Eskiler, “Her köyün bir delisi vardır; zararsızdır, kendi haline bırakın.”
derler. Peki ya o köy, üzerinde 8 milyar insanın yaşadığı küresel bir köyse ve
o “deli”, zayıflamakta olan bir “imparatorluğun” başında, her geçen gün
azgınlığına azgınlık katıyorsa…
İşte bu kudurganlığın en güncel yansımasını İran savaşında görüyoruz.
Diplomasi masasında nükleer müzakereler henüz devam ederken Donald Trump’ın
İran’a yönelik gerçekleştirdiği saldırılar, yardım istemesine
rağmen ABD’nin Avrupa tarafından yüzüstü bırakılmasına sebep oldu.
Trump’ın Avrupa Birliği’ni NATO üzerinden açık bir dille tehdit etmesi ise,
sözde süper güç olmasından ziyade zayıfladığının göstergesi olarak
değerlendirilebilir. ABD tehdidi ve Rusya’nın Ukrayna işgali ile AB’nin savunma
politikalarına yoğunlaşması, Avrupa’nın kendi ordusunu kurup kuramayacağı
sorusunu da tozlu raflardan indiriyor. Gözler Avrupa Birliği’ne çevrilmişken,
Türkiye-AB ilişkilerinin son sürecine de ayrıca bakmak gerekiyor.
İran savaşında Avrupa Birliği’nin ABD’ye karşı
koyduğu mesafe ne anlama geliyor?
Avrupa Birliği’nin ABD’yi İran savaşında yalnız bıraktığını net bir şekilde
müşahede ettik. Örneğin, Almanya Başbakanı Friedrich Merz, Donald Trump’ın
NATO’nun petrol tankerlerine eskortluk yapması gerektiğine yönelik ifadelerine;
Almanya, savaş sürdüğü sürece Hürmüz Boğazı’nda herhangi bir askerî görev
almayacağını söyleyerek sert bir şekilde tepki göstermişti. Öyle ki Merz, “Bu
savaş mümkün olan en kısa sürede, net bir plan ve stratejiyle sona
erdirilmeli.”[1]
diyerek Almanya’nın İran savaşının arkasında olmadığını dile getirdi.
Bu durumun öncesinde ise İspanya; ABD’nin İran’a yönelik saldırılarında
Rota ve Moron de la Frontera askerî üslerinin kullanımına izin vermeyeceğini
belirtmişti. İtalya da benzer şekilde Sigonella Hava Üssü’nün İran
saldırılarında ABD tarafından kullanılmasına geçit vermemiştir. Bu gelişmelere
atfen ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, “Niye kimsenin destek vermediğini
anlamıyorum.”[2]
dese de İran savaşında Avrupa’nın ABD’yi neden yüzüstü bıraktığının gayet
farkındadır.
Zira Avrupa, ABD’nin zayıfladığını, artık eskisi kadar güçlü olmadığını
bilmektedir. ABD, İran’ı kısa bir sürede mağlup edeceğini düşünürken, 2. Dünya
Savaşı’ndan bu yana hiçbir savaşı kazanamadığı gibi İran savaşında da herkesin
müşahede edebileceği bariz bir hezimete uğramıştır. Örneğin Trump, NATO
müttefiklerinden ve dolayısıyla AB ülkelerinden Hürmüz Boğazı’nın açılması için
–karşılıksız bırakılan– askerî yardım talebinde bulunmuştur.
Buna ilaveten İran savaşı, Avrupa kıtasını iktisadi açıdan epey güç bir
duruma sokmuştur. Nitekim Hürmüz Boğazı’ndan petrol ve doğalgaz geçişinin
kısıtlanmasıyla Avrupa’da enflasyon yükselmiş, %1,2 ile 2022 yılından bu yana
en güçlü aylık artışını kaydetmiştir. “Avrupa, İran’daki savaşın
öngörülebilir gelecekte enerji akışını sekteye uğratma tehdidiyle karşı karşıya
kalmasıyla imalat sektörünü felç edecek, havayollarını durduracak, gıda
fiyatlarını artıracak, borçlanma maliyetlerini yükseltecek ve enflasyonu kriz
seviyelerine geri döndürecek bir arz şokuyla yüzleşiyor.”[3]
AB, ABD’nin bu hamlesiyle kendisinin de hedef tahtasında olduğunu anlamış,
müdür kapısı önünde bekleyen öğrenci rolünden çıkarak uzun zaman sonra ABD’ye
karşı çıkma cesaretini bulmuştur. Dolayısıyla bu siyasi ve ekonomik nedenlerin,
AB’yi İran savaşında ABD’ye karşı mesafe koymaya ittiği değerlendirilmektedir.
Trump neden AB’yi tehdit ediyor?
Donald Trump’ın Avrupa Birliği’ni tehdit etmesi güvenlik esasına
dayanmaktadır. Malum olduğu üzere, NATO eşittir ABD’dir, zira ABD, NATO’nun
askerî kapasitesinin %70’ini sağlamaktadır. Kendine has bir orduya sahip
olmayan AB ve askerî açıdan güçlü olmayan AB ülkeleri, güvenlik açısından
NATO’nun şemsiyesi altındadır. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından AB,
doğrudan Rusya tehdidiyle yüz yüze kalmıştır. ABD, AB’yi NATO’nun 5.
maddesini işletmemekle tehdit ederken aynı zamanda Rusya’yı (AB
ülkelerine saldırması yönünde) kışkırtacağını da söylemiştir. Nitekim Trump,
NATO kapsamında “borcunu ödemeyen” veya o dönemki hedef olan GSYH’nin %2’sini
savunma harcamaları için kullanmayan ülkeler için “… onları [Rusya’yı]
istedikleri her şeyi yapmaları için teşvik ederim.”[4] ifadelerini
kullanmıştır.
Dolayısıyla Trump, daha önce ifade edilen ekonomik sıkıştırmaya ek olarak
AB’yi güvenlik siyaseti üzerinden de tehdit etmektedir.
NATO ve AB bağlantısı…
AB ülkelerinin çoğu, NATO üyesidir. Ancak Trump’ın NATO üzerinden AB’yi
tehdit etmesinin ardından bu kuruma duyulan güvensizlik artmış ve AB artık
savunma politikalarına daha fazla önem vermeye başlamıştır.
Söz konusu tehdidin temelinde, Trump’ın 4 Nisan 1949 tarihli Kuzey Atlantik
Antlaşması’nın 5. maddesinin artık işletilmeyeceği yönündeki söylemleri
yatıyordu. Bahsi geçen antlaşma maddesi ise şöyledir:
“Taraflar, Kuzey Amerika'da veya Avrupa'da içlerinden bir veya daha çoğuna
yöneltilecek silahlı bir saldırının hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak
değerlendirileceği ve eğer böyle bir saldırı olursa BM Yasası'nın 51.
Maddesinde tanınan bireysel ya da toplu öz savunma hakkını kullanarak, Kuzey
Atlantik bölgesinde güvenliği sağlamak ve korumak için bireysel olarak ve
diğerleri ile birlikte, silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere gerekli
görülen eylemlerde bulunarak saldırıya uğrayan Taraf ya da Taraflara yardımcı
olacakları konusunda anlaşmışlardır. Böylesi herhangi bir saldırı ve bunun
sonucu olarak alınan bütün önlemler derhal Güvenlik Konseyi'ne bildirilecektir.
Güvenlik Konseyi, uluslararası barış ve güvenliği sağlamak ve korumak için
gerekli önlemleri aldığı zaman, bu önlemlere son verilecektir.”[5]
Başka bir ifadeyle, NATO müttefiki olan bir devlete silahlı saldırı
yapıldığında söz konusu saldırı, tüm NATO müttefiklerine yapılmış sayılmakta ve
bu müttefikler saldırıya uğrayan devlete yardım etmekle mükellef kılınmaktadır.
Bununla birlikte, geçmiş dönemlerde NATO müttefiklerinden kendi savunma
harcamaları için GSYH’nin %2’sini ayırmaları beklenmekteydi. Ancak bu beklenti
uzun yıllar boyunca öneri seviyesinde kalmıştır. Nitekim, “2000’li yılların
başında […], özellikle yeni üye olan ülkelere rehberlik etmesi nedeniyle
GSYİH’nın %2’si kadar askerî harcama seviyesi önerilmiştir.”[6]
Ancak Trump bu durumdan kendine bir pay çıkarmış; savunma harcamalarının
GSYH’nin %2’si olması hususunu bir zorunluluk olarak lanse edip NATO
müttefiklerinin önceki yıllarda yapmadıkları bu harcamaları da ödemelerini
talep etmiştir. Trump’a göre -ABD’nin her yıl savunma sanayisi için GSYH’nin
%3,5’ini ayırması ve NATO kapasitesinin %70’inin ABD tarafından sağlanması
nedeniyle- NATO müttefiklerinin daha önce hedeflenen GSYH’nin %2’sini savunmaya
harcamamaları “haksız bir ticarettir”.
Bunun dışında AB’nin ABD’ye/NATO’ya karşı güvenini yitirmesinin bir diğer
nedeni ise Trump’ın izlediği öngörülemez politikalardır. Trump’ın dünya
genelinde çeşitli ülkelere müdahale etmesi ve onları tehdit etmesi; ilerleyen
dönemlerde taleplerini değiştirebileceğinin de bir göstergesidir. Nitekim tam
da bu, öngörüldüğü gibi olmuş; Trump’ın daha önce dayattığı %2’lik oran, 24-25
Haziran 2025 NATO Liderler Zirvesi kararlarıyla GSYH’nin %5’i seviyesine
çıkarılarak AB ülkeleri üzerindeki ekonomik ve güvenlik baskısı daha da derinleşmiştir.
Dolayısıyla AB’nin savunma politikasını öncelemesi gayet doğal bir durum
olarak değerlendirilebilmektedir. Bu minvalde AB, EDIP veya Avrupa
Savunma Endüstrisi Programını başlatmıştır. Söz konusu programın amacı ise
AB’nin artık silahlarını ABD’den almak yerine Avrupa içinde üretmesini teşvik
etmek şeklinde belirlenmiştir. Avrupa Savunma Endüstrisi Programı
kapsamında alınan önlemler şöyledir:
1.
Ortak silah tedariki (KDV muafiyeti)
2.
Üretim kapasitesini artırma (AB fonu)
3.
Avrupa malı önceliği
AB kendi ordusunu kurabilir mi?
“Avrupa ordusu” fikrini yakın tarihte gündeme getiren Fransa Cumhurbaşkanı
Emmanuel Macron olmuştur. Nitekim 2018 yılında yaptığı bir konuşmada, “Gerçek
bir Avrupa ordusuna sahip olmadıkça Avrupalıları koruyamayacağız. Tehditkar
olabileceğini gösteren ve sınırlarımıza dayanmış bir Rusya'ya karşı, daha
egemen, ABD'ye bağımlı olmayan ve tek başına kendini savunan bir Avrupa'ya
ihtiyacımız var.”[7]
ifadelerine yer vermiştir. Macron, Trump’ın tehdidi sonrası 25 Nisan 2024
tarihinde Paris’te bulunan Sorbonne Üniversitesi’nde yaptığı açıklamada ise “Avrupa’mız
ölümlüdür ve ölebilir”[8]
diyerek, bu meseleyi tekrar gündeme taşımıştır.
Avrupa ordusunun kurulması her ne kadar teorik ve hukuki olarak mümkünse de
pratikte bu meselenin önünde aşılması güç engeller bulunmaktadır. Birincisi;
AB’ye üye Doğu Avrupa ülkelerinin Rusya tehdidi karşısında güvenlik ve savunma
açısından ABD/NATO’ya sırtlarını dayamaları nedeniyle bu ordunun kurulmasına
sıcak bakmayacakları değerlendirilmektedir. İkincisi; Avrupa ordusunun
kurulmasıyla birlikte ulusal egemenliğin devri söz konusu olacağı için, hangi
AB üyesi devletin buna muvafakat edeceği de soru işaretidir. Nitekim AB üyesi
devletlerin, AB Hukukunun Üstünlüğü, Ulusal Katkı, Müktesebatı Uygulama ve
Samimi İşbirliği İlkesi sacayaklarından oluşan yükümlülükleri bulunmakta
olup; bu yükümlülükler, üye devletler için egemenliklerinin bir kısmının Avrupa
Birliği’ne devri anlamına gelmektedir. Bunun üstüne bir de savunma/askeriye
meselesinin Brüksel’e bağlanması, bu devletler için egemenliğin artık söz
konusu olmayacağı anlamına gelmektedir. Üçüncüsü; AB ülkelerinin dış
politikaları birbirinden farklı olabilmektedir. Literatürde “haricî ve
dâhilî siyasetinde maslahatına göre dilediği gibi hareket eden devlet”[9] şeklinde
tarif edilen müstakil devlet statüsündeki Fransa, Avrupa ordusunun kurulmasını
güçlü bir şekilde istemektedir; ancak Doğu Avrupa ülkelerinin bu inisiyatife
aynı istekle yaklaşmayacağı değerlendirilmektedir. Dördüncüsü; AB üyesi
Avusturya, İrlanda ve Malta tarafsız ülkeler konumunda olup bu ülkelerin
NATO’ya üye olmadıkları gibi, olası bir Avrupa ordusuna katılmaları da iç
hukuklarına aykırıdır.
Türkiye-AB ilişkisinin son süreci…
Türkiye, 10-11 Aralık 1999 adaylık tarihi ile en eski Avrupa Birliği
aday ülkesi konumundadır. AB’ye üyelik başvurusu ise 14
Nisan 1987’ye uzanmaktadır.[10] Bu
uzun geçmişten de anlaşılacağı üzere, Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinin
sancılı geçtiği gerçeği herkesçe malumdur.
Durumun böyle olmasına rağmen Türkiye için Avrupa Birliği sevdası bitmek
tükenmek bilmemiştir. Bu durumun en yakın örneği ise Dışişleri Bakanı Hakan
Fidan’ın 29-30 Nisan 2026 tarihlerindeki Avusturya ziyareti kapsamında yaptığı
açıklamalardır. Her ne kadar bir aday ülke
Kopenhag Kriterleri’ne uyum sağlamış olsa da Avrupa Birliği’ne üyelik
siyasi bir meseledir. Başka bir ifadeyle AB’ye kabul, tüm üye devletlerin
onayını gerektirmektedir. Bakan Fidan ise “Fakat sorun şurada, Avrupa
Birliği'nde 'Türkiye'nin şartlar sağlandığı zaman biz Avrupa Birliği üyesi
olmasını kabul ediyoruz.' diye bir siyasi irade yok.” ifadesiyle bu çıkmazı
ikrar etmiş; ardından “[…] Türkiye ile Avrupa'nın ilişkilerinin her zaman
için iyi olması gerekiyor.” sözleriyle Avrupa Birliği sevdasının devam
ettiğini tasdik etmiştir.[11]
Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecine göz atıldığı zaman, bunun ne denli
meşakkatli ve kompleks olduğu rahatlıkla müşahede edilebilmektedir. Türkiye-AB
ilişkisi her zaman için AB lehine tek taraflı ve çıkar üzerine bina edilmiş bir
ilişki olmuştur. Günümüzde ise bu ikili arasındaki müzakereler fiilen durma
noktasındadır. Bu durumun temel sebepleri arasında; hukukun üstünlüğü ve insan
hakları alanlarındaki gerilemelere dair Avrupa Birliği’nin tespitleri, AİHM
kararlarının uygulanmaması ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle
birlikte kuvvetler ayrılığı ilkesinde yaşanan aşınmalar yer almaktadır. Doğu
Akdeniz ve Kıbrıs eksenindeki jeopolitik anlaşmazlıkların da sürece eklenmesiyle
birlikte müzakereler tıkanmış; ikili ilişki “tam üyelik” perspektifinden
uzaklaşarak, göç yönetimi, güvenlik ve ekonomik çıkarlar etrafında şekillenen
menfaate dayalı bir iş birliği modeline evrilmiştir.
Peki hal böyleyken, Avrupa’nın Türkiye’nin AB’ye girmesinin önüne engeller
koyması hangi nedene bağlanabilir? Avrupa’nın öne sürdüğü siyasi ve ekonomik
bahanelerin ardındaki en büyük ve örtülü neden yüce dinimiz İslâm’dır. Her ne
kadar devlet, AB’ye katılmak için çaba sarf ediyorsa da halkın mayasında İslâm
vardır. Geçmişte olduğu gibi ve ayetle sabit olduğu üzere, günümüzde de Batı,
bizlerden asla razı değildir ve razı olmayacaktır. Dolayısıyla AB, üyelik
konusunda Türkiye için oyalama stratejisi uygulamakta ve Türkiye’nin bir gün
AB’ye katılması olası görünmemektedir.
Sonuç
Tüm bu jeopolitik sarsıntılara ve Batı dünyasındaki çatlaklara baktığımızda
ne Avrupa ordusunun hayata geçmesi ne de Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne dahil
olması pek mümkün görünmüyor. Küresel hegemonyanın çöküşüyle birlikte asıl
kurulacak olan; Allah’ın vaadi ve Rasul’ün müjdesi olan İkinci Râşidî Hilâfet
ile birlikte İslâm’ın ordusudur. Türkiye de gelecek vadetmeyen bir Avrupa’nın
bekleme odasında durmak yerine, kurulacak olan bu adil devletin şerefli bir
vilayeti olacaktır.
Genelde dünyanın bugünkü karanlık tablosuna, özelde ise İslâm ümmetinin
içinde bulunduğu duruma bakıp umutsuzluğa kapılanlar için bu, çok uzak bir
ihtimal gibi görünebilir; fakat bu, Allah için asla zor değildir. Ancak ilahi
nusret (yardım), biz Müslümanlardan da pasif bir bekleyiş değil somut bir eylem
bekler. Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın bizlere şu ayette gösterdiği gibi:
[فَأَجَآءَهَا
ٱلْمَخَاضُ إِلَىٰ جِذْعِ ٱلنَّخْلَةِ قَالَتْ يَـٰلَيْتَنِى مِتُّ قَبْلَ هَـٰذَا
وَكُنتُ نَسْيًۭا مَّنسِيًّۭا فَنَادَىٰهَا مِن تَحْتِهَآ أَلَّا تَحْزَنِى قَدْ
جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّۭا وَهُزِّىٓ إِلَيْكِ بِجِذْعِ ٱلنَّخْلَةِ
تُسَـٰقِطْ عَلَيْكِ رُطَبًۭا جَنِيًّۭا] “Bir süre
sonra doğum sancıları tutunca bir hurma ağacının altına sığınmak zorunda kaldı
ve ‘Keşke, daha önce ölmüş ve hafızalardan silinmiş olsaydım’ dedi. Bu arada,
ayakları altından şöyle bir ses duydu: ‘Sakın üzülme, Rabb’in senin için
ayakların altından akan bir dere açtı. Hurmanın dalını silkele de üzerine olgun
ve taze hurmalar dökülsün.’”[12]
Nasıl ki Allah, taze hurmaları indirmek için yalnız, bitkin ve doğum
sancısı çeken Hz. Meryem’den o dalı silkelemesini, yani ufak da olsa bir eylem
ortaya koymasını istediyse; bugün de İslâm ümmetine düşen, “o dalı silkelemek”
ve vadedilen/müjdelenen o devleti kurmak için gereken fikrî ve siyasi
mücadeleyi vermektir.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış