Ortaçağ
karanlığı denildiğinde akıllara ilk gelen şey şüphesiz ki Hristiyanlık
akidesidir. Avrupa hiçbir dönemde bu akidenin ilahi mesajlarını doğru
anlayamamıştır. Orijinallikten ve doğallıktan uzak bir şekilde sonradan eklenen
ya da çıkarılan mesajların kargaşası Avrupa toplumlarını kasıp kavurmuştur.
Bugün kâfir Avrupalı devletlerin İslam akidesine çomak sokmak için
hazırladıkları sinsi planların yüzlerce katı o zaman Avrupa’sının baş belası
durumundaydı. İncil’den alınan hükümler herkes için değildi. Aynı şekilde
kitapları kendilerini memnun ve teskin edecek hükümler içermiyordu. Bilakis
kilise kime, nasıl ve ne şekilde hüküm çıkarmak istiyorsa öyle yapıyor ve asla
eleştirilmiyordu. Karanlık çağ kilise ve papazların yeryüzünü fitne ve fesada
boğduğu, toplumları ahmaklaştırıp bunu da Tanrı için yaptıklarını söyledikleri
bir çağ idi. Dinin güçlü bir ticari hüviyet kazandığı, otoritenin korku ve
baskı ile koruma altına alındığı bir çağ idi. Keşfeden, tefekkür eden ve
muhasebe eden halklara düşman olan bir çağ idi. Böylesi bir çağda halkların
kısa süreli nefes almasını sağlamak, onları rahatlatarak şiddetli bir
başkaldırıştan alıkoymak için bir fikir ortaya çıkardılar. Bu fikir kiliseye
karşı kralın, krala karşı da kilisenin bekasını sağlamak üzere tesis edildi.
Hem kilise kurtuldu, hem kral. Böylece bir toplumu uyuşmuş insanlar yığını
haline getirerek iki başlı bir yönetimin yolu açıldı. Bu fikrin mimarı olarak
gösterdikleri Hz. İsa’ya da bu iddiaları ile iftira attılar. Tahrif edilmiş
İncil’de bu konuyu şöyle tasvir ettiler. ‘‘Ferisiler, Heredoslular ile
birlikte olarak İsa(Mesih)’i gafil avlamak için ona şöyle dediler: ‘Ey
öğretici, sen doğru sözlüsün. Allah’ın yolunu hak ile öğretiyorsun ve kimseye
de aldırış etmiyorsun. Çünkü sen insanların yüzlerine bakan biri değilsin. O
halde bize söyle, bu konudaki görüşün nedir? Senin Kayser’e cizye ödemen caiz
midir, değil midir? İsa, onların kötü niyetlerini anlayınca şöyle dedi: ‘Ey
kötülüğün tartışmacıları, beni ne için denemek istiyorsunuz? Bana cizye
işlemini gösteriniz bakayım. Bunun üzerine ona bir dinar takdim edilince şöyle
dedi: ‘Peki bu resim ve bu yazı kimindir?’ Ona Kayserindir dediler. O da şöyle
dedi; ‘O halde Kayser’e ait olanı Kayser’e veriniz; Allah’a ait olanı Allah’a
veriniz.’ O’nun bu sözlerini işitince şaşakaldılar, onu bırakıp gittiler.’’
(Matta 23/14-23)
Batı’nın
asla birbirinden ayırmadığı laiklik ile demokrasi fikirlerinin meşruluğu için
Hristiyanlık akidesine soktukları en tehlikeli dayanak bu olmuştur. Zira bu
esas, daha sonraları yeryüzüne hâkim kılmak istedikleri kapitalist ideolojinin
de esası olmuştur. Dini olanı hayattan ayırınca, yöneticilik vazifesini
üstlenen burjuvazi, yönettikleri bir kısım proletarya ile dünyevi alanda meşru
zemine oturmuştur. Böylece yarı yarıya paylaşılan yönetim sistemi daha
sonraları Hristiyanlık akidesinin yetersiz ve problemli yönlerinden dolayı
kilise ile bağlarını koparmış ve yönetimin tamamı krala bırakılmıştır. Buradan
hareketle yüzlerce yıl sonra İslam Hilafet Devleti yıkılıp yerine dünyevi
otoriteler geldiğinde de aynı prensipten sapılmamıştır. Hatta hükümlerini
devletin baskılayıcı bir şekilde hayat sahasından uzaklaştırdığı, liderlerini
kendisinin seçtiği bir akide olmasını sağlamıştır.
‘Devlet’
kitabında Platon, demokratik yönetim tarzını tam bir fiyasko olarak tasvir
etmiş, geleceğin en çaresiz fikri olarak savunmuştur. Savunmuştur diyoruz zira
demokrasiyi var edenler içlerinde bulundukları dönemin kısa süre de olsa uygun
bir zemine oturmasını arzu etmişlerdir. Onu bu şekilde yama olarak kullananlar
gelecekte asla bir işe yaramayacağını da ifade etmişlerdir. Fransız devriminin
liderlerinden J. J. Rousseau ‘‘Kelimenin tam manasıyla, hakikatte bir Demokrasi
hiçbir zaman var olmadı ve var olmayacaktır’’ diyerek demokrasiye olan
güvensizliği ifşa etmiştir.
Klasik
Roma’da yaşayan bir avuç insan için demokrasi gerçek manada bir kıymetti. Zira
her fert kendisini yönetme hakkı bakımından eşit ve biricikti. Sonraları
sömürgecilik ile artan nüfusun her birine aynı kıymetin verilmesi oldukça
zorlaştı. Bu yönüyle klasik Roma’da tatbik edilen ‘doğrudan demokrasi’ yerini
‘yarı doğrudan demokrasi’ye bıraktı. Böylece her ferdin sahip olduğu yetki
belli sayıdaki fertlerin tayin ettiği bir elçi ile kullanılmaya başlandı.
Elçiler ile tayin edenler arasındaki ciddi ayrışma beraberinde güvensizlik ve
itaatsizliği de doğurunca başkaca çözümler arayışına gidildi. Artık toplum
kendini yönetmeyecek, kendisini yönetecek kişileri seçecektir. Bir bakıma
vekâlet veren halk, iktidara taşıdığı otoritenin çıkardığı yasalara veya
düzenlemelere itiraz etmeyecektir. Zira halk en baştan bu yöneticileri tam
yetki ile donatmış ve belirlenen süre kadar rıza göstermek zorunda
bırakılmıştır. Bu nedenle revize edilen sistem ‘temsili demokrasi’ adını
almıştır. Bugün halen birçok yerde örneğini gördüğümüz sistem halkların
iradelerine pranga vurmak suretiyle darbelere ve anayasal dönüşümlere
uğramıştır. Demokrasi birçok kişi tarafından
farklı algılandığı ve kâmil bir şekilde yaşanamadığı için kendisini bertaraf
edecek unsurlar karşısında oldukça serttir. Hatta bu sertlik kendisini var eden
faktörler ile tam bir çelişki oluşturmaktadır. Demokrasi karşısında irade
gösteren, onu hayatında tatbik etmeyen her kim olursa ona bir başka türü olan
‘militan demokrasi’ ile cevap vermekte ve onu cezalandırmaktadır. Cezayir’de
FIS, Türkiye’de Refah Partisi, Mısır’da İhvan ve Filistin’de Hamas oldukça
demokratik yöntemler ile iş başına gelmelerine rağmen ‘militan demokrasi’
tarafından ihraç edilmişler ve riske atılmamışlardır. Bu yönüyle ‘Demokrasi
koskoca bir yalan’ tezi haklı çıkmaktadır.
Fransız
ihtilalinden sonra bağımsızlığını kazanarak var olma mücadelesi veren toplumlar
demokratik bir hayatın hedefi ile yola çıkmışlar ve büyük beklentiler içerisine
girmişlerdir. Fakat demokrasi dağıtan ağa babaları nereye, ne zaman ve hangi
demokrasiyi götüreceğine kendisi karar vermektedir. Dolayısıyla da bu toplumlar
monarşinin köleliğinden liberal köleliğe, bedenlerin işgalinden beyinlerin
işgaline, servetlerin yok edilmesinden ahlaki ve ruhi kıymetlerin yok
edilmesine doğru hızla ilerlemişlerdir. Ayaklarındaki prangaları sökülen
toplumlar beyinlerine pranga takıldığını bir türlü anlayamamış ve bu hal üzere
yaşamaya devam etmişlerdir. Bu görevi günümüz dünyasında sömürgecilik yarışına
giren Amerika ve İngiltere’nin kusursuz bir şekilde yürüttüğünü görmekteyiz.
Dünya halklarını ahlaksızlaştırmak, dinsizleştirmek ve dilsizleştirmek için
hangi yönetici adayının uygun olduğuna bakan bu devletler, halkı ona oy vermeye
mecbur eder ya da bir şekilde o adayı iktidar yapar. İdeolojik devletler uydusu
konumundaki devletlerin otoritelerini asla şansa bırakmaz. Bu konuda
servetlerini harcamaktan çekinmez, kılıçlarını çekmekten de asla tereddüt
etmez. Türkiye’de halkın seçtiği başbakanı idam ettiren, Mısır’da hapse
tıktıran, Filistin’de ölüm fermanı yayınlayan işte böylesi bir niyetin
amelleridir.
Bu
gidişata dur demek için yola çıkan gruplara demokrasi dağıtıcılarının en güçlü
cevabı onları terörün ve düşmanlığın safına yerleştirmek olmuştur. Kimi zaman
bunu açıktan yaptıkları gibi kimi zaman da fikirlerin ve mefhumların değişip,
dönüşmesi yoluyla yapmışlardır. Örneğin demokrasiye düşmanlık yapan bir takım
zümrelere, hedeflerine ulaşmaları için demokrasiyi en azından araç olarak
kullanmaları gerektiğini öğütlemiş, hedeflerine ulaştıktan sonra da ayaklarının
kaymaması adına demokratik teamüllerde devam etmesini tavsiye etmiştir. Sonra
demokrasinin nimetinden(!) istifade etmiş, onun süslü koltuğunda oturmuş,
konforunu damarlarına kadar hissetmiş, verdiği basit liderliklerden payına
düşeni almış böylesi gruplar başta düşündükleri hedefler ve araçlar konusunda
tepetaklak olmuşlardır. Yani İslam’ı hâkim kılmak için demokrasiyi araç olarak
kullananlar tüm bu süreçlerden sonra demokrasiyi hâkim kılmak için İslami unsurları
araç haline getirmiş ve günümüzde de örneğini gördüğümüz şekilde hedefinden
sapmıştır. Bu yönüyle demokrasi adeta A’dan Z’ye herkesin veya her grubun doğru
ya da yanlış, hak veya batıl bütün zihin dünyasını kuşatmıştır. Bir taraftan
sömürgelerin gerekçesi, zulümlerin kaynağı ve fesadın müsebbibi olduğu gibi,
diğer taraftan canlarını uğruna feda edercesine insanların idealleri ve
ölçüleri haline gelmiştir.
O zaman
demokrasi nedir? İşte köşeye sıkışan esas soru bu. Zira demokrasiyi var etme mücadelesi
verenler bu soruya birbirinden farklı cevaplar vermektedir. Halkın kendi
kendini yönetmesi mi? Halkın kendisini yönetecek kişileri belirlemesi mi? Her ferdin
sınırsız özgürlüğe sahip olması mı? Çoğulculuk mu? Çoğunlukçuluk mu? Eşitlik
mi? Sosyal adalet mi? Maddi kalkınma mı? Hüküm yetkisini bir grup
milletvekiline bırakmak mı? Bağımsızlık mı? Yoksa bunların hepsi ile bir bütün
mü? Ya da hiç biri mi? Bugüne kadar bunun cevabını tastamam verebilmiş birine
rastlayamadık maalesef. İşte demokrasi de tam olarak bu. Zira o geleceğin
problemlerini de çözmeli, belli bir kalıba sokulmamalı, yeri ve zamanı geldikçe
kullanıma hazır olmalı ve tek bir tanım yapılarak önü kapatılmamalıdır. Tıpkı
Süleyman Demirel’in dediği gibi; “Demokraside çareler tükenmez.” Eğer
demokrasi böyle birkaç tanım ile kayıtlı kalsaydı; Amerika Irak’ı işgal
edebilir miydi? İsrail Filistin’de peyderpey zulüm yapabilir miydi? Türkiye
Amerika’nın Ortadoğu’daki demokrasi mücadelesinde onunla ittifak yapabilir
miydi? Arap Baharı, kâfir Batı’nın sinsi manevraları ile çalınabilir miydi?
Suriye üzerine ‘Demokrasi İttifakı’nın katliam uçakları ölüm yağdırabilir
miydi? Mısır’da halkın iradesi çalınabilir miydi? Peki demokrasi özgürlük ise
bir toplumun kendi yönetimini belirleme özgürlüğü yok mu? Mesela biz İslami bir
hayat istiyoruz demokrasi bize böyle bir hayatı verebilecek mi? Ya da kendi
yöneticimi seçme konusunda irade sahibiysem seçmeme konusunda neden irade
sahibi değilim? Oy kullanmayana neden ceza kesiliyor? Ya da istediğim dinin
gereklerini yerine getirmem konusunda bana özgürlük veren demokrasi neden
dinimin önemli bir hükmü olan cihadı uyguladığımda bana terörist muamelesi
yapıyor? Tam tersi olarak dinimin yasakladığı birçok unsuru bana dayatıyor?
Çocuklarımızın eğitimi konusunda hiçbir özgürlüğe yer vermeyen demokrasi
onların geleceklerini de ipotek altına alıyor. Şimdi söyler misiniz demokrasi
nedir?
Demokrasi
en güçlü yıllarını aristokrasinin, “orta sınıf” da denilen proletarya
üzerindeki ifsat edici gücünün zayıfladığı zaman diliminde yaşadı. Zira kâfir
Avrupalı devletlerin sömürgelerini arttırmak, ideolojilerini tatbik etmek,
sınıflar arasındaki düşman algısını, dost ve kurtarıcı algısı ile değiştirmek
için elit zümrenin otoritelerini saray dışına çıkartarak halkın içinde
sürdürmeleri gerektiğini savundu. Böylece toplumların bozulmasını, ifsada
uğramasını sağladı. Örneğin kerih görülen zinayı toplumun yaşam tarzı haline
getirdi. Aile mefhumunu dinamitledi ve saygı-sevgi gibi kavramları toprağa
gömdü. Kadını meta yapıp, erkeği itibarsızlaştırdı. Nesilleri bozarak çarpık
ilişkiler icat etti. Hedefsiz ve amaçsız insan yığınları oluşturdu. Toplum
mühendislerini, sosyal bilimcilerini böylesi amaçlar uğrunda kullandı ve
başarılı da oldu. Örneğin ‘halkçı zina’ dedikleri baş belasını İslam
topraklarına kadar soktular. Sosyal bilimci Muhammed Kutub “Çağdaş Fikir
Akımları” adlı kitabının demokrasi bahsinde bu süreci şöyle tasvir eder: ‘‘Be hey yobazlar, sizin karşı çıkılması
gerekmeyen şeylere karşı çıkmaktan ve itiraz etmekten başka işiniz yok mu?
Sizler mutlu yuvaların, sevgi ve bağlılık temelleri üzerinde kurulmasını
istemez misiniz? İşte erkek, işte kız, iki genç; pek yakında bunlar zaten mutlu
bir birliktelik ile bir araya gelecekler. O halde aralarında sevgi bağının
sürekli olması için önceden birbirlerini tanımaları gerekmez mi? Sizler bu
erkeğin, ancak annesi veya kız kardeşi tarafından görülüp beğenilen, fakat kendisinin
şeklini, karakterini, kültürünü, olaylara bakışını hiç bilmediği sadece gerdek
gecesinde yüz yüze geldiği bir kızın önüne getirilmesini mi arzuluyorsunuz? Ya
kızın kendisine gelince, acaba onun hayat ortağını daha önceden tanıması ve
seçerken katkısının olması hakkı değil midir? Babası veya kardeşi tarafından
beğenildiği ya da mal mevki sahibi bir kişi olması hasebiyle uygun görüldüğü
ama evlendiği ana kadar tanımadığı erkeğe bir meta gibi satılması zulüm değil
midir? Böyle bir kimse bazen haşin ve katı yürekli, kalpsizin birisi olamaz mı?
O halde arkadaşlık geliştirerek kızın aile kuracağı erkeği daha önceden
tanıması en iyi yol değil midir? Çünkü sözünü ettiğimiz bu ön beraberlik iki
kişi arasındaki şahsiyet kaynaşması bakımından masum bir arkadaşlıktır…’’
Böylesi
uzun bir anlatıyı bir örnek üzerinde vermeyi gerekli gördüm zira demokrasi
tıpkı anlatılan gibi halkın belli fikirleri ince ince işleyerek hayatına
indirmeyi sonra onu sevdirmeyi ve en sonunda onu hayatının gayesi haline
getirmeyi sağlayabiliyor. Tıpkı bunun gibi feminizmi, kadının üstünlüğü
meselesini, 18 yaş ve ergenlik kavramlarını, dizi ve filmlerde pompalanan ahlaksızlığı,
eğitim kurumlarındaki yozlaşmayı, yeni kariyer hedefleri gibi bir dizi
iğrençliği nakış nakış işliyor. Sayfalar yetersiz kaldığından her biri için uzun
uzadıya örnek veremiyorum ama demokrasiyi var eden en önemli unsurlardan biri
olan demokratik seçimler vakıasını ele almadan da konuyu bitirmek doğru
olmayacaktır.
Bilindiği
gibi 1 Kasım’da tıpkı dört buçuk ay önce yapılan ve hiçbir anlam ifade etmeyen
seçimlerin bir yenisi yapılacak. Harcanan paraların, enerjilerin, umutların,
beklentilerin üzerine yenileri eklenecek. Sonra defalarca aldatılan halka yeni
yalanlar söylenecek. Değişen hiçbir şey olmamasına rağmen demokrasi kazanmaya
devam edecek. Çok partili döneme geçilen 50’li yıllardan bugüne kadar birçok
hükümet kurulup, birçoğu devrilmesine rağmen kazananın da kaybedenin de
ağzından eksilmeyen cümle demokrasi olmuştur. Bütün siyasi partiler daha ileri
demokrasi ile yola çıkmalarına daha demokratik bir ülke olmayı vadetmelerine
rağmen daha da ilerisi, en ilerisi için oy istemeye devam ediyorlar. Dipsiz
kuyu gibi kimse bu demokrasi denen şeye ulaşamıyor. 7 Haziran seçimlerinde
halkın tercihleri ile dalga geçercesine bir kez daha sandığa davet ediyorlar.
Bunu da tıpkı yukarıdaki örnekte olduğu gibi sonunda vatandaşlık görevi olarak
sevdirerek yapıyorlar maalesef.
İslam
ümmetinin kendisiyle, akidesiyle taban tabana zıt olan bu köksüz ve tarifsiz
fikriyattan kurtulmasının vakti gelmedi mi? Bizlere düşmanlıkta yarışan böylesi
düşünceleri benimseyerek düşmanımıza âşık olma hastalığından kurtulmanın zamanı
gelmedi mi? Demokrasinin koskoca bir yalan, İslam’ın ise apaçık bir gerçek
olduğunu haykırmanın tam da yeri değil mi? Aldatıcıların bizleri demokrasi diye
aldattığı seçimlere karşı dik durup tavır almamız için daha ne kadar aldatılmamız
gerekiyor? İşte demokrasi, işte demokratik seçimler, işte siz ve işte İslam…
Seçim sizin…
الَّذِينَ اتَّخَذُواْ دِينَهُمْ لَهْوًا وَلَعِبًا وَغَرَّتْهُمُ
الْحَيَاةُ الدُّنْيَا فَالْيَوْمَ نَنسَاهُمْ كَمَا نَسُواْ لِقَاء يَوْمِهِمْ
هَذَا وَمَا كَانُواْ بِآيَاتِنَا يَجْحَدُونَ
‘‘Onlar dinlerini bir eğlence ve
oyun konusu edinmişlerdi ve dünya hayatı onları aldatmıştı. Onlar bugünleriyle
karşılaşmayı unuttukları ve bizim ayetlerimizi yok saydıkları gibi, bugün bizde
onları yok sayacağız.’’ (A’raf 51)


Yorumlar