Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan itibaren Batı eksenli güvenlik
paradigması içinde konumlanmıştır. Kuruluş felsefesi itibariyle bu duruş, gayet
doğaldır. Zira Cumhuriyet, Batı hayranı yazar ve akademisyenlerin etkisi ile
filizlenmiştir. Özellikle İngiltere, Fransa ve Almanya hayranlığı, Batılı
fikirlere iman derecesinde bağlılık ve bu ülkelere uşaklık mertebesince tâbi
olmak, Türkiye’nin son yüzyılına etki etmiştir.
Jön Türk hareketinin kurucularından Abdullah Cevdet, “Bir ikinci
medeniyet yoktur. Medeniyet Avrupa medeniyetidir. Bu medeniyeti gülüyle
dikeniyle almak mecburidir.” demiştir.
Erken dönem Cumhuriyet yazarı ve siyasetçisi Celal Nuri İleri, “Şark
geri kalmıştır; kurtuluş Garb’a yaklaşmaktadır.” tezini savunmuştur.
Ziya Gökalp ise yeni Cumhuriyet’in felsefesini şu sözleriyle açıklamıştır:
“Türk milletindenim, İslâm ümmetindenim, Garp medeniyetindenim.”
Resmî tarihin mimarı, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî kurucusu M. Kemal
ise birinci ağızdan devletin bundan sonraki idare ve güvenlik doktrinini şöyle
ifade etmiştir:
“Türkiye’nin hedefi, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmaktır.”
“Medeniyetinin emir ve talep ettiğini yapmak, insan olmak için yeterlidir.”
İşte böylece Türkiye’nin ulusal sınırlara hapsedildiği, İslâmi sütunların
yıkılarak yerine Batılı fikir ve hükümlerin yerleştiği yeni bir medeniyet
tasavvuru oluşmuştur. İlk 10 yılda yapılan inkılaplar, devrimler ve toplumsal
reformlar gösterdi ki “medeniyet”ten kastedilen şey, bir bütünde Batı
medeniyetinden başkası değildir. Dolayısıyla hükümetler, reisicumhurlar veya
ordu komutanları fark etmeksizin bu tasavvur ile düşünmek ve amel emek
zorundadırlar. Özellikle son çeyrek asırda İslâmi söylemler ile meşhur, geçmiş
yaşantıları ile bir Müslüman prototipi izlenimi veren AK Parti iktidara geldi.
Kurucu liderliği, her ne kadar “acaba bu tasavvurun dışına çıkar mı” ümidi veya
beklentisi oluşturduysa da gelinen noktada; Kemalist, kapitalist ve Batılı
normlara bağlılıktan taviz vermeyen, küresel sistemin “merkez”ine
oturmuş bir iktidar oldu. Bu “merkez” ifadesi üzerinde duralım…
Türkiye, NATO’ya 1952 yılında üye olmuş ve ABD’nin Sovyetler Birliği’ni
çevreleme stratejisinin önemli parçalarından biri haline gelmiştir. Soğuk Savaş
boyunca NATO’nun ileri karakolu olarak değerlendirilerek SSCB’ye karşı Batı
ittifakının güvenlik mimarisinde stratejik bir rol üstlenmiştir. Türkiye’nin bu
süreçteki rolü, büyük ölçüde güvenlik eksenliydi. İncirlik Üssü gibi askerî
üsler, NATO radar sistemleri ve Amerikan askerî yardımları, Türkiye’nin Batı
ittifakına entegrasyonunu hızlandırmıştır. Truman Doktrini ve Marshall
Yardımları da Türkiye ekonomisinin ve güvenlik mimarisinin Batı sistemine
bağlanmasında önemli rol oynamıştır.
Kore Savaşı’na asker gönderilmesi, NATO üyeliği uğruna verilen stratejik
tavizlerden biri olarak değerlendirilmiştir. Türkiye’nin kendi bölgesel
önceliklerinden çok Batı bloğunun çıkarlarına göre pozisyon aldığı yönündeki
eleştiriler de bu dönemde yoğunlaşmıştır. Özellikle 1964 Johnson Mektubu,
Türkiye açısından önemli bir kırılma noktasıdır. Kıbrıs meselesinde Türkiye’nin
askerî müdahale ihtimaline karşı ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın gönderdiği
mektup, Ankara’nın stratejik bağımsızlık sınırlarını göstermiştir. Mektupta
NATO silahlarının ABD onayı olmadan kullanılamayacağı belirtilmiş ve Sovyet
tehdidi karşısında NATO’nun Türkiye’yi savunmayabileceği ima edilmiştir. Bu ve
benzeri tehditler, arka kapı diplomasileri ve koltuk sevdalısı liderleri darbe
ile korkutmak Türkiye’yi tam bir uydu devlet pozisyonuna oturtmuştur.
2000’li yıllara gelindiğinde AK Parti iktidarı döneminde dış politikada
kullanılan dil ve geliştirilen vizyon değişmeye başlamıştır. “Köprü ülke”
tanımı yerine “merkez ülke” kavramı kullanılmaya başlanmış, Türkiye’nin sadece
Batı ile Doğu arasında geçiş sağlayan bir coğrafya değil aynı zamanda bölgesel
denklemleri şekillendiren bir aktör olduğu iddia edilmiştir.
Bu yaklaşımın en önemli teorik çerçevesi, dönemin dış politika
mimarlarından Ahmet Davutoğlu tarafından ortaya konmuştur. Davutoğlu, “Stratejik
Derinlik” adlı eserinde, Türkiye’nin tarihsel ve coğrafi mirasını merkeze alan
çok boyutlu bir dış politika modeli önermiştir. Ona göre Türkiye; Balkanlar,
Kafkasya, Orta Doğu ve Akdeniz havzasında aynı anda etkili olabilecek tarihsel
kapasiteye sahipti. Bu anlayış, AK Parti döneminin ilk yıllarında “komşularla
sıfır sorun”, çok taraflı diplomasi ve ekonomik entegrasyon politikalarıyla
desteklenmiştir.
Ancak zaman içerisinde Türkiye’nin dış siyasetinde ciddi kırılmalar
yaşanmıştır. Arap Baharı süreci, Suriye savaşı, Rusya ile yaşanan krizler, ABD
ile PYD/YPG gerilimi, Doğu Akdeniz meselesi, NATO-Rusya dengesi ve İran
merkezli bölgesel çatışmalar, Türkiye’nin dış politikasındaki çelişkileri daha
görünür hale getirmiştir. Bir tarafta “bağımsız dış politika” söylemi öne
çıkarılırken diğer tarafta NATO üyeliği, Batı finans sistemine bağımlılık,
dolarizasyon ve küresel ekonomik sisteme entegrasyon, Türkiye’nin hareket
alanını sınırlamıştır.
İşte bu sebeple, aradan geçen yirmi yılın sonunda, “merkez ülke” iddiasının
bir vizyon ürünü mü yoksa küresel güçlerin (özellikle ABD’nin) bölge dizaynında
Türkiye’ye biçtiği bir “misyon” mu olduğu sorusu, dış politikanın en temel
tartışma konusudur.
Türkiye’nin dış politikasındaki “aktifleşme” süreci, sıklıkla yerli bir
vizyon olarak pazarlansa da uluslararası ilişkiler perspektifinden bakıldığında
bu durumun “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi (GOP)” ile
paralellik arz ettiği görülmektedir. Türkiye’nin bölgesel bir güç gibi hareket
etmesi, çoğu zaman ABD’nin bölgedeki askerî ve siyasi maliyetlerini azaltma
stratejisiyle (offshore balancing) örtüşmüştür.
ABD ile ittifak olduğu vehmine kapılan iktidar, müttefiki tarafından hem
ekonomik hem de güvenlik ekseni ile çevrelenmiş durumdadır.
Ekonomik açıdan: Türkiye için sıcak
para akışına, Batılı kredi derecelendirme kuruluşlarına ve SWIFT sistemine olan
göbekten bağlılığı, dış politikada atılacak radikal adımların önündeki en büyük
fren mekanizmasıdır. Nitekim 2018’de Rahip Brunson krizi sırasında Donald Trump’ın
attığı sosyal medya mesajları sonrası Türk Lirasında yaşanan sert değer kaybı,
ekonomik bağımlılığın siyasi baskı aracı olarak kullanılabileceğini
göstermiştir. Sonuç olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan, kesinlikle bırakmayacağını
söylemesine rağmen ekonomideki bu tehdit, Rahip Brunson’un anında serbest kalması
için yeterli olmuştur.
Güvenlik açısından: Yerlilik oranının arttığı iddia edilse de ana bileşenler, yazılım
protokolleri ve stratejik mühimmat üretimindeki teknolojik bağımlılık, Türkiye’yi
NATO ve dolayısıyla ABD yörüngesinde tutmaya devam etmektedir. Zira S-400 krizi
bu durumun en açık örneklerinden biri olmuştur. Türkiye’nin Rusya’dan S-400
hava savunma sistemi satın alması, ABD ile ciddi kriz doğurmuş, neticede;
Ankara, F-35 programından çıkarılmış ve CAATSA yaptırımlarıyla karşı karşıya
kalmıştır.
Bu kısa örnekler bile Türkiye’nin stratejik özerklik iddiasının sınırlarını
göstermeye yeter. Çünkü ekonomik yaptırımlar, finansal baskılar ve savunma
sanayi bağımlılığı, Türkiye’nin hareket alanını daraltmıştır. Üstelik savunma
sanayisinde ne kadar bağımsız olursa olsun, üretme kapasitesi ne kadar artarsa
artsın, hatta teknoloji ve inovasyon açısından yeni bir savunma stratejisine bile
sahip olunsun, bunları kullanma iradesi gösterilmediği sürece tüm bunlar,
sadece bir katma değer olarak kalır. Fakat siyasi üstünlük ve müstakil devlet
olmak için yetmez. Bakın, nükleer silah sahibi Pakistan, savunma gücü açısından
dünya listesinin en üstünde yer alan Hindistan ve Güney Kore gibi devletlerin
dünya siyasetine anlamlı bir etki ve tesirleri yoktur.
Türkiye ise hem NATO’nun güvenlik şemsiyesi altında konumlanmış hem de
bağımsız savunma sanayi söylemleri ile iç kamuoyuna farklı mesajlar vermiştir.
Ekonomik olarak başka paktlara ve birliklere dahil olmakla beraber, stratejik
olarak da Doğu-Batı arasında zikzaklar çizmiştir. Bir yandan Şanghay İş birliği
Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS’e yönelik söylemsel flörtler, diğer yandan NATO’nun
genişleme stratejilerine (Finlandiya ve İsveç’in katılımı gibi) verilen
onaylar, Türkiye’nin bir eksen inşa edemediğini, aksine eksenler arasında
boşluk doldurmaya çalıştığını göstermektedir.
Benzer şekilde “Dünya beşten büyüktür” retoriği ile BM
kürsülerinde dile getirilen eleştiriler, sahadaki reel politik ile
çelişmektedir. İslâm dünyasının liderliği iddiası, çoğu zaman Batı ile pazarlık
masasında bir koz olarak kullanılmaktadır. Gazze zulmüne karşı uluslararası
toplumdan çözüm ve çare bekleyen hükümet, dünyanın kendilerinden daha büyük
olduğunu iddia ettiği beş ülkenin insafına sığınmıştır.
Bütün bu süreçleri ve zikzakları reel politiğin bir gereği olarak lanse
eden yazarlar, akademisyenler, derin bir çaresizlik içindedir. Cumhurbaşkanı
Erdoğan’ın söylemlerini desteklemek ile meşgul olurken tam tersini
işittiklerinde bu sefer çelişkili başka argümanlar ile söylemleri güçlü kılmaya
çalışıyorlar. Sonunda sığındıkları en güçlü argüman, rasyonel politikalar
söylemi oluyor. Bir maymuncuk gibi bütün kapıları açan bu söylem, bir irade,
duruş ve tavırdan yoksun tamamen konjonktürel bir konumlamayı teşvik ediyor.
Mesela, akılcı bir yaklaşımla yüz bin masum Gazzeliyi katletmiş işgalci “İsrail”
varlığı ile normalleşebilir. Pedofili bir sapkın olan Trump ile, ABD
sömürgeciliğinin diğer devletlerin varlıklarına çökerek gasp etmesine rağmen
samimiyet kurup müttefiklik yapabilir.
Ulusal çıkarlar ve milli menfaatler adına atılacak her adım, halkın
duygularına ve isteklerine muhalif olsa bile meşrudur. Rasyonel politikalar
izlenecek diye Gazze zulmüne karşı sağır ve kör kalan yöneticiler, liberal
politikalar izlenecek diye bütün sömürgeci finans araçlarını topraklarına
sokmaktan çekinmezler. Toplumun menfaatleri, refahı ve huzuru, devletin
izleyeceği makyevalist siyasetten daha önemli değildir.
Bu çarpık ve arada kalmış politik süreçleri biraz daha örneklendirelim…
1- Avrupa Birliği Üyelik Müzakereleri (2002-2026)
Türkiye 2000’lerin başında Avrupa Birliği reformlarını hızlandırdı. 2005’te
tam üyelik müzakereleri başladı. Ancak ilerleyen yıllarda bir yandan “AB
stratejik hedeftir.” denildi, diğer yandan Avrupa karşıtı sert söylemler
yükseldi. AB normları ekonomik güven için kullanılmaya devam edilirken, iç
siyasette “yerli-milli” çizgi öne çıkarıldı.
2- “Komşularla Sıfır Sorun”dan Bölgesel Yalnızlığa Geçiş
(2009-2016)
Dışişleri Bakanı ve sonra Başbakan olan Ahmet Davutoğlu döneminde Türkiye; Suriye,
İran, Irak, Mısır ve Körfez ülkeleriyle aynı anda yakın ilişkiler kurmaya
çalıştı. Ancak Arap Baharı sonrası; Suriye ile savaş noktasına gelindi, Mısır
ile ilişkiler koptu, Suudi Arabistan ve BAE ile gerilim arttı.
3- Suriye Politikası: Esad ile Kardeşlikten Rejim
Değişikliği Hedefine, Oradan Normalleşmeye…
Arap Baharı’ndan önce “kardeşim Esad” olan zalim Beşar, Arap Baharı
süresince “katil Esad” olmuştu fakat süreç tamamlanıp yenilmeyince, yeniden “dostum
Esad” olarak anılmaya devam etti. Şimdi ise devrilen rejim ile iyi ilişkiler
yürütülmektedir. Fakat Türkiye, Suriye’nin geleceğini belirleyen ana aktör
olamadı, ABD-Rusya-İran üçgeni arasında sıkıştı. Şimdi Trump, “anahtarı
Erdoğan’ın elinde” dediği Suriye’den, özel temsilcisini bir an bile
ayırmıyor. T.C. Dışişleri bakanı ve istihbarat başkanı gibi bürokrasi kanadı
ise Şam Emevi Camii’nde görüntü vermek dışında bir icraat gösteremediler.
4- NATO Üyesi Olup Rusya’dan S-400 Alınması (2017-2020)
Bu süreçte Lockheed Martin üretimi F-35 Lightning II programından
çıkarıldı, ABD yaptırımları uygulandı. Fakat aynı dönemde Türkiye; NATO’dan
çıkmadı, İncirlik üssü açık kaldı, Batı finans sistemine bağımlılık sürdü.
5- Rusya-Ukrayna Savaşında Denge Politikası (2022-2026)
Ukrayna savaşında ise Türkiye hem Kiev’e Bayraktar TB2 satmış hem de Rusya
ile enerji ve ticaret ilişkilerini sürdürmüştür. Montrö Sözleşmesi’nin
uygulanması ve tahıl koridoru diplomasisi, Ankara’ya uluslararası alanda
belirli bir manevra alanı kazandırmıştır. Fakat bu manevralardan Amerika
kazançlı çıkmıştır. Zira değerli madenler ve kıymetli rezervler konusunda ABD,
Ukrayna’nın zenginliklerine çökme fırsatı bulmuştur.
6- İşgalci “İsrail” Politikası: Sert Söylemlere Rağmen
Ticareti Sürdürme Çelişkisi
Son 20 yılda Yahudi varlığı ile bir küs bir barışık ilişki yaşayan
hükümetin, Filistin’e saldırınca gürlediği, ortalık yatışınca durulduğu bir
sürece şahit olduk. Onlarca kez gürlemesine rağmen bir kez bile yağmayan
Türkiye hükümeti, bu edilgen durumunu yine aynı rasyonel politika maymuncuğu
kullanarak temize çıkarıyor. Fakat artık ne kadar sert söylem ve kınama mesajı
verilirse verilsin son yaşanan Gazze zulmü gösterdi ki, Yahudi varlığı “İsrail”,
dünyayı ateşe verse reel politika gereği kimse kılını kıpırdatmayacak.
7- ABD ile Stratejik Ortaklık Söylemi Fakat Sürekli Güven
Krizi
NATO ortaklığı sürerken Suriye’de YPG’yi destekleyen ABD, içeride ve sınır
ötesinde terör unsurlarını finanse edip Türkiye’ye karşı kullandı. Rusya
yakınlaşması sonrası CAATSA ve F16/F35 krizleri yaşandı. Tutuklu bulunan
ajanların bırakılması için ricacı olan Trump, ikiletilmedi. Trump bu durumla alakalı
olarak Aralık 2025’teki bir röportajında, Türkiye’de uzun süre tutuklu kalan
kişilerle ilgili Erdoğan’ı aradığını belirterek, “Dedim ki: ‘Onları
serbest bırakmalısın!’ O da yaptı.” sözleriyle övünmüştür.
Bütün bu yaşananlar için bazı güzellemeler yapıldı:
-
Denge siyaseti
-
Stratejik otonomi
-
Çok yönlü dış
politika
-
Neo Osmanlıcılık
-
Pragmatik
normalleşme
Fakat gerçekleşen sonuç; Türkiye, birçok güç merkezi arasında aynı anda
ilişki kurmaya çalışırken net, sürdürülebilir ve kurumsal bir stratejik eksen
oluşturmakta zorlandı. İlkesiz, ideolojisiz, temel fikir ve metottan yoksun
kaldı. Dünya siyasetinde etki ve tesiri azaldıkça azaldı, askerî üretim
kapasitesi ile adından söz edildi lakin bunu siyasal bir baskı aracı olarak
kullanamadı. Mazlumların imdadına koşmadı, zalimleri susturmadı, katilleri
durdurmadı. Bütün kritik eşiklerde hep edilgen tavır almak zorunda kaldı. Son
olarak ABD-İran savaşında da hem net bir pozisyon ortaya koyamadı hem de
beklediği menfaati elde edemedi.
ABD-İran gerilimleri ve işgalci “İsrail” ile İran arasındaki çatışmalarda Ankara
doğrudan askerî angajmandan uzak durmuştur. Bu durum bazı çevreler tarafından “akılcı
liderlik” olarak yorumlansa da Trump’ın yaptığı “Türkiye’ye bazı şeylere
girmemelerini söyledik” tarzındaki açıklamalar, Ankara’nın stratejik
kararlarının ne ölçüde bağımsız olduğu sorusunu yeniden gündeme taşımıştır. NATO
üyeliği, ABD ile ekonomik ilişkiler, Batı finans sistemine entegrasyon, Enerji
bağımlılığı ve Bölgesel güvenlik dengeleri Türkiye’de karar alıcıların elini
kolunu bağlayan sebeplerdir.
Bu yüzden AK Parti iktidarının dış politikada kullandığı “güçlü, bağımsız
ve meydan okuyan devlet” imajı, içerideki seçmen kitlesini konsolide etmek için
kullanılan hamasi bir retoriktir. Ancak veriler incelendiğinde;
- Dış borç stokunun GSYH’ye oranı ve dolar ihtiyacının bazı kritik
dönemlerde Amerika tarafından karşılanması,
- Yabancı sermayeye olan bağımlılık ve küresel şirketlere yatırım
yapmaları için Amerika’nın referans olması,
- Savunma sistemlerindeki (S-400 vs. F-16/F-35) kilitlenmeler,
- Yerli olduğu zannedilen KAAN savaş uçaklarının bile motorlarının ABD’den
alınması,
- Uluslararası sistemde verilen rol ve görevlerin dışına çıkılamaması,
- Gazze Barış Planı sonrasında 100 milyar dolarlık ticaret anlaşması
gibi bir takım basit veriler bile Türkiye’nin ABD yörüngesinden
çıkamadığını teyit etmektedir. Kapitalist dünya sistemine bu denli entegre
olmuş bir devletin, o sistemin kurucu gücü olan ABD’ye rağmen kalıcı bir dış
politika izlemesi teorik olarak mümkün değildir.
Mevcut uluslararası sistem, ulus devletlerin “bağımsızlık” illüzyonu
üzerine kurulmuştur. Türkiye örneğinde görüldüğü üzere, ne kadar büyük askerî
kapasiteye veya stratejik konuma sahip olursanız olun, kapitalist finansal
sisteme ve Batılı siyasi kurumlara bağlı kaldığınız sürece “uyduluk”
statüsünden kurtulmanız mümkün değildir.
Bugün Türkiye’nin ve İslâm coğrafyasının yaşadığı “istikamet sorunu”,
özünde bir kimlik ve otorite sorunudur. Batılı paradigmalarla
(ulus-devlet, kapitalizm, laik diplomasi) üretilen dış politika çözümleri,
Müslümanları sadece küresel güçlerin satranç tahtasında birer piyon haline
getirmektedir.
Türkiye’nin dış politikadaki istikamet sorunu yalnızca günlük diplomatik
krizlerle açıklanamaz. Bu sorun aynı zamanda ekonomik bağımlılık, güvenlik mimarisi,
uluslararası sistem ve medeniyet perspektifiyle doğrudan bağlantılıdır.
Bu perspektife göre; İslâm dünyasının asıl sorunu, sadece kötü liderlik ya
da yanlış diplomasi de değildir. Asıl problem, ümmetin parçalanmış olması ve
Batı merkezli uluslararası sistem içinde bağımlı devletler halinde yaşamaya
zorlanmasıdır.
Bu görüşten hareketle doğal kaynakları, genç nüfusu, enerji hatları ve
stratejik coğrafyasıyla İslâm dünyası birleşik bir siyasi irade ortaya
koyabilseydi küresel düzlemde çok daha güçlü bir aktör haline gelebilirdi.
Ancak modern(!) uluslararası sistemin dışına çıkmayı hayal edemeyen, her
anlamda bataklığa saplanmış vahşi kapitalizme alternatif olarak İslâm’ı
sunamayan liderler eliyle bu potansiyel heba ediliyor.
Dayatılan sistemler içerisinde pozisyon alan değil, kendi sistemini
uygulayan ve telkin eden bir devlet ancak ‘Büyük Devlet’ statüsüne aday
olabilir. Bu devletler senarist, yönetmen ve başrol oyuncuları olarak kural
koymaya devam eder. Onlara yakınlaşarak ve onlardan gelecek görevi
kutsallaştırarak dünya siyasi tarihinin sadece bir figürü olursunuz.
Dolayısıyla Müslümanların içine düştüğü bu bağımlılık sarmalından çıkış
yolu, yapay sınırlarla bölünmüş ulus devletlerin birbirine eklemlenmesi değil, İslâm
akidesi üzerine kurulu İstikamet sahibi bir İslâm Devleti’nin (Hilâfet)
yeniden ikamesidir.
Mevcut sistem içerisinde Türkiye, Batı’nın ileri karakolu ve ekonomik bir
pazarı olmaktan öteye geçememektedir. Gerçek bağımsızlık ve bölge liderliği,
Batı’nın sunduğu misyonlara talip olmakla değil İslâm’ın sunduğu özgün ve köklü
nizamı hayata geçirmekle mümkündür. Müslümanların izzeti, küresel kapitalist
dengelere bel bağlamakta değil İslâm Hilâfet Devleti’nin sancağı altında
yeniden birleşerek dünyaya adalet ve irade göstermekte gizlidir.
Allah’ın vaadi haktır ve bu müjde, sahibini beklemektedir. [وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْاَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۖ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ د۪ينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْنًاۜ] “Allah, içinizden, iman edip de
salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi
onları da yeryüzünde mutlaka egemen (halife) kılacağına, onlar için hoşnut ve
razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından
kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur.”[1]


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış