Galler’in Newport
kentinde 4-5 Eylül tarihlerinde düzenlenen NATO zirvesinin sona ermesi ile hareketlenen
dünya siyasi kamuoyu, bu zirve öncesi uzun araştırmalar ve tetkikler sonrası
ABD tarafından ortaya konan planların uygulanması noktasında belirli bir yörüngede
harekete geçmiş durumdadır. Her ne kadar NATO zirvesinin ana gündem maddesi
olarak Rusya-Ukrayna gerilimi ve IŞİD sorunu gösterilmek istense de asıl amaç
ve oluşturulmak istenen algı daha da önemli bir başlık olarak öne çıkmaktadır.
Bu ise; Varşova Paktı’nın yıkılmasından sonra misyonu sona ermesi gereken ve
çeşitli platformlarda devamlı tartışılır hale gelen NATO’nun bekasının devamı
için yeni ve geçerli nedenler oluşturmaktır.
NATO’nun kuruluş
felsefesinin zaman içerisinde erozyona uğramasına ve özellikle kurucu ülkeler
tarafından çokça eleştirilmesine rağmen halen ilga olmamasını ise iki temel
esasta değerlendirmek mümkündür. Bunlardan ilki; devamlı suretle NATO ülkeleri
üzerindeki tehdit algısını güncel tutarak bu ülkelerin konseye olan bağımlılıklarını
artırmak, ikincisi ise; kuruluş felsefesindeki konsepti süreç içerisinde
değiştirerek yeni ülkelerin katılımları da sağlanarak genişlemeyi devam
ettirmesidir.
Son NATO zirvesi de
şüphesiz bu temel ilkeye hizmet etmek için oluşturulmuş konu başlıkları ile
toplanmıştır. İlk konu başlığı olan IŞİD meselesi tam da NATO’nun bekasına olan
ihtiyacı hissettirebilecek somut bir vakıa olarak gündeme taşınmıştır. Ancak
üzerinde durulması gereken bir mesele de IŞİD meselesinin sadece NATO
kapsamında değil, ABD’nin uygulamak istemiş olduğu küresel hegemonya bağlamında
önemli bir argüman olma meselesidir. Rusya ise NATO’nun kronikleşmiş bir meselesi
haline gelip olmazsa olmazı durumundadır. Her daim Avrupa devletlerini Rusya
karşısında ön savunma hattı olarak gören ABD, yine bu zirvede de, Ukrayna ve
Kırım’ın işgali meselelerini bahane ederek Rus tehdidini Avrupa’ya yakından
hissettirmekte başarılı olmuştur.
NATO’nun kurulmasından
bugüne üzerinde tek söz ve güç sahibi olan ABD, yine bu son zirvede dümendeki
yerini koruyarak meseleleri kendi çıkarlarına göre yönlendirmeyi başarmıştır.
ABD, NATO’nun askerî ve siyasi bir yapı olmasından dolayı kendi ideolojisi olan
kapitalizmi, koruma ve yayma noktasında hayati bir öneme sahip olduğu kanaatini
taşımaktadır. ABD gerek kendi dünya liderliğini korumada, gerekse de hamisi
olduğu kapitalizmin bekasını ayakta tutabilmek için çeşitli plan ve üsluplarla
bu tip kurumları gerektiği yerlerde harekete geçirerek kendisince önleyici
tedbirler aldığını savunmaktadır.
Ancak ideolojik olarak
kendisine bir rakip olan komünizmin yıkılmasından bu yana suni tehditler
üretmek zorunda kalan ABD, ilk defa Arap Baharı neticesinde gelişen Suriye
kıyamı ile birlikte ciddi bir tehditle karşı karşıya kaldı. Lakin, Suriye
kıyamının başta ABD ve diğer kapitalist ideolojileri tehdit etmesi bir
başlangıç olarak değerlendirilmemelidir. Bilakis bu uzun süredir baskı ve zulüm
altında tutulan İslâm coğrafyasındaki Müslümanların beklenen hatta geciken
doğal bir tepkisi mahiyetindedir. İslâm
ümmetinin aralarındaki birlikteliği ve siyasi liderliği olan Hilâfet’in
yıkılmasının ardından ilk defa ciddi bir teşebbüsle bu müesseseye olan
ihtiyaçları hissetmesi ve akabinde tepkilerin soyut söylemlerden sıyrılıp,
somut bir hamleye dönüşmesi, kuşkusuz ABD başta olmak üzere tüm Batı ittifakının
korkulu rüyası olmasına neden olmuştur. Bu endişe ise, uluslararası arenayı çok iyi kullanan ve
dilediğinde bir pire için tüm dünyayı yakabilecek kadar kibirli olan ABD’nin
belki de ilk defa başarısız olmasına ve hamlelerinin yetersiz kalmasına sebep
teşkil etmiştir. Nitekim Suriye devrimi belirli bir noktada kontrolden çıkıp,
ABD’nin hayal ettiği ve yıllardır üzerinde titrediği yeni itaatkâr Ortadoğu
modeline ters reaksiyonlar sergilemiştir. Suriye’de başlayan ve diğer İslâm toplumlarına
örnek olabilecek bu ters reaksiyon, ABD’nin yeni hedefi olan Asya-Pasifik
projesine ara vererek tekrar Ortadoğu üzerindeki siyasetine dönüş yapmasına
neden olmuştur. Öyle ki Suriye üzerindeki tüm çabalarının boşa çıktığını ve
Suriye kıyamın önüne geçemeyeceğini II. Cenevre Konferansı’ndan sonra daha da iyi
hissetmeye başlamıştır.
Bu konferansa kadar
büyük bir sabırla direnişin önünü kesmek için çok ciddi bir mücadele sergilediğini
düşünen ABD, muhalifleri tek çatı altında toparlayıp kendi kontrolünde bir
devrim gerçekleşmesi için varını yoğunu ortaya koymasına rağmen pratikte
başarılı olamamıştır. Karşısındaki direncin, daha önceki Afganistan ve Irak
örneklerinde, ABD’nin Müslüman beldelerdeki müdahalesinden ders çıkarmış olması
ve aynı hataya düşmemekte daha ısrarlı olması her türlü sözde diyalog kapısını
ABD’ye kapamıştır.
II. Cenevre Konferansı’ndan
da bu mahiyette bir sonucun çıkması ABD ve Batı ittifakının elini kolunu
bağlayan ve bilinmeyen bir denklem olan yeni arayışlara itmek zorunda bırakmıştır.
ABD bilindiği üzere özellikle Müslüman coğrafyadaki sömürgelerine müdahale
tarzı olarak 2004’te belirlenen, ancak hayata 2009’da geçmeye başlayan Smart
Power (akıllı güç) savunma konsepti geliştirmişti. Bu konsept özellikle ABD’nin
Irak işgali sonrası içine düşmüş olduğu siyasi ve ekonomik bataklıktan
kurtulmak için geliştirilmiş yeni bir savunma tarzıdır. Özellikle ABD’de
Cumhuriyetçi Başkan George W. Bush döneminde Irak ve Afganistan’da Hard Power
(sert güç) kullanılması neticesinde ortaya çıkan başarısızlıkların maliyeti,
Demokrat Partiyi iktidara taşıyan önemli bir seçim kampanyasının başlığını oluşturmuştur.
Nitekim yönetime
geldikleri 2009 yılında Hillary Clinton, Dışişleri bakanlığı görevine
başlamadan önce senato önünde yaptığı konuşmada Smart Power’ın, izleyeceği dış
politikaya yön veren merkezi bir ilke olacağını söylemişti. Smart Power fikrini
ortaya çıkaran Joseph S. Nye ise bu yeni stratejiyi; “Güçlü bir ordunun gerekliliğinin altını
çizen, ancak Amerikan etkisini yaymak ve Amerikan eyleminin meşruiyetini tesis
etmek için tüm düzeylerdeki ittifaklara, ortaklıklara ve kurumlara yoğun
biçimde yatırım yapan bir yaklaşım” [1]şeklinde
tarif etmiştir.
ABD dış politikasında bu
yeni konseptin uygulanmasına önem gösteren Obama yönetimi, gerek Arap Baharı
neticesinde gelişen politikalarda gerekse de Asya-Pasifik’te uygulanan
stratejilerde hep bu dış vizyon ile hareket etmiştir. Nitekim bugün Suriye
olayları neticesinde toplanan NATO zirvesinde çıkan sonuç da ABD’nin bu yeni
konsepte göre şekil almasına neden olmuştur. Obama Suriye’de kimyasal
silahların kullanımı söz konusu olduğunda bile son nokta olarak değerlendirdiği
askerî müdahale yöntemine başvurmayarak, süreci diplomasi ve çevreleme yöntemi
ile halletmeye çalışmıştır. Ancak gerek çevre ülkelerdeki ajanları vasıtası ile
Suriye’yi kıskaca alıp çevreleyememesi, gerekse de sahada kullandığı ajanları
vasıtası ile diplomasi yolunda başarı elde edememesi, ABD’nin kısmi de olsa bu
prensipte değişiklikler yapmasına neden oldu. Öyle ki Obama NATO zirvesinden
sonra 11 Eylül olaylarının yıl dönümünden bir gün önce IŞİD’e karşı yapılacak
müdahalenin detaylarını anlatırken şöyle demiştir. “Amacımız açıktır. IŞİD’i kapsamlı
ve sürdürülebilir terörle mücadele stratejisi ile azaltıp imha edeceğiz. IŞİD
kanserini ortadan kaldırmak zaman alacaktır. Bu görevi yürüten askerler için
her zaman riskler vardır. Ama bu, Irak ve Afganistan’daki savaşlardan farklı
olacaktır. Yabancı ülkenin topraklarında bulunan Amerikan askerleri bu savaşa
dahil olmayacaktır. ABD, hava gücünü kullanarak karada savaşan partner
askerlere destek vererek IŞİD’e karşı mücadele edecektir.”[2]
Bu söylemden kasıt ise Smart Power’ın yanı sıra Hard Power ‘ın da
kullanılacak olmasıdır. Ancak ani bir şekilde ABD askerlerinin Irak, Suriye
veya herhangi bir Ortadoğu ülkesinde asker konuşlandırması, iç siyasette uzun
zamandır dillendirdiği savunma konseptine ters düşecektir. Bu yüzden ABD hızlı
bir şekilde NATO zirvesi öncesinde zorunlu bir IŞİD algısı oluşturarak gerekli
gördüğü askerî müdahaleye haklı zeminler oluşturmuştur. Böylece uzun zamandır
çözemediği Suriye meselesini IŞİD üzerinden çözerek hem kapitalizmin bekasını
güvence altına almaya çalışmak istemektedir, hem de uzun zamandır meşruiyeti
sorgulanan NATO’nun itibarını tekrar kazanmasına destek olmak istemektedir.
Burada oluşabilecek Irak
ve benzeri yerlerdeki zararlardan korunmak için ise, ateşe elini sokmaktansa
maşa kullanarak bu zararın kendisine ulaşmasını engellemek istemektedir.
Nitekim IŞİD’e karşı yapılacak olan müdahalenin sınırlarını da belirleyen ABD
sahada olmayacaktır. Bunun yerine, uzun zamandır beslediği ve Müslümanların
sözde liderleri olarak kendilerini gösteren yerli işbirlikçileri bu görevi
üstleneceklerdir. Obama 20 Eylül 2014’teki konuşmasında bu meseleyi şu şekilde
izah etmiştir; “Sahadaki ortaklarımıza, kendi ülkelerinin geleceğini güvence altına
almaları için, kendi yeteneklerimizi kullanarak yardımcı olmak daha etkili
olacaktır. Hava gücü kullanacağız, ortaklarımıza ekipman ve eğitim desteği
sağlayacağız. Tavsiyelerde bulunup yardımcı olacağız. Bu mücadelede geniş bir
uluslararası koalisyona liderlik edeceğiz. Bu ABD’nin IŞİD ile mücadelesi
değil, bu bölge insanlarının, dünyanın IŞİD ile mücadelesi” [3]
Buraya kadar olan
yazımız ABD’nin düşündüğü ve oluşturmak istediği algının iz düşümüdür. Lakin
asıl perde arkasında gösterilmek istenmeyen gerçek ise; ABD başta olmak üzere
kapitalist ideolojiyi savunan devletlerin artık yolun sonuna geldiği ve
bekalarını bir nebze de olsa uzatmak için bu türden entrikalar çevirerek zamana
oynamaktan başka bir çarelerinin kalmadığı gerçeğidir. Nitekim son yarım asırdır kapitalizm için en öncelikli
tehlike yeniden bir ideoloji olarak İslâm’ın dünya arenasına çıkmasıdır. Dün bu
korku gereği medeniyetler çatışması kavramını ortaya çıkaran ortak akılla,
bugün IŞİD üzerinden mezhep savaşını körükleyen akıl aynıdır. Her 10 yılda bir
Müslüman coğrafya üzerinde farklı stratejiler benimseyen bu akıl sahipleri(!)
artık bölemeyecek, parçalayamayacak ve kolayca yutulamayacak bir anlayışla
karşı karşıya gelmiş bulunmaktadırlar. Artık bu anlayışın önüne ne Medeniyetler
ittifakı ne Ilımlı İslâm safsatası ne de mezhep savaşları senaryosu engel
olamamaktadır.
Bugün IŞİD vakıasının
son hamle olarak ortaya atılması ise kapitalizme çare olması bakımından oynanan
son tehlikeli oyundur. Ya da diyebiliriz ki; kurulacak bir Râşidî Hilâfet’ten önceki son savaş
senaryoları bugün gerçekleştirilmek isteniyor. Nitekim ABD ve diğer kapitalist
devletlerin kurulacak olan Râşidî
Hilâfet’e karşı uygulayacakları hamleler bunlardan farklı olmayacaktır.
Ancak unutulan bir gerçek var ki, o da kurulması Allah Azze ve Celle’nin yardımı ile çok yakın olan bu devletin, tüm bu
hamleleri yerin dibine sokabilecek kapasitede İslâm akidesine, siyasi
kabiliyete ve Hazreti Hamza gibi aslan cesaretine haiz Müslümanlardan teşekkül olmasıdır.
Nitekim İslâm ümmetinin arasına atılan Medeniyetler çatışması fikri, Müslümanlara tek medeniyetin İslâm olduğu gerçeğini hatırlatmasına, Ilımlı İslâm karmaşası tekrar akidevî olarak kendilerini sorgulamasına ve Mezhep savaşları fitnesi ise İslâm siyerinin tekrar gözden geçirilerek İslâm kardeşliği fikrinin güncellemesine neden olmuştur. Zorunlu olarak sahte Halifeliğin sembolleştirilmesi ise, Allah’ın izniyle yeniden kurulacak Râşidî Hilâfet’in zihinlerde tekrar canlanmasına neden olmuştur.
[1] Joseph S. Nye, Jr. ve Richard L. Armitage, CSIS Commission
on Smart Power: A Smarter, More Secure America, Washington: CSIS, 2007, s. 14
[2]
http://www.ensonhaber.com/obamanin-beklenen-isid-aciklamasi-2014-09-11.html
[3]
http://www.aksam.com.tr/dunya/obamadan-kritik-isid-aciklamasi/haber-340328


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış