يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِّنَ
الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَب
بَّعْضُكُم بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَن يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا
فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ تَوَّابٌ رَّحِيمٌ
“Ey iman
edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin
kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz,
ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde
Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok
esirgeyicidir.” (Hücurât, 12)
Yarattığını
en iyi bilen, yüce Kuran-ı Kerim’de insanın tüm ihtiyaçlarına, soru ve sorunlarına
cevap olacak kesin çözümler getiren Allah Subhanehu ve Teâlâ, müminler
arasında oluşabilecek zan hastalığı konusunda bizi şiddetli şekilde ve defaten
uyarmış, bizde var olan bu özelliği tanzim için bir iman ve amel şekli
belirlemiştir.
Zan; ‘hakkında kesin bir bilgi olmaksızın bir şey
hakkında tahminde bulunmak, sanmak.’ anlamına gelmektedir. Hüsnü zan; “iyiye de kötüye de yorumlanabilecek bir
işe, güzel yönünden bakmak demektir.” Bunun zıddı suizan ise “bir şeye menfi-olumsuz yönden bakmak,
insanların fiillerini ve davranışlarını kötüye yorumlamak demektir.”
Yani, vakıaya
mutabık kesin delile dayalı kesin tasdik olan imanın tam zıddı.
مَا لَهُم بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِلاَّ اتِّبَاعَ الظَّنِّ
"Bu
husus hakkında onlarda ilim (kesin delil) yoktur. Onlar ancak zanna
uyarlar." (Nisa 157)
وَمَا يَتَّبِعُ
أَكْثَرُهُمْ إِلا ظَنًّا إِنَّ الظَّنَّ لا يُغْنِي مِنْ الْحَقِّ شَيْئًا
"Onların
çoğu ancak zanna uyarlar. Zann ise haktan bir şeyi ifade etmez." (Yunus 36)
İnsan,
fıtratı gereği doyurulması mutlak olarak gerekli güven duygusuna yoğun şekilde
muhtaçtır. Acziyetini bilen, yüceler yücesi olan, koruyup gözeten Rabbine iman
eden kul, ancak sahip olduğu iman ile güven bulur. İman esasına dayalı olarak
Rabbine güvenen kul, yine imanından dolayı aynı mefhumları paylaştığı kimselere
karşı da bir güven duygusu taşır. Bu Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın mümin
kalpleri birbirine kaynaştırmasının doğal bir sonucudur. Birbirimizin derdiyle
dertlenir, birbirimizin sevinciyle seviniriz. Kardeşlik bağı ile bağlı olduğumuz
müminlere karşı daima hüsnü zan besleyip, gıybetten kaçınırız. Bu bizden
istenen kardeşliğin niteliğidir, vasfıdır.
Ancak bu
demek değildir ki zaman zaman sui zanna gıybete düşmeyiz… Hepimiz yaratılış gereği
günaha ve hataya meyilliyizdir. Her ne kadar sahip olduğumuz mefhumlar, bizi
alışkanlığa dönüşen hatalardan alıkoysa da, mefhumlarımızın İslâmî olmasına
rağmen nadiren de olsa hatalı fiil ve düşünceler ortaya çıkması da doğaldır.
Bunun tek sebebi sadece insan olmamızdır. Zira zanla ilgili ayetler de Kuran-ı
Kerim’in tümü gibi vakıaya mutabık olarak, bizlerin hataya düşmesi olası
alanları gösterip, şeytanın nereden yaklaşacağını önceden görebilmemiz ve ona
karşı mukavemetli olabilmemiz içindir.
Çünkü
hepimiz, her an, küçücük aralık bıraktığımız bir kapıdan, farkında olmadan
şeytanı kalbimize konuk edebiliriz! Bize hayır için söylenen bir sözü maksadını
aşan bir manada anlayıp, kardeşimiz hakkında sui zanna düşebilir, hatta bazen
farkında olmadan maksatsız bir sohbet arasında konu konuyu açıverince gıybete girebilir
veya 2. şahıstan 3. şahıs hakkında bize ulasan bir söz üzerinden 3. şahsı
dinlemeden kendisi hakkında zan ile hükme varıp kalbimizi zan hastalığına
teslim edebiliriz.
Sui zannın kaynağında
kibir vardır. Yani hakkı iptal etmek üzere yönelen bir bakışın sonucunda, kişi
zannettiğini hak olarak kabul eder!
Mü'minlerin
emîri Ömer İbn Hattâb (r.a.)’dan bize rivayet edildiğine göre; o, şöyle
demiştir: “Müslüman kardeşinin
ağzından çıkan bir kelime hakkında sadece hayır düşün. Sen onun için mutlaka
bir hayır tarafı bulabilirsin.” (İbni Kesir Tefsir)
Niyet ne kadar
doğru ise amel de o nispette doğru olmak zorundadır. İnsan bekası gereği
bilgisine güvenir. Oysa karşılaştığı vaka her ne olursa olsun sui zannını
delillendirmeye değil de kardeşi hakkında hüsnü zannı ortaya çıkarmaya yönelik
bir çaba içinde olursa, Hz. Ömer’in dediği gibi mutlaka hayır tarafı
bulacaktır. Öyle bir durumda bir müminin yapması gereken ilk ve tek şey, zanna
sebep olan konu hakkında hükme varmadan önce aceleyle davranıp kardeşiyle konuşmak,
konunun içyüzünü öğrenip, eğer zan ettiği konunun aslı var ise, o vakit marufu
emir adına kardeşinin kendi üzerindeki hakkını ödemek, nasihat etmek ve onu
mutlak olan hayra davet etmektir. Zannında haksız ise de ona düşen ancak tövbe
etmektir. Aksi takdirde o konu kardeşler arasında fitne olmaya muktedir bir hal
alır ki ayeti kerimede buyurulduğu gibi;
وَالْفِتْنَةُ
أَشَدُّ مِنَ الْقَتْلِ
“Fitne, adam öldürmeden beterdir.” (Bakara 191)
Yine
Enes'ten rivayet edilen bir hadiste Allah Rasûlü SallAllahu Aleyhi ve Sellem
şöyle buyuruyor: “Birbirinize gidip
gelmeyi kesmeyin, birbirinize sırtınızı dönmeyin, birbirinize buğz etmeyin,
birbirinizi çekememezlik etmeyin ve ey Allah'ın kulları kardeşler olun. Bir
müslümana, kardeşini üç günden fazla terk edip ona küsmesi helâl değildir.”
(Müslim ve Tirmizi)
“Hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten
hoşlanır?” âyeti hakkında Süddî der ki: “Anlatıldığına göre Selmân-ı Fârisî bir
seferde Hz. Peygamber SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in ashabından iki kişi ile beraberdi. Onların hizmetini
görür ve yemeklerinden yerdi. Bir gün insanlar yürüdüğünde Selmân uyuyakalmış
ve onlarla beraber yürümemişti. İki arkadaşı onu arayıp bulamadılar ve
kendileri çadır kurarak: Selmân —veya şu köle demişlerdir— pişmiş yemeğe ve
kurulmuş çadıra gelmekten başka bir şey bilmiyor, dediler. Selmân geldiğinde
onu kendileri için katık istemek üzere Allah Rasûlü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e gönderdiler. Selmân elinde bir kap
olduğu halde Allah Rasûlü'nün yanına vardı: Ey Allah'ın elçisi, şayet senin
yanında katık varsa kendilerine vermen için arkadaşlarım beni sana gönderdiler
dedi. Allah Rasûlü: Arkadaşların katığı ne yapacaklar? Onlar katıklarını
yediler, buyurdu. Selmân dönerek o ikisine Allah Rasûlü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’nün sözlerini haber verdi. Kalkıp
Allah Rasûlü SallAllahu Aleyhi ve
Sellem’ne geldiler ve: Hayır, seni hak ile gönderene yemîn olsun ki
konakladığımızdan beri biz herhangi bir yemek yemedik, dediler. Allah Rasûlü SallAllahu Aleyhi ve Sellem:
Konuşmalarınızla siz Selmânı katık olarak yediniz, buyurdu. Peşinden de: “Hangi
biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır?" âyeti nazil oldu. Onlar
konuştukları sırada Selmân uyumakta idi.” (İbni Kesir Tefsir)
Peygamber
efendimizin ashabından iki kişi hakkında rivayet olunan bu hadis üzerinde iyice
düşünmemiz gerektiğine inanıyorum. Zira rivayete konu olan hatayı yapanlar udul
sıfatlı sahabeden 2 kişi!.. Yani biri hata ederken ikincisi de ona uyan iki
kişi...
Tam da bu
yüzden olsa gerek, peygamberimiz Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem
şöyle buyurmuştur: “Din nasihattir” “Kim
için?” diye soruldu. “Allah’a Rasulüne, Müslümanların
idarecilerine ve bütün Müslümanlara” buyurdular. (Buhari, İman, 42; Müslim, İman, 95; Ebu
Davud, Edeb, 59; Tirmizi, Birr, 17)
Bu hadisi
şerifte nasihat neredeyse dinin kendisi gibi anlamlandırılmıştır. Evet din
nasihattir!.. Çünkü şeytanın her taraftan, ama en tehlikelisi sağdan yaklaşması
vardır. Çok zordur o sırada insanın hatasını görebilmesi. Bilinen, beklenen
yerden; alttan, üstten, soldan değil! Hiç farkında olmadan, sağdan sağdan gelir
şeytan. Tam da bu sırada bize marufu emredecek bir dosta ne kadar da muhtaç
oluruz. Belki dostumuz vardır, ama bize “çok güvendiği” için hata yapabilecek
bir insan olduğumuzu unutur da basiretini kaybeder, hatamızı göremez. Belki de
görür, ama bir sebepten susuverir. Belki de önemsemez o küçücük hatayı. Belki
de zamanı değil der ve derken unutuverir. Bizse unutamayız da… Çünkü farkında
bile değilizdir o küçücük hatanı.
Derken bizim
bir türlü farkına varmadığımız o yumuşak karnı biz değil, ama şeytan
keşfetmiştir. Ve bir hamle daha yapar bizi oradan yere sermek için. Bu hikâye
de böylece sürüp gider. Ve artık “zan” bizde hastalık olmuştur. Ta ki biz
hatamızı, sağlam bir muhasebe ile fark edip veya munkeri gören bir kardeşimiz
tarafından nasihatle farkına vardırılana kadar.
وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء
بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُقِيمُونَ
الصَّلاَةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَيُطِيعُونَ اللّهَ وَرَسُولَهُ أُوْلَئِكَ
سَيَرْحَمُهُمُ اللّهُ إِنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
“Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar
birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı
dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah'a ve Rasûlü'ne itaat ederler. İşte
Allah'ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve
güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe 71)
Evet! Bizler
çok iyi biliyoruz ki “din nasihattir”
ve Müminler içindir. İnsanlığa şahit olmakla görevlendirilmiş bir ümmetin
fertleriyiz. Bu mesuliyet bilinciyle zihinlerimizi kuşatmalı, amellerimizi
bunun delili olacak niteliklerle vasıflandırmalı ve şeytanın tüm tuzaklarına
karşı Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın ayetleri ve Rasul SallAllahu Aleyhi
ve Sellem’in nasihatleriyle kuvvetli ve korunaklı olmalıyız. Birbirimize
veli olmalı, hak için birbirimizi uyarmalı, ne uyaran ve ne de uyarılan olarak,
bunda hayrdan başka birşey aramamalı ve bulmamalıyız.
Çünkü ; "Müminler ancak kardeştir" (Hucurat 10)
ve kardeşten başka hiçbir şey.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış