TÜRKİYE’DE HİZB UT-TAHRİRLİ EŞİ OLMAK

Tûba Sivren

Bismillahirrahmanirrahim

“İçinizden kendileri ile sükûnet bulacağınız eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz ki bunlarda düşünen kavim için ayetler vardır.” (Rum 21)

Bekir Kurtuluş kardeşimizin bir Hizb-ut Tahrir’linin hayatını anlattığı yazısı, İslâm’ı kendisine dert edinmiş yiğitlerin Türkiye’de çektiklerini çok güzel bir üslup ile anlatmış… Öyle ki beni geçmiş yıllara götürdü… Benzer sıkıntıları, aynı davayı taşıyan eşimle beraber bizlerin de yaşadığını, birçok ailenin de hâlâ benzer sıkıntılar içinde olduğunu, hanımların gözüyle göstermek umuduyla ben de yazmak istedim…

Tabii ki bugün, Filistin, Suriye, Arakan, Afrika ve daha diğer birçok beldedeki bacılarımız daha büyük zorluk ve sıkıntı çekmekteler… Bunun bilincinde olarak kendilerine sabırlar diliyor ve Rabbimizin nusretini tez zamanda üzerimize göndermesini niyaz ediyorum. Aynı zamanda Türkiye’de Erdoğan hükümetiyle birlikte sanki İslâm’ın ve Müslümanların rahatladığını düşünenlere ise bunun tam aksinin yaşandığını hissettirmeyi umuyorum… Zira Bekir Kurtuluş’un hayatı, bunun bir göstergesi olmuştur.

Eşimle, 2004 yılının Ocak ayında, 2 aylık bir tanışma süreci sonunda evlenmiş bulunuyorduk. İkimiz de İslâmî hayatın yeniden hâkim olmasını istiyorduk ancak ben, eşimle aynı metodu benimsemiyordum. Eşim, devletin/nizamın değişmesi gerektiğini söylerken ben, fertlerin değişmesi gerektiğini savunuyordum… Benim gibi düşünen babamlar ve eşim arasında da bu konu üzerinde sık sık tartışmalar oluyordu. Bazen gece saat 03:00’lere kadar konuşurduk; ayetler söyler, ayetler incelerdik…

Nihayet 2007 yılında, hakkın bâtıla galebe çalması gibi ben de devletin değişmesinin gerekliliği fikrini benimsedim… Rabbime hamdolsun. Tabii bu “Devlet değişsin, fertler olduğu gibi kalsın…” anlamına gelmiyor. Bir kitlenin yapması gereken şeyin, sistem ile çatışması, sistemin yanlışlarını anlatması, doğruyu ortaya koymasının gerekliliği anlamında anlaşılmalı bu. Yoksa bireysel olarak emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker çalışması, İslâmî Devlet kurulsa da devam edecek bir çalışmadır… Tartışmamızın temelinde, “hangisi önceliklidir” meselesi vardı.

Geçelim…

2005 yılı Özbekistan/Andican’da Müslüman kardeşlerimize yapılan zulme sessiz kalmamak adına eşimin yönetiminde olduğu dergi tarafından düzenlenen basın açıklamasında, duyarlı tüm kardeşlerimiz gibi biz de yerimizi aldık, 6 aylık bebeğimiz de yanımızda olarak… Cuma günü basın açıklaması, Pazartesi sabahı, sabah namazı sonrası operasyon… 3 araba, 10-15 arası sivil polis ve apartman yöneticisi… Çok eşyamız olmamasına rağmen arama 3-4 saat sürdü. Küçük kitaplığımızın başında tam 3 memur, kitapları tek tek aradılar; tabloların arkasına, yorganların arasına dahi baktılar. Kitaplıkta, dayımın hediyesi olan F. Gülen’e ait kitapları görünce şaşırmışlardı! İki kitap ve Kelime-i Tevhid bayrağını suç unsuru(!) olarak aldılar. Bize merhameten, “Hadi, vedalaşın…” diyerek çıktılar ve dışarda, eşimi götürmek için beklediler (Teşekkür mü etmeliydik acaba!). Birbirimizi Rabbimize emanet ederek -ki O Subhanehû ve Teâlâ emanetlere en güzel sahip çıkandır- ilk ayrılığımızı yaşadık…

Mahkeme süreci…

Klasik soru: “Üye misin?” Cevap, korkusuz bir “Evet!” ve sonuç, tutukluluk ve cezaevi… Mahkemede bırakılanlar da oldu. O kardeşler, serbest bırakıldıklarına sevinemediler zira kardeşleri tutuklanmışlardı… Her ne kadar beklense de “tutuklandı” haberi, insanın yüreğine kor gibi düşüveriyor… Ağlamak istemeseniz de gözyaşları dökülebiliyor. Kadın olmanın etkisi olsa gerek… İnsanların içinde dökmemek, güçlü görünmek adına kendinizi tutsanız da evinizde ya da yalnız kaldığınız en kısa zamanda dökebiliyorsunuz gözyaşlarınızı, sabır duaları eşliğinde…

Dört yıl gibi geçen dört ay… Kardeşlik ve dayanışmanın bereketli olduğu ama sükûnetinizin elinizden alındığı dört ay… Eşlerin ebeveynleri sizinle aynı düşünmüyorsa hele, günlerin zorluğu misliyle artıyor. Kendi adıma -zaman zaman tartışsak da- ailelerimiz madden-manen yanımızdalardı. Ancak o dönemde eşimle birlikte yakalanan başka kardeşlerin ailelerinde aynı düşünmeyenler ve bacılara sıkıntı çektirenler de yok değildi! Ben de o dönem eşimle aynı düşünmüyordum ama suçsuz olduğu halde cezaevine atıldığını biliyor ve desteğimi eksik etmiyordum…

Ramazan ayında tutuksuz yargılanmak üzere bırakılan eşim, iki gün sonra Kadir Gecesi’nde bir camide dergi için çekim yaparken tekrar yakalandı. Hafta sonu olduğu için mahkeme pazartesi görülecekti, iki günlük bir ayrılık daha yaşadık ama yine tutuklanacak diye gecemiz gündüz olmuştu… Zira rejim, zulümden çekinmiyordu…

Şükür ki tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı eşim… Tutuksuz yargılanmak, serbest kalmak olmuyor esasında. Her an ceza kesilecek, kesinleşecek, yakalanacak duygusu hâkim oluyor insana…

Mahkemeleri takip etme sürecimiz başlıyor…

Nihayet tüm süreç, 2007 yılı sonlarında neticelendi ve eşim hakkında tutuklama kararı çıktı. Kaçak hayata geçmek zorunda kaldık. Bu arada sevgimiz henüz üçüncü meyvesini vermişti… Evimizi taşıdık, hiçbir iletişim aracı kullanmıyorduk. Bu arada eşim çalışmalarına devam ediyor, evden çıkıp birkaç gün gelemiyordu… Haberleşememenin verdiği sıkıntı nedeniyle, bir yandan tutuklanacak haberi gelecek korkusuyla bir yandan da kendisi gelecek heyecanıyla evimizde bekleşiyorduk, çocuklarımla…

Zalim, zulmünü eksik etmiyordu üzerimizden… Bir telefon görüşmesinde ismimiz geçtiği için, yeni taşındığımız evden iki ay sonra yine taşınmak zorunda kaldık. Tedirginlik ve endişe içinde geçen iki sene… Bu arada evimizin 4. nuru, kızımız katılmıştı aramıza… Aramıza katılalı tam kırk gün oluştu, evde eşimin gelmesini beklerken, tutuklandığı haberi ile karanlık gece, daha da karadı benim için… Yargıtay’ca onanmış ceza 2.5 yıl, ‘yatar’ı 18 ay, şimdilik… Nihayetinde devam eden davalar var, ne olur kim bilebilir ki!

Çocuklarımız ard arda olduğu için üç çocuğumuzun altını bezliyordum. Görüşe girerken çocukların bezlerine de bakıyorlardı… Ayrıca pardösülerinin metal fermuarı ya da düğmeleri yüzünden görüşe sıkıntılar çekerek giren nice bacımız olmuştu. Bir saatlik görüş süremizden çalınmasın diye dakikalarla yarışıyorduk. Bu arama süreçlerinde bebekler dahil hepimizin üzerleri ve ayakkabıları ayrı ayrı aranıyordu, buranın Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu olması hasebiyle… Bunların hepsi bizim için ayrı bir zulüm oluyordu.

Dışarda kardeşlerin dayanışması, yardımlaşması çok oluyor tabii ki… İnsana manen güç veriyor ama zulmü, tüm bacılarımızla hissediyorduk… Bilenler bilir, Yenikent’teki cezaevi, şehir merkezine bir hayli uzak mesafededir. Birbirimize faydamız olur düşüncesiyle kız kardeşimin oturduğu Keçiören sırtlarındaki mahalleye taşındığımdan, eşimin ziyaretine vaktinde varabilmemiz için evimizden en az iki saat önceden çıkmamız gerekiyordu. Ankara’nın meşhur ayazı, kışın daha bir hissettiriyordu kendini… Üstüne bir de hasretlik eklenince kışlar daha da sert ve soğuk geçiyordu…

Bu süreçte aynı davaya gönül vermiş erkek kardeşlerimiz ellerinden gelen yardımı bizden eksik etmiyorlardı ama zaman zaman ya fırsatları olmadığından ya da onlara fazla zahmet vermek istemediğimizden kendi çabalarımızla görüşe gitmek durumunda kalıyorduk, eşleri cezaevinde olan bacılar olarak. Aynı gün görüşü olan bacılar ve çocukları bir araya gelir ve bulduğumuz bir araçla kendi imkânlarımızla cezaevi yoluna düşerdik. Bir bacımız araba kullanmayı biliyordu orta seviyeli bir araca büyüklü-küçüklü 14-16 kişi binip gidiyorduk cezaevine. Araç çok iyi olmadığı için sıkıntı çıkarabiliyordu, zaman zaman yolda kalabiliyorduk… Bir keresinde, kışın arabanın ısıtıcıları çalışmadığı için bacım ayakları üşüye üşüye aracı kullanmıştı… Rabbim ecrinden mahrum etmesin. Yine bir başka seferde araç hararet yapmıştı, sürekli dura dura gittik. Bir hafta sabırsızlık içinde iple çektiğimiz o görüşe yetişemeyeceğiz diye sıkıntı, huzursuzluk… Haftada bir saat, eşlerimizi cam arkasından görmek, hatır sorabilmek için, yalnız olmadıklarını hatırlatmak için…

Görüş saati erken olduğundan -eğer otobüsle gideceksem- sabah namazından sonra çıkmak durumunda kalıyordum evimden…

Çocuklarımıza annelik ile beraber baba yokluğunu hissettirmemek ve evin erkek işlerini de yapmak zorunda kalmıştık… Her birinin ayrı bir imtihan olduğu bilinciyle sabrederek zamanı geçirmeye çalıştık. Kimilerimiz ailelerin yükünü taşıdı, kimilerimiz çocuklarının… Kimilerimiz ise polislerin attığı iftiralar ve kara propaganda sebebiyle oluşan baskıdan ötürü kendi mahallelerine, evlerine bile gidemez oldu… Tabii bu iftiralar tutmadı ve zamanla bu propaganda, insanların davamızı araştırmalarına sebebiyet verdi.

Eşlerimizle haftalık görüşme hakkımız haftada bir kez bir saat… Ayda bir “açık”, diğerleri “kapalı” görüş… Haftada bir gün de telefon görüşmesi… 10 dakikalık telefon görüşmeleri; heyecanla beklenir, gelmezse, “acaba ne oldu” diye telaşa kapılınır! Ve en acı veren yanı, “Allah’a emanet ol” cümlesinin tamamlanamadan “Allah…” diye birden kesilmesidir. Cümleniz yarım kalmış kimin umurunda ki?

Görüşler de boğaza düğümlenen cümlelerle geçiyor zaten; başınızda görevli ile yapılan görüşme, ya da dinlenen, kayıt altına alınan telefon görüşmeleri ve kapalı ahize görüşmeleri… Boğaza düğümlemez mi cümleleri…

Yine bir Ramazan ayında nihayetlendi tutukluluk süreci. Ama tedirginliğimiz bitmedi, bitmiyor. Çünkü devam eden mahkemelerimiz mevcut… Bir mahkeme de, eşim hapiste iken derginin sahibi olması nedeni ile açıldı… O dava sürecinde Köklü Değişim yazarlarından Ç. Albasan bacımız da yargılanıyordu -tutuklu olarak- kendisi eşi ile sevgilerinin ikinci meyvesini taşıyordu. Üstelik eşi de cezaevindeydi. Kaldığı süreç boyunca eşiyle, -yani Rum Suresi 21. ayetin işaret ettiği mana ile- sükûneti ile görüşemedi… Zulmün boyutunu, ne olduğunu yine sizlere bırakıyorum…

Şu an cezaevinde yatmakta olan kardeşlerimiz hâlâ mevcut. Nurol Karaca abimizin, rahatsızlığı nedeni ile hastanede kelepçeleri ile tedavi olduğunu duyuyoruz… Bekir abimizin dört çocuğu var… Eşimizin ne tür sıkıntılara maruz kaldığı az-çok anlaşılıyor… Rabbim ecrinden mahrum etmesin ve sabrını bol eylesin…

Dolayısıyla, yeryüzünde Müslümanların zulüm çekmesine vesile olan tüm yöneticileri Rabbimize şikâyet ediyoruz…

O, Rahman, Rahim olduğu gibi Kahhar’dır aynı zamanda da… Hakkı zafere ulaştıracak olan da ancak ve ancak O Subhanehû ve Teâlâ’dır…

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz