NATO ZİRVESİ VE ABD'NİN AKILLI GÜÇ KONSEPTİNİN ZİRVE ÜZERİNDEKİ YANSIMALARI

Abdulkadir Çimen

Galler’in Newport kentinde 4-5 Eylül tarihlerinde düzenlenen NATO zirvesinin sona ermesi ile hareketlenen dünya siyasi kamuoyu, bu zirve öncesi uzun araştırmalar ve tetkikler sonrası ABD tarafından ortaya konan planların uygulanması noktasında belirli bir yörüngede harekete geçmiş durumdadır. Her ne kadar NATO zirvesinin ana gündem maddesi olarak Rusya-Ukrayna gerilimi ve IŞİD sorunu gösterilmek istense de asıl amaç ve oluşturulmak istenen algı daha da önemli bir başlık olarak öne çıkmaktadır. Bu ise; Varşova Paktı’nın yıkılmasından sonra misyonu sona ermesi gereken ve çeşitli platformlarda devamlı tartışılır hale gelen NATO’nun bekasının devamı için yeni ve geçerli nedenler oluşturmaktır.

NATO’nun kuruluş felsefesinin zaman içerisinde erozyona uğramasına ve özellikle kurucu ülkeler tarafından çokça eleştirilmesine rağmen halen ilga olmamasını ise iki temel esasta değerlendirmek mümkündür. Bunlardan ilki; devamlı suretle NATO ülkeleri üzerindeki tehdit algısını güncel tutarak bu ülkelerin konseye olan bağımlılıklarını artırmak, ikincisi ise; kuruluş felsefesindeki konsepti süreç içerisinde değiştirerek yeni ülkelerin katılımları da sağlanarak genişlemeyi devam ettirmesidir.

Son NATO zirvesi de şüphesiz bu temel ilkeye hizmet etmek için oluşturulmuş konu başlıkları ile toplanmıştır. İlk konu başlığı olan IŞİD meselesi tam da NATO’nun bekasına olan ihtiyacı hissettirebilecek somut bir vakıa olarak gündeme taşınmıştır. Ancak üzerinde durulması gereken bir mesele de IŞİD meselesinin sadece NATO kapsamında değil, ABD’nin uygulamak istemiş olduğu küresel hegemonya bağlamında önemli bir argüman olma meselesidir. Rusya ise NATO’nun kronikleşmiş bir meselesi haline gelip olmazsa olmazı durumundadır. Her daim Avrupa devletlerini Rusya karşısında ön savunma hattı olarak gören ABD, yine bu zirvede de, Ukrayna ve Kırım’ın işgali meselelerini bahane ederek Rus tehdidini Avrupa’ya yakından hissettirmekte başarılı olmuştur.

NATO’nun kurulmasından bugüne üzerinde tek söz ve güç sahibi olan ABD, yine bu son zirvede dümendeki yerini koruyarak meseleleri kendi çıkarlarına göre yönlendirmeyi başarmıştır. ABD, NATO’nun askerî ve siyasi bir yapı olmasından dolayı kendi ideolojisi olan kapitalizmi, koruma ve yayma noktasında hayati bir öneme sahip olduğu kanaatini taşımaktadır. ABD gerek kendi dünya liderliğini korumada, gerekse de hamisi olduğu kapitalizmin bekasını ayakta tutabilmek için çeşitli plan ve üsluplarla bu tip kurumları gerektiği yerlerde harekete geçirerek kendisince önleyici tedbirler aldığını savunmaktadır.

Ancak ideolojik olarak kendisine bir rakip olan komünizmin yıkılmasından bu yana suni tehditler üretmek zorunda kalan ABD, ilk defa Arap Baharı neticesinde gelişen Suriye kıyamı ile birlikte ciddi bir tehditle karşı karşıya kaldı. Lakin, Suriye kıyamının başta ABD ve diğer kapitalist ideolojileri tehdit etmesi bir başlangıç olarak değerlendirilmemelidir. Bilakis bu uzun süredir baskı ve zulüm altında tutulan İslâm coğrafyasındaki Müslümanların beklenen hatta geciken doğal bir tepkisi mahiyetindedir.  İslâm ümmetinin aralarındaki birlikteliği ve siyasi liderliği olan Hilâfet’in yıkılmasının ardından ilk defa ciddi bir teşebbüsle bu müesseseye olan ihtiyaçları hissetmesi ve akabinde tepkilerin soyut söylemlerden sıyrılıp, somut bir hamleye dönüşmesi, kuşkusuz ABD başta olmak üzere tüm Batı ittifakının korkulu rüyası olmasına neden olmuştur. Bu endişe ise,  uluslararası arenayı çok iyi kullanan ve dilediğinde bir pire için tüm dünyayı yakabilecek kadar kibirli olan ABD’nin belki de ilk defa başarısız olmasına ve hamlelerinin yetersiz kalmasına sebep teşkil etmiştir. Nitekim Suriye devrimi belirli bir noktada kontrolden çıkıp, ABD’nin hayal ettiği ve yıllardır üzerinde titrediği yeni itaatkâr Ortadoğu modeline ters reaksiyonlar sergilemiştir. Suriye’de başlayan ve diğer İslâm toplumlarına örnek olabilecek bu ters reaksiyon, ABD’nin yeni hedefi olan Asya-Pasifik projesine ara vererek tekrar Ortadoğu üzerindeki siyasetine dönüş yapmasına neden olmuştur. Öyle ki Suriye üzerindeki tüm çabalarının boşa çıktığını ve Suriye kıyamın önüne geçemeyeceğini II. Cenevre Konferansı’ndan sonra daha da iyi hissetmeye başlamıştır.

Bu konferansa kadar büyük bir sabırla direnişin önünü kesmek için çok ciddi bir mücadele sergilediğini düşünen ABD, muhalifleri tek çatı altında toparlayıp kendi kontrolünde bir devrim gerçekleşmesi için varını yoğunu ortaya koymasına rağmen pratikte başarılı olamamıştır. Karşısındaki direncin, daha önceki Afganistan ve Irak örneklerinde, ABD’nin Müslüman beldelerdeki müdahalesinden ders çıkarmış olması ve aynı hataya düşmemekte daha ısrarlı olması her türlü sözde diyalog kapısını ABD’ye kapamıştır.

II. Cenevre Konferansı’ndan da bu mahiyette bir sonucun çıkması ABD ve Batı ittifakının elini kolunu bağlayan ve bilinmeyen bir denklem olan yeni arayışlara itmek zorunda bırakmıştır. ABD bilindiği üzere özellikle Müslüman coğrafyadaki sömürgelerine müdahale tarzı olarak 2004’te belirlenen, ancak hayata 2009’da geçmeye başlayan Smart Power (akıllı güç) savunma konsepti geliştirmişti. Bu konsept özellikle ABD’nin Irak işgali sonrası içine düşmüş olduğu siyasi ve ekonomik bataklıktan kurtulmak için geliştirilmiş yeni bir savunma tarzıdır. Özellikle ABD’de Cumhuriyetçi Başkan George W. Bush döneminde Irak ve Afganistan’da Hard Power (sert güç) kullanılması neticesinde ortaya çıkan başarısızlıkların maliyeti, Demokrat Partiyi iktidara taşıyan önemli bir seçim kampanyasının başlığını oluşturmuştur.

Nitekim yönetime geldikleri 2009 yılında Hillary Clinton, Dışişleri bakanlığı görevine başlamadan önce senato önünde yaptığı konuşmada Smart Power’ın, izleyeceği dış politikaya yön veren merkezi bir ilke olacağını söylemişti. Smart Power fikrini ortaya çıkaran Joseph S. Nye ise bu yeni stratejiyi;  “Güçlü bir ordunun gerekliliğinin altını çizen, ancak Amerikan etkisini yaymak ve Amerikan eyleminin meşruiyetini tesis etmek için tüm düzeylerdeki ittifaklara, ortaklıklara ve kurumlara yoğun biçimde yatırım yapan bir yaklaşım” [1]şeklinde tarif etmiştir.

ABD dış politikasında bu yeni konseptin uygulanmasına önem gösteren Obama yönetimi, gerek Arap Baharı neticesinde gelişen politikalarda gerekse de Asya-Pasifik’te uygulanan stratejilerde hep bu dış vizyon ile hareket etmiştir. Nitekim bugün Suriye olayları neticesinde toplanan NATO zirvesinde çıkan sonuç da ABD’nin bu yeni konsepte göre şekil almasına neden olmuştur. Obama Suriye’de kimyasal silahların kullanımı söz konusu olduğunda bile son nokta olarak değerlendirdiği askerî müdahale yöntemine başvurmayarak, süreci diplomasi ve çevreleme yöntemi ile halletmeye çalışmıştır. Ancak gerek çevre ülkelerdeki ajanları vasıtası ile Suriye’yi kıskaca alıp çevreleyememesi, gerekse de sahada kullandığı ajanları vasıtası ile diplomasi yolunda başarı elde edememesi, ABD’nin kısmi de olsa bu prensipte değişiklikler yapmasına neden oldu. Öyle ki Obama NATO zirvesinden sonra 11 Eylül olaylarının yıl dönümünden bir gün önce IŞİD’e karşı yapılacak müdahalenin detaylarını anlatırken şöyle demiştir. “Amacımız açıktır. IŞİD’i kapsamlı ve sürdürülebilir terörle mücadele stratejisi ile azaltıp imha edeceğiz. IŞİD kanserini ortadan kaldırmak zaman alacaktır. Bu görevi yürüten askerler için her zaman riskler vardır. Ama bu, Irak ve Afganistan’daki savaşlardan farklı olacaktır. Yabancı ülkenin topraklarında bulunan Amerikan askerleri bu savaşa dahil olmayacaktır. ABD, hava gücünü kullanarak karada savaşan partner askerlere destek vererek IŞİD’e karşı mücadele edecektir.”[2] Bu söylemden kasıt ise Smart Power’ın yanı sıra Hard Power ‘ın da kullanılacak olmasıdır. Ancak ani bir şekilde ABD askerlerinin Irak, Suriye veya herhangi bir Ortadoğu ülkesinde asker konuşlandırması, iç siyasette uzun zamandır dillendirdiği savunma konseptine ters düşecektir. Bu yüzden ABD hızlı bir şekilde NATO zirvesi öncesinde zorunlu bir IŞİD algısı oluşturarak gerekli gördüğü askerî müdahaleye haklı zeminler oluşturmuştur. Böylece uzun zamandır çözemediği Suriye meselesini IŞİD üzerinden çözerek hem kapitalizmin bekasını güvence altına almaya çalışmak istemektedir, hem de uzun zamandır meşruiyeti sorgulanan NATO’nun itibarını tekrar kazanmasına destek olmak istemektedir.

Burada oluşabilecek Irak ve benzeri yerlerdeki zararlardan korunmak için ise, ateşe elini sokmaktansa maşa kullanarak bu zararın kendisine ulaşmasını engellemek istemektedir. Nitekim IŞİD’e karşı yapılacak olan müdahalenin sınırlarını da belirleyen ABD sahada olmayacaktır. Bunun yerine, uzun zamandır beslediği ve Müslümanların sözde liderleri olarak kendilerini gösteren yerli işbirlikçileri bu görevi üstleneceklerdir. Obama 20 Eylül 2014’teki konuşmasında bu meseleyi şu şekilde izah etmiştir; “Sahadaki ortaklarımıza, kendi ülkelerinin geleceğini güvence altına almaları için, kendi yeteneklerimizi kullanarak yardımcı olmak daha etkili olacaktır. Hava gücü kullanacağız, ortaklarımıza ekipman ve eğitim desteği sağlayacağız. Tavsiyelerde bulunup yardımcı olacağız. Bu mücadelede geniş bir uluslararası koalisyona liderlik edeceğiz. Bu ABD’nin IŞİD ile mücadelesi değil, bu bölge insanlarının, dünyanın IŞİD ile mücadelesi” [3]

Buraya kadar olan yazımız ABD’nin düşündüğü ve oluşturmak istediği algının iz düşümüdür. Lakin asıl perde arkasında gösterilmek istenmeyen gerçek ise; ABD başta olmak üzere kapitalist ideolojiyi savunan devletlerin artık yolun sonuna geldiği ve bekalarını bir nebze de olsa uzatmak için bu türden entrikalar çevirerek zamana oynamaktan başka bir çarelerinin kalmadığı gerçeğidir. Nitekim son yarım asırdır kapitalizm için en öncelikli tehlike yeniden bir ideoloji olarak İslâm’ın dünya arenasına çıkmasıdır. Dün bu korku gereği medeniyetler çatışması kavramını ortaya çıkaran ortak akılla, bugün IŞİD üzerinden mezhep savaşını körükleyen akıl aynıdır. Her 10 yılda bir Müslüman coğrafya üzerinde farklı stratejiler benimseyen bu akıl sahipleri(!) artık bölemeyecek, parçalayamayacak ve kolayca yutulamayacak bir anlayışla karşı karşıya gelmiş bulunmaktadırlar. Artık bu anlayışın önüne ne Medeniyetler ittifakı ne Ilımlı İslâm safsatası ne de mezhep savaşları senaryosu engel olamamaktadır.

Bugün IŞİD vakıasının son hamle olarak ortaya atılması ise kapitalizme çare olması bakımından oynanan son tehlikeli oyundur. Ya da diyebiliriz ki; kurulacak bir Râşidî Hilâfet’ten önceki son savaş senaryoları bugün gerçekleştirilmek isteniyor. Nitekim ABD ve diğer kapitalist devletlerin kurulacak olan Râşidî Hilâfet’e karşı uygulayacakları hamleler bunlardan farklı olmayacaktır. Ancak unutulan bir gerçek var ki, o da kurulması Allah Azze ve Celle’nin yardımı ile çok yakın olan bu devletin, tüm bu hamleleri yerin dibine sokabilecek kapasitede İslâm akidesine, siyasi kabiliyete ve Hazreti Hamza gibi aslan cesaretine haiz Müslümanlardan teşekkül olmasıdır.

Nitekim İslâm ümmetinin arasına atılan Medeniyetler çatışması fikri, Müslümanlara tek medeniyetin İslâm olduğu gerçeğini hatırlatmasına, Ilımlı İslâm karmaşası tekrar akidevî olarak kendilerini sorgulamasına ve Mezhep savaşları fitnesi ise İslâm siyerinin tekrar gözden geçirilerek İslâm kardeşliği fikrinin güncellemesine neden olmuştur. Zorunlu olarak sahte Halifeliğin sembolleştirilmesi ise, Allah’ın izniyle yeniden kurulacak Râşidî Hilâfet’in zihinlerde tekrar canlanmasına neden olmuştur.


[1]  Joseph S. Nye, Jr. ve Richard L. Armitage, CSIS Commission on Smart Power: A Smarter, More Secure America, Washington: CSIS, 2007, s. 14

[2] http://www.ensonhaber.com/obamanin-beklenen-isid-aciklamasi-2014-09-11.html

[3] http://www.aksam.com.tr/dunya/obamadan-kritik-isid-aciklamasi/haber-340328


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz