“ULUSAL ÇIKAR” PUTU YIKILDI AMA “İSRAİL” TABUSU HÂLÂ KIRILMADI

Emrah Akay

“İnsan”ı merkeze alan İslâm Hilâfet Devleti 102 yıl önce yıkıldı. Yerini “devlet”i merkeze alan Cumhuriyet rejimine bıraktı. O günden bugüne devletin kanun, nizam ve uygulamasına dair ne varsa iyisiyle kötüsüyle dokunulmaz kılındı. “Devlet” mefhumu adeta gizli bir “ilah” vasfına büründü. O sebeple Türkiye’de dış politika tartışmalarının neredeyse tamamı, sihirli bir kavramın etrafında şekillenir: ulusal çıkarlar, milli menfaatler ve devlet aklı. Bu kavramlar çoğu zaman sorgulanamaz, dokunulamaz ve tartışılamaz birer dogma gibi sunulur. Oysa sorun tam da burada başlar. Çünkü bu söylem, içeriği net biçimde tanımlanmadan, halkın ahlaki, tarihî ve insani reflekslerini bastırmak için kullanılan bir perde işlevi görmektedir.

İktidara gelen her partinin kirli faaliyetlerine uydurduğu kullanışlı bir kılıf olması sebebiyle bazı söylem ve gerekçeler, toplumun zihnine birer sis bulutu gibi yerleşti. Mesela bugün “doğru” olanı yarın “yanlış” olarak tanımlamak gerektiğinde ya da dün “terörist” olanı bugün “kahraman” veya “önder” şeklinde betimlemek icap ettiğinde, hükümetin başvurduğu en basit ve yaygın söylemler; “vatan sağ olsun”, “devletimiz var olsun” gibi ifadelerdir.

Halkın zihnindeki sis ise bu söylemlerin gerçek mahiyetinin bilinmemesidir. Nüfusunun çoğunluğu Müslümanlardan oluşan bir ülke düşünün: İslâm ile hükmedilmiyor; Allah’ın haram kıldığı birçok fiil özgürlükler kapsamında yaşanıyor. Laik, seküler ve demokratik bir hukuk sistemi benimsenerek Kur’an ve Sünnet devre dışı bırakılıyor. Buna rağmen bütün bu süreç; millî çıkarlar, realpolitik, küresel sistem ve uluslararası düzen gibi kavramlarla meşru kılınıyor, halkın rızası(!) alınıyor.

Ancak Amerika’nın son bir yılda yapıp ettikleri, bu kavramların birer safsata olduğu gerçeğini herkesin yüzüne çarptı. Bu konu şimdilik burada kalsın; biz Türkiye’nin “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesiyle yüz yıldır sürdürdüğü iç ve dış politika serüvenine bir bakalım.

Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal tarafından dikte edilen bu ilke, Batı’ya şu mesajı veriyordu: “Yeni devlet olarak sadece sınır güvenliğimize odaklanacağız; mevcut düzene karışmayacak ve küresel güç dengelerini bozmayacağız.”

“Ulusal çıkarlar” adı altında, kaybettikleriyle barışan ve daha fazlasını talep etmeyen bir yapı inşa edildi. İlk bakışta, “Kurtuluş Savaşı”ndan(!) çıkan bir ülkenin toparlanma sürecini barışçıl geçirmesi vakıada akılcı görünebilir. Ancak bu vakıaya teslim olma hâli, maalesef uzun vadede felaket olacaktı…

Yüz yıllık jeopolitik donukluk sonucunda Türkiye;

  • Musul–Kerkük’ü “konjonktür” diyerek gündemden düşürdü.
  • Doğu Akdeniz’de oyun kuran değil, oyuna davet edilen bir aktör hâline geldi.
  • Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’daki tarihî nüfuz alanlarını bilinçli biçimde boşalttı.

Bu süre zarfında dengeleri bozanlar kazandı; mevcut dengeyi korumaya çalışanlar ise geriledi.

Aynı dönemde kabuğunu kıran ülkelerden;

  • İşgalci “İsrail” topraklarını genişletti. İstediği yere müdahale eder hale geldi. Güvenlik zafiyetlerini çözerek, saldırgan pozisyonuna geçti. İran, Lübnan, Suriye ve Katar dahil olmak üzere yaptığı saldırıların hiçbirisine karşılık verilemeyen bir ülke konumuna yükseldi.
  • Rusya; Kırım’ı ilhak etti. Ukrayna’dan işgal ettiği topraklar ve Suriye’deki etki gücü ile nüfuz sahibi bir ülke oldu. Gürcistan ve Çeçenistan’da siyasi güç oluşturdu. Küresel dengelerin kurulduğu masada yerini aldı.
  • İran; Batılı devletlerin ambargosuna rağmen Suriye, Lübnan, Irak ve Yemen’de askerî ve siyasi nüfuz sahibi oldu.
  • Çin; ekonomik ve siyasi gücünü kendi bölgesinde etkin bir şekilde kullandı. Çin Denizi ve Tayvan bölgesinde fiilî alan oluşturdu. Şu anda Amerika ile rakip olabilecek noktaya geldi.

Bu ülkeler, “yurtta sulh” falan demeden, askerî unsurlarını da kullanarak küresel etki alanı oluşturdular. Fakat bir asırdır Türkiye’de “ulusal çıkar” adına yürütülen siyasetin bilançosuna baktığımızda, ortaya çıkan tablo çarpıcıdır: Ne tam bağımsız bir dış politika ne caydırıcı bir bölgesel güç ne de mazlum coğrafyalar için gerçek bir koruyucu rolü… Buna karşın Batılı güçlerin güvenlik mimarisine entegre olmuş, onların kırmızıçizgilerini kendi sınırları gibi benimsemiş bir devlet pratiği görüyoruz.

Türkiye, son 30 yıldır askerî savunma sanayisini geliştiren, çeşitlendiren, hatta bunu uluslararası piyasada değer gören bir metaa dönüştürdü. Teknolojik üsler, gelişmiş silahlar, insansız hava araçları, muharip uçakları ve savaş gemileri üretti. Fakat sınırlarının hemen ötesindeki zulüm ve katliamlara müdahale etmeyerek itidalli olmayı, stratejik sabır göstermeyi tercih etti. Uluslararası düzene tam bir bağlılık gösterdi, küresel hukuk sisteminin işlerliğini sağladı ve hiçbir zaman adil olmayacak uluslararası mahkemelerden medet umdu.

Öyle ki iktidardaki AK Parti, siyaset okullarında gençlere “politik rasyonalizm” ve “siyasal gerçeklik” üzerine eğitimler verdi. Ancak öğrettikleri şey; değerleri, inancı ve adaleti dışarıda bırakıp yalnızca “sonuç, maliyet, teknik ve finansal beka”ya odaklanan, ruhunu kaybetmiş bir mantık kurgusundan ibaretti. Oysa pratik hayat bundan çok daha farklıdır.

Mesela Realizm’in kurucusu Hans J. Morgenthau’nun şu itirafını öğrendiler mi acaba? Morgenthau, Politics Among Nations adlı eserinde şöyle der:

“Ulusal çıkar ahlaktan koparıldığında, siyaset teknokratların ve bürokratların oyuncağına dönüşür. Halk sadece ‘izleyici’ olur.”

Bir başka rasyonalist politika tarihçisi Edward Hallett Carr, The Twenty Years’ Crisis adlı kitabında şu itirafta bulunur:

“Sözde rasyonel ve barışçıl siyaset, çoğu zaman mevcut güç düzenini korumanın ideolojik kılıfıdır.”

Alman hukukçu ve siyaset teorisyeni Carl Schmitt’in Meydan Okuma kitabındaki ifadesiyle; “Siyasetin özü ‘karar’ vermektir. Oysa bugün ulusal çıkar söylemi altında sunulan politik rasyonalizm, karar almayı erteleyen, düşmanı tanımlayamayan ve devleti bir ‘idari aygıta’ indirgeyen siyasal bir felç halidir.”

Siyaset teorisyeni Sheldon Wolin, “Political Theory as a Vocation” adlı ünlü makalesinde bu sistemi “yönetilen demokrasi” (managed democracy) olarak nitelemiştir. Ona göre müdahale bir seçenek olmaktan çıkarılmış; “siyaset, küresel güç dengeleri arasında bir ‘risk yönetimi’ne indirgenmiştir.”

Batılı akademisyenlerin, hukukçuların ve teorisyenlerin; reel politika, liberal anlayış ve rasyonel bakış açılarına sahip yöneticileri yerden yere vurduğu böylesi bir düzlemde hâlâ “akademik”, “akılcı” ya da “gerçekçi” siyaset gibi martavallara inanmak korkaklıktır, acizliktir ya da cahilliktir.

Teorik olarak ulusal çıkar; bir devletin güvenliğini, egemenliğini, ekonomik refahını ve toplumsal istikrarını korumayı hedefler. Ancak Türkiye pratiğinde bu kavram, çoğu zaman halkın çıkarlarıyla değil devlet elitlerinin, bürokratik oligarşinin ve küresel sistemle uyumlu siyasal aktörlerin öncelikleriyle örtüşmektedir.

Bir asırdır “denge politikası”, “tarafsızlık”, “realizm” gibi kavramlar eşliğinde yürütülen dış politika, her kritik eşikte Batı’nın lehine sonuçlanmıştır:

  • NATO üyeliğiyle askerî bağımsızlığın sınırlandırılması,
  • ABD ve Avrupa’nın bölgesel projelerine lojistik destek,
  • İslâm coğrafyasındaki krizlerde edilgenlik ya da pasiflik,
  • “İsrail” söz konusu olduğunda ise kronik bir çekingenlik.

Dolayısıyla şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Eğer bu politika gerçekten milli çıkarları koruyorsa neden kazananlar hep Batılı güçler, kaybedenler ise bölge halkları ve Türkiye’nin tarihsel etki alanları olmaktadır?

“Türkiye artık eski Türkiye değil” söylemi; Teknofest’lerde ve seçim öncesi propagandalarda, mehter marşı eşliğinde coşturulan halkın motivasyonunu artırmaya yönelik bir manipülasyondan ibarettir.

Ancak güç yalnızca teknoloji üretmekle ölçülmez. Asıl güç, o kapasiteyi siyasi iradeyle birleştirebilme cesaretidir; silah ve teçhizatı ideolojik bir temel üzerine inşa edebilme yeteneğidir.

Oysa Türkiye;

• Kırmızı çizgisi çoktan aşılmasına rağmen, Gazze’de on binlerce sivil katledilirken askerî olarak tamamen edilgen kalmaktadır.

• Trump’ın ifadesiyle anahtarı kendisinde olmasına rağmen, “İsrail”in Suriye topraklarını defalarca bombalamasına karşı fiilî bir karşılık vermemektedir.

• Her seferinde “bölgesel dengeler”, “uluslararası hukuk” ve “çıkarlarımız” gibi soyut gerekçelere sığınmaktadır.

• Hâlâ kim olduğu belli olmayan “uluslararası toplumun” devreye girmesi beklenmekte ve “dünya”nın sessiz kalmaması talep edilmektedir.

Peki bütün bu siyasal tarafsızlık, ulusal barış, realpolitik, konjonktür ve diplomasi hayranlığı Türkiye’nin ulusal çıkarlarına ne kazandırdı? Ya da tersten okuyacak olursak; bütün uluslararası kurumları yok sayan Yahudi varlığı “İsrail”, Gazze’de 100 bin insanı katlettiğinde, Suriye, Lübnan, Yemen ve İran’daki gelişmelere müdahil olup buralara saldırdığında ulusal çıkarlarından neyi kaybetti?

Daha geniş bir çerçeveden bakalım: Amerika, Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu evinden alarak BM, NATO ve AİHM gibi uluslararası toplumu, hukuku ve düzeni fiilen yerle bir ettiğinde ne kaybetti? Ya da aslında ne kazandı?

Tarih boyunca kendi kabuğuna çekilen, risk almaktan kaçınan ve statükoyu ahlaki bir erdem gibi sunan devletlerin ortak kaderi aynıdır: önce etki alanlarını, ardından caydırıcılıklarını ve nihayetinde egemenliklerini kaybetmişlerdir. Siyaset biliminde bu süreç, genellikle “stratejik daralma” olarak adlandırılır. Devlet, güvenliği sağlama iddiasıyla hareket alanını daraltır; fakat bu daralma, kısa vadede konfor üretirken uzun vadede bağımlılığı derinleştirir. Çünkü boşaltılan her alan, mutlaka başka bir güç tarafından doldurulur.

Osmanlı Devleti’nin son yüzyılı bu duruma çarpıcı bir örnektir. 18. yüzyıldan itibaren savunmacı ve dengeci bir çizgiye çekilen Osmanlı, “mevcut toprakları koruma” refleksiyle hareket etmiş; fakat bu refleks, yayılmacı Avrupa güçleri karşısında sürekli geri çekilmeyle sonuçlanmıştır.

Benzer şekilde Çin, Ming Hanedanlığı döneminde denizaşırı seferlerden vazgeçip içe kapanma politikası izlediğinde, küresel ticaret yollarındaki üstünlüğünü Avrupa devletlerine kaptırmıştır. Aynı yüzyıllarda okyanuslara açılan İngiltere, Fransa ve İspanya ise sömürge imparatorlukları kurarak dünya siyasetini şekillendirmiştir.

Son yüz yılda da tablo değişmemiştir. Sovyetler Birliği’nin Afganistan’dan çekilmesiyle başlayan geri adım süreci, yalnızca askerî bir yenilgi değil, küresel iddiasını da kaybetmiştir.

Soğuk Savaş döneminde kendi etki alanına çekilmeyi tercih eden Rusya, “ikinci büyük devlet” olma vasfını yitirirken; sömürge faaliyetlerini sürdüren ABD “süper güç” pozisyonuna yükselmiştir.

Ümmet coğrafyası ise birinci dünya devleti vasfını kazanmasın diye birbirine düşman edilmiş; kaos ve istikrarsızlık gündemlerinden hiç düşmemiştir. Batılı devletlerin bu coğrafyada görmek istedikleri tek şey kan ve gözyaşı olmuştur. Atadıkları işbirlikçi yöneticiler eliyle, bir İslâm beldesini diğerine rakip hâle getirmiş ve sözde “ulusal çıkar” mücadeleleri üretmişlerdir.

İran ile Suudi Arabistan arasındaki çıkar çatışması her iki ülke için de kayıp olmuştur. Mısır ile diğer Körfez ülkeleri arasında süregelen rekabet, hatta Türkiye’nin de dâhil olduğu rol kapma yarışı, Batı’nın etki ve nüfuz alanını genişletmekten başka bir işe yaramamıştır.

Maalesef bu basiretsiz yöneticiler, kime karşı ve nasıl mücadele edileceği konusunda ya cahilce ya da haince hareket etmektedirler.

O hâlde ulusal kafeslere girip yemini ve suyunu bekleyen kuşlar gibi davranmakla ulusal çıkarlar korunmaz. Birinin gelip kafesin kapağını açmasını beklemek beyhude bir bekleyiştir.

İslâm siyaset düşüncesinde maslahat, zulmü örtmek için değil; adaleti tesis etmek için vardır. Kur’an’ın ortaya koyduğu siyasal ilke nettir: Zulme rıza, zulümdür.

Hûd Suresi 113. ayet bugünün Müslüman yöneticilerine daha nasıl anlatsın:

[وَلَا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ] “Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da edilmez.”

Benzer şekilde Kur’an, zulüm karşısında “tarafsızlık” adı verilen edilgenliği meşrulaştırmaz. Aksine, siyasal tavrı imanla ilişkilendirir:

[وَمَا لَكُمْ لَا تُقَاتِلُونَ فِي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَالْمُسْتَضْعَف۪ينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَٓاءِ وَالْوِلْدَانِ الَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اَخْرِجْنَا مِنْ هٰذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ اَهْلُهَا] “Size ne oluyor ki, ‘Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar’ diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?”[1]

Bu ayet, dış politikanın ahlaki temelini açıkça ortaya koyar. Mazlumların feryadı, siyasi konforun önüne geçmelidir. Dolayısıyla Gazze karşısında “çıkarlarımız” gerekçesiyle susmak, İslâmi bir siyaset tercihi değil; seküler bir kaçış refleksidir.

Mâverdî, el-Ahkâmü’s-Sultâniyye adlı eserinde devletin varlık gerekçesini açıkça tanımlar: dinin korunması ve adaletin tesisi. Güç, bu iki hedefe hizmet etmediği anda meşruiyetini yitirir.

Mâverdî’ye göre imametin (devletin) temel sorumluluklarından biri, “zalim saldırılara karşı ümmeti korumak”tır. Bu koruma yalnızca sınır savunmasını değil; ümmet coğrafyasında işlenen açık zulümler karşısında caydırıcı bir irade ortaya koymayı da kapsar.

Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem bir hadisinde şöyle buyurur:

[مَثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِي تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ مَثَلُ الْجَسَدِ، إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الْجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّى] “Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede bir vücudun azaları gibidir. Bir organ rahatsızlandığında diğer organlar da uykusuzluk ve ateşle ona iştirak eder.”[2] Bir başka hadis-i şerifte ise şöyle buyurur:

[الْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا] “Müminin mümine karşı durumu, bir parçası diğer parçasını sıkıca kenetleyip tutan bina gibidir.”[3]

İşte bu emir ve tavsiyeler, tüm dünya Müslümanlarının ayrı ayrı ulusal kafeslere hapsedilmesini kökten nehyeder. Onları dar bölgecilik, ulusalcılık, milliyetçilik ve vatancılık bağlarıyla yalnızca “komşu” konumuna indirgemeyi reddeder.

Bu zehirli fikirleri savunanlar; Müslümanı diğer bir Müslümana “kardeş” kılan Allah’a ve O’nun dinine ihanet etmektedir. Kendi dar ulusal çıkarları uğruna “sınır ötesine”(!) karşı kayıtsız ve sorumsuz kalan yöneticiler bilmelidir ki Allah’ın kendilerine vereceği büyük mükâfatı kaybedeceklerdir. İslâm ümmetinin teveccühünü, sevgi ve saygısını yitireceklerdir. Üstelik hem Allah’ın gazabını hem de ümmetin nefretini kazanacaklardır.

Buna mukabil, uğruna her şeyi feda ettikleri “ulusal çıkar” denen safsataya ise hiçbir zaman kavuşamayacaklardır.

Özetle;

1- Küçük kazanımlar, sınırlı savunma garantileri ve kısa vadeli riskten kaçınma gibi defansif tutumlar, bir devleti büyük güçleri provoke etmeme refleksiyle özdeşleştirir. Oysa bu durum, bir güçsüzlükten ziyade bir irade krizidir. Zamanla bu tür liderler; büyük güçlere karşı koyma, meydan okuma ve hatta onların yerine geçme düşüncesinden bile korkar hâle gelirler. Sürekli olarak büyük güçler tarafından takip edildiklerini, dinlendiklerini ve her an azar işiteceklerini zanneden bir psikolojiyle gölgelerinden korkar duruma düşerler.

2- Cumhurbaşkanı Erdoğan’a atıfla kullanılan “dünya lideri”, “oyun kurucu”, “asrın lideri” gibi söylemler tam anlamıyla bir siyasi balans dilidir. Somut bir tezahür göremeyen halkın zihninde olumlu bir koşullanma oluşturma çabasıdır. Bu şekilde yetersizlik baskılanır, acziyet maskelenir.

3- ABD özelinde Trump’tan “çekinme” hâli, kişisel liderlik tarzından çok; Türkiye–ABD ilişkilerinde oluşan asimetrik bağımlılık yapısının sonucudur. Burada mesele ABD ile ilişki kurmak değildir; bu ilişkiyi alternatifsiz ve vazgeçilmez kabul eden zihniyettir. Bir aktör kendisini seçeneklerden yoksun hissettiği ölçüde, daha güçlü aktörün iradesini benimser. Bu da fiilî bir talimat bekleme hâline yol açar.

4- İşgalci “İsrail” varlığını sürekli olarak “çok güçlü”, “dokunulamaz” ve “yenilmez” bir aktör gibi sunmak yalnızca bir güç tespiti değil; aynı zamanda psikolojik bir çerçevelemedir. Yani Yahudi varlığına karşı harekete geçmenin “çılgınlık” olacağına toplumu ikna etmenin ön hazırlığıdır. Dolayısıyla özelde AK Parti iktidarı ya da Erdoğan, genelde ise diğer İslâm beldelerinin liderleri; siyasal bilimciler, paralı kalemşörler ve ikna memurları vasıtasıyla korkaklıklarını perdeleyip görünmez kılmaktadır.

5- Tarihsel olarak büyük devletler risk almayan değil; riskleri yönetebilen devletlerdir. Sessizlik, tarafsızlık ya da “objektiflik” bazen bilinçli bir strateji olabilir. Ancak bu strateji süreklilik kazandığında, devletin kural koyma ve gündem belirleme kapasitesi ortadan kalkar. Türkiye’nin yaşadığı gerileme, askerî ya da ekonomik kapasite kaybından çok; siyasi iradenin eylem üretme kabiliyetinin daralmasıdır.

İşte bu sebeple Türkiye özelinde, iktidarların bir maymuncuk gibi bütün kapıları açmak için kullandığı “ulusal çıkar” putu yıkılmıştır. Fakat nedense “İsrail” tabusu yıkmadılar, yıkamadılar.

Fakat bütün dünya halkları bilhassa Gazze zulmünden sonra “milli”, “ulusal”, “konjonktürel” diye sunulan çıkarların gerçekte Batı’nın çıkarları olduğunu daha net görmüştür. Maskeler düşmüş; hainlerle sadıkların kimler olduğu ifşa olmuştur.

Müslümanların hakkını ve hukukunu koruyan sadık liderlere ne mutlu…



[1] Nisâ Suresi 75

[2] Müslim, Birr 66

[3] Buhârî, Salât 88


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz