İnsanın
doğumundan ölümüne kadar geçen zaman diliminde hiç şüphesiz ki gençliğimizin
önemi çok büyüktür.
İnsanın
gençlik dönemi en değerli ve en verimli dönemidir.
İçinde
yaşadığımız ve toplumun bâtıl fikirlerle kirlendiği böylesine zorlu bir zaman
diliminde Müslüman gençlerimizin doğru yol üzerinde sebat etmesi, sağa sola
sapmadan, dünyanın süsüne, çekiciliğine karşı Allah’a kullukta ve ibadette
istikamet üzerinde devam etmesi gerçekten de zorlu işlerdendir.
Rasûlulah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bir hadisi şeriflerinde, başka hiçbir
gölgenin olmadığı o sıcak, bunaltıcı ve dehşetli günde, hesap gününde, Allah Subhanehû
ve Teâlâ’nın özel gölgede gölgelendireceği yedi sınıf insandan biri olarak
Rabbine ibadet ve kullukta yetişen genci sayarken şöyle buyurmaktadır.
“Yedi zümre vardır ki
Allah onları kendi gölgesinden başka hiçbir gölgenin olmadığı hesap gününde
arşın gölgesinde gölgelendirecektir. Rabbine ibadet ve kullukta yetişip büyüyen genç.” (Buhari,
Ezan 36, Zekât 16, Rikak 24, Hudüd 19; Müslim, Zekât 91.)
İşte
Ümmet-i Muhammed’in gençleri arşın
gölgesinde gölgelenecek olan gençler olmak için çalışmalıdırlar.
Müslüman
genç hayat sahasında fikriyle, davasıyla, yaşantısıyla, yemesiyle, içmesiyle,
giyinmesiyle her alanda mutlaka farkını ortaya koymak zorundadır. Çünkü İslâm
dini gençlerin omuzlarında yükselmiştir. Asrı Saadet dönemini incelediğimizde İslâm’ın
gençlerin omuzlarında yükseldiğini görmekteyiz. Bu noktada gençler yaşlılardan
daha önce ve şevkle rağbet etmiş ve İslâm’ın mesajını yüklenmişlerdir.
Çocukların diri diri toprağa gömüldüğü bir zamanda bataklık içindeki bir
toplumdan, o toplumun gençlerinin İslâm ile şereflenmesi sonucu ne büyük
komutanlar, liderler, dava adamları, ilim adamları olarak yetiştiğini
görüyoruz.
Rasûlulah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in yanında vahiy ekseninde yetişen sahabeye
bakıyoruz. Henüz 17 yaşında olmasına karşın, hicretin 11.
yılında Rasûlulah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in
hazırlamış olduğu ve içerisinde ashabın birçok ileri gelenlerinden Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Ebu Ubeyde, Sa'd b. Ebî Vakkas, Saîd b.
Zeyd, Katâde b. en-Nu'mân ve Seleme b. Eslem'in olduğu büyük bir orduya Usame
b. Zeyd kumandan olarak tayin
edilmişti. İşte Rasûlulah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in yanında vahiy
ekseninde yetişen sahabe 17 yaşında olmasına karşın İslâm ordularının kumandanı
tayin edilebiliyordu. İslâm’ın yörüngesinde yetişen gençler böyleydi.
Çünkü İslâm diğer şahsiyetlerden
tamamen farklı seçkin bir şahsiyet oluşturmaktadır.
İşte
o seçkin şahsiyetlerden, seçkin gençlerden biri olan Muaz b. Cebel RadiyAllahu
Anh’a bakıyoruz. Rasûlulah SallAllahu Aleyhi ve Sellem:
“Kur'an'ı dört kişiden öğrenin:
Abdullah b. Mes'ûd, Ubey b. Kâ'b, Muâz b. Cebel ve Ebu Huzeyfe’nin azatlısı Salim.”
buyurmuştur.
Rasûlulah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem onun hakkında “Ümmetim içerisinde helâl ve haramı en iyi
bilen Muâz b. Cebel'dir” demiştir.
Genç
yaşına rağmen sahabenin fakihlerinden olan Muaz b. Cebel henüz 21 yaşında iken
Yemen’e vali olarak gönderilmiştir.
Genç
yaşına rağmen Muaz b. Cebel, insanlara Kur'an'ı ve İslâm şeriatını öğretmek,
aralarındaki anlaşmazlıklara hükmetmek ve zekâtları almak üzere Yemen’e
yönetici ve emir olarak tayin edilmiştir.
Yine
vahiy ekseninde yetişen ve henüz 11 yaşında olmasına rağmen Rasûlulah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in isteği üzerine çok kısa bir sürede hem
İbranice hem de Süryanice okuma-yazmayı öğrenen Zeyd b. Sabit RadiyAllahu
Anh’a bakıyoruz.
Aynı
zamanda vahiy kâtibi de olan Zeyd b. Sabit ashabın âlimlerinden biriydi. Hem
Kur’an’ı ezbere bilmekte ve hem de mirasla ilgili feraiz ilmini çok iyi
öğrenmişti.
Öyle
ki, Rasûlulah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, ashabına: “Feraizi en iyi bilen
Zeyd'dir” diyordu.
İşte
onlar gibi daha pek çok sayabileceğimiz seçkin sahabeler ve onlardan sonra
gelen ümmetin gençleri İslâm davasını yüklenmiş ve hayatın her alanına hâkim
olması için mücadele etmişlerdir.
Rasûlulah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
“Beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini bilin;
Ölüm gelmeden önce hayatın, hastalık gelmeden önce sağlığın, meşguliyet
gelmeden önce boş vaktin, ihtiyarlık gelmeden önce gençliğin, fakirlik gelmeden
önce zenginliğin.” (Buharî
Rikak 3; Tırmizî Zühd 25; Mışkât: 2/651)
İhtiyarlık gelmeden önce
gençliğin kıymetini bilmek ve gençlik dönemimizi kıymetlendirmek ancak İslâm’ı öğrenmek
ve İslâm davasını yüklenmekle mümkündür.
Gençlik enerjimizi,
gücümüzü, vücudumuzu, elimizi, ayaklarımızı, gözlerimizi, Allah yolunda, İslâm
yolunda, Rasûlulah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in yolunda harcamalıyız. Asıl enerjimizi
harcayacağımız yer burası olmalıdır. İslâm’ı öğrenmek, incelemek, fikirlerimizi
gözden geçirmek, kendimizi yenilemek, eksikliklerimizi tamamlamak, Kur’an’la
alakamızı güçlendirmek, Rasûlulah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile alakamızı güçlendirmek ve İslâm
davası yolunda gençliğimizi-enerjimizi harcamalıyız.
Dillerimizle Allah’tan korkan gençler olmalıyız. Hakkı insanlara söylemeli
ve ulaştırmalıyız.
Ellerimizle Allah’tan korkan gençler olmalıyız. Daveti insanlara ellerimizle
götürmeliyiz.
Gözlerimizle Allah’tan korkan gençler olmalıyız. Hayata İslâm ile
bakmalıyız.
Ayaklarımızla Allah’tan korkan gençler olmalıyız. Toplumun İslâm toplumuna
dönüşmesi için koşmalı ve her geçen gün mesafe kat etmeliyiz.
Çünkü en kıymetli zaman olan bu gençlik dönemimiz hızla
geçmekte ve bir daha da geri gelmeyecektir.
Rasûlulah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
“Âhirette insan şu beş
şeyden sorguya çekilmedikçe Allah’ın huzurundan ayrılamaz; ömrünü nerede
tükettiğinden, gençliğini ne şekilde yıprattığından, malını (servetini) nereden
kazanıp nerelere harcadığından ve bildikleriyle amel edip etmediğinden.” (Tirmizî, Kıyâmet, 1)
Hesap
gününde, Rabbimizin huzurunda bize ‘gençliğimizi
nerede harcadığımız’ sorulduğunda, ‘Ya Rabbi, Senin davan yolunda, İslâm
davası yolunda, İslâm’ın hayata hâkim kılınması için çalışmakla harcadım’
diyebilmek ve o mutlu insanlardan olabilmek için şimdi henüz hayatta iken, genç
iken Allah yolunda çalışmalıyız.
Çünkü
hayatımızın en güzel dönemi gençlik dönemimiz İslâm davası yolunda çalışma
zamanıdır.
Gençlik
zamanı, çocukluğun ve ihtiyarlığın zayıflığı arasındaki kuvvet zamanıdır ve
eğer değeri bilinmezse çabucak geçecek olan bir zamandır.
Bundan
dolayı ihtiyarlık gelmeden önce gençliğimizin kıymetini bilmeliyiz.
İbn-i Abbas RadiyAllahu Anh şöyle demiştir: “Allah kullarına ancak gençken ilim
vermiştir. Hayrın hepsi gençliktedir.”
Ardından da şu ayetleri
okumuştur:
إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ آمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًى
“Onlar Rablerine iman etmiş gençlerdi. Biz de onların
hidayetlerini attırdık.” (Kehf
Suresi 13)
وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا
“Ona çocukken hikmet verdik.” (Meryem Suresi 12)
İslâm’ın
yetiştirdiği gençler öyle gençlerdir ki; onlar İslâm yolunda yürürler ve İslâm’ın
hayata hâkim olması için mücadele ederler. Onlar Allah’a teslim olan ve secdelere kapanan
gençlerdir. Onlar kınayıcının kınamasından asla korkmazlar. Amellerini ihlâs ile yapar ve karşılığını
yalnızca Allah’tan beklerler. Allah’ın kitabını okurlar, tefekkür ederler,
namazı dosdoğru kılar ve Allah yolunda infak ederler. Onlar Allah yolunda fedakârdırlar.
Onlar yalnız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a güveniler ve O’na sığınırlar.
İşte
İslâm böyle şahsiyetli gençler yetiştirir.
İşte
onlardan birisi olan ve hayra davette öncü olan, Allah yolunda hayatını ortaya
koyan bir genci Rasûlulah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bize şöyle bildiriyor:
Buruç
Suresi’nde bildirilen mümin bir topluluğun iman etmesine vesile olan bu genç
ile ilgili Müslim'in
Sahih'inde Suhayb'dan rivayet edilen bir hadisi şerifte, Rasûlulah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem şöyle
buyurmuştur:
“Sizden öncekiler arasında
bir kral vardı, Onun bir de sihirbazı vardı. Bu sihirbaz yaşlanınca krala dedi
ki: Ben artık yaşlandım. Sen bana genç birisini gönder de ona büyüyü
öğreteyim. Kral ona büyüyü öğretmek üzere bir genci gönderdi. Bu gencin gidip
geldiği yolda bir rahip vardı. Onun yanına oturup sözlerini dinledi, hoşuna
gitti. Bundan dolayı, büyücüye gidip geldiğinde rahibe de uğrar, onun yanında
otururdu büyücüye varınca, büyücü onu döverdi. Bu halini rahibe anlatıp
şikâyette bulundu. Rahib ona: Büyücüden korkacak olursan ailem beni geç
gönderdi, dersin. Ailenden korkacak olursan, büyücü beni alıkoydu, dersin,
dedi. O bu halde iken, insanları bir yerde alıkoymuş pek büyük bir hayvan ile
karşılaştı. Bugün büyücünün mü üstün, rahibin mi üstün olduğunu öğreneceğim
gündür, dedi. Bir taş aldı ve: Allah'ım, eğer rahibin durumu senin tarafından
büyücünün durumundan daha çok sevilen bir hâl ise, bu hayvanı öldür ki, insanlar
yollarına devam edebilsinler, dedi ve taşı attı, O hayvanı öldürdü. İnsanlar
da yollarına devam ettiler. Rahibe giderek durumu bildirdi. Rahib ona: Evladım,
dedi. Bugün sen benden daha üstünsün. Sen gördüğüm şu hâle ulaşmış
bulunuyorsun. Şüphesiz pek yakında sen birtakım belalarla sınanacaksın. Eğer
sınanacak olursan, sakın beni kimseye söyleme.
Delikanlı anadan doğma
körü, abraşı iyileştiriyor, insanların diğer hastalıklarını tedavi ediyordu.
Kral ile birlikte oturup kalkan kör birisi bu durumu işitti. Ona pek çok
hediyeler götürerek dedi ki: Eğer bana şifa verecek olursan, buradakilerin
hepsi senin olacaktır. Delikanlı: Ben kimseye şifa veremem, dedi. Şifayı ancak
Allah verir. Eğer sen Allah'a iman edecek olursan, ben de Allah'a dua ederim,
sana şifa verir. Bu şahıs Allah'a iman etti, Allah da ona şifa verdi.
Krala giderek önceden
yanında oturduğu gibi oturdu. Kral ona: Senin yeniden görmeni sağlayan kimdir?
diye sordu. O: Rabbimdir, dedi. Kral: Senin benden başka bir rabbin de mi
varmış? deyince, arkadaşı: Benim de Rabbim, senin de Rabbin Allah'tır, dedi. Kral
onu yakalattı ve delikanlıyı gösterinceye kadar ona işkence edip durdu.
Delikanlı getirilince kral ona: Evladım, dedi senin büyücülüğün anadan doğma
körü ve abraşı iyileştirecek noktaya, şunu şunu yapacak hâle kadar da mı
ulaştı? dedi. Delikanlı: Ben hiç kimseye şifa veremem, şifayı ancak Allah
verir, dedi. Kral onu alıp yakalattı ve rahibin yerini gösterinceye kadar ona
işkence edip durdu. Rahip getirildi, ona: Dininden dön, denildi. Ancak rahip
bunu kabul etmedi. Kral testerenin getirilmesini istedi. Testere başının
tepesine, saçlarını ayırdığı yere yerleştirildi ve iki parçası yere düşünceye
kadar başını ortadan biçti. Daha sonra kralın sohbet arkadaşı getirildi ona:
Dininden dön, denildi, O da kabul etmeyince testere başının ortasına, saçlarını
ayırdığı yere yerleştirildi ve iki tarafı da düşünceye kadar testere ile
başını biçti. Daha sonra genç delikanlı getirildi, ona da: Dininden dön,
denildi. Genç de bu teklifi kabul etmeyince kral onu arkadaşlarından birkaç
kişiye teslim etti ve: Bunu alın, filan filan dağa götürün. Onu dağın tepesine
çıkartın, zirvesine ulaştığınız vakit dininden dönerse mesele yok, aksi
takdirde onu aşağıya atın, dedi. Delikanlıyı alıp gittiler ve onunla birlikte
dağın tepesine çıktılar. Delikanlı: Allah'ım, ne ile dilersen onların
kötülüklerine karşı beni koru! dedi. Dağın üzerinde iken dağ sarsılmaya
başladı, aşağı düştüler. Delikanlı kralın yanına yürüyerek geldi, kral ona:
Seninle beraber gönderdiklerim ne yaptı? diye sordu. Delikanlı: Allah, onlara
karşı beni korudu, dedi. Kral delikanlıyı arkadaşlarından bir diğer gruba
teslim etti ve: Bunu alıp götürün, büyükçe bir gemiye bindirin, Denizin
ortasına ulaştırın. Eğer dininden dönerse (mesele yok) aksi takdirde onu
denize atın, dedi. Delikanlıyı alıp gittiler. O da: Allah'ım, dilediğin şekilde
onlara karşı beni koru! diye dua etti. Onlar içinde oldukları hâlde gemi ters
dönüp battı ve suda boğuldular. Delikanlı ise krala yürüyerek geri geldi. Kral
ona: Beraberindekiler ne yaptı? diye sordu. O da: Onlara karşı, Allah beni
korudu, dedi.
Delikanlı krala dedi ki:
"Benim söyleyeceklerimi yapmadığın sürece beni öldüremeyeceksin. Kral;
Peki o nedir? diye sordu. Delikanlı dedi ki: Herkesi bir yerde toplayacaksın.
Beni de bir ağacın üzerinde asacaksın. Sonra benim ok torbamdan bir ok al. Bu
oku yaya yerleştir, sonra da: Bu delikanlının Rabbi olan Allah adına de ve bana
oku at. Eğer sen böyle yapacak olursan, beni öldürebileceksin. Kral halkı bir
meydanda topladı. Delikanlıyı bir ağaca astı, sonra onun ok torbasından bir ok
alıp oku yaya yerleştirdikten sonra: Bu delikanlının Rabbi Allah adına! deyip
ona oku attı. Ok alnına isabet etti. Delikanlı elini okun düştüğü yerde alnına
koydu ve vefat etti.
Ahali; Delikanlının
Rabbine iman ettik, delikanlının Rabbine iman ettik, delikanlının Rabbine iman
ettik, dedi. Bu sefer krala gidilip, ona: Şimdi korktuğun şey başına geldi? Yemin
olsun ki korktuğun şey başına geldi. İnsanlar gencin Rabbine iman etti,
denildi. Bunun üzerine yolların başlarında hendekler kazılmasını emretti. Hendekler
kazıldı, ateşler yakıldı ve şu emri verdi: Kim dininden dönmeyecek olursa, o
kimseyi o hendeklere atınız. Denileni yaptılar. Nihayet beraberinde bir
yavrusu bulunan bir kadın geldi. Hendeğe atlamakta tereddüt etti. Yavrusu ona:
Anacığım sabret. Çünkü sen hak üzeresin, dedi.” (Müslim, IV, 2299-2300;
İbn Hibban, Sahih, 111, 155-157; Taberani, Kebir, VIII, 43-44; Nesaî,
es-Sünenu'l Kübra, VI, 510-511-, Müsned, VI, 17.)
İşte
onlar bizden öncekilerdi. Şimdi bizler İslâm davası yolunda, imanın ve İslâm
hâkimiyeti için çaba ve gayretlerimizi yoğunlaştırmalı ve bu uğurda
vakitlerimizi, gençliğimizi harcamalıyız.
Çünkü
dünya ancak bir gölge gibidir. Seni bir an gölgeler sonra yok olur gider.
O halde Ey gençler!
Çalışın, çünkü çalışma gençlikte olur.
Allahu Teâla insanları
Vâkıa Suresi’nde üç kısma ayırdı. O
Azze ve Celle Es-Sabikun
[İslâm Dini’ni benimsemede öncü olanlar] olarak vasfettiklerini kendisine yakın
kıldı ve onlara Na’im Cennetlerini vaad etti. Şöyle buyurdu:
وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ أُوْلَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ
“İşte o sabikun ve sabikun
(var ya)! İşte onlardır, (Allah’a) en yakın olanlar! (ki Onlar) Nâ’im
Cenneti’nde olanlar!”
(Vâkıa Suresi 10-12) Bunların sayısının çok az olduğunu beyan etti ve şöyle
dedi:
وَقَلِيلٌ مِّنَ الْآخِرِينَ
“Birazı da
sonrakilerdendir.” Vâkıa
Suresi 14
Rabbim bizleri hayırda
öncü olan sabikunlardan eylesin.


Yorumlar