KAPİTALİST İKTİSADIN ÖZETİ: SERVET BİRİKİYOR, İNSANLIK TÜKENİYOR

Emrah Akay

Dünya akıl almaz bir şekilde gelişiyor. Teknolojik icatlar, uzay araçları, elektrikli taşıtlar, katliam silahları, balistik füzeler, insansı robotlar, gelişmiş yapay zekâ ve daha niceleri… Ülkeler bu yeni üretim modelleriyle servetlerine servet katıyor. Millî gelirler yükseliyor, hazineler döviz stokluyor. Sermaye piyasaları büyüyor, serbest piyasa hacmi genişliyor, ticarete konu olan mal ve hizmet çeşitliliği artıyor.

Kısacası dünyada dolaşan ulusal servetler büyüdükçe büyüyor.

Peki aynı oranda insanlar, fert ve toplum olarak -bu servetin sonucunda- refaha kavuşuyor mu? Mutlu olabiliyor mu? İnsani temel ihtiyaçlarını karşılayabiliyor mu? İşte asıl kritik soru bu…

1-       Azınlıkta Dolaşan Servet

Oxfam’ın son raporlarına göre, dünya üzerindeki toplam servetin yaklaşık %1’i, küresel varlıkların yarısından fazlasını elinde bulunduruyor. En zengin 26 kişi, dünya nüfusunun yarısına (yaklaşık 3,8 milyar insana) denk servete sahip. Rapora göre, yalnızca 2025 Ocak ayında, milyarderlerin serveti yaklaşık 314 milyar USD arttı. 2024 Temmuz’dan 2025 Ocak’a kadar milyarder servetinin 1 trilyon USD’den fazla arttığı belirtiliyor. Ayrıca dünya nüfusunun alt katmandaki %50’si toplam servetin sadece %2’sine sahipken, en üst katmandaki %10’luk kısım toplam servetin yaklaşık %76’sını elinde tutuyor. 2025 Ocak ayında yine Oxfam’ın analizine göre dünya nüfusunun en yoksul üçte birlik grubun toplam serveti yaklaşık 241,5 milyar USD olarak tespit edildi. Rapor ayrıca, “bu kadar artan serveti elde etmek için, ortalama küresel gelire sahip yaklaşık 15 milyon çalışanın bir yıl boyunca çalışması gerekir” tespitini de içeriyor.[1]

Kapitalist iktisat sistemi, modern ifadeyle zenginliğin dolaşan değil merkezileşen bir hâl almasını ister. Zira servetin adil dağılımı sınıflar arası farkları ortadan kaldırır veya azaltır. Oysa liberal ekonomi, para akışını piramidin üst kısımlarına doğru hızlandırır. Bu yüzden elit bir kesim ve ona hizmet eden emekçi bir kesim olmak zorundadır.

Oxfam’ın ifadesiyle: “Yoksulluk bir doğal sonuç değil, politik bir tercihtir.”

Bugün milyarderlerin 1 trilyon dolarlık yeni kazancı, dünyadaki açlığı 22 kez bitirebilir.[2]

2-        Fakirliğin Genelleşmesi ve Eşitsizliği Derinleştiren Dinamikler

1930’lu yılların başında tüm dünyayı sarsan Büyük Buhran, kapitalist sistemin sömürü düzeninde yeni yöntemler icat etmesine sebep oldu. Bu dönemde üretim tekelleşmeye başladı; finansal gelir, onu daha da çoğaltabilecek azınlığın elinde yoğunlaştı. Dünya nüfusunun büyük çoğunluğu ise artık parayı kazanan değil, “kazandıran” konumuna indirildi.

Böylece insanlık, çalışıp emek harcayarak bir grup zengine daha fazla gelir kazandıran dev bir çarka dönüştü.

2. Dünya Savaşı’nın Amerika’nın galibiyetiyle sonuçlanmasının ardından ABD, sadece siyasî değil, ekonomik açıdan da diğer devletler üzerinde hâkimiyet kurdu. Finansal bağımlılık zinciri böylece şekillenmiş oldu.

Amerika bu dönemde kendisine hizmet edecek ekonomik yapılar kurdu. Bu yapılar birer sömürge valisi gibi çalışarak doların prestijini yükseltti ve onu dünya para birimi hâline getirdi.

Sömürge ülkeler, topraklarındaki yeraltı ve yerüstü kaynaklarının tamamını dolar karşılığı sattılar. Hatta öyle ki, Amerika’nın daha fazla mal ve kaynak satın alabilmesi için yapması gereken tek şey kâğıt para basmaktı. Karşılığında kendi kritik kaynaklarını satan bu uydu devletler, bir süre sonra kendi paralarının dünyada esamisi okunmayan değersiz kâğıtlara dönüştüğünü fark ettiler.

Büyük ekonomik buhranın etkilerini hafifletmek amacıyla 1944’te BM Para ve Finans Konferansı toplandı. 44 ülkenin katılımıyla alınan karar, tarihe Bretton Woods Anlaşması olarak geçti.
Bu yeni sistem, Altın-Döviz Standardı (Gold Exchange Standard) olarak adlandırıldı. Bu sistemde,
dolar altına sabitlenirken, diğer para birimleri dolara endekslendi. ABD, kendi merkez bankası (FED) aracılığıyla 1 ons altını 35 dolar sabit paritesinden dönüştürmeyi (konvertibilite) taahhüt etti. Anlaşmaya katılan ülkelerin para birimleri doğrudan altına değil, dolara sabitlendi. Bu sistemin görünürdeki amacı, dalgalı kur rejiminin aksine kur istikrarı sağlamaktı; fakat sonuç tam tersi oldu.

Bu sistemle birlikte, ABD doları dünyanın temel rezerv para birimi ve uluslararası ticaretin ana aracı haline geldi. ABD, sistemi yöneten küresel finansal güce dönüştü. Dolar baskısı ile ekonomik çalkantı yaşayan diğer devletler için bazı kurumlar görevlendirildi:

Uluslararası Para Fonu (IMF): Ülkelerin kısa vadeli ödeme dengesi sorunlarına geçici yardım sağlayarak sabit kur sisteminin sürdürülmesine destek oldu.

Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası (IBRD): Savaş sonrası yıkılan Avrupa ve gelişmekte olan ülkelerin kalkınmasına uzun vadeli finansman sağladı.

Uluslararası Ticaret Örgütü (ITO): Devletlerarası ticaret engelini kaldırmak üzere kurulmuş, sonra yerini Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşmasına (GATT) bırakıp Gümrük Vergi Tarifeleri yayınlamıştır.

Bu kurumların asıl görevi, küresel sömürgecilik sistemine meşruiyet kazandırmaktı. Ülkeleri bir takım siyasi saiklarla borç batağına sokup iradelerinin teslim alınmasını sağladılar. “Gelişmekte olan” şeklinde ifade edilen hiçbir ülkenin gerçek manada gelişmesini önlemek, kapitalist ideolojinin en temel argümanlarından biridir. Onlarca yıl gelişme ve büyüme beklentisi ile borçlanıp faiz sarmalına giren bu ülkeler, maalesef bataklığın çekim kuvvetine yenik düştüler, battıkça battılar.

3-       Emeğin Sömürüsü ve Reel Ücret Düşüşü

1971’e kadar uygulanan Bretton Woods sistemi, Amerika’nın siyasi çıkarları doğrultusunda yeniden revize edildi. Bu yeni sürecin başında Nixon döneminin Hazine Bakanı John Connally şu meşhur ifadeyi kullanmıştı:

"Dolar bizim paramız ama sizin probleminiz."

Rusya’nın güç kaybetmesi ve Amerika’nın sömürge topraklarını genişletmesi ile kapitalist ekonomi vahşi yüzünü gösterdi. Dolar, tüm dünyanın tepesine kâbus gibi çöktü. Sermaye, bu sistemi oluşturan kliklerin elinde oyuncağa dönüştü. Kimi zaman Vietnam Savaşı için “savaş sermayesi”, kimi zaman uydu devletlerde darbe yapabilmek için siyasi tehdit olarak kullanıldı.

Ancak bu durum sürdürülebilir değildi. Zira Triffin İkilemi olarak bilinen finansal çelişki ortaya çıktı: Küresel ticaret büyüdükçe, dünya daha fazla dolara ihtiyaç duyuyor, ABD ise bu talebi karşılamak için sürekli dolar basmak ve dış açık vermek zorunda kalıyordu. Ne var ki piyasadaki dolar miktarı, ABD'nin kasasındaki altın miktarını aştıkça, doların altına dönüştürülebilirliğine olan güven azalmaya başladı. Avrupalı ve diğer merkez bankaları, ellerindeki fazla dolarları altına çevirmeye başladılar. Altın rezervlerinin hızla eridiğini gören ABD Başkanı Richard Nixon, 15 Ağustos 1971'de doların altına dönüştürülebilirliğini tek taraflı olarak kaldırdığını açıkladı. Artık dolar altına endeksli değil, kendi başına itibari bir para hâline gelmişti. Böylece dalgalı kur sistemine geçildi ve devletler, iktisadî yapılarında bu yeni rejimin etkilerinden korunmak için çeşitli önlemler almak zorunda kaldılar.

İşte tam bu noktadan itibaren, işçinin, emekçinin, yatırımcının ve hizmetlinin kazancı dolara endeksli hâle geldi. Dövizin yükselişi, aynı ücreti almakta devam eden bir işçi için fakirleşme demekti. Maalesef bu tablo, elli yılı aşkın süredir değişmedi. Döviz zenginleri sermayelerini katladıkça yerel enflasyon yukarı çıkıyor, buna mukabil yerel para birimi ile maaş alan memur ve işçilerin geçim sıkıntısı derinleştikçe derinleşiyordu. Cebine giren para nominal olarak artsa da reel ücret azaldı, alım gücü zayıfladı. Kapitalist siyaset yapıcılar, sınıflar arası farkın oluşturacağı toplumsal tepkileri yatıştırmak amacıyla sendikaları devreye soktular. “İşçi, memur, emekli haklarını koruma” söylemiyle kurulan bu yapılar, zamanla sistemin emniyet supabına dönüştü.
Gerçekte ise tek dertleri sınıfsal farklılıkları olağan, meşru ve doğal bir toplumsal olgu hâline getirmekti. Sonuçta sendikalar, emeğin sömürüsünü yasallaştıran birer araç haline geldi.

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Küresel Ücret Raporu’na göre, birçok ekonomide gayrisafi yurt içi hasıla (GSYH) içindeki sermayenin payı artarken, çalışanların geliri olan emeğin payı azalmaktadır. Bazı ülkelerde GSYH'nin %42'si sermayeye, %37'si emeğe gitmektedir. TÜİK 2024 verilerine göre, Türkiye’de en yoksul %20'lik grup, en zengin %20'lik grubun elde ettiği gelirin 9 kat daha azını kazanmaktadır (P80/P20 Oranı).

UBS Küresel Servet Raporu’na göre, servet dağılımındaki eşitsizliği ölçen Gini katsayısı birçok ülkede (Türkiye dâhil olmak üzere 0,73 gibi yüksek bir oranla) dünyanın en eşitsiz gelir dağılımlarından biri hâline gelmiştir. Dünya Ticaret Örgütünün raporuna göre ise küresel gelir eşitsizliği, mutlak anlamda 110 yıl önceki (1910) kadar yüksek seviyededir.

4-       Emek ve Sömürüyü Çoğunluğa Razı Ettirmek

Sosyalizm, işçiyi devlet için çalışmaya mecbur kıldı ve özel mülkiyeti sınırlandırdı. Bu sebeple emeğin miktarı ne kadar artarsa artsın fertlerin sahip olduğu mülkiyet artmıyordu. Sınıf farklılığını kaldırma arzusu, kişisel çaba ve gelişim süreçlerini baltalıyor, insana ait olan mülk edinme ve sahip olma gibi fıtri istekler, bastırılıyordu. Kapitalizm bu sorunu çözmeyi vadetti ve işçi sınıfına sözleşme yoluyla emeğini satmasını teklif etti. Kötü tatbikler ve fıtrata aykırı kanunlardan sonra “emek-maaş sözleşmesi” işçiler için karşı konulamaz bir teklifti. Üstelik aylık ücretlerin fazla mesai ile artıyor olması, yıllık belli oranlarda yükselmesi emeği anlamlı hale getiriyordu. Sonuç olarak işçiler ve emekçiler, yapılan sözleşmelere rıza gösterip iş akdi gereği çalışmaya devam ettiler.

Üretimi tekelinde bulunduran sermaye sahipleri zenginliklerini katlarken işçiler en temel yaşam şartlarına sahip olmakla yetiniyor. Üstelik ülkelerin iktisadi kırılganlıkları, oluşan ekonomik krizler, yüksek enflasyon sebebiyle işçilere reva görülen ücretler temel ihtiyaçların karşılanmasında bile aciz kalıyor.

2025 yılı Türk-İş verilerine göre, açlık sınırı 28.412 TL, bekar birinin yaşama maliyeti 36.984 TL, yoksulluk sınırı ise 92.547 TL olmasına rağmen reva görülen asgari ücret sadece 22.104 TL’dir. Bu istatistikleri paylaşan sendikalar, asgari ücret belirleme komisyonlarında işveren ve hükümet yetkililerini memnun ederek masadan kalkmaktadırlar. İşte halka dayatılan ve sözleşmeler ile meşrulaştıran “zorunlu rıza” budur. İkiyüzlü sendikalar ise bu “rıza”nın şahidi, teminatıdır.

Bu şekilde, emek sömürüsü kurumsal bir meşruiyet kazanmış, adaletsizlik olağanlaştırılmıştır.

5-       Bir Çıkış Yolu ve Servetin Adil Dolaşması

[كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنكُمْ] “İçinizden yalnızca zenginler arasında dönüp dolaşan bir servet olmasın.”[3]

Kapitalist ekonomi; serveti biriktirir, hazinede toplanan milli geliri çoğaltır. Fakat buna mukabil İslâm; serveti dolaştırır, adil bir paylaşım sunar. İslâm’a göre devlet, fertlerden her bir kimsenin temel ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlüdür. İster çalışsın ister çalışmasın, yaşamak için gerekli olan bütün haklar devletin güvencesi altındadır. Hatta temel ihtiyaçlar karşılandıktan sonra gücü yettiğince lüks ihtiyaçları da temin eder. Bu konuda kapitalizmin “Sosyal Sigortalar” ve “Sosyal Adalet” gibi içi boş kavramları ile İslâm’ın “Temel Hakları Güvence Altına Alma” ideali asla karıştırılmamalıdır.[4] Zira kapitalizmde sigorta için emeğin zorunlu olduğu ve kişinin kendi güvencesini kendi yatırımı ile sağladığı bir işleyiş söz konusudur. Avrupa’daki örneklerde ise bu haklar potansiyel insan gücü vasfından dolayı verilir. Ama hepsinde insan, sistemin işlerliğini sağlayan çarkın dişlisidir. İşlerliğini yitirdiğinde yaşam hakkı elinden alınır ve çevresindeki yardımseverlerin insafına terk edilir.

İslâm ise 3 temel hususu canlı tutarak adil gelir dağılımını engelleyen faktörleri izale eder.

a)        Zekât: Zekât, serveti tabana indirir, toplumsal dayanışmayı iktisadi alana yayar. Burada vicdani sorumluluk değil bizzat devletin kontrolü esastır. Öyle ki Ebubekir RadiyAllahu Anh zekât vermeyenlerle savaştı[5]. Onun bu savaş kararı, sosyal adaletin bozulmasını engellemek, adil gelir dağılımı konusunda hassasiyetini göstermektedir.[6]

b)       Faiz yasağı: Faiz (riba), sermayenin risksiz ve karşılıksız gelir elde etmesidir. Zaten zengin olanları, önceden belirlenmiş kazançlarla daha da zengin etmenin en kolay yoludur. Faiz, finansal spekülasyonu teşvik eder; üretimi ve reel ekonomiyi durdurur. Sonuçta piyasada para dolaşımı azalır, üretim ve istihdam düşer, yatırımlar durur, enflasyon artar. [الَّذِينَ يَأْكُلُونَ الرِّبَا لَا يَقُومُونَ إِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذِي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّ] … [فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِّنَ اللّٰهِ وَرَسُولِهِ] “Faiz yiyenler, şeytan çarpmış kimsenin kalktığı gibi kalkarlar... Allah ve Rasulü’ne karşı savaş açtıklarını bilin.”[7] Faiz yasağı, spekülasyona değil, üretime yöneltir; zengini tembelleştirmez, emeği yüceltir.

c)        İnfak ve sadaka: Gelir adaletini gönüllü değil, vicdani bir sorumluluk haline getirir. Bu şekilde hem ihtiyaç sahibinin temel ihtiyaçları karşılanmış olur hem de piyasada para dolaşır. Kardeşlik bağları güçlenir, sosyal adaletin ve yardımlaşmanın bereketi tüm toplumu refaha kavuşturur. Kapitalizmin vahşi yüzü olan bencillik ve menfaat gibi kötü alışkanlıklar, insanların zihninden uzaklaşır. Zayıflar, güçlüler tarafından ezilmekten, sömürülmekten kurtulur. Kazanma hırsı yerine paylaşma ve dayanışma temelleri atılmış olur.

İşte İslâm toplumlarında, iktisadî sistemin derinlerine inmeden dahi yalnızca bu üç esas bile birçok sorunu çözmeye yeterlidir.

O halde özetleyecek olursak;

Kapitalist iktisadi sistemde, sermaye sahiplerinin yegâne hedefi, daha fazla kâr elde etmektir. Bu hedefe ulaşmak için her şeyden önce parayı elde tutmak, daha fazlasını kazanmak için kredi, spekülasyon, faiz gelirleri, suni rekabetler, küçük esnafın bitirilmesi, piyasayı tekelleştirmek ve işgücünü değersizleştirmek dahil olmak üzere bütün yolları meşru görürler.

Devleti kendi çıkarlarına hizmetkâr kılmak için vergi politikaları, teşvikler, özelleştirmeler, lobicilik ve tehditlerle örülü bir sömürü düzeni kurarlar. Hatta uluslararası kurumlar, serbest ticari anlaşmalar ve borç mekanizmaları gibi kozlarını kullanan finans baronları, kendi devletlerini küresel çetelere boyun büktürürler.

Menfaatçiliğe kurumsal kimlik kazandıran kapitalist siyasetçiler, bürokraside ve kadrolaşmada “altın memur” kavramını icat ettiler. “Devletin malı deniz, yemeyen keriz.”, “Yemeyenin malını yerler.”, “Benim memurum işini bilir.” gibi söylemler, halkın ağzına sakız oldu. Menfaat ve rant elde etmek, artık birer ticari argüman değil aynı zamanda ahlaksızlık, sınır tanımazlık, hırsızlık ve yolsuzluk gibi iğrenç vasıfları üretti. Halk içinde haram mefhumu sıradan bir hal aldıysa, iltimas ve rüşvet karşısında duyarsızlık oluştuysa bunun birincil müsebbibi, işte bu kapitalist siyasetçiler ve onlara çanak tutan memurlardır.

Fakirin hükmü geçmez, işi görülmez oldu. Sorunları çözülmez, derdi dinlenmez oldu. Çünkü kapitalizm insana sahip olduğu servet üzerinden bakar ve ona göre muamele edilmesini öğütler. Halbuki İslâm’a göre insan, bütün finansal süreçlerin en başında yer alır. İnsan odaklıdır, onun yaşam standartları üzerinden gelişme ve büyüme ölçümü yapar. Servetin üretimden emeğe, sermayeden topluma doğru dengeli dolaşımını destekler. İslâm iktisadı düşünürlerinden M. Umer Chapra, “İslâmi iktisat sistemi ne kapitalizmin bireyci çıkarcılığını ne de sosyalizmin mülkiyet fobisinden doğan eşitlikçiliğini benimser; o, adalet merkezli bir denge sistemidir.”[8] der. Bu denge, sadece ekonomik büyümeyi değil, mutlu bir toplumu da (Asrısaadet örneğinde olduğu gibi) beraberinde getirir.

Doymak bilmez kapitalistler, yaşadıkları ekonomi sorunsalını tıpkı kendileri gibi ihtiyaçların sınırsız olmasına bağladılar. İnsanların sınırsız isteklerine karşılık kaynakların kıt olduğu üzerinden tarif getirdiler.[9] Halbuki karşılanması zorunlu ihtiyaçlar, insan olması hasebiyle fertlerin temel ihtiyaçlarıdır. Bunlar Allah Subhanehu ve Teâlâ tarafından dünya nimetleri olarak bahşedilmiştir. Yapılması gereken tek şey, bu nimetlere adil bir şekilde ulaşmaktır.[10] O yüzden Rabbimizin bizlere sunduğu helal nimetlere ulaşmak, İslâmi Hilafet Devleti’nin sorumluluğundadır. Kapitalist devletler ise bu nimetlere ulaşmayı engellemek ve bunu sermayeye çevirmek için ellerinden geleni yapar.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:

[مَا أَكَلَ أَحَدٌ طَعَامًا قَطُّ خَيْرًا مِنْ أَنْ يَأْكُلَ مِنْ عَمَلِ يَدِهِ] “Hiçbiriniz, elinin emeğinden daha hayırlı bir şey yememiştir.”[11] Bir başka hadisinde ise şöyle buyurmuştur:

[مَنْ طَلَبَ الدُّنْيَا حَلَالًا تَعَفُّفًا عَنِ الْمَسْأَلَةِ، وَسَعْيًا عَلَى أَهْلِهِ، وَتَعَطُّفًا عَلَى جَارِهِ، لَقِيَ اللَّهَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَوَجْهُهُ مِثْلُ الْقَمَرِ لَيْلَةَ الْبَدْرِ] “Kim başkalarına el açmamak, ailesine bakmak ve komşusuna iyilik etmek için helal yoldan mal kazanırsa, kıyamet günü yüzü dolunay gibi parlak bir halde Allah’ın huzuruna çıkar. Kim de malı çoğaltmak, böbürlenmek ve gösteriş için isterse, Allah’ın gazabına uğrayarak huzura çıkar.” [12]

İşte böylece emeğin hem maddi hem de Allah katındaki değeri açıklığa kavuşmuş oldu. Emeğin karşılığı olan ücret, mal ve hizmete biçilecek paha sadece Allah Azze ve Celle katındadır. Onun hükmüyledir ve onun adaletinin tecelli ettiği bir toplum -kıtlık dahi olsa- asla daimî yoksulluk yaşamaz, sefalet ve mahrumiyet görmez. Halbuki Allah’ın hükümlerinin çiğnendiği kapitalist toplumlarda -bolluk dahi olsa- insanlar -bir grup zümre dışında- refah yüzü görmezler. O yüzden Rabbimiz iktisadın temel ilkelerini oluştururken Müslümana dünya ve ahireti için dengeyi korumasını emretmiş, onu isyandan ve haddi aşmaktan menetmiştir.

[وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللّٰهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلَا تَنسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا وَأَحْسِن كَمَا أَحْسَنَ اللّٰهُ إِلَيْكَ وَلَا تَبْغِ الْفَسَادَ فِي الْأَرْضِ] “Allah’ın sana verdiği (nimet) ile ahiret yurdunu gözet. Dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de (insanlara) iyilikte bulun. Yeryüzünde fesadı arzu etme.”[13]



[2] Oxfam Inequality Report, 2025

[3] Haşr Suresi 7

[4] Abdurrahman el-Mâlikî, İdeal Ekonomi Politikası, Ankara: Köklü Değişim Yayınları

[5] Ridde Savaşları

[6] İbn Sa’d, Tabakât, Cilt 3

[7] Bakara Suresi 275-279

[8] M. Umer Chapra, Islam and the Economic Challenge, Herndon: The Islamic Foundation, 1992

[9] William A. McEachern, Ekonomi: Çağdaş Bir Giriş

[10] Abdurrahman el-Mâlikî, aynı eser

[11] Buhari, Kitabü’l-Buyû, H.No 1966

[12] Musannef İbn Şeybe, Kitabü’l-Buyû

[13] Kasas Suresi 77


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz