Günümüz kapitalist dünyasının önemli bir parçası olan ulus devletler,
kutsanmış sınırlarla çevrili ve genellikle içerisinde bulunan diğer azınlıklara
baskın gelmiş bir ırkın temsil edildiği bağımsız devletler olarak kabul
edilirler. Özellikle Hilâfet’in ilgasının ardından İslâm toprakları üzerinde
kurulmuş bu devletlerde, sınırların çevrelediği vatanın ve çoğunluğu teşkil
eden milletin kutsallığı gibi bağımsızlığın(!) ve bu bağımsızlığı elde etmede
verilen mücadelenin kutsallığı da tartışılmazdır. Zira bu bağlamda dünyada
hemen her devletin bir bağımsızlık günü, düşmandan kurtuluş hikayesi ve bunu
gerçekleştiren kahramanları mevcuttur.
Toplumlar nezdinde bağımsızlık algısının önemi büyüktür. Bütün ulus
devletlerin halkları, kendi devletlerinin bağımsız olduğunu düşünürler, aksi
görüşleri ve bunları ispatlayan delilleri kabul etmek istemezler ve buna karşı
dururlar. Bu vakıa, kapitalizmin yayılmacılığının bir tezahürü olarak yapay
ulus devletler üzerinde oluşturmuş olduğu algının neticesidir. Kapitalizm
sömürü üzerine kurmuş olduğu yayılmacılığını gerçekleştirirken, dünyaya taşımış
olduğu değerlerle toplumları etkilemeyi ve üzerlerinde siyasi nüfuz oluşturmayı
hedefler. Dolayısıyla demokrasi, özgürlükler, insan hakları, hukukun üstünlüğü
ve tam bağımsızlık gibi kavramlar bu bahsettiğimiz türden kavramlardır.
Ancak son birkaç yılda yaşanan gelişmeler, toplumlar nezdinde kapitalizme
ait değerler hakkında şüphelerin oluşmasına sebep oldu. Gazze soykırımı ve
Epstein dosyalarının ifşası, tüm dünyada uluslararası düzene, onun hukuk
sistemi ve insan hakları konusundaki ciddiyetine karşı büyük soru işaretleri ve
hayal kırıklıkları oluşturmuştur. Ancak, özellikle İslâm coğrafyasındaki
devletlerin nasıl bir zillet içerisinde oldukları son süreçte ifşa olmasına
rağmen, bu devletlerin bağımsızlığı algısının toplumlar nezdinde sarsılmasında
etkili olamamıştır. Zira bu konu, üzerinde düşüncelerin değil duyguların egemen
olduğu hassas bir konu olup ciddiyetle ele alınması gerekir.
1- Müstakil/Bağımsız Devletler:
Burada öncelikle bağımsızlığın ve onu belirleyen kriterlerin neler olduğu
konusu önem arz etmektedir. Bu mesele; devletlerarası durum incelenmeden,
ülkelerin ideolojik yönelimlerinin olup olmadığına bakılmadan ve küresel
platformdaki tesirleri göz önünde bulundurulmadan belirlenebilecek bir mesele
değildir. Açıkçası bir devletin Birleşmiş Milletler’de (BM) tanınması,
bayrağının olması, ordusunun bulunması veya yöneticilerinin belirlenmesi için
seçime gidilmesi, onun bağımsız/müstakil bir devlet olduğunun göstergeleri
değildir.
Bir devletin bağımsız olup olmadığını belirleyen kriterler; üzerine inşa
edildiği ideolojisi, dış politikasını kimin belirlediği, güvenlik ve ekonomisi
üzerinde kimin etkili olduğu, yönetici elitin arkasında küresel bir gücün olup
olmadığı, devletin küresel siyasette ne kadar etkili olduğu veya küresel
baskılara ne kadar dayanabildiği gibi kriterlerdir.
Bugün dünyada BM’de üyeliği bulunan ve bağımsız olarak kabul edilen 195
devlet vardır. Bu devletlerin bağımsızlığı, resmî ya da -daha iyimser bir
ifadeyle- hukuki olarak kabul edilen türden bir bağımsızlıktır. Bu devletlerin
tamamına yakınının bağımsızlığı, devletlerarası durumdaki yerleri ve dünya
siyasetindeki tesirleri açısından pratikte herhangi bir geçerliliğe sahip
değildir. Mesela, bir asırdan fazla bir süredir Yahudi işgali altında olan;
halkı katledilen, topraklarından sürülen, zindanlara atılan ve son üç yılda da
dünyanın seyrettiği ve hatta desteklediği bir soykırıma maruz kalan Filistin de
-BM’ye göre- gözlemci statüsündeki bağımsız devletlerden birisidir.
Dolayısıyla gerçek anlamda bağımsız/müstakil devlet; pratik olarak iç ve
dış siyasetinde kendi maslahatlarını tamamen kendisi belirleyip siyasetini bu
maslahatlara göre yürütebilen devlettir. Bu devletler başka büyük bir devletin
emir komuta alanına girmezler, kendi maslahatları doğrultusunda ittifaklar
kurarlar veya ittifakları bozarlar ve uluslararası siyasette de etkili olma
kapasitesine sahiptirler.
Bu izahatlar çerçevesinde, ulus devletlerin geneli ve özellikle İslâm
toprakları üzerinde kurulmuş olanları, resmî veya hukuki açıdan bağımsız
görünmekle birlikte bu, devletlerarası durumun pratiği açısından geçerli
değildir. Bir devletin gerçek anlamda bağımsızlığı; tüm dünyada ve uluslararası
kurumlar nezdinde resmî ya da hukuki açıdan bağımsız olarak tanınmasa bile
siyasi, ekonomik, askerî/güvenlik ve stratejik kararlar alma açılarından hiçbir
küresel gücün tesirinde kalmadan kendi ideolojisinin göstermiş olduğu
maslahatlara göre siyaset yürütebilmesi ile gerçekleşir.
Buna göre; dünyaya egemen olan kapitalist ideolojinin öncü devletleri olan
Amerika ve İngiltere başta olmak üzere, komünizmin artığı olan ve sahip
oldukları ekonomik güçle kapitalist ideolojiye uyum sağlamakta zorluk yaşamayan
Rusya ve Çin, bağımsız/müstakil devletlerin ilk sırada gelenleridir. Eski
gücünü ve özellikle Afrika’da sahip olduğu sömürgeleri önemli ölçüde kaybetmiş
olsa da Fransa, bu listeye dahildir. Bu 5 devlet aynı zamanda Birleşmiş
Milletler Güvenlik Konseyi’nin de daimî üyeleridir ve dünya siyaseti üzerinde
güçleri ve kendi çıkarları doğrultusunda etkisi bulunan devletlerdir.
Dünya siyasetine tesir açısından önemli etkileri olmamakla birlikte
Avrupa’nın önemli ekonomik gücü Almanya ve yine yakın geçmişte önemli bir
küresel güç iken bugün bu özelliklerinin uzağında kalan İtalya, bağımsız
devletlerden diğerleridir. Liste, Portekiz ve İspanya şeklinde devam edebilir.
Bunlara ilave olarak; Avrupa’nın birçok devletini, üzerinde herhangi bir
küresel mücadeleyi gerektirecek önemi haiz niteliklerinin olmamasından dolayı,
bağımsız ancak devletlerarası durumda herhangi bir gücü ve tesiri olmayanlar
listesine eklemek mümkündür.
Dolayısıyla devletlerin; askerî, siyasi ve ekonomik yapılarının yanında
dünya siyasetini yönlendirme konusundaki tesirleri, tahakküm altına aldıkları
alanlar ve küresel baskılar karşısındaki tutumları göz önünde
bulundurulduğunda, adeta sırtlanlar sahnesi haline gelmiş bu dünya düzeninde
müstakil devlet yani gerçek anlamda bağımsız devlet diye adlandırılabilecek
devletlerin sayısının çok az olduğunu anlamak hiç zor değildir.
2- Birinci Devlet:
Burada, bağımsız devletler içerisinde dünya siyasetine etki bakımından
birinci sırada bulunan devlete de değinmek gerekmektedir. Bu, bugünün meselesi
olmayıp devletlerarası durumun hiyerarşik yapısının bir sonucu ve dünya
siyasetinin yönlendirilmesinin doğal bir şartı olarak tarihin her döneminde
güçlü olanın sözünü geçirmeye çalıştığı bir vakıadır. Bu nedenle devletlerarası
durumda birinci devlet ile diğer güçlü müstakil devletlerarasında sürekli
olarak bir rekabet söz konusudur.
Mesela, eski tarihte Mısır birinci devletken Irak'taki Asurlular bu konumu
üzerinde onunla rekabet halindeydi. Roma birinci devletken Fars Devleti onunla
rekabet halinde ve onu yerinden etme gayreti içerisindeydi. Raşid Halifeler
döneminden Haçlı Savaşları’na kadar İslâm Devleti birinci devletken onun gücüne
yakın rekabet halinde bir devlet yoktu. Daha sonra Fransa birinci devletken
İngiltere bu konumu üzerinde onunla rekabet halindeydi. İslâmi Hilâfet Devleti
vasfıyla Osmanlı Devleti yaklaşık üç asır boyunca birinci devletken Miladi 18.
asrın ortalarına kadar bu konumu üzerinde rakipsizdi.
Ulus devlet merkezli dünya düzeninin temellerinin atıldığı 1. Dünya Savaşı
öncesi Almanya birinci devletken İngiltere ile Fransa, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra da İngiltere birinci
devletken Fransa; bu konumları üzerine onlarla rekabet halindeydi. Sonra 2.
Dünya Savaşı öncesinde İngiltere birinci devletken Almanya bu konumu üzerinde
onunla rekabet halindeydi. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra günümüze kadar ise
Sovyetler Birliği ve İngiltere’nin kendisiyle rekabet halinde olduğu, son
dönemde yaşadığı büyük güç kaybına ve içinde bulunduğu çöküş sürecine rağmen
Amerika, hâlâ birinci devlet konumunu devam ettirmektedir.
Buna göre birinci devlet; küresel siyasete en fazla etki edip onu
yönlendirme gücüne sahip olan, uluslararası düzenin istikametini tayin eden ve
bunun karşısında diğer devletlerin kendi çıkarları için hesaplar yapmak zorunda
kaldıkları devlettir. Onlar, bu konuda ya onunla rekabet eder ya ona yaklaşmaya
çalışır ya da onun baskısını dengelemeye uğraşırlar. Zira bu devlet; siyasi
etki, ekonomik güç, askerî kapasite, uluslararası kurumlar üzerindeki nüfuz ve
diğer devletleri yönlendirebilme kabiliyeti açısından diğerlerinden önde olan
devlettir.
3- Uydu Devlet:
Ulus devlet sisteminin bir sonucu olarak, Osmanlı Hilâfet Devleti gibi
parçalanmış devletlerin toprakları üzerinde kurulan onlarca yeni devleti de
düşündüğümüzde, dünya üzerinde ismi sadece devlet olan yüzlerce oluşumun
bulunması normaldir. Dolayısıyla bu kadar çok devletin birden gerçekten
bağımsız olabilmesi kapitalizmin vakıasına aykırı bir durumdur. Zira kapitalist
ideoloji gibi yayılmacılığı sömürü üzerine oturtulmuş bir yağma düzeninde
devletlerin birbirlerine tahakkümünün olmaması söz konusu değildir.
Dolayısıyla burada, ilk olarak müstakil/bağımsız devletler dışında kalan
devletlerin konumunun ne olduğu sorusu akla gelmektedir. “Uydu” veya “tâbi” devlet kavramı da tam bu noktada
devreye girmektedir. Zira bir devlet görünüşte bağımsız olsa da sadece yöneticilerinin
başka bir devletin ajanı hâline gelmeleri bile onun fiilen uydu veya tâbi
devlete dönüştüğünü gösterir.
Buna göre uydu devlet; özellikle dış siyaseti üzerinde genelde birden fazla
küresel gücün tesirinin bulunduğu devlettir. Bu tip devletler, başka bir
devlete doğrudan “tâbiiyet” bağıyla değil daha çok çıkar bağıyla
bağlıdırlar. Uydu devletler, kendi iç siyasetlerinde genel olarak bağımsız
devletlerdir. Bu genelliği bozan ise çoğunlukla İslâm toprakları üzerindeki
uydu devletlerdir. Bunun en bariz örneği ise bir zamanlar uydu devlet olan ve
bugün artık bu vasfını da yitiren Türkiye’dir. Zira Türkiye, dış siyasetini
Amerika veya İngiliz ekseninde yürütürken, iç siyasetinde de bu devletlerin
yoğun mücadelesinin tesiri altındaydı.
Özetle uydu devletler, dış siyasetinde büyük ölçüde kendi çıkarına uygun
gördüğü büyük bir devletin ekseninde hareket ederler ve bu eksenden kolay kolay
ayrılamazlar. Mesela Japonya, iç siyasetinde bağımsız hareket eden ancak dış
siyasetini 2. Dünya Savaşı’ndan sonra tamamen Amerikan siyaseti ekseninde
yürüten bir uydu devlettir. Keza Avustralya, iç siyaseti üzerinde önemli bir
İngiliz etkisi olmasına rağmen, dış siyasetini çıkarları doğrultusunda zaman
zaman Amerika veya İngiltere ekseninde döndürür. Benzer durumda olan Kanada da
çıkarları doğrultusunda dış siyasetini Amerika, İngiltere ve bunlara nispeten
daha az Fransa ekseninde yürüten bir uydu devlettir.
Bunlara bugün güncel vakıada, Amerika’nın saldırılarına maruz kalsa da
bölgede yıllarca Amerikan siyasetini yürüten ve onun bölgedeki çıkarları uğruna
Müslümanları katletmekten bile geri durmayan İran’ı da henüz statüsü
değişmemişken, Amerika’nın uydu devleti olarak örneklere dahil edebiliriz.
4-
Tâbi Devletler ve Türkiye’nin Konumu:
Tâbi devlet; dış siyasetinde tamamen ve
iç siyasetinin de bir kısmında büyük bir devlete bağlı olarak hareket eden
devlettir. Bunun uydu devletten farkı, dış siyasetini kendi çıkarlarına göre
değil, tâbi olduğu devletin çıkarlarına göre
yürütmesidir. Bu, devletlerarası siyasette bir devletin inebileceği en düşük
seviyedir. Öyle ki tâbi devlet, ister iç ve isterse dış siyasetinde olsun bütün
stratejik meselelerde adeta tâbi olduğu devletin tebaasından bir parçaymış gibi
hareket eder. İslâm coğrafyasında Mısır ile Amerika arasındaki ilişki bu şekildedir.
Bu konudaki en çarpıcı örnek ise Türkiye’dir. Türkiye siyasetinin son
çeyrek asrında söz sahibi olan AK Parti iktidarı, Amerika’nın açık desteğiyle
içerideki İngiliz yapısının etkisini önemli ölçüde kırdıktan sonra Türkiye’nin
dış siyasetinde de yeni bir rota belirlemiştir. Zira AK Parti öncesi Türkiye
dış siyasetini kendi çıkarını gözeterek Amerika veya İngiltere ekseninde
yürüten bir uydu devletti. Bugün ise artık dış siyaseti tamamen Amerika’nın
çıkarlarını önceleyecek şekilde yürüten bir devlet haline gelmiş, uydu
devletten Amerika’nın tâbisi bir devlet hâlini almıştır. Şimdi birkaç başlık
üzerinden bunu açıklamaya çalışalım:
Türkiye bugün bölgede Amerika’nın en önemli dayanaklarından biri olarak
bölgesel güç haline getirilmeye çalışılan bir devlettir. Bütün bölgesel
anlaşmazlıklarda arabulucu rolünü üstlenen, Suriye’de devrim öncesi ve
sonrasında Müslümanların yanında yer alıyor görüntüsü vererek rejimin
düşmesinin önüne geçen, Gazze’de fiilî olarak Yahudi varlığının arkasında
olmasına rağmen, Müslümanların tarafındaymış rolünü oynayarak ateşkese giden
yolun önünü açan “Ilımlı Güç” misyonuna sahiptir.
Bugün güncelliği devam eden ve iç siyasette karşımıza sıklıkla çıkan “Terörsüz
Türkiye Projesi” de Amerika’nın Ortadoğu’daki istikrar stratejisinin
Türkiye’nin iç siyasetiyle ilişkili halidir. Zira bu projenin temelinde,
bölgedeki silahlı örgütlerin tamamının tasfiyesi ve silahların devletlerin
elinde toplanması yatmaktadır. Buradaki hamle esasen PKK’nın tasfiyesi ile onu
destekleyen bölgesel yönetimin üzerindeki İngiliz tesirini kırmaktır.
Dolayısıyla Terörsüz Türkiye Projesi, Amerika’nın bölge istikrarının tesisi ile
alakalıdır.
Amerika İran’a ilk saldırdığı anda Dışişleri Bakanı Hakan Fidan yapmış
olduğu İran’ı suçlar nitelikteki ilk açıklamasıyla, Türkiye’nin bu konudaki
tutumunu net şekilde ortaya koymuştur. Gelen tepkiler üzerine Türkiye daha
sonra bu konudaki tavrını değiştirerek İran’la ilişkilerini ılımlı şekilde
yürütmüştür. Ancak Amerika Başkanı Trump, İran saldırıları sırasında
Türkiye’nin tutumuna ilişkin, “Onlar son derece destekleyiciydi.”
ifadelerini kullandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı “harika bir lider” diye
niteleyen Trump, “Bence Türkiye şahaneydi. Aslında harikaydı; girmemelerini
istediğimiz işlerin dışında kaldılar.” dedi.
Gazze ateşkesi, Suriye’de rejimin korunması ve yeni yönetimin
yönlendirilmesi, İran saldırıları sırasında Amerika’ya verilen destek ve daha
birçok meselede Türkiye ve dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan, sürekli olarak
Trump’ın övgüsüne ve teşekkürlerine mazhar(!) oluyor. Dikkat edilecek olursa,
tutarsızlıkları ve ön görünmezliği ile meşhur olan Amerika başkanı Trump’ın
belki de tek istikrarlı olduğu ve tutarlı davrandığı konu, Türkiye ve
Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında sürekli olarak sarf ettiği övgü sözleridir. Yalnızca
bu bile Türkiye’nin, Amerika’nın tâbi devleti olarak siyasi çizgisinin ifşa
olması açısından yeterlidir.
5- İslâm Toprakları Üzerindeki Devletlerin Niteliği:
İslâm toprakları üzerinde halkı Müslüman olan devletlerin devletlerarası
durumdaki statülerine gelince; bu devletler, Osmanlı Hilâfet Devleti’nin
ilgasının ardından, birbirlerinden sömürgeci kâfirlerin çizmiş olduğu
sınırlarla ayrılan ve geneli milliyetçilik esasına göre oluşturulmuş
devletlerdir. Halkları, bütün fikrî ve siyasi taarruzlara rağmen hâlâ
bünyelerinde İslâm’ı barındırdıkları halde bu devletler, İslâmi hiçbir niteliğe
sahip olmayan ve her biri kapitalist esaslar üzerine kurulmuş devletlerdir.
Yani devletlerin taşıdığı değerlerle halkın değerlerinin taban tabana zıt
olduğu zorlama yapılardır.
Bu devletlerin varlığı, kapitalizmin yayılmacılığı gereği bir sömürü
yöntemi olan ve ele geçirilmesi veya idare edilmesi imkân dahilinde olmayan
oluşumların “böl, parçala, yönet” stratejisiyle kolay ele
geçirilebilecek bölgeler haline getirilmesinden ibarettir. Onlar, asırlar
boyunca yenemedikleri İslâm ordularını ve ele geçiremedikleri İslâm
topraklarını, işbirlikçi hainlerin yardımlarıyla Osmanlı Devleti’ni ortadan
kaldırarak, kolay yutulabilir lokmalar haline getirdikleri zayıf ulus
devletlerle elde etmişlerdir.
Halkının iman ettiği akide ile kendilerine hükmeden devletin
akidesinin/ideolojisinin taban tabana zıt olduğu devletler, dünya üzerindeki en
zayıf devletlerdir. İslâm toprakları üzerindeki devletlerde olduğu gibi bu
devletler, askerî ve ekonomik açılardan kuvvetli olsalar bile ideolojik
vasıfları bulunmadığı için siyasi açıdan zayıftırlar. Onların tesirleri ancak
uydusu veya tâbisi oldukları devletlerin müsaade
ettikleri kadardır. Mesela, Amerika’nın tâbi devleti olan Türkiye’nin bölge
siyaseti veya dünya siyaseti üzerindeki tesiri, ancak Amerika’nın desteklediği
veya müsaade ettiği kadardır. Nitekim biz, bu devletlerin içinde bulundukları
vahim tabloyu son birkaç yıl içerisinde Suriye, Gazze ve Lübnan’a karşı Yahudi
varlığının yürüttüğü saldırı, işgal, katliam ve soykırım girişimleri sırasında
net şekilde gördük.
Bu açıklamalar ışığında görülüyor ki, İslâm toprakları üzerinde kurulmuş
ulus devletlerin tamamı, uydu veya tâbi
devletlerdir. Bu devletler içerisinde müstakil/bağımsız bir devlet yoktur.
Hatta hızla değişen güç dengeleri neticesinde Amerika’nın bölgede tek egemen
güç haline gelmesi, bu devletleri tabi düzeyine indirmektedir. Zira bir
devletin uydu veya tâbi olması, gücüyle alakalı değil kendisine tahakküm eden
devletin üzerinde sahip olduğu nüfuzla alakalıdır. Mesela, Türkiye bundan 30
yıl öncesine göre her alanda daha güçlüyken, yöneticilerinin Amerikan ajanı
olmaları sebebiyle üzerindeki dengeler hızla değişmiş ve gücü artmasına rağmen
uydu devletten tabi devlet düzeyine inmiştir. Bugün aynı duruma, bir uydu
devlet olan İran üzerinde Amerika’nın onu tâbi devleti yapmak için
gerçekleştirdiği saldırılar üzerinden de şahit olmaktayız.
Sonuç olarak, İslâm ümmetinin şu anda kendisine ait bağımsız bir devleti yoktur. Mevcut İslâm toprakları üzerinde kurulmuş devletler, mutlak şekilde Batılı güçlerin nüfuzu altında olan uydu ve tâbi devletlerdir. İslâm ümmeti ancak; dava erlerinin gayreti, ümmetin evlatlarının dirayeti ve Allah’ın Subhanehu ve Teâlâ’nın yardımıyla 2. Râşidî Hilâfet Devleti’nin çok yakında kurulmasıyla bağımsız bir devlete sahip olacaktır. Bu ise Allah Subhanehu ve Teâlâ’ya çok kolaydır.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış