarındaki şiddet unsurunu daha çok ön plana çıkarıyoruz. Bu bence, düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda atılmış en önemli adımlardan birkaç tanesidir.” şeklinde konuşmasını sürdürmüştür.

 Bu sözlerden de anlaşılacağı gibi bu yargı paketinde insanların odaklandığı nokta, bu ülkede en çok mağduru olan terör suçları konusunda yapılacak olan düzenlemelerdir. Ancak tasarıda yer aldığı haliyle üzerinde değişikliğin planlandığı maddeler dikkatlice incelendiğinde, bu değişikliklerin köklü değil kısmi bir takım değişikliklerden ibaret olduğu görülecektir. Daha belirgin bir ifade ile bu düzenlemeler terör ve tanımına yönelik düzenlemeler değil, terörle ilgili yasada uygulama esnasında düşünce kapsamına giren ve basın yayın gibi cebir ve şiddet içermeyen yöntemlerle ortaya konan faaliyetlere yönelik düzenlemeleri içermektedir. Yasa bu türden faaliyetleri terör faaliyeti olarak göstermekten çıkarmakta ve daha çok ferdi olarak yapılan eylemler açısından düzenleme getirmektedir. Yoksa bu düzenleme, herhangi bir örgütün veya oluşumun vasfını değiştirecek ve onu terör kapsamından çıkaracak bir düzenleme değildir. Zaten bu vasfı belirleyen husus terör tanımının kendisidir. Dolayısıyla örgüt ya da oluşum sistem tarafından bu tanımdaki özellikleri bünyesinde barındırıp barındırmadığına göre muameleye tabi tutulur ki, bu reform paketiyle birlikte terör tanımı ve tanımın içeriği konusunda bir değişiklik olmadığı düşünüldüğünde, yine kitleler açısından sistemin algıladığı veya zorlama içtihatlarla görmek istediği nokta değişmeyecektir.

 Bu yasa reformuna dikkatlerin yönelmesine neden olan bir diğer husus ta, özellikle müzakere sürecinin hızlandığı bu günlerde, PKK ve KCK tutuklu ve hükümlülerinin bu yasayla birlikte tahliye edileceği dolayısıyla bu sürecin bu çözüme paralel yürütüldüğüne dair oluşan anlayıştır. Tasarı incelendiğinde bu mesele ile de pek alakasının olmadığı görülecektir. Bu durum PKK tutuklu ve hükümlüleri açısından geçerli olabilir zira onlar içerisinde cebir ve şiddet içermeyen toplantı ve gösterilere katıldığından dolayı terör zanlısı olarak muamele gören çoktur ve bunlara yönelik bir düzenleme söz konusudur. Ancak bu demek değildir ki, müzakerelerden çıkacak olumlu sonuca göre bu reform paketi çerçevesinde silaha karışmamış herkes tahliye edilecektir. Zira bu tutuklamalarda asli unsur hala terör örgütü üyeliğidir.

 KCK’ya gelince; neredeyse bütün kamuoyu bu reformdan en çok yararlanacak kesim olarak KCK tutuklularını göstermektedir. Ancak reform paketinin değiştirilmesi düşünülen terörle ilintili maddeleri incelendiğinde bu konunun da pek kolay bir şekilde gerçekleşmeyeceği görülmektedir. Zira KCK tutuklamalarına neden olan yasa maddesi TCK (Türk Ceza Kanunu)’nın 314’üncü maddesidir yani üzerinde değişiklik yapılması planlanan TMK (Terörle Mücadele Kanunu) değildir. TCK’nın 314. maddesi ise silahlı örgüt maddesidir, terör maddesi değil. Bu maddeye göre: “(1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla (ülkeyi bölmek ya da anayasal rejimi yıkmak üzere silahlı örgüt kurmak), silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir. (3) Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır.”

 İşte KCK tutukluları açısından da durum bu şekildedir. Onların ekseriyetle tutuklanmalarına neden olan yasa maddesi ile şu an yargı reformu çerçevesinde düzenlenen yasa maddesi aynı değildir. Burada KCK’nın vasfı zaten yasa maddesiyle belirlenmiştir ve silahlı örgüt kapsamına sokulmuştur. Bundan sonraki süreçte bu değişikliğin gerçekleşmesiyle maruz kalacakları uygulama belirsizdir.

 Üzerinde değişiklik yapılması planlanan bir diğer madde ise TCK’nın 215. maddesidir. Bu madde de suçu ve suçluyu övmeye karşılık yapılacak uygulamayı ve verilecek cezaları kapsamaktadır. TCK 215. yasada: “İşlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öven kimse, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” şeklinde ifade edilmektedir. Suçu ve suçluyu övme ameliyesi ise cebir ve şiddetten uzak, bir fikir beyan etme ameliyesi olduğu için suç olma kapsamından çıkartılacaktır. Aynı şekilde TMK 6. ve 7. maddelerde basın ve yayın yoluyla fikir beyan etmelere yönelik suçlar ve suçlara karşılık verilecek cezalar belirtilmiştir. Bu suçlar ve suçlara verilecek cezalar ise genel olarak ferdi ameliyeleri içerdiğinden, yasalar doğrultusunda bir oluşum için ortaya konulmuş vasıf veya bu vasfı netleştirmek adına Yargıtay tarafından ortaya konulmuş bir içtihat noktasında herhangi bir değişim görünmemektedir.

 Çünkü kamuoyunda genel olarak belirtildiği şekliyle bu yeni yasa reformu, silah kullanma ile cebir ve şiddete bulaşmama esas kabul edilerek yeni bir uygulama yapılacak şeklinde algılanmış olsa da; örgütsel anlamda terör vasfını ortaya koyan maddeler zaten TMK’nın 6. ve 7. maddeleri değildir. Bu maddeler detay içeren maddelerdir. Dolayısıyla muhtemelen yasalaşacak olan bu reform paketi ferdi değerlendirmeler açısından suç ve onu meydana getiren unsurların yeniden değerlendirilmesini sağlayacaktır.

 Tabi ki biz bir hukukçu değiliz ve meseleyi de hukukçu gözüyle değerlendirmiyoruz. Biz siyasi bir tahlil yapmaya çalışıyoruz. Türkiye'de kim neyi iddia ederse etsin, yargı gerçekte siyasidir. Biz de onu gerçek zemininde yani siyasi zeminde değerlendirmiş olduk. Zaten hukuki zeminde bugüne kadar bırakın tasarıları, yürürlüğe girmiş yasaları değerlendirmek bile pek mümkün olmamıştır.

 Dolayısıyla bu yasa reform paketinin insanların huzuru ve onların adalet ihtiyacının karşılanması açısından değerlendirilmesinin cahilce bir yaklaşım olacağı ortadadır. Elbette ki sistemin kendi bekası açısından gözettiği bir takım önemli hususları içerisinde barındırdığı da ortadadır. Bu nedenle yargı paketinde dikkati çeken diğer hususlara yönelmek elzemdir. Öncelikle bu reformların, Türkiye’nin başını yıllardır derde sokan ve AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) tarafından suçlu bulunmasına ve yüklü miktarlarda tazminat ödemesine neden olan adil yargılama hakkı ve fikir hürriyeti ile basın-yayın yoluyla işlenen suçlar konusundaki sıkıntılarını gidermeye yönelik bir gayret olduğu göze çarpmaktadır. Sistem açısından öncelikli hedef, kendisi açısından can sıkıcı bir mesele olarak görünen bu sorunları ortadan kaldırmaktır.

 Bir diğer dikkat çekici husus da; tutuklamalar konusunda yapılan iyileştirmeler olarak karşımıza çıkmaktadır. “Silahların Eşitliği Prensibi” olarak da adlandırılan bu düzenlemeyle yargılayanın ve yargılananın şartlarının eşitlenmesi esası güdülüyor. Böylelikle AİHM’nin Türkiye’yi en fazla mahkûm ettiği şikâyetler arasında yer alan tutuklama ve tahliyeler konusu da bu paketle daha iyi boyuta getirilmeye çalışılacaktır. Yargı reformu çerçevesinde IV. pakette tutuklamalara karşı etkin bir itiraz mekanizması getirilmektedir. Tahliye talebi için yapılan müracaata karşı savcı mütalaası da sanık avukatlarına verilecek ve avukatların bu mütalaaya karşı da beyanlarının alınması güvence altına alınacaktır. Böylece uluslararası arenada uzun tutukluluk süreleri ve tahliye taleplerine ilişkin sorunlara karşı zor durumda kalan Türkiye, "silahların eşitliğine" uygunluğu sağlamış olacaktır. Bu da özellikle Hükümetin Ergenekon tutukluları konusunda yaşadığı sıkıntılara yönelik bir çözüm niteliğindedir.

 Bu yargı paketi ile birlikte askeri yargıya da neşter vurulmakta, yargı bir bütün olarak değerlendirilerek, askeri mahkemelerin verdiği kararlar için yeniden yargılanma yolu açılmaktadır.

 Hükümetin yargı konusunda çıkarmış olduğu uyum paketleri, yapmış olduğu anayasa değişiklikleri ve reformlara rağmen yargının sorunları bitmek bilmemektedir. Yargı reformunda olmayan ve anayasa değişikliği çalışmalarında AKP Hükümeti tarafından yeni anayasa yazımına ilişkin yargı bölümüyle ilgili önerilerini TBMM Başkanlığı'na sunduğu metinde, Danıştay ve Yargıtay'ın kaldırılarak onun yerine Temyiz Mahkemesi kurulmasını önermiştir. Daha dikkat çekici olanı ise, HSYK ve yapısı ile ilgili sunmuş olduğu kapsamlı değişiklik teklifidir. HSYK ile ilgili değişiklikler içeren anayasa değişikliği ile ilgili referandum henüz iki yıl önce yapılmış olmasına ve AKP Hükümeti HSYK’yı yeni düzenlemiş ve ulusalcı kesimin elinden kurtarmış olmasına rağmen, yeniden HSYK’da ve ilk defa da yüksek yargıda bu kadar kapsamlı bir değişikliği sağlayacak anayasa değişikliğine neden ihtiyaç duymuştur? Bu da gösteriyor ki yargı; ulusalcıların elinden kurtarılmıştır ancak bu defa da “Cemaatin” eline takılmıştır.

 HSYK ve yüksek yargı konusundaki istekleri bile hükümetin yargı konusunda hangi noktada olduğunu göstermesi açısından yeterlidir. Biz biliyoruz ki beşeri sistemlerde yargı asla bağımsız değildir ve güçlü olanın yanında olmak zorundadır. Bu kadar çok değişikliğin sebebi de güçlü olanın yargıyı elde etme ve yargı üzerinden gücünü kabul ettirme girişimidir. 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz