GENÇLİĞİMİZİN ZAMANI VE KIYMETİ

İsmail Gürbüz

İnsanın doğumundan ölümüne kadar geçen zaman diliminde hiç şüphesiz ki gençliğimizin önemi çok büyüktür.

İnsanın gençlik dönemi en değerli ve en verimli dönemidir.

İçinde yaşadığımız ve toplumun bâtıl fikirlerle kirlendiği böylesine zorlu bir zaman diliminde Müslüman gençlerimizin doğru yol üzerinde sebat etmesi, sağa sola sapmadan, dünyanın süsüne, çekiciliğine karşı Allah’a kullukta ve ibadette istikamet üzerinde devam etmesi gerçekten de zorlu işlerdendir.

Rasûlulah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bir hadisi şeriflerinde, başka hiçbir gölgenin olmadığı o sıcak, bunaltıcı ve dehşetli günde, hesap gününde, Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın özel gölgede gölgelendireceği yedi sınıf insandan biri olarak Rabbine ibadet ve kullukta yetişen genci sayarken şöyle buyurmaktadır.

“Yedi zümre vardır ki Allah onları kendi gölgesinden başka hiçbir gölgenin olmadığı hesap gününde arşın gölgesinde gölgelendirecektir. Rabbine ibadet ve kullukta yetişip büyüyen genç.” (Buhari, Ezan 36, Zekât 16, Rikak 24, Hudüd 19; Müslim, Zekât 91.)

İşte Ümmet-i Muhammed’in gençleri arşın gölgesinde gölgelenecek olan gençler olmak için çalışmalıdırlar.

Müslüman genç hayat sahasında fikriyle, davasıyla, yaşantısıyla, yemesiyle, içmesiyle, giyinmesiyle her alanda mutlaka farkını ortaya koymak zorundadır. Çünkü İslâm dini gençlerin omuzlarında yükselmiştir. Asrı Saadet dönemini incelediğimizde İslâm’ın gençlerin omuzlarında yükseldiğini görmekteyiz. Bu noktada gençler yaşlılardan daha önce ve şevkle rağbet etmiş ve İslâm’ın mesajını yüklenmişlerdir.

Çocukların diri diri toprağa gömüldüğü bir zamanda bataklık içindeki bir toplumdan, o toplumun gençlerinin İslâm ile şereflenmesi sonucu ne büyük komutanlar, liderler, dava adamları, ilim adamları olarak yetiştiğini görüyoruz. 

Rasûlulah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in yanında vahiy ekseninde yetişen sahabeye bakıyoruz. Henüz 17 yaşında olmasına karşın, hicretin 11. yılında Rasûlulah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hazırlamış olduğu ve içerisinde ashabın birçok ileri gelenlerinden Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Ebu Ubeyde, Sa'd b. Ebî Vakkas, Saîd b. Zeyd, Katâde b. en-Nu'mân ve Seleme b. Eslem'in olduğu büyük bir orduya Usame b. Zeyd kumandan olarak tayin edilmişti. İşte Rasûlulah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in yanında vahiy ekseninde yetişen sahabe 17 yaşında olmasına karşın İslâm ordularının kumandanı tayin edilebiliyordu. İslâm’ın yörüngesinde yetişen gençler böyleydi.

Çünkü İslâm diğer şahsiyetlerden tamamen farklı seçkin bir şahsiyet oluşturmaktadır. 

İşte o seçkin şahsiyetlerden, seçkin gençlerden biri olan Muaz b. Cebel RadiyAllahu Anh’a bakıyoruz. Rasûlulah SallAllahu Aleyhi ve Sellem:

“Kur'an'ı dört kişiden öğrenin: Abdullah b. Mes'ûd, Ubey b. Kâ'b, Muâz b. Cebel ve Ebu Huzeyfe’nin azatlısı Salim.” buyurmuştur.

Rasûlulah SallAllahu Aleyhi ve Sellem onun hakkında Ümmetim içerisinde helâl ve haramı en iyi bilen Muâz b. Cebel'dir” demiştir.

Genç yaşına rağmen sahabenin fakihlerinden olan Muaz b. Cebel henüz 21 yaşında iken Yemen’e vali olarak gönderilmiştir.

Genç yaşına rağmen Muaz b. Cebel, insanlara Kur'an'ı ve İslâm şeriatını öğretmek, aralarındaki anlaşmazlıklara hükmetmek ve zekâtları almak üzere Yemen’e yönetici ve emir olarak tayin edilmiştir.

Yine vahiy ekseninde yetişen ve henüz 11 yaşında olmasına rağmen Rasûlulah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in isteği üzerine çok kısa bir sürede hem İbranice hem de Süryanice okuma-yazmayı öğrenen Zeyd b. Sabit RadiyAllahu Anh’a bakıyoruz.

Aynı zamanda vahiy kâtibi de olan Zeyd b. Sabit ashabın âlimlerinden biriydi. Hem Kur’an’ı ezbere bilmekte ve hem de mirasla ilgili feraiz ilmini çok iyi öğrenmişti.

Öyle ki, Rasûlulah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, ashabına: “Feraizi en iyi bilen Zeyd'dir” diyordu. 

İşte onlar gibi daha pek çok sayabileceğimiz seçkin sahabeler ve onlardan sonra gelen ümmetin gençleri İslâm davasını yüklenmiş ve hayatın her alanına hâkim olması için mücadele etmişlerdir.  

Rasûlulah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

Beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini bilin; Ölüm gelmeden önce hayatın, hastalık gelmeden önce sağlığın, meşguliyet gelmeden önce boş vaktin, ihtiyarlık gelmeden önce gençliğin, fakirlik gelmeden önce zenginliğin.” (Buharî Rikak 3; Tırmizî Zühd 25; Mışkât: 2/651)

İhtiyarlık gelmeden önce gençliğin kıymetini bilmek ve gençlik dönemimizi kıymetlendirmek ancak İslâm’ı öğrenmek ve İslâm davasını yüklenmekle mümkündür.

Gençlik enerjimizi, gücümüzü, vücudumuzu, elimizi, ayaklarımızı, gözlerimizi, Allah yolunda, İslâm yolunda, Rasûlulah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in yolunda harcamalıyız. Asıl enerjimizi harcayacağımız yer burası olmalıdır. İslâm’ı öğrenmek, incelemek, fikirlerimizi gözden geçirmek, kendimizi yenilemek, eksikliklerimizi tamamlamak, Kur’an’la alakamızı güçlendirmek, Rasûlulah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile alakamızı güçlendirmek ve İslâm davası yolunda gençliğimizi-enerjimizi harcamalıyız.

Dillerimizle Allah’tan korkan gençler olmalıyız. Hakkı insanlara söylemeli ve ulaştırmalıyız.

Ellerimizle Allah’tan korkan gençler olmalıyız. Daveti insanlara ellerimizle götürmeliyiz.

Gözlerimizle Allah’tan korkan gençler olmalıyız. Hayata İslâm ile bakmalıyız.

Ayaklarımızla Allah’tan korkan gençler olmalıyız. Toplumun İslâm toplumuna dönüşmesi için koşmalı ve her geçen gün mesafe kat etmeliyiz.

Çünkü en kıymetli zaman olan bu gençlik dönemimiz hızla geçmekte ve bir daha da geri gelmeyecektir.

Rasûlulah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

“Âhirette insan şu beş şeyden sorguya çekilmedikçe Allah’ın huzurundan ayrılamaz; ömrünü nerede tükettiğinden, gençliğini ne şekilde yıprattığından, malını (servetini) nereden kazanıp nerelere harcadığından ve bildikleriyle amel edip etmediğinden.” (Tirmizî, Kıyâmet, 1)

Hesap gününde, Rabbimizin huzurunda bize ‘gençliğimizi nerede harcadığımız’ sorulduğunda, ‘Ya Rabbi, Senin davan yolunda, İslâm davası yolunda, İslâm’ın hayata hâkim kılınması için çalışmakla harcadım’ diyebilmek ve o mutlu insanlardan olabilmek için şimdi henüz hayatta iken, genç iken Allah yolunda çalışmalıyız.   

Çünkü hayatımızın en güzel dönemi gençlik dönemimiz İslâm davası yolunda çalışma zamanıdır.

Gençlik zamanı, çocukluğun ve ihtiyarlığın zayıflığı arasındaki kuvvet zamanıdır ve eğer değeri bilinmezse çabucak geçecek olan bir zamandır.

Bundan dolayı ihtiyarlık gelmeden önce gençliğimizin kıymetini bilmeliyiz.

İbn-i Abbas RadiyAllahu Anh şöyle demiştir: “Allah kullarına ancak gençken ilim vermiştir. Hayrın hepsi gençliktedir.”

Ardından da şu ayetleri okumuştur:

إِنَّهُمْ فِتْيَةٌ آمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًى

“Onlar Rablerine iman etmiş gençlerdi. Biz de onların hidayetlerini attırdık.” (Kehf Suresi 13)

وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيًّا

“Ona çocukken hikmet verdik.” (Meryem Suresi 12)

İslâm’ın yetiştirdiği gençler öyle gençlerdir ki; onlar İslâm yolunda yürürler ve İslâm’ın hayata hâkim olması için mücadele ederler. Onlar Allah’a teslim olan ve secdelere kapanan gençlerdir. Onlar kınayıcının kınamasından asla korkmazlar. Amellerini ihlâs ile yapar ve karşılığını yalnızca Allah’tan beklerler. Allah’ın kitabını okurlar, tefekkür ederler, namazı dosdoğru kılar ve Allah yolunda infak ederler. Onlar Allah yolunda fedakârdırlar. Onlar yalnız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a güveniler ve O’na sığınırlar.

İşte İslâm böyle şahsiyetli gençler yetiştirir.

İşte onlardan birisi olan ve hayra davette öncü olan, Allah yolunda hayatını ortaya koyan bir genci Rasûlulah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bize şöyle bildiriyor:

Buruç Suresi’nde bildirilen mümin bir topluluğun iman etmesine vesile olan bu genç ile ilgili Müslim'in Sahih'inde Suhayb'dan rivayet edilen bir hadisi şerifte, Rasûlulah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

“Sizden öncekiler arasında bir kral vardı, Onun bir de sihir­bazı vardı. Bu sihirbaz yaşlanınca krala dedi ki: Ben artık yaşlandım. Sen ba­na genç birisini gönder de ona büyüyü öğreteyim. Kral ona büyüyü öğret­mek üzere bir genci gönderdi. Bu gencin gidip geldiği yolda bir rahip var­dı. Onun yanına oturup sözlerini dinledi, hoşuna gitti. Bundan dolayı, büyücüye gidip geldiğinde rahibe de uğrar, onun yanında otururdu büyücü­ye varınca, büyücü onu döverdi. Bu halini rahibe anlatıp şikâyette bulun­du. Rahib ona: Büyücüden korkacak olursan ailem beni geç gönderdi, der­sin. Ailenden korkacak olursan, büyücü beni alıkoydu, dersin, dedi. O bu halde iken, insanları bir yerde alıkoymuş pek büyük bir hayvan ile karşılaştı. Bu­gün büyücünün mü üstün, rahibin mi üstün olduğunu öğreneceğim gündür, dedi. Bir taş aldı ve: Allah'ım, eğer rahibin durumu senin tarafından büyü­cünün durumundan daha çok sevilen bir hâl ise, bu hayvanı öldür ki, in­sanlar yollarına devam edebilsinler, dedi ve taşı attı, O hayvanı öldürdü. İn­sanlar da yollarına devam ettiler. Rahibe giderek durumu bildirdi. Rahib ona: Evladım, dedi. Bugün sen ben­den daha üstünsün. Sen gördüğüm şu hâle ulaşmış bulunuyorsun. Şüphesiz pek yakında sen birtakım belalarla sınanacaksın. Eğer sınanacak olursan, sa­kın beni kimseye söyleme.

Delikanlı anadan doğma körü, abraşı iyileştiriyor, insanların diğer hasta­lıklarını tedavi ediyordu. Kral ile birlikte oturup kalkan kör birisi bu duru­mu işitti. Ona pek çok hediyeler götürerek dedi ki: Eğer bana şifa verecek olursan, buradakilerin hepsi senin olacaktır. Delikanlı: Ben kimseye şifa ve­remem, dedi. Şifayı ancak Allah verir. Eğer sen Allah'a iman edecek olursan, ben de Allah'a dua ederim, sana şifa verir. Bu şahıs Allah'a iman etti, Allah da ona şifa verdi.

Krala giderek önceden yanında oturduğu gibi oturdu. Kral ona: Senin ye­niden görmeni sağlayan kimdir? diye sordu. O: Rabbimdir, dedi. Kral: Senin benden başka bir rabbin de mi varmış? deyince, arkadaşı: Benim de Rabbim, senin de Rabbin Allah'tır, dedi. Kral onu yakalattı ve delikanlıyı gösterinceye kadar ona işkence edip durdu. Delikanlı getirilince kral ona: Evladım, de­di senin büyücülüğün anadan doğma körü ve abraşı iyileştirecek noktaya, şu­nu şunu yapacak hâle kadar da mı ulaştı? dedi. Delikanlı: Ben hiç kimseye şi­fa veremem, şifayı ancak Allah verir, dedi. Kral onu alıp yakalattı ve rahibin yerini gösterinceye kadar ona işkence edip durdu. Rahip getirildi, ona: Dininden dön, denildi. Ancak rahip bunu ka­bul etmedi. Kral testerenin getirilmesini istedi. Testere başının tepesine, saçlarını ayırdığı yere yerleştirildi ve iki parçası yere düşünceye kadar başı­nı ortadan biçti. Daha sonra kralın sohbet arkadaşı getirildi ona: Dininden dön, denildi, O da kabul etmeyince testere başının ortasına, saçlarını ayırdığı yere yerleşti­rildi ve iki tarafı da düşünceye kadar testere ile başını biçti. Daha sonra genç delikanlı getirildi, ona da: Dininden dön, denildi. Genç de bu teklifi kabul etmeyince kral onu arkadaşlarından birkaç kişiye teslim etti ve: Bunu alın, filan filan dağa götürün. Onu dağın tepesine çıkartın, zirvesine ulaştığınız vakit dininden dönerse mesele yok, aksi takdirde onu aşağıya atın, dedi. De­likanlıyı alıp gittiler ve onunla birlikte dağın tepesine çıktılar. Delikanlı: Al­lah'ım, ne ile dilersen onların kötülüklerine karşı beni koru! dedi. Dağın üze­rinde iken dağ sarsılmaya başladı, aşağı düştüler. Delikanlı kralın yanına yü­rüyerek geldi, kral ona: Seninle beraber gönderdiklerim ne yaptı? diye sor­du. Delikanlı: Allah, onlara karşı beni korudu, dedi. Kral delikanlıyı arkadaşlarından bir diğer gruba teslim etti ve: Bunu alıp götürün, büyükçe bir gemiye bindirin, Denizin ortasına ulaştırın. Eğer dinin­den dönerse (mesele yok) aksi takdirde onu denize atın, dedi. Delikanlıyı alıp gittiler. O da: Allah'ım, dilediğin şekilde onlara karşı beni koru! diye dua etti. Onlar içinde oldukları hâlde gemi ters dönüp battı ve suda boğuldular. Delikanlı ise krala yürüyerek geri geldi. Kral ona: Berabe­rindekiler ne yaptı? diye sordu. O da: Onlara karşı, Allah beni korudu, de­di.

Delikanlı krala dedi ki: "Benim söyleyeceklerimi yapmadığın sürece be­ni öldüremeyeceksin. Kral; Peki o nedir? diye sordu. Delikanlı dedi ki: Her­kesi bir yerde toplayacaksın. Beni de bir ağacın üzerinde asacaksın. Sonra benim ok torbamdan bir ok al. Bu oku yaya yerleştir, sonra da: Bu delikanlının Rabbi olan Allah adına de ve bana oku at. Eğer sen böyle yapacak olur­san, beni öldürebileceksin. Kral halkı bir meydanda topladı. Delikanlıyı bir ağaca astı, sonra onun ok torbasından bir ok alıp oku yaya yerleştirdikten sonra: Bu delikanlının Rab­bi Allah adına! deyip ona oku attı. Ok alnına isabet etti. Delikanlı elini okun düştüğü yerde alnına koydu ve vefat etti.

Ahali; Delikanlının Rabbine iman ettik, delikanlının Rabbine iman ettik, delikanlının Rabbine iman ettik, dedi. Bu sefer krala gidilip, ona: Şimdi kork­tuğun şey başına geldi? Yemin olsun ki korktuğun şey başına gel­di. İnsanlar gencin Rabbine iman etti, denildi. Bunun üzerine yolların başlarında hendekler kazılmasını emretti. Hendekler kazıldı, ateşler yakıldı ve şu emri verdi: Kim dininden dönmeyecek olursa, o kimseyi o hendeklere atınız. Denileni yaptılar. Nihayet be­raberinde bir yavrusu bulunan bir kadın geldi. Hendeğe atlamakta tereddüt etti. Yavrusu ona: Anacığım sabret. Çünkü sen hak üzeresin, dedi.” (Müslim, IV, 2299-2300; İbn Hibban, Sahih, 111, 155-157; Taberani, Kebir, VIII, 43-44; Nesaî, es-Sünenu'l Kübra, VI, 510-511-, Müsned, VI, 17.)

İşte onlar bizden öncekilerdi. Şimdi bizler İslâm davası yolunda, imanın ve İslâm hâkimiyeti için çaba ve gayretlerimizi yoğunlaştırmalı ve bu uğurda vakitlerimizi, gençliğimizi harcamalıyız.

Çünkü dünya ancak bir gölge gibidir. Seni bir an gölgeler sonra yok olur gider.

O halde Ey gençler! Çalışın, çünkü çalışma gençlikte olur.

Allahu Teâla insanları Vâkıa Suresi’nde üç kısma ayırdı. O Azze ve Celle Es-Sabikun [İslâm Dini’ni benimsemede öncü olanlar] olarak vasfettiklerini kendisine yakın kıldı ve onlara Na’im Cennetlerini vaad etti. Şöyle buyurdu:

وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ أُوْلَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ

“İşte o sabikun ve sabikun (var ya)! İşte onlardır, (Allah’a) en yakın olanlar! (ki Onlar) Nâ’im Cenneti’nde olanlar!” (Vâkıa Suresi 10-12) Bunların sayısının çok az olduğunu beyan etti ve şöyle dedi:

وَقَلِيلٌ مِّنَ الْآخِرِينَ

“Birazı da sonrakilerdendir.” Vâkıa Suresi 14

Rabbim bizleri hayırda öncü olan sabikunlardan eylesin.


Yorumlar

Yorum Yaz