NATO KORUR MU, KULLANIR MI?

Fuad Hamidoğlu

Bugün biz; önemli bir gerçekle karşı karşıyayız; Türkiye daha önce hiç tanık olmadığı tarihî bir kavşakta bulunuyor. Sadece boğucu ekonomik krizler ve tehlikeli sosyal değerler erozyonu nedeniyle değil aynı zamanda Orta Doğu’yu kan ve ölümle yeniden dizayn eden jeopolitik bir girdabın tam merkezinde olması nedeniyle Türkiye bu gerçekle karşı karşıya bulunuyor.

Hem Ortadoğu ile sınırlarının olması, hem Afrika ve Rusya’ya komşu olması, hem de Avrupa ve ABD ile NATO üzerinden müttefik olması Türkiye’nin rolünü değerli kılıyor.    

Türkiye’nin NATO ile ilgili bağlantısı ve rolünü iyi anlayabilmek, NATO’nun kurulduğu küresel siyasi ve ideolojik ortamı iyi anlamaktan geçer.

ABD’nin Bilinmeyen Stratejik Zaafı

Jeostratejik ve jeopolitik konum açısından, ABD’nin en yakın kıyısı ile Avrupa arasındaki deniz mesafesi, yaklaşık 6 bin kilometredir. Ayrıca, ABD’nin en yakın kıyısı ile Doğu Akdeniz kıyısı arasındaki deniz mesafesi ise, yaklaşık 12 bin kilometredir. Yani ABD’nin İslâm coğrafyası -Orta Doğu- ile hiçbir kara sınırı veya yakınlığı bulunmamaktadır.

Atlantik Okyanusu ve Hint Okyanusu ile çevrili olması ABD için doğal bir güvence olmakla beraber, kendi coğrafi sınırları sömürmek için İslâm coğrafyasına oldukça uzak bir mesafededir. Bu hedefe ulaşması için her daim İslâm coğrafyasında kendisine tabi veya yörüngesinde hareket eden uydu devletler var etmiştir. Ayrıca Amerikan halkı, dokusu heterojen (karma) bir toplumdan oluştuğu için bu yapıyı ayakta tutacak ortak bir motivasyona, yani sürekli “savaş çıkarmaya” ihtiyaç duyan bir siyaset izlemektedir.

ABD’nin İslâm coğrafyası ile kara sınırlarının olmayışının olumsuzluğunu aşmak için 70’ten fazla ülke ve bölgede 750 adet faal askerî üs ve 11 adet faal uçak gemilerinden oluşan dünya çapında devasa bir askerî ağ kurmuştur.

Avrupa’nın Bilinmeyen Stratejik Zaafı

Avrupa’nın Balkanlar ve Türkiye üzerinden Ortadoğu’ya yakın kara sınırları bulunmaktadır. NATO açısından bunun anlamı şudur: Avrupa ile Asya’yı birbirine bağlayan bir köprü vazifesi gören Türkiye’yi kim kazanırsa, İslâm coğrafyasının kalbine o nüfuz eder. ABD bunun çok erken farkına vardı. Türkiye’de askerî darbeler (1960, 1971, 1980 ve 1997), ABD-İngiliz/Avrupa nüfuz çatışmasının tezahürü olarak ortaya çıktı.

Avrupa; 1492 sonrasında, doğal kaynaklar ile altın ve gümüş gibi değerli madenlerin Avrupalı devletlerin yararına aktarılmasına dayanan kapsamlı bir sömürge stratejisi aracılığıyla Latin Amerika’nın zenginliklerini yağmaladı.

20. Yüzyıl: İttifaklar Çağı

Birinci Dünya Savaşı (1914–1918), İkinci Dünya Savaşı (1939-1945) ve Soğuk Savaş (1947–1961) dönemleri, özellikle İngilizlerin kendi sömürgelerini ve siyasi nüfuzlarını korumak amacıyla kurduğu ittifaklar kritik öneme sahipti. Önce “Üçlü İtilaf”, “Mihver Devletleri” ve “Bağdat Paktı” gibi ittifaklar ortaya çıkmış; daha sonra NATO ve Varşova Paktı gibi kurumsallaşmış antlaşmalar oluşmaya başlamıştır.

NATO’nun Öncesi

İkinci Dünya Savaşı, 1 Eylül 1939’da Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesiyle patlak verdi. Bu olay, İngiltere ve Fransa’nın 3 Eylül 1939’da Almanya’ya savaş ilan etmesine yol açtı. Savaş, ilerleyen süreçte genişleyerek dünya devletlerinin çoğunu kapsar hale geldi ve iki kampa ayrıldı: Bu bloklaşma; Mihver Devletleri (Almanya, İtalya ve Japonya) ile Müttefik Devletlerinden (İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği ve ABD) oluştu.

Türkiye’ye gelince; O, İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesine yedi ay kala sembolik olarak Müttefik Devletler tarafına katıldı.

İkinci Dünya Savaşı Sonrası Küresel Değişim

İkinci Dünya Savaşı’nın (1945) ardından dünya; geleneksel Avrupa güçlerinin çöküşü ile ABD ve Sovyetler Birliği’nin süper güç olarak yükselişine tanıklık etti. Bu durum “Soğuk Savaş” dönemini başlatan radikal değişimleri beraberinde getirdi.

ABD Açısından İkinci Dünya Savaşı

ABD, Pearl Harbor’a düzenlenen Japon saldırısının ardından Aralık 1941’de resmen Müttefikler safına katılarak, İkinci Dünya Savaşı’na aktif ve belirleyici bir biçimde iştirak etti. İlk iki yıl (1939-1941) boyunca Amerika resmen tarafsız kalmış; ancak Japonya ve Almanya’ya karşı yürütülen savaşta büyük bir güç olarak öne çıkmadan önce, İngiltere ve Sovyetler Birliği’ne destek vermiştir.

ABD, bölgesel güç olmaktan çıkıp küresel güce dönüşmek için İkinci Dünya Savaşı sonrasında meydana gelen küresel siyasi boşluğu değerlendirdi. Bu bağlamda krizi fırsata çevirmek adına Marshall Planı ile İkinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı yıkımın ardından Batı Avrupa’yı yeniden imar etmek amacıyla 1948 yılında başlatılan bir Amerikan girişimi başlattı. Bu program kapsamında ABD, dört yıllık bir süre zarfında 13 milyar doları aşan (2024 yılı değeriyle yaklaşık 133 milyar dolara tekabül eden) bir ekonomik yardım sağladı. Bu yardımların amacı; borç kavramını bir araç olarak kullanmak suretiyle borçlu ülkeleri kendisine -siyasi, ekonomik ve askeri açılardan- bağlamaktır.

NATO’nun Kuruluşu

ABD, 1949 yılında (NATO)’nun kuruluşunda ana rol üstlenerek, bu askerî İttifak aracılığıyla İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Sovyetler Birliği’nin Avrupa’daki olası herhangi bir genişleme girişimini caydırmayı ve kollektif savunmayı (Madde 5) amaçladı. Sovyetler Birliği ise buna karşılık yani NATO tehdidine karşı, kendi liderliğinde Doğu Avrupa’yı korumak amacıyla Varşova Paktı’nın (1955-1991) kurulmasını sağladı.

Türkiye bu sürecin neresinde?

Türkiye; Sovyetler Birliği ile 600 kilometrelik bir kara sınırını paylaştığı için bu güce karşı bir kalkan olarak kullanılmak üzere, 18 Şubat 1952 tarihinde ABD denetiminde “Merkezi Rol” üstlenerek paktın tek Müslüman ülkesi olarak NATO’ya katıldı.

Türkiye, savunma harcamalarında üyeler arasında 9. sırada yer alarak yıllık GSYİH’sinin %2,09’unu bu alana ayırmaktadır. Uluslararası raporlara göre bu oranın 2035’te %5’e çıkacağı öngörülmektedir. Türkiye’nin 2026 yılı merkezi yönetim bütçesi, yaklaşık 19 trilyon TL (yaklaşık 447 milyar dolar) ödenekle yürürlüğe girmiştir. Sadece Milli Savunma Bakanlığı’na ayrılan 1 trilyon 943 milyar 965 milyon 746 bin TL'lik (yaklaşık 45,7 milyar dolar) bu devasa harcama; eğitim (Milli Eğitim Bakanlığı: 1 trilyon 452 milyar TL), sağlık (Sağlık Bakanlığı: 1 trilyon 106 milyar TL) ve tarım (Tarım ve Orman Bakanlığı: 438 milyar TL) bakanlıklarının bütçelerinden katbekat daha büyüktür.[1]

Türkiye o tarihten bu yana, bir üye devlet olarak, çok sayıda askerî harekâta, misyona ve savaşa iştirak etmiştir. Bu angajmanlar, uluslararası koalisyonlar veya “Barış Gücü” harekâtı olarak yürütülmüştür. Bunların başında şunlar gelmektedir:

Kore Savaşı (1950-1953) ve Birinci Körfez Savaşı (1990-1991) gibi çatışmalarda NATO üyesi olarak önemli lojistik destek sağlayan Türkiye; 1990'lardaki Balkan Krizleri ve Afganistan’daki Barış Gücü Operasyonlarında da aktif rol oynamıştır. Son olarak IŞİD’e Karşı Uluslararası Koalisyon Operasyonları (2015-2017 ve sonrası) kapsamında Türkiye; NATO’nun da bir parçası olduğu Uluslararası Koalisyon’a ait uçakların, Suriye ve Irak’taki “IŞİD” örgütüne yönelik hava operasyonlarını gerçekleştirmesi amacıyla İncirlik Hava Üssü’nün kullanılmasına izin vermiştir.

NATO’nun kuruluşunun, Batı dünyasını komünist Sovyetler Birliği’nin oluşturduğu tehditlere karşı koruma ihtiyacından kaynaklandığı yaygın olarak bilinmektedir. Neticede Türkiye, Batı bloğunun ayrılmaz bir parçası ve NATO üyesi hâline gelmiştir. Bu gelişme, ittifakın ABD’den sonra gelen- en büyük ikinci askeri gücünün ittifaka katılımını simgelemiştir. Dahası, Türkiye sınırları içerisinde İzmir’de NATO Kara Komutanlığı (LANDCOM) kurulmuş ve bu birlik, günümüze dek NATO’nun hizmetinde kalmıştır.

Komünist sistemin çöküşünün ardından teorik olarak NATO’ya duyulan ihtiyaç ortadan kalkmıştı. Ancak, komünist tehdide karşı koymak amacıyla kurulmuş olan bu ittifakı dağıtmak yerine, sömürgeci kâfir devletler yeni bir düşman kavramı inşa etme arayışına girdiler. Nitekim 1995 yılında NATO Genel Sekreteri Willy Claes, yaptığı bir açıklamada, “Batı’yı ve NATO’yu tehdit eden en büyük tehlikenin İslâmcılık olduğunu” ilan etti. Benzer şekilde, eski Türkiye Başbakanı Binali Yıldırım da Merkel ile düzenlediği bir basın toplantısında, 'Türkiye, NATO’nun sınırlarını korumaktadır.' açıklamasında bulundu. Bu açıklama vasıtasıyla, Türkiye’nin; onların deyimiyle 'İslâmi tehdit'e karşı Batı’nın safında yer alarak, bu sömürgeci kâfir devletlerin taleplerini yerine getirmek uğruna çalıştığı apaçık ortadadır. Özetle; Türkiye, NATO için adeta bir taşeron ve kullanılan bir devlet konumundadır.

NATO’nun Geldiği ve Geleceği Nokta

ABD ile Avrupa arasındaki uçurumun; siyasi, ekonomik ve stratejik açılardan genişlediği aşikârdır. Avrupalı liderlerin Amerika’ya duyduğu güven; özellikle Trump’ın Grönland ve Kanada’yı ilhak etme çağrıları, Maduro’yu tutuklatması ve Ukrayna konusunda Rusya ile yürütülen müzakerelerden Avrupa ülkelerini dışlaması sonrasında ciddi ölçüde sarsılmıştır. Amerika’nın İran’a karşı yürüttüğü son gerilimler ve ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in “ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığı ebedi olmayacak.” yönündeki demeçleri, ABD ile Avrupa arasındaki bu uçurumu daha da derinleştirmiştir.

Tüm bu küstah Amerikan tutumları, NATO üyesi olan birçok Avrupa ülkesini bireysel hareket ederek NATO ve Amerikan hegemonyasının dışında -Çin gibi aktörlerle savunma sanayi dahil- çeşitli alanlarda yeni ortaklıklar aramaya sevk etmiş; hatta son zamanlarda ABD’den bağımsız yeni bir Avrupa savunma ittifakının kurulmasına ilişkin tartışmaları başlatmıştır. Bu son durum şunu göstermiştir; ABD’nin öncülüğünde kurulan bir Batı ittifakı olan NATO’nun, Avrupa ülkelerini bile koruyup koruyamadığı tartışılıyorsa, Ortadoğu’nun kalbinde bulunan Türkiye’yi koruyacak olması hiç düşünülemez. ABD’nin İran savaşında, trilyonlarca dolar haraç aldığı körfez ülkelerini koruyamadığına şahit olduktan sonra şunu rahatça söyleyebiliriz; yarın herhangi bir durumda NATO ile Türkiye’yi de korumayacak.    

Bilindiği üzere Türkiye; 2026 NATO Zirvesi’ne, 7 ve 8 Temmuz 2026 tarihlerinde, başkent Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde ev sahipliği yapacak. İttifakın 36. zirvesi olan ve 2004 İstanbul Zirvesi’nin ardından Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı ikinci zirve olma niteliğini taşıyan bu etkinlik, NATO Genel Sekreteri tarafından daha önce duyurulmuştu.

Belli ki ABD ve Avrupa bu zirvede Türkiye’yi, “Truva Atı” gibi kullanarak NATO’nun geleceğine yön verme noktasında kendi çıkarları doğrultusunda konumlandırmaya devam edecektir.

Tüm bu gelişmeler yaşanırken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 23 Nisan 2026 Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda yaptığı konuşmada "milli egemenlik" vurgusu yapması; Amerikan hegemonyasına boyun eğme gerçeği ile taban tabana zıt, tarihî bir çelişkidir. Amerikalı ekonomist Jeffrey Sachs’ın dediği gibi: "Eğer ülkeniz bir ABD askerî üssüne ev sahipliği yapıyorsa, egemen bir devlet değildir; bu durum, Japonya, Almanya ve Türkiye gibi neredeyse tüm NATO ülkeleri için geçerlidir."

Son olarak tarih boyunca kâfirlerin ve İslâm düşmanlarının kurdukları her ittifak ve yapı yıkılmayacakmış gibi görünse de pragmatik esaslar üzerine kurulduğu için yok olup gitmiştir. Batı’nın kendi çıkarlarını korumak için kurduğu NATO teşkilatının da derin bir uçurumun kenarında bulunduğu hakikati artık görülmelidir. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

[اَفَمَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى تَقْوٰى مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ اَمْ مَنْ اَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلٰى شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِه في نَارِ جَهَنَّمَ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمينَ] "Binasını Allah’a saygı ve O’nun hoşnutluğunu lazanma temeli üzerine kuran mı daha iyidir yoksa binasını kaymak üzere olan bir uçurumun kenarına kurarak onunla birlikte cehennem ateşine yuvarlanan mı? Allah zalimleri doğru yola iletmez."[2] Ve şöyle buyurmuştur:

[مَثَلُ الَّذينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْلِيَٓاءَ كَمَثَلِ الْعَنْكَبُوتِۚ اِتَّخَذَتْ بَيْتاً وَاِنَّ اَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنْكَبُوتِۘ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ] "Allah’tan başka varlıkların korumasına sığınanların durumu, örümceğin durumuna benzer: Örümcek, (ağını) kendine bir yuva edinir, ama yuvaların en çürüğü de örümceğin yuvasıdır. Keşke bilseler!"[3]


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz