REEL POLİTİKANIN GÖLGESİNDE: TÜRKİYE’NİN İRADE VE İSTİKAMET KAYBI

Emrah Akay

Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan itibaren Batı eksenli güvenlik paradigması içinde konumlanmıştır. Kuruluş felsefesi itibariyle bu duruş, gayet doğaldır. Zira Cumhuriyet, Batı hayranı yazar ve akademisyenlerin etkisi ile filizlenmiştir. Özellikle İngiltere, Fransa ve Almanya hayranlığı, Batılı fikirlere iman derecesinde bağlılık ve bu ülkelere uşaklık mertebesince tâbi olmak, Türkiye’nin son yüzyılına etki etmiştir.

Jön Türk hareketinin kurucularından Abdullah Cevdet, “Bir ikinci medeniyet yoktur. Medeniyet Avrupa medeniyetidir. Bu medeniyeti gülüyle dikeniyle almak mecburidir.” demiştir.

Erken dönem Cumhuriyet yazarı ve siyasetçisi Celal Nuri İleri, “Şark geri kalmıştır; kurtuluş Garb’a yaklaşmaktadır.” tezini savunmuştur.

Ziya Gökalp ise yeni Cumhuriyet’in felsefesini şu sözleriyle açıklamıştır:

“Türk milletindenim, İslâm ümmetindenim, Garp medeniyetindenim.”

Resmî tarihin mimarı, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî kurucusu M. Kemal ise birinci ağızdan devletin bundan sonraki idare ve güvenlik doktrinini şöyle ifade etmiştir:

“Türkiye’nin hedefi, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmaktır.”

“Medeniyetinin emir ve talep ettiğini yapmak, insan olmak için yeterlidir.”

İşte böylece Türkiye’nin ulusal sınırlara hapsedildiği, İslâmi sütunların yıkılarak yerine Batılı fikir ve hükümlerin yerleştiği yeni bir medeniyet tasavvuru oluşmuştur. İlk 10 yılda yapılan inkılaplar, devrimler ve toplumsal reformlar gösterdi ki “medeniyet”ten kastedilen şey, bir bütünde Batı medeniyetinden başkası değildir. Dolayısıyla hükümetler, reisicumhurlar veya ordu komutanları fark etmeksizin bu tasavvur ile düşünmek ve amel emek zorundadırlar. Özellikle son çeyrek asırda İslâmi söylemler ile meşhur, geçmiş yaşantıları ile bir Müslüman prototipi izlenimi veren AK Parti iktidara geldi. Kurucu liderliği, her ne kadar “acaba bu tasavvurun dışına çıkar mı” ümidi veya beklentisi oluşturduysa da gelinen noktada; Kemalist, kapitalist ve Batılı normlara bağlılıktan taviz vermeyen, küresel sistemin “merkez”ine oturmuş bir iktidar oldu. Bu “merkez” ifadesi üzerinde duralım…

Türkiye, NATO’ya 1952 yılında üye olmuş ve ABD’nin Sovyetler Birliği’ni çevreleme stratejisinin önemli parçalarından biri haline gelmiştir. Soğuk Savaş boyunca NATO’nun ileri karakolu olarak değerlendirilerek SSCB’ye karşı Batı ittifakının güvenlik mimarisinde stratejik bir rol üstlenmiştir. Türkiye’nin bu süreçteki rolü, büyük ölçüde güvenlik eksenliydi. İncirlik Üssü gibi askerî üsler, NATO radar sistemleri ve Amerikan askerî yardımları, Türkiye’nin Batı ittifakına entegrasyonunu hızlandırmıştır. Truman Doktrini ve Marshall Yardımları da Türkiye ekonomisinin ve güvenlik mimarisinin Batı sistemine bağlanmasında önemli rol oynamıştır.

Kore Savaşı’na asker gönderilmesi, NATO üyeliği uğruna verilen stratejik tavizlerden biri olarak değerlendirilmiştir. Türkiye’nin kendi bölgesel önceliklerinden çok Batı bloğunun çıkarlarına göre pozisyon aldığı yönündeki eleştiriler de bu dönemde yoğunlaşmıştır. Özellikle 1964 Johnson Mektubu, Türkiye açısından önemli bir kırılma noktasıdır. Kıbrıs meselesinde Türkiye’nin askerî müdahale ihtimaline karşı ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın gönderdiği mektup, Ankara’nın stratejik bağımsızlık sınırlarını göstermiştir. Mektupta NATO silahlarının ABD onayı olmadan kullanılamayacağı belirtilmiş ve Sovyet tehdidi karşısında NATO’nun Türkiye’yi savunmayabileceği ima edilmiştir. Bu ve benzeri tehditler, arka kapı diplomasileri ve koltuk sevdalısı liderleri darbe ile korkutmak Türkiye’yi tam bir uydu devlet pozisyonuna oturtmuştur.

2000’li yıllara gelindiğinde AK Parti iktidarı döneminde dış politikada kullanılan dil ve geliştirilen vizyon değişmeye başlamıştır. “Köprü ülke” tanımı yerine “merkez ülke” kavramı kullanılmaya başlanmış, Türkiye’nin sadece Batı ile Doğu arasında geçiş sağlayan bir coğrafya değil aynı zamanda bölgesel denklemleri şekillendiren bir aktör olduğu iddia edilmiştir.

Bu yaklaşımın en önemli teorik çerçevesi, dönemin dış politika mimarlarından Ahmet Davutoğlu tarafından ortaya konmuştur. Davutoğlu, “Stratejik Derinlik” adlı eserinde, Türkiye’nin tarihsel ve coğrafi mirasını merkeze alan çok boyutlu bir dış politika modeli önermiştir. Ona göre Türkiye; Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu ve Akdeniz havzasında aynı anda etkili olabilecek tarihsel kapasiteye sahipti. Bu anlayış, AK Parti döneminin ilk yıllarında “komşularla sıfır sorun”, çok taraflı diplomasi ve ekonomik entegrasyon politikalarıyla desteklenmiştir.

Ancak zaman içerisinde Türkiye’nin dış siyasetinde ciddi kırılmalar yaşanmıştır. Arap Baharı süreci, Suriye savaşı, Rusya ile yaşanan krizler, ABD ile PYD/YPG gerilimi, Doğu Akdeniz meselesi, NATO-Rusya dengesi ve İran merkezli bölgesel çatışmalar, Türkiye’nin dış politikasındaki çelişkileri daha görünür hale getirmiştir. Bir tarafta “bağımsız dış politika” söylemi öne çıkarılırken diğer tarafta NATO üyeliği, Batı finans sistemine bağımlılık, dolarizasyon ve küresel ekonomik sisteme entegrasyon, Türkiye’nin hareket alanını sınırlamıştır.

İşte bu sebeple, aradan geçen yirmi yılın sonunda, “merkez ülke” iddiasının bir vizyon ürünü mü yoksa küresel güçlerin (özellikle ABD’nin) bölge dizaynında Türkiye’ye biçtiği bir “misyon” mu olduğu sorusu, dış politikanın en temel tartışma konusudur.

Türkiye’nin dış politikasındaki “aktifleşme” süreci, sıklıkla yerli bir vizyon olarak pazarlansa da uluslararası ilişkiler perspektifinden bakıldığında bu durumun “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi (GOP)” ile paralellik arz ettiği görülmektedir. Türkiye’nin bölgesel bir güç gibi hareket etmesi, çoğu zaman ABD’nin bölgedeki askerî ve siyasi maliyetlerini azaltma stratejisiyle (offshore balancing) örtüşmüştür.

ABD ile ittifak olduğu vehmine kapılan iktidar, müttefiki tarafından hem ekonomik hem de güvenlik ekseni ile çevrelenmiş durumdadır.

Ekonomik açıdan: Türkiye için sıcak para akışına, Batılı kredi derecelendirme kuruluşlarına ve SWIFT sistemine olan göbekten bağlılığı, dış politikada atılacak radikal adımların önündeki en büyük fren mekanizmasıdır. Nitekim 2018’de Rahip Brunson krizi sırasında Donald Trump’ın attığı sosyal medya mesajları sonrası Türk Lirasında yaşanan sert değer kaybı, ekonomik bağımlılığın siyasi baskı aracı olarak kullanılabileceğini göstermiştir. Sonuç olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan, kesinlikle bırakmayacağını söylemesine rağmen ekonomideki bu tehdit, Rahip Brunson’un anında serbest kalması için yeterli olmuştur.

Güvenlik açısından: Yerlilik oranının arttığı iddia edilse de ana bileşenler, yazılım protokolleri ve stratejik mühimmat üretimindeki teknolojik bağımlılık, Türkiye’yi NATO ve dolayısıyla ABD yörüngesinde tutmaya devam etmektedir. Zira S-400 krizi bu durumun en açık örneklerinden biri olmuştur. Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın alması, ABD ile ciddi kriz doğurmuş, neticede; Ankara, F-35 programından çıkarılmış ve CAATSA yaptırımlarıyla karşı karşıya kalmıştır.

Bu kısa örnekler bile Türkiye’nin stratejik özerklik iddiasının sınırlarını göstermeye yeter. Çünkü ekonomik yaptırımlar, finansal baskılar ve savunma sanayi bağımlılığı, Türkiye’nin hareket alanını daraltmıştır. Üstelik savunma sanayisinde ne kadar bağımsız olursa olsun, üretme kapasitesi ne kadar artarsa artsın, hatta teknoloji ve inovasyon açısından yeni bir savunma stratejisine bile sahip olunsun, bunları kullanma iradesi gösterilmediği sürece tüm bunlar, sadece bir katma değer olarak kalır. Fakat siyasi üstünlük ve müstakil devlet olmak için yetmez. Bakın, nükleer silah sahibi Pakistan, savunma gücü açısından dünya listesinin en üstünde yer alan Hindistan ve Güney Kore gibi devletlerin dünya siyasetine anlamlı bir etki ve tesirleri yoktur.

Türkiye ise hem NATO’nun güvenlik şemsiyesi altında konumlanmış hem de bağımsız savunma sanayi söylemleri ile iç kamuoyuna farklı mesajlar vermiştir. Ekonomik olarak başka paktlara ve birliklere dahil olmakla beraber, stratejik olarak da Doğu-Batı arasında zikzaklar çizmiştir. Bir yandan Şanghay İş birliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS’e yönelik söylemsel flörtler, diğer yandan NATO’nun genişleme stratejilerine (Finlandiya ve İsveç’in katılımı gibi) verilen onaylar, Türkiye’nin bir eksen inşa edemediğini, aksine eksenler arasında boşluk doldurmaya çalıştığını göstermektedir.

Benzer şekilde “Dünya beşten büyüktür” retoriği ile BM kürsülerinde dile getirilen eleştiriler, sahadaki reel politik ile çelişmektedir. İslâm dünyasının liderliği iddiası, çoğu zaman Batı ile pazarlık masasında bir koz olarak kullanılmaktadır. Gazze zulmüne karşı uluslararası toplumdan çözüm ve çare bekleyen hükümet, dünyanın kendilerinden daha büyük olduğunu iddia ettiği beş ülkenin insafına sığınmıştır.

Bütün bu süreçleri ve zikzakları reel politiğin bir gereği olarak lanse eden yazarlar, akademisyenler, derin bir çaresizlik içindedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylemlerini desteklemek ile meşgul olurken tam tersini işittiklerinde bu sefer çelişkili başka argümanlar ile söylemleri güçlü kılmaya çalışıyorlar. Sonunda sığındıkları en güçlü argüman, rasyonel politikalar söylemi oluyor. Bir maymuncuk gibi bütün kapıları açan bu söylem, bir irade, duruş ve tavırdan yoksun tamamen konjonktürel bir konumlamayı teşvik ediyor. Mesela, akılcı bir yaklaşımla yüz bin masum Gazzeliyi katletmiş işgalci “İsrail” varlığı ile normalleşebilir. Pedofili bir sapkın olan Trump ile, ABD sömürgeciliğinin diğer devletlerin varlıklarına çökerek gasp etmesine rağmen samimiyet kurup müttefiklik yapabilir.

Ulusal çıkarlar ve milli menfaatler adına atılacak her adım, halkın duygularına ve isteklerine muhalif olsa bile meşrudur. Rasyonel politikalar izlenecek diye Gazze zulmüne karşı sağır ve kör kalan yöneticiler, liberal politikalar izlenecek diye bütün sömürgeci finans araçlarını topraklarına sokmaktan çekinmezler. Toplumun menfaatleri, refahı ve huzuru, devletin izleyeceği makyevalist siyasetten daha önemli değildir.

Bu çarpık ve arada kalmış politik süreçleri biraz daha örneklendirelim…

1-     Avrupa Birliği Üyelik Müzakereleri (2002-2026)

Türkiye 2000’lerin başında Avrupa Birliği reformlarını hızlandırdı. 2005’te tam üyelik müzakereleri başladı. Ancak ilerleyen yıllarda bir yandan “AB stratejik hedeftir.” denildi, diğer yandan Avrupa karşıtı sert söylemler yükseldi. AB normları ekonomik güven için kullanılmaya devam edilirken, iç siyasette “yerli-milli” çizgi öne çıkarıldı.

2-     “Komşularla Sıfır Sorun”dan Bölgesel Yalnızlığa Geçiş (2009-2016)

Dışişleri Bakanı ve sonra Başbakan olan Ahmet Davutoğlu döneminde Türkiye; Suriye, İran, Irak, Mısır ve Körfez ülkeleriyle aynı anda yakın ilişkiler kurmaya çalıştı. Ancak Arap Baharı sonrası; Suriye ile savaş noktasına gelindi, Mısır ile ilişkiler koptu, Suudi Arabistan ve BAE ile gerilim arttı.

3-    Suriye Politikası: Esad ile Kardeşlikten Rejim Değişikliği Hedefine, Oradan Normalleşmeye…

Arap Baharı’ndan önce “kardeşim Esad” olan zalim Beşar, Arap Baharı süresince “katil Esad” olmuştu fakat süreç tamamlanıp yenilmeyince, yeniden “dostum Esad” olarak anılmaya devam etti. Şimdi ise devrilen rejim ile iyi ilişkiler yürütülmektedir. Fakat Türkiye, Suriye’nin geleceğini belirleyen ana aktör olamadı, ABD-Rusya-İran üçgeni arasında sıkıştı. Şimdi Trump, “anahtarı Erdoğan’ın elinde” dediği Suriye’den, özel temsilcisini bir an bile ayırmıyor. T.C. Dışişleri bakanı ve istihbarat başkanı gibi bürokrasi kanadı ise Şam Emevi Camii’nde görüntü vermek dışında bir icraat gösteremediler.

4-     NATO Üyesi Olup Rusya’dan S-400 Alınması (2017-2020)

Bu süreçte Lockheed Martin üretimi F-35 Lightning II programından çıkarıldı, ABD yaptırımları uygulandı. Fakat aynı dönemde Türkiye; NATO’dan çıkmadı, İncirlik üssü açık kaldı, Batı finans sistemine bağımlılık sürdü.

5-     Rusya-Ukrayna Savaşında Denge Politikası (2022-2026)

Ukrayna savaşında ise Türkiye hem Kiev’e Bayraktar TB2 satmış hem de Rusya ile enerji ve ticaret ilişkilerini sürdürmüştür. Montrö Sözleşmesi’nin uygulanması ve tahıl koridoru diplomasisi, Ankara’ya uluslararası alanda belirli bir manevra alanı kazandırmıştır. Fakat bu manevralardan Amerika kazançlı çıkmıştır. Zira değerli madenler ve kıymetli rezervler konusunda ABD, Ukrayna’nın zenginliklerine çökme fırsatı bulmuştur.

6-     İşgalci “İsrail” Politikası: Sert Söylemlere Rağmen Ticareti Sürdürme Çelişkisi

Son 20 yılda Yahudi varlığı ile bir küs bir barışık ilişki yaşayan hükümetin, Filistin’e saldırınca gürlediği, ortalık yatışınca durulduğu bir sürece şahit olduk. Onlarca kez gürlemesine rağmen bir kez bile yağmayan Türkiye hükümeti, bu edilgen durumunu yine aynı rasyonel politika maymuncuğu kullanarak temize çıkarıyor. Fakat artık ne kadar sert söylem ve kınama mesajı verilirse verilsin son yaşanan Gazze zulmü gösterdi ki, Yahudi varlığı “İsrail”, dünyayı ateşe verse reel politika gereği kimse kılını kıpırdatmayacak.

7-     ABD ile Stratejik Ortaklık Söylemi Fakat Sürekli Güven Krizi

NATO ortaklığı sürerken Suriye’de YPG’yi destekleyen ABD, içeride ve sınır ötesinde terör unsurlarını finanse edip Türkiye’ye karşı kullandı. Rusya yakınlaşması sonrası CAATSA ve F16/F35 krizleri yaşandı. Tutuklu bulunan ajanların bırakılması için ricacı olan Trump, ikiletilmedi. Trump bu durumla alakalı olarak Aralık 2025’teki bir röportajında, Türkiye’de uzun süre tutuklu kalan kişilerle ilgili Erdoğan’ı aradığını belirterek, “Dedim ki: ‘Onları serbest bırakmalısın!’ O da yaptı.” sözleriyle övünmüştür.

Bütün bu yaşananlar için bazı güzellemeler yapıldı:

-          Denge siyaseti

-          Stratejik otonomi

-          Çok yönlü dış politika

-          Neo Osmanlıcılık

-          Pragmatik normalleşme

Fakat gerçekleşen sonuç; Türkiye, birçok güç merkezi arasında aynı anda ilişki kurmaya çalışırken net, sürdürülebilir ve kurumsal bir stratejik eksen oluşturmakta zorlandı. İlkesiz, ideolojisiz, temel fikir ve metottan yoksun kaldı. Dünya siyasetinde etki ve tesiri azaldıkça azaldı, askerî üretim kapasitesi ile adından söz edildi lakin bunu siyasal bir baskı aracı olarak kullanamadı. Mazlumların imdadına koşmadı, zalimleri susturmadı, katilleri durdurmadı. Bütün kritik eşiklerde hep edilgen tavır almak zorunda kaldı. Son olarak ABD-İran savaşında da hem net bir pozisyon ortaya koyamadı hem de beklediği menfaati elde edemedi.

ABD-İran gerilimleri ve işgalci “İsrail” ile İran arasındaki çatışmalarda Ankara doğrudan askerî angajmandan uzak durmuştur. Bu durum bazı çevreler tarafından “akılcı liderlik” olarak yorumlansa da Trump’ın yaptığı “Türkiye’ye bazı şeylere girmemelerini söyledik” tarzındaki açıklamalar, Ankara’nın stratejik kararlarının ne ölçüde bağımsız olduğu sorusunu yeniden gündeme taşımıştır. NATO üyeliği, ABD ile ekonomik ilişkiler, Batı finans sistemine entegrasyon, Enerji bağımlılığı ve Bölgesel güvenlik dengeleri Türkiye’de karar alıcıların elini kolunu bağlayan sebeplerdir.

Bu yüzden AK Parti iktidarının dış politikada kullandığı “güçlü, bağımsız ve meydan okuyan devlet” imajı, içerideki seçmen kitlesini konsolide etmek için kullanılan hamasi bir retoriktir. Ancak veriler incelendiğinde;

  1. Dış borç stokunun GSYH’ye oranı ve dolar ihtiyacının bazı kritik dönemlerde Amerika tarafından karşılanması,
  2. Yabancı sermayeye olan bağımlılık ve küresel şirketlere yatırım yapmaları için Amerika’nın referans olması,
  3. Savunma sistemlerindeki (S-400 vs. F-16/F-35) kilitlenmeler,
  4. Yerli olduğu zannedilen KAAN savaş uçaklarının bile motorlarının ABD’den alınması,
  5. Uluslararası sistemde verilen rol ve görevlerin dışına çıkılamaması,
  6. Gazze Barış Planı sonrasında 100 milyar dolarlık ticaret anlaşması

gibi bir takım basit veriler bile Türkiye’nin ABD yörüngesinden çıkamadığını teyit etmektedir. Kapitalist dünya sistemine bu denli entegre olmuş bir devletin, o sistemin kurucu gücü olan ABD’ye rağmen kalıcı bir dış politika izlemesi teorik olarak mümkün değildir.

Mevcut uluslararası sistem, ulus devletlerin “bağımsızlık” illüzyonu üzerine kurulmuştur. Türkiye örneğinde görüldüğü üzere, ne kadar büyük askerî kapasiteye veya stratejik konuma sahip olursanız olun, kapitalist finansal sisteme ve Batılı siyasi kurumlara bağlı kaldığınız sürece “uyduluk” statüsünden kurtulmanız mümkün değildir.

Bugün Türkiye’nin ve İslâm coğrafyasının yaşadığı “istikamet sorunu”, özünde bir kimlik ve otorite sorunudur. Batılı paradigmalarla (ulus-devlet, kapitalizm, laik diplomasi) üretilen dış politika çözümleri, Müslümanları sadece küresel güçlerin satranç tahtasında birer piyon haline getirmektedir.

Türkiye’nin dış politikadaki istikamet sorunu yalnızca günlük diplomatik krizlerle açıklanamaz. Bu sorun aynı zamanda ekonomik bağımlılık, güvenlik mimarisi, uluslararası sistem ve medeniyet perspektifiyle doğrudan bağlantılıdır.

Bu perspektife göre; İslâm dünyasının asıl sorunu, sadece kötü liderlik ya da yanlış diplomasi de değildir. Asıl problem, ümmetin parçalanmış olması ve Batı merkezli uluslararası sistem içinde bağımlı devletler halinde yaşamaya zorlanmasıdır.

Bu görüşten hareketle doğal kaynakları, genç nüfusu, enerji hatları ve stratejik coğrafyasıyla İslâm dünyası birleşik bir siyasi irade ortaya koyabilseydi küresel düzlemde çok daha güçlü bir aktör haline gelebilirdi. Ancak modern(!) uluslararası sistemin dışına çıkmayı hayal edemeyen, her anlamda bataklığa saplanmış vahşi kapitalizme alternatif olarak İslâm’ı sunamayan liderler eliyle bu potansiyel heba ediliyor.

Dayatılan sistemler içerisinde pozisyon alan değil, kendi sistemini uygulayan ve telkin eden bir devlet ancak ‘Büyük Devlet’ statüsüne aday olabilir. Bu devletler senarist, yönetmen ve başrol oyuncuları olarak kural koymaya devam eder. Onlara yakınlaşarak ve onlardan gelecek görevi kutsallaştırarak dünya siyasi tarihinin sadece bir figürü olursunuz.

Dolayısıyla Müslümanların içine düştüğü bu bağımlılık sarmalından çıkış yolu, yapay sınırlarla bölünmüş ulus devletlerin birbirine eklemlenmesi değil, İslâm akidesi üzerine kurulu İstikamet sahibi bir İslâm Devleti’nin (Hilâfet) yeniden ikamesidir.

Mevcut sistem içerisinde Türkiye, Batı’nın ileri karakolu ve ekonomik bir pazarı olmaktan öteye geçememektedir. Gerçek bağımsızlık ve bölge liderliği, Batı’nın sunduğu misyonlara talip olmakla değil İslâm’ın sunduğu özgün ve köklü nizamı hayata geçirmekle mümkündür. Müslümanların izzeti, küresel kapitalist dengelere bel bağlamakta değil İslâm Hilâfet Devleti’nin sancağı altında yeniden birleşerek dünyaya adalet ve irade göstermekte gizlidir.

Allah’ın vaadi haktır ve bu müjde, sahibini beklemektedir. [وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْاَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۖ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ د۪ينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْنًاۜ] “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen (halife) kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur.”[1]



[1] Nur Suresi 55


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz