“İnsan”ı merkeze alan İslâm Hilâfet Devleti 102 yıl önce yıkıldı. Yerini “devlet”i
merkeze alan Cumhuriyet rejimine bıraktı. O günden bugüne devletin kanun, nizam
ve uygulamasına dair ne varsa iyisiyle kötüsüyle dokunulmaz kılındı. “Devlet”
mefhumu adeta gizli bir “ilah” vasfına büründü. O sebeple Türkiye’de dış
politika tartışmalarının neredeyse tamamı, sihirli bir kavramın etrafında
şekillenir: ulusal çıkarlar, milli menfaatler ve devlet aklı. Bu
kavramlar çoğu zaman sorgulanamaz, dokunulamaz ve tartışılamaz birer dogma gibi
sunulur. Oysa sorun tam da burada başlar. Çünkü bu söylem, içeriği net biçimde
tanımlanmadan, halkın ahlaki, tarihî ve insani reflekslerini bastırmak için
kullanılan bir perde işlevi görmektedir.
İktidara gelen her partinin kirli faaliyetlerine uydurduğu kullanışlı bir
kılıf olması sebebiyle bazı söylem ve gerekçeler, toplumun zihnine birer sis
bulutu gibi yerleşti. Mesela bugün “doğru” olanı yarın “yanlış” olarak
tanımlamak gerektiğinde ya da dün “terörist” olanı bugün “kahraman” veya “önder”
şeklinde betimlemek icap ettiğinde, hükümetin başvurduğu en basit ve yaygın
söylemler; “vatan sağ olsun”, “devletimiz var olsun” gibi ifadelerdir.
Halkın zihnindeki sis ise bu söylemlerin gerçek mahiyetinin bilinmemesidir.
Nüfusunun çoğunluğu Müslümanlardan oluşan bir ülke düşünün: İslâm ile
hükmedilmiyor; Allah’ın haram kıldığı birçok fiil özgürlükler kapsamında
yaşanıyor. Laik, seküler ve demokratik bir hukuk sistemi benimsenerek Kur’an ve
Sünnet devre dışı bırakılıyor. Buna rağmen bütün bu süreç; millî çıkarlar,
realpolitik, küresel sistem ve uluslararası düzen gibi kavramlarla
meşru kılınıyor, halkın rızası(!) alınıyor.
Ancak Amerika’nın son bir yılda yapıp ettikleri, bu kavramların birer
safsata olduğu gerçeğini herkesin yüzüne çarptı. Bu konu şimdilik burada
kalsın; biz Türkiye’nin “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesiyle yüz yıldır
sürdürdüğü iç ve dış politika serüvenine bir bakalım.
Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal tarafından dikte edilen
bu ilke, Batı’ya şu mesajı veriyordu: “Yeni devlet olarak sadece sınır
güvenliğimize odaklanacağız; mevcut düzene karışmayacak ve küresel güç
dengelerini bozmayacağız.”
“Ulusal çıkarlar” adı altında, kaybettikleriyle barışan ve daha fazlasını
talep etmeyen bir yapı inşa edildi. İlk bakışta, “Kurtuluş Savaşı”ndan(!) çıkan
bir ülkenin toparlanma sürecini barışçıl geçirmesi vakıada akılcı görünebilir.
Ancak bu vakıaya teslim olma hâli, maalesef uzun vadede felaket olacaktı…
Yüz yıllık jeopolitik donukluk sonucunda Türkiye;
- Musul–Kerkük’ü “konjonktür” diyerek gündemden düşürdü.
- Doğu Akdeniz’de oyun kuran değil, oyuna davet edilen bir aktör hâline
geldi.
- Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’daki tarihî nüfuz alanlarını bilinçli
biçimde boşalttı.
Bu süre zarfında dengeleri bozanlar kazandı; mevcut dengeyi korumaya
çalışanlar ise geriledi.
Aynı dönemde kabuğunu kıran ülkelerden;
- İşgalci “İsrail” topraklarını genişletti. İstediği yere müdahale eder
hale geldi. Güvenlik zafiyetlerini çözerek, saldırgan pozisyonuna geçti.
İran, Lübnan, Suriye ve Katar dahil olmak üzere yaptığı saldırıların
hiçbirisine karşılık verilemeyen bir ülke konumuna yükseldi.
- Rusya; Kırım’ı ilhak etti. Ukrayna’dan işgal ettiği topraklar ve
Suriye’deki etki gücü ile nüfuz sahibi bir ülke oldu. Gürcistan ve
Çeçenistan’da siyasi güç oluşturdu. Küresel dengelerin kurulduğu masada
yerini aldı.
- İran; Batılı devletlerin ambargosuna rağmen Suriye, Lübnan, Irak ve
Yemen’de askerî ve siyasi nüfuz sahibi oldu.
- Çin; ekonomik ve siyasi gücünü kendi bölgesinde etkin bir şekilde
kullandı. Çin Denizi ve Tayvan bölgesinde fiilî alan oluşturdu. Şu anda
Amerika ile rakip olabilecek noktaya geldi.
Bu ülkeler, “yurtta sulh” falan demeden, askerî unsurlarını da kullanarak
küresel etki alanı oluşturdular. Fakat bir asırdır Türkiye’de “ulusal çıkar”
adına yürütülen siyasetin bilançosuna baktığımızda, ortaya çıkan tablo
çarpıcıdır: Ne tam bağımsız bir dış politika ne caydırıcı bir bölgesel güç ne
de mazlum coğrafyalar için gerçek bir koruyucu rolü… Buna karşın Batılı
güçlerin güvenlik mimarisine entegre olmuş, onların kırmızıçizgilerini kendi
sınırları gibi benimsemiş bir devlet pratiği görüyoruz.
Türkiye, son 30 yıldır askerî savunma sanayisini geliştiren, çeşitlendiren,
hatta bunu uluslararası piyasada değer gören bir metaa dönüştürdü. Teknolojik
üsler, gelişmiş silahlar, insansız hava araçları, muharip uçakları ve savaş
gemileri üretti. Fakat sınırlarının hemen ötesindeki zulüm ve katliamlara
müdahale etmeyerek itidalli olmayı, stratejik sabır göstermeyi tercih etti.
Uluslararası düzene tam bir bağlılık gösterdi, küresel hukuk sisteminin
işlerliğini sağladı ve hiçbir zaman adil olmayacak uluslararası mahkemelerden
medet umdu.
Öyle ki iktidardaki AK Parti, siyaset okullarında gençlere “politik
rasyonalizm” ve “siyasal gerçeklik” üzerine eğitimler verdi. Ancak öğrettikleri
şey; değerleri, inancı ve adaleti dışarıda bırakıp yalnızca “sonuç, maliyet,
teknik ve finansal beka”ya odaklanan, ruhunu kaybetmiş bir mantık kurgusundan
ibaretti. Oysa pratik hayat bundan çok daha farklıdır.
Mesela Realizm’in kurucusu Hans J. Morgenthau’nun şu itirafını öğrendiler
mi acaba? Morgenthau, Politics Among Nations adlı eserinde şöyle der:
“Ulusal çıkar ahlaktan koparıldığında, siyaset teknokratların ve
bürokratların oyuncağına dönüşür. Halk sadece ‘izleyici’ olur.”
Bir başka rasyonalist politika tarihçisi Edward Hallett Carr, The Twenty
Years’ Crisis adlı kitabında şu itirafta bulunur:
“Sözde rasyonel ve barışçıl siyaset, çoğu zaman mevcut güç düzenini
korumanın ideolojik kılıfıdır.”
Alman hukukçu ve siyaset teorisyeni Carl Schmitt’in Meydan Okuma
kitabındaki ifadesiyle; “Siyasetin özü ‘karar’ vermektir. Oysa bugün
ulusal çıkar söylemi altında sunulan politik rasyonalizm, karar almayı
erteleyen, düşmanı tanımlayamayan ve devleti bir ‘idari aygıta’ indirgeyen
siyasal bir felç halidir.”
Siyaset teorisyeni Sheldon Wolin, “Political Theory as a Vocation” adlı
ünlü makalesinde bu sistemi “yönetilen demokrasi” (managed democracy) olarak
nitelemiştir. Ona göre müdahale bir seçenek olmaktan çıkarılmış; “siyaset,
küresel güç dengeleri arasında bir ‘risk yönetimi’ne indirgenmiştir.”
Batılı akademisyenlerin, hukukçuların ve teorisyenlerin; reel politika,
liberal anlayış ve rasyonel bakış açılarına sahip yöneticileri yerden yere
vurduğu böylesi bir düzlemde hâlâ “akademik”, “akılcı” ya da “gerçekçi” siyaset
gibi martavallara inanmak korkaklıktır, acizliktir ya da cahilliktir.
Teorik olarak ulusal çıkar; bir devletin güvenliğini, egemenliğini, ekonomik
refahını ve toplumsal istikrarını korumayı hedefler. Ancak Türkiye pratiğinde
bu kavram, çoğu zaman halkın çıkarlarıyla değil devlet elitlerinin, bürokratik
oligarşinin ve küresel sistemle uyumlu siyasal aktörlerin öncelikleriyle
örtüşmektedir.
Bir asırdır “denge politikası”, “tarafsızlık”, “realizm” gibi kavramlar
eşliğinde yürütülen dış politika, her kritik eşikte Batı’nın lehine
sonuçlanmıştır:
- NATO üyeliğiyle askerî bağımsızlığın sınırlandırılması,
- ABD ve Avrupa’nın bölgesel projelerine lojistik destek,
- İslâm coğrafyasındaki krizlerde edilgenlik ya da pasiflik,
- “İsrail” söz konusu olduğunda ise kronik bir çekingenlik.
Dolayısıyla şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Eğer bu politika gerçekten
milli çıkarları koruyorsa neden kazananlar hep Batılı güçler, kaybedenler ise
bölge halkları ve Türkiye’nin tarihsel etki alanları olmaktadır?
“Türkiye artık eski Türkiye değil” söylemi;
Teknofest’lerde ve seçim öncesi propagandalarda, mehter marşı eşliğinde
coşturulan halkın motivasyonunu artırmaya yönelik bir manipülasyondan
ibarettir.
Ancak güç yalnızca teknoloji üretmekle ölçülmez. Asıl güç, o kapasiteyi
siyasi iradeyle birleştirebilme cesaretidir; silah ve teçhizatı ideolojik bir
temel üzerine inşa edebilme yeteneğidir.
Oysa Türkiye;
• Kırmızı çizgisi çoktan aşılmasına rağmen, Gazze’de on binlerce sivil
katledilirken askerî olarak tamamen edilgen kalmaktadır.
• Trump’ın ifadesiyle anahtarı kendisinde olmasına rağmen, “İsrail”in
Suriye topraklarını defalarca bombalamasına karşı fiilî bir karşılık
vermemektedir.
• Her seferinde “bölgesel dengeler”, “uluslararası hukuk” ve “çıkarlarımız”
gibi soyut gerekçelere sığınmaktadır.
• Hâlâ kim olduğu belli olmayan “uluslararası toplumun” devreye girmesi
beklenmekte ve “dünya”nın sessiz kalmaması talep edilmektedir.
Peki bütün bu siyasal tarafsızlık, ulusal barış, realpolitik, konjonktür ve
diplomasi hayranlığı Türkiye’nin ulusal çıkarlarına ne kazandırdı? Ya da
tersten okuyacak olursak; bütün uluslararası kurumları yok sayan Yahudi varlığı
“İsrail”, Gazze’de 100 bin insanı katlettiğinde, Suriye, Lübnan, Yemen ve
İran’daki gelişmelere müdahil olup buralara saldırdığında ulusal çıkarlarından
neyi kaybetti?
Daha geniş bir çerçeveden bakalım: Amerika, Venezuela Devlet Başkanı
Maduro’yu evinden alarak BM, NATO ve AİHM gibi uluslararası toplumu, hukuku ve
düzeni fiilen yerle bir ettiğinde ne kaybetti? Ya da aslında ne kazandı?
Tarih boyunca kendi kabuğuna çekilen, risk almaktan kaçınan ve statükoyu
ahlaki bir erdem gibi sunan devletlerin ortak kaderi aynıdır: önce etki
alanlarını, ardından caydırıcılıklarını ve nihayetinde egemenliklerini
kaybetmişlerdir. Siyaset biliminde bu süreç, genellikle “stratejik daralma”
olarak adlandırılır. Devlet, güvenliği sağlama iddiasıyla hareket alanını daraltır;
fakat bu daralma, kısa vadede konfor üretirken uzun vadede bağımlılığı
derinleştirir. Çünkü boşaltılan her alan, mutlaka başka bir güç tarafından
doldurulur.
Osmanlı Devleti’nin son yüzyılı bu duruma çarpıcı bir örnektir. 18.
yüzyıldan itibaren savunmacı ve dengeci bir çizgiye çekilen Osmanlı, “mevcut
toprakları koruma” refleksiyle hareket etmiş; fakat bu refleks, yayılmacı
Avrupa güçleri karşısında sürekli geri çekilmeyle sonuçlanmıştır.
Benzer şekilde Çin, Ming Hanedanlığı döneminde denizaşırı seferlerden vazgeçip
içe kapanma politikası izlediğinde, küresel ticaret yollarındaki üstünlüğünü
Avrupa devletlerine kaptırmıştır. Aynı yüzyıllarda okyanuslara açılan
İngiltere, Fransa ve İspanya ise sömürge imparatorlukları kurarak dünya
siyasetini şekillendirmiştir.
Son yüz yılda da tablo değişmemiştir. Sovyetler Birliği’nin Afganistan’dan
çekilmesiyle başlayan geri adım süreci, yalnızca askerî bir yenilgi değil,
küresel iddiasını da kaybetmiştir.
Soğuk Savaş döneminde kendi etki alanına çekilmeyi tercih eden Rusya, “ikinci
büyük devlet” olma vasfını yitirirken; sömürge faaliyetlerini sürdüren ABD “süper
güç” pozisyonuna yükselmiştir.
Ümmet coğrafyası ise birinci dünya devleti vasfını kazanmasın diye
birbirine düşman edilmiş; kaos ve istikrarsızlık gündemlerinden hiç
düşmemiştir. Batılı devletlerin bu coğrafyada görmek istedikleri tek şey kan ve
gözyaşı olmuştur. Atadıkları işbirlikçi yöneticiler eliyle, bir İslâm beldesini
diğerine rakip hâle getirmiş ve sözde “ulusal çıkar” mücadeleleri
üretmişlerdir.
İran ile Suudi Arabistan arasındaki çıkar çatışması her iki ülke için de
kayıp olmuştur. Mısır ile diğer Körfez ülkeleri arasında süregelen rekabet,
hatta Türkiye’nin de dâhil olduğu rol kapma yarışı, Batı’nın etki ve nüfuz
alanını genişletmekten başka bir işe yaramamıştır.
Maalesef bu basiretsiz yöneticiler, kime karşı ve nasıl mücadele edileceği
konusunda ya cahilce ya da haince hareket etmektedirler.
O hâlde ulusal kafeslere girip yemini ve suyunu bekleyen kuşlar gibi
davranmakla ulusal çıkarlar korunmaz. Birinin gelip kafesin kapağını açmasını
beklemek beyhude bir bekleyiştir.
İslâm siyaset düşüncesinde maslahat, zulmü örtmek için değil; adaleti tesis
etmek için vardır. Kur’an’ın ortaya koyduğu siyasal ilke nettir: Zulme rıza,
zulümdür.
Hûd Suresi 113. ayet bugünün Müslüman yöneticilerine daha nasıl anlatsın:
[وَلَا
تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ
دُونِ اللّٰهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ] “Zulmedenlere
meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız
yoktur. Sonra size yardım da edilmez.”
Benzer şekilde Kur’an, zulüm karşısında “tarafsızlık” adı verilen
edilgenliği meşrulaştırmaz. Aksine, siyasal tavrı imanla ilişkilendirir:
[وَمَا لَكُمْ
لَا تُقَاتِلُونَ فِي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَالْمُسْتَضْعَف۪ينَ مِنَ الرِّجَالِ
وَالنِّسَٓاءِ وَالْوِلْدَانِ الَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اَخْرِجْنَا مِنْ
هٰذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ اَهْلُهَا] “Size ne
oluyor ki, ‘Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar’ diyen çaresiz
erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?”[1]
Bu ayet, dış politikanın ahlaki temelini açıkça ortaya koyar. Mazlumların
feryadı, siyasi konforun önüne geçmelidir. Dolayısıyla Gazze karşısında
“çıkarlarımız” gerekçesiyle susmak, İslâmi bir siyaset tercihi değil; seküler
bir kaçış refleksidir.
Mâverdî, el-Ahkâmü’s-Sultâniyye adlı eserinde devletin varlık
gerekçesini açıkça tanımlar: dinin korunması ve adaletin tesisi. Güç, bu iki
hedefe hizmet etmediği anda meşruiyetini yitirir.
Mâverdî’ye göre imametin (devletin) temel sorumluluklarından biri, “zalim
saldırılara karşı ümmeti korumak”tır. Bu koruma yalnızca sınır savunmasını
değil; ümmet coğrafyasında işlenen açık zulümler karşısında caydırıcı bir irade
ortaya koymayı da kapsar.
Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem bir hadisinde şöyle
buyurur:
[مَثَلُ
الْمُؤْمِنِينَ فِي تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ مَثَلُ الْجَسَدِ،
إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الْجَسَدِ بِالسَّهَرِ
وَالْحُمَّى] “Müminler, birbirlerini
sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede bir vücudun azaları
gibidir. Bir organ rahatsızlandığında diğer organlar da uykusuzluk ve ateşle
ona iştirak eder.”[2] Bir
başka hadis-i şerifte ise şöyle buyurur:
[الْمُؤْمِنُ
لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا] “Müminin
mümine karşı durumu, bir parçası diğer parçasını sıkıca kenetleyip tutan bina gibidir.”[3]
İşte bu emir ve tavsiyeler, tüm dünya Müslümanlarının ayrı ayrı ulusal
kafeslere hapsedilmesini kökten nehyeder. Onları dar bölgecilik, ulusalcılık,
milliyetçilik ve vatancılık bağlarıyla yalnızca “komşu” konumuna
indirgemeyi reddeder.
Bu zehirli fikirleri savunanlar; Müslümanı diğer bir Müslümana “kardeş”
kılan Allah’a ve O’nun dinine ihanet etmektedir. Kendi dar ulusal çıkarları
uğruna “sınır ötesine”(!) karşı kayıtsız ve sorumsuz kalan yöneticiler
bilmelidir ki Allah’ın kendilerine vereceği büyük mükâfatı kaybedeceklerdir.
İslâm ümmetinin teveccühünü, sevgi ve saygısını yitireceklerdir. Üstelik hem
Allah’ın gazabını hem de ümmetin nefretini kazanacaklardır.
Buna mukabil, uğruna her şeyi feda ettikleri “ulusal çıkar” denen safsataya
ise hiçbir zaman kavuşamayacaklardır.
Özetle;
1- Küçük kazanımlar, sınırlı savunma garantileri ve kısa vadeli riskten
kaçınma gibi defansif tutumlar, bir devleti büyük güçleri provoke etmeme
refleksiyle özdeşleştirir. Oysa bu durum, bir güçsüzlükten ziyade bir irade
krizidir. Zamanla bu tür liderler; büyük güçlere karşı koyma, meydan okuma ve
hatta onların yerine geçme düşüncesinden bile korkar hâle gelirler. Sürekli
olarak büyük güçler tarafından takip edildiklerini, dinlendiklerini ve her an
azar işiteceklerini zanneden bir psikolojiyle gölgelerinden korkar duruma
düşerler.
2- Cumhurbaşkanı Erdoğan’a atıfla kullanılan “dünya lideri”, “oyun
kurucu”, “asrın lideri” gibi söylemler tam anlamıyla bir siyasi balans
dilidir. Somut bir tezahür göremeyen halkın zihninde olumlu bir koşullanma
oluşturma çabasıdır. Bu şekilde yetersizlik baskılanır, acziyet maskelenir.
3- ABD özelinde Trump’tan “çekinme” hâli, kişisel liderlik tarzından çok;
Türkiye–ABD ilişkilerinde oluşan asimetrik bağımlılık yapısının
sonucudur. Burada mesele ABD ile ilişki kurmak değildir; bu ilişkiyi alternatifsiz
ve vazgeçilmez kabul eden zihniyettir. Bir aktör kendisini seçeneklerden
yoksun hissettiği ölçüde, daha güçlü aktörün iradesini benimser. Bu da fiilî
bir talimat bekleme hâline yol açar.
4- İşgalci “İsrail” varlığını sürekli olarak “çok güçlü”, “dokunulamaz” ve
“yenilmez” bir aktör gibi sunmak yalnızca bir güç tespiti değil; aynı zamanda
psikolojik bir çerçevelemedir. Yani Yahudi varlığına karşı harekete geçmenin
“çılgınlık” olacağına toplumu ikna etmenin ön hazırlığıdır. Dolayısıyla özelde
AK Parti iktidarı ya da Erdoğan, genelde ise diğer İslâm beldelerinin
liderleri; siyasal bilimciler, paralı kalemşörler ve ikna memurları vasıtasıyla
korkaklıklarını perdeleyip görünmez kılmaktadır.
5- Tarihsel olarak büyük devletler risk almayan değil; riskleri yönetebilen
devletlerdir. Sessizlik, tarafsızlık ya da “objektiflik” bazen bilinçli bir
strateji olabilir. Ancak bu strateji süreklilik kazandığında, devletin kural
koyma ve gündem belirleme kapasitesi ortadan kalkar. Türkiye’nin yaşadığı
gerileme, askerî ya da ekonomik kapasite kaybından çok; siyasi iradenin eylem
üretme kabiliyetinin daralmasıdır.
İşte bu sebeple Türkiye özelinde, iktidarların bir maymuncuk gibi bütün
kapıları açmak için kullandığı “ulusal çıkar” putu yıkılmıştır. Fakat
nedense “İsrail” tabusu yıkmadılar, yıkamadılar.
Fakat bütün dünya halkları bilhassa Gazze zulmünden sonra “milli”, “ulusal”,
“konjonktürel” diye sunulan çıkarların gerçekte Batı’nın çıkarları olduğunu daha
net görmüştür. Maskeler düşmüş; hainlerle sadıkların kimler olduğu ifşa
olmuştur.
Müslümanların hakkını ve hukukunu koruyan sadık liderlere ne mutlu…


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış