AVRUPA BİRLİĞİ’NİN TRUMP SINAVI VE GELECEĞİ

Dr. Muhammed Ali Ova

Eskiler, “Her köyün bir delisi vardır; zararsızdır, kendi haline bırakın.” derler. Peki ya o köy, üzerinde 8 milyar insanın yaşadığı küresel bir köyse ve o “deli”, zayıflamakta olan bir “imparatorluğun” başında, her geçen gün azgınlığına azgınlık katıyorsa…

İşte bu kudurganlığın en güncel yansımasını İran savaşında görüyoruz. Diplomasi masasında nükleer müzakereler henüz devam ederken Donald Trump’ın İran’a yönelik gerçekleştirdiği saldırılar, yardım istemesine rağmen ABD’nin Avrupa tarafından yüzüstü bırakılmasına sebep oldu. Trump’ın Avrupa Birliği’ni NATO üzerinden açık bir dille tehdit etmesi ise, sözde süper güç olmasından ziyade zayıfladığının göstergesi olarak değerlendirilebilir. ABD tehdidi ve Rusya’nın Ukrayna işgali ile AB’nin savunma politikalarına yoğunlaşması, Avrupa’nın kendi ordusunu kurup kuramayacağı sorusunu da tozlu raflardan indiriyor. Gözler Avrupa Birliği’ne çevrilmişken, Türkiye-AB ilişkilerinin son sürecine de ayrıca bakmak gerekiyor.

İran savaşında Avrupa Birliği’nin ABD’ye karşı koyduğu mesafe ne anlama geliyor?

Avrupa Birliği’nin ABD’yi İran savaşında yalnız bıraktığını net bir şekilde müşahede ettik. Örneğin, Almanya Başbakanı Friedrich Merz, Donald Trump’ın NATO’nun petrol tankerlerine eskortluk yapması gerektiğine yönelik ifadelerine; Almanya, savaş sürdüğü sürece Hürmüz Boğazı’nda herhangi bir askerî görev almayacağını söyleyerek sert bir şekilde tepki göstermişti. Öyle ki Merz, “Bu savaş mümkün olan en kısa sürede, net bir plan ve stratejiyle sona erdirilmeli.”[1] diyerek Almanya’nın İran savaşının arkasında olmadığını dile getirdi.  

Bu durumun öncesinde ise İspanya; ABD’nin İran’a yönelik saldırılarında Rota ve Moron de la Frontera askerî üslerinin kullanımına izin vermeyeceğini belirtmişti. İtalya da benzer şekilde Sigonella Hava Üssü’nün İran saldırılarında ABD tarafından kullanılmasına geçit vermemiştir. Bu gelişmelere atfen ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, “Niye kimsenin destek vermediğini anlamıyorum.[2] dese de İran savaşında Avrupa’nın ABD’yi neden yüzüstü bıraktığının gayet farkındadır.

Zira Avrupa, ABD’nin zayıfladığını, artık eskisi kadar güçlü olmadığını bilmektedir. ABD, İran’ı kısa bir sürede mağlup edeceğini düşünürken, 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana hiçbir savaşı kazanamadığı gibi İran savaşında da herkesin müşahede edebileceği bariz bir hezimete uğramıştır. Örneğin Trump, NATO müttefiklerinden ve dolayısıyla AB ülkelerinden Hürmüz Boğazı’nın açılması için –karşılıksız bırakılan– askerî yardım talebinde bulunmuştur.

Buna ilaveten İran savaşı, Avrupa kıtasını iktisadi açıdan epey güç bir duruma sokmuştur. Nitekim Hürmüz Boğazı’ndan petrol ve doğalgaz geçişinin kısıtlanmasıyla Avrupa’da enflasyon yükselmiş, %1,2 ile 2022 yılından bu yana en güçlü aylık artışını kaydetmiştir. “Avrupa, İran’daki savaşın öngörülebilir gelecekte enerji akışını sekteye uğratma tehdidiyle karşı karşıya kalmasıyla imalat sektörünü felç edecek, havayollarını durduracak, gıda fiyatlarını artıracak, borçlanma maliyetlerini yükseltecek ve enflasyonu kriz seviyelerine geri döndürecek bir arz şokuyla yüzleşiyor.”[3] AB, ABD’nin bu hamlesiyle kendisinin de hedef tahtasında olduğunu anlamış, müdür kapısı önünde bekleyen öğrenci rolünden çıkarak uzun zaman sonra ABD’ye karşı çıkma cesaretini bulmuştur. Dolayısıyla bu siyasi ve ekonomik nedenlerin, AB’yi İran savaşında ABD’ye karşı mesafe koymaya ittiği değerlendirilmektedir.

Trump neden AB’yi tehdit ediyor?

Donald Trump’ın Avrupa Birliği’ni tehdit etmesi güvenlik esasına dayanmaktadır. Malum olduğu üzere, NATO eşittir ABD’dir, zira ABD, NATO’nun askerî kapasitesinin %70’ini sağlamaktadır. Kendine has bir orduya sahip olmayan AB ve askerî açıdan güçlü olmayan AB ülkeleri, güvenlik açısından NATO’nun şemsiyesi altındadır. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından AB, doğrudan Rusya tehdidiyle yüz yüze kalmıştır. ABD, AB’yi NATO’nun 5. maddesini işletmemekle tehdit ederken aynı zamanda Rusya’yı (AB ülkelerine saldırması yönünde) kışkırtacağını da söylemiştir. Nitekim Trump, NATO kapsamında “borcunu ödemeyen” veya o dönemki hedef olan GSYH’nin %2’sini savunma harcamaları için kullanmayan ülkeler için “… onları [Rusya’yı] istedikleri her şeyi yapmaları için teşvik ederim.[4] ifadelerini kullanmıştır.

Dolayısıyla Trump, daha önce ifade edilen ekonomik sıkıştırmaya ek olarak AB’yi güvenlik siyaseti üzerinden de tehdit etmektedir.

NATO ve AB bağlantısı…

AB ülkelerinin çoğu, NATO üyesidir. Ancak Trump’ın NATO üzerinden AB’yi tehdit etmesinin ardından bu kuruma duyulan güvensizlik artmış ve AB artık savunma politikalarına daha fazla önem vermeye başlamıştır.

Söz konusu tehdidin temelinde, Trump’ın 4 Nisan 1949 tarihli Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. maddesinin artık işletilmeyeceği yönündeki söylemleri yatıyordu. Bahsi geçen antlaşma maddesi ise şöyledir:

“Taraflar, Kuzey Amerika'da veya Avrupa'da içlerinden bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırının hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirileceği ve eğer böyle bir saldırı olursa BM Yasası'nın 51. Maddesinde tanınan bireysel ya da toplu öz savunma hakkını kullanarak, Kuzey Atlantik bölgesinde güvenliği sağlamak ve korumak için bireysel olarak ve diğerleri ile birlikte, silahlı kuvvet kullanımı da dahil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bulunarak saldırıya uğrayan Taraf ya da Taraflara yardımcı olacakları konusunda anlaşmışlardır. Böylesi herhangi bir saldırı ve bunun sonucu olarak alınan bütün önlemler derhal Güvenlik Konseyi'ne bildirilecektir. Güvenlik Konseyi, uluslararası barış ve güvenliği sağlamak ve korumak için gerekli önlemleri aldığı zaman, bu önlemlere son verilecektir.”[5]

Başka bir ifadeyle, NATO müttefiki olan bir devlete silahlı saldırı yapıldığında söz konusu saldırı, tüm NATO müttefiklerine yapılmış sayılmakta ve bu müttefikler saldırıya uğrayan devlete yardım etmekle mükellef kılınmaktadır. Bununla birlikte, geçmiş dönemlerde NATO müttefiklerinden kendi savunma harcamaları için GSYH’nin %2’sini ayırmaları beklenmekteydi. Ancak bu beklenti uzun yıllar boyunca öneri seviyesinde kalmıştır. Nitekim, “2000’li yılların başında […], özellikle yeni üye olan ülkelere rehberlik etmesi nedeniyle GSYİH’nın %2’si kadar askerî harcama seviyesi önerilmiştir.”[6]

Ancak Trump bu durumdan kendine bir pay çıkarmış; savunma harcamalarının GSYH’nin %2’si olması hususunu bir zorunluluk olarak lanse edip NATO müttefiklerinin önceki yıllarda yapmadıkları bu harcamaları da ödemelerini talep etmiştir. Trump’a göre -ABD’nin her yıl savunma sanayisi için GSYH’nin %3,5’ini ayırması ve NATO kapasitesinin %70’inin ABD tarafından sağlanması nedeniyle- NATO müttefiklerinin daha önce hedeflenen GSYH’nin %2’sini savunmaya harcamamaları “haksız bir ticarettir”.

Bunun dışında AB’nin ABD’ye/NATO’ya karşı güvenini yitirmesinin bir diğer nedeni ise Trump’ın izlediği öngörülemez politikalardır. Trump’ın dünya genelinde çeşitli ülkelere müdahale etmesi ve onları tehdit etmesi; ilerleyen dönemlerde taleplerini değiştirebileceğinin de bir göstergesidir. Nitekim tam da bu, öngörüldüğü gibi olmuş; Trump’ın daha önce dayattığı %2’lik oran, 24-25 Haziran 2025 NATO Liderler Zirvesi kararlarıyla GSYH’nin %5’i seviyesine çıkarılarak AB ülkeleri üzerindeki ekonomik ve güvenlik baskısı daha da derinleşmiştir.

Dolayısıyla AB’nin savunma politikasını öncelemesi gayet doğal bir durum olarak değerlendirilebilmektedir. Bu minvalde AB, EDIP veya Avrupa Savunma Endüstrisi Programını başlatmıştır. Söz konusu programın amacı ise AB’nin artık silahlarını ABD’den almak yerine Avrupa içinde üretmesini teşvik etmek şeklinde belirlenmiştir. Avrupa Savunma Endüstrisi Programı kapsamında alınan önlemler şöyledir:

1.                 Ortak silah tedariki (KDV muafiyeti)

2.                 Üretim kapasitesini artırma (AB fonu)

3.                 Avrupa malı önceliği

AB kendi ordusunu kurabilir mi?

“Avrupa ordusu” fikrini yakın tarihte gündeme getiren Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron olmuştur. Nitekim 2018 yılında yaptığı bir konuşmada, “Gerçek bir Avrupa ordusuna sahip olmadıkça Avrupalıları koruyamayacağız. Tehditkar olabileceğini gösteren ve sınırlarımıza dayanmış bir Rusya'ya karşı, daha egemen, ABD'ye bağımlı olmayan ve tek başına kendini savunan bir Avrupa'ya ihtiyacımız var.[7] ifadelerine yer vermiştir. Macron, Trump’ın tehdidi sonrası 25 Nisan 2024 tarihinde Paris’te bulunan Sorbonne Üniversitesi’nde yaptığı açıklamada ise “Avrupa’mız ölümlüdür ve ölebilir”[8] diyerek, bu meseleyi tekrar gündeme taşımıştır.

Avrupa ordusunun kurulması her ne kadar teorik ve hukuki olarak mümkünse de pratikte bu meselenin önünde aşılması güç engeller bulunmaktadır. Birincisi; AB’ye üye Doğu Avrupa ülkelerinin Rusya tehdidi karşısında güvenlik ve savunma açısından ABD/NATO’ya sırtlarını dayamaları nedeniyle bu ordunun kurulmasına sıcak bakmayacakları değerlendirilmektedir. İkincisi; Avrupa ordusunun kurulmasıyla birlikte ulusal egemenliğin devri söz konusu olacağı için, hangi AB üyesi devletin buna muvafakat edeceği de soru işaretidir. Nitekim AB üyesi devletlerin, AB Hukukunun Üstünlüğü, Ulusal Katkı, Müktesebatı Uygulama ve Samimi İşbirliği İlkesi sacayaklarından oluşan yükümlülükleri bulunmakta olup; bu yükümlülükler, üye devletler için egemenliklerinin bir kısmının Avrupa Birliği’ne devri anlamına gelmektedir. Bunun üstüne bir de savunma/askeriye meselesinin Brüksel’e bağlanması, bu devletler için egemenliğin artık söz konusu olmayacağı anlamına gelmektedir. Üçüncüsü; AB ülkelerinin dış politikaları birbirinden farklı olabilmektedir. Literatürde “haricî ve dâhilî siyasetinde maslahatına göre dilediği gibi hareket eden devlet”[9] şeklinde tarif edilen müstakil devlet statüsündeki Fransa, Avrupa ordusunun kurulmasını güçlü bir şekilde istemektedir; ancak Doğu Avrupa ülkelerinin bu inisiyatife aynı istekle yaklaşmayacağı değerlendirilmektedir. Dördüncüsü; AB üyesi Avusturya, İrlanda ve Malta tarafsız ülkeler konumunda olup bu ülkelerin NATO’ya üye olmadıkları gibi, olası bir Avrupa ordusuna katılmaları da iç hukuklarına aykırıdır.

Türkiye-AB ilişkisinin son süreci…

Türkiye, 10-11 Aralık 1999 adaylık tarihi ile en eski Avrupa Birliği aday ülkesi konumundadır. AB’ye üyelik başvurusu ise 14 Nisan 1987’ye uzanmaktadır.[10] Bu uzun geçmişten de anlaşılacağı üzere, Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinin sancılı geçtiği gerçeği herkesçe malumdur.

Durumun böyle olmasına rağmen Türkiye için Avrupa Birliği sevdası bitmek tükenmek bilmemiştir. Bu durumun en yakın örneği ise Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 29-30 Nisan 2026 tarihlerindeki Avusturya ziyareti kapsamında yaptığı açıklamalardır. Her ne kadar bir aday ülke Kopenhag Kriterleri’ne uyum sağlamış olsa da Avrupa Birliği’ne üyelik siyasi bir meseledir. Başka bir ifadeyle AB’ye kabul, tüm üye devletlerin onayını gerektirmektedir. Bakan Fidan ise “Fakat sorun şurada, Avrupa Birliği'nde 'Türkiye'nin şartlar sağlandığı zaman biz Avrupa Birliği üyesi olmasını kabul ediyoruz.' diye bir siyasi irade yok.” ifadesiyle bu çıkmazı ikrar etmiş; ardından “[…] Türkiye ile Avrupa'nın ilişkilerinin her zaman için iyi olması gerekiyor.” sözleriyle Avrupa Birliği sevdasının devam ettiğini tasdik etmiştir.[11]

Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecine göz atıldığı zaman, bunun ne denli meşakkatli ve kompleks olduğu rahatlıkla müşahede edilebilmektedir. Türkiye-AB ilişkisi her zaman için AB lehine tek taraflı ve çıkar üzerine bina edilmiş bir ilişki olmuştur. Günümüzde ise bu ikili arasındaki müzakereler fiilen durma noktasındadır. Bu durumun temel sebepleri arasında; hukukun üstünlüğü ve insan hakları alanlarındaki gerilemelere dair Avrupa Birliği’nin tespitleri, AİHM kararlarının uygulanmaması ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle birlikte kuvvetler ayrılığı ilkesinde yaşanan aşınmalar yer almaktadır. Doğu Akdeniz ve Kıbrıs eksenindeki jeopolitik anlaşmazlıkların da sürece eklenmesiyle birlikte müzakereler tıkanmış; ikili ilişki “tam üyelik” perspektifinden uzaklaşarak, göç yönetimi, güvenlik ve ekonomik çıkarlar etrafında şekillenen menfaate dayalı bir iş birliği modeline evrilmiştir.

Peki hal böyleyken, Avrupa’nın Türkiye’nin AB’ye girmesinin önüne engeller koyması hangi nedene bağlanabilir? Avrupa’nın öne sürdüğü siyasi ve ekonomik bahanelerin ardındaki en büyük ve örtülü neden yüce dinimiz İslâm’dır. Her ne kadar devlet, AB’ye katılmak için çaba sarf ediyorsa da halkın mayasında İslâm vardır. Geçmişte olduğu gibi ve ayetle sabit olduğu üzere, günümüzde de Batı, bizlerden asla razı değildir ve razı olmayacaktır. Dolayısıyla AB, üyelik konusunda Türkiye için oyalama stratejisi uygulamakta ve Türkiye’nin bir gün AB’ye katılması olası görünmemektedir.

Sonuç

Tüm bu jeopolitik sarsıntılara ve Batı dünyasındaki çatlaklara baktığımızda ne Avrupa ordusunun hayata geçmesi ne de Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne dahil olması pek mümkün görünmüyor. Küresel hegemonyanın çöküşüyle birlikte asıl kurulacak olan; Allah’ın vaadi ve Rasul’ün müjdesi olan İkinci Râşidî Hilâfet ile birlikte İslâm’ın ordusudur. Türkiye de gelecek vadetmeyen bir Avrupa’nın bekleme odasında durmak yerine, kurulacak olan bu adil devletin şerefli bir vilayeti olacaktır.

Genelde dünyanın bugünkü karanlık tablosuna, özelde ise İslâm ümmetinin içinde bulunduğu duruma bakıp umutsuzluğa kapılanlar için bu, çok uzak bir ihtimal gibi görünebilir; fakat bu, Allah için asla zor değildir. Ancak ilahi nusret (yardım), biz Müslümanlardan da pasif bir bekleyiş değil somut bir eylem bekler. Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın bizlere şu ayette gösterdiği gibi:

[فَأَجَآءَهَا ٱلْمَخَاضُ إِلَىٰ جِذْعِ ٱلنَّخْلَةِ قَالَتْ يَـٰلَيْتَنِى مِتُّ قَبْلَ هَـٰذَا وَكُنتُ نَسْيًۭا مَّنسِيًّۭا فَنَادَىٰهَا مِن تَحْتِهَآ أَلَّا تَحْزَنِى قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّۭا وَهُزِّىٓ إِلَيْكِ بِجِذْعِ ٱلنَّخْلَةِ تُسَـٰقِطْ عَلَيْكِ رُطَبًۭا جَنِيًّۭا] “Bir süre sonra doğum sancıları tutunca bir hurma ağacının altına sığınmak zorunda kaldı ve ‘Keşke, daha önce ölmüş ve hafızalardan silinmiş olsaydım’ dedi. Bu arada, ayakları altından şöyle bir ses duydu: ‘Sakın üzülme, Rabb’in senin için ayakların altından akan bir dere açtı. Hurmanın dalını silkele de üzerine olgun ve taze hurmalar dökülsün.’”[12]

Nasıl ki Allah, taze hurmaları indirmek için yalnız, bitkin ve doğum sancısı çeken Hz. Meryem’den o dalı silkelemesini, yani ufak da olsa bir eylem ortaya koymasını istediyse; bugün de İslâm ümmetine düşen, “o dalı silkelemek” ve vadedilen/müjdelenen o devleti kurmak için gereken fikrî ve siyasi mücadeleyi vermektir.



[9] Takiyyuddîn en-Nebhânî; Hizb-ut Tahrir’in Siyasi Mefhumları (s. 27)

[12] Meryem Suresi 23-25


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz