Dünya akıl almaz bir şekilde gelişiyor. Teknolojik icatlar, uzay araçları,
elektrikli taşıtlar, katliam silahları, balistik füzeler, insansı robotlar,
gelişmiş yapay zekâ ve daha niceleri… Ülkeler bu yeni üretim modelleriyle
servetlerine servet katıyor. Millî gelirler yükseliyor, hazineler döviz
stokluyor. Sermaye piyasaları büyüyor, serbest piyasa hacmi genişliyor,
ticarete konu olan mal ve hizmet çeşitliliği artıyor.
Kısacası dünyada dolaşan ulusal servetler büyüdükçe büyüyor.
Peki aynı oranda insanlar, fert ve toplum olarak -bu servetin sonucunda-
refaha kavuşuyor mu? Mutlu olabiliyor mu? İnsani temel ihtiyaçlarını
karşılayabiliyor mu? İşte asıl kritik soru bu…
1-
Azınlıkta Dolaşan Servet
Oxfam’ın son raporlarına göre, dünya üzerindeki toplam servetin yaklaşık
%1’i, küresel varlıkların yarısından fazlasını elinde bulunduruyor. En zengin
26 kişi, dünya nüfusunun yarısına (yaklaşık 3,8 milyar insana) denk servete
sahip. Rapora göre, yalnızca 2025 Ocak ayında, milyarderlerin serveti yaklaşık
314 milyar USD arttı. 2024 Temmuz’dan 2025 Ocak’a kadar milyarder servetinin 1
trilyon USD’den fazla arttığı belirtiliyor. Ayrıca dünya nüfusunun alt
katmandaki %50’si toplam servetin sadece %2’sine sahipken, en üst katmandaki
%10’luk kısım toplam servetin yaklaşık %76’sını elinde tutuyor. 2025 Ocak
ayında yine Oxfam’ın analizine göre dünya nüfusunun en yoksul üçte birlik grubun
toplam serveti yaklaşık 241,5 milyar USD olarak tespit edildi. Rapor
ayrıca, “bu kadar artan serveti elde etmek için, ortalama küresel gelire sahip
yaklaşık 15 milyon çalışanın bir yıl boyunca çalışması gerekir” tespitini
de içeriyor.[1]
Kapitalist iktisat sistemi, modern ifadeyle zenginliğin dolaşan değil
merkezileşen bir hâl almasını ister. Zira servetin adil dağılımı sınıflar arası
farkları ortadan kaldırır veya azaltır. Oysa liberal ekonomi, para akışını
piramidin üst kısımlarına doğru hızlandırır. Bu yüzden elit bir kesim ve ona
hizmet eden emekçi bir kesim olmak zorundadır.
Oxfam’ın ifadesiyle: “Yoksulluk bir doğal sonuç değil, politik bir
tercihtir.”
Bugün milyarderlerin 1 trilyon dolarlık yeni kazancı, dünyadaki açlığı 22
kez bitirebilir.[2]
2-
Fakirliğin Genelleşmesi ve
Eşitsizliği Derinleştiren Dinamikler
1930’lu yılların başında tüm dünyayı sarsan Büyük Buhran, kapitalist
sistemin sömürü düzeninde yeni yöntemler icat etmesine sebep oldu. Bu dönemde
üretim tekelleşmeye başladı; finansal gelir, onu daha da çoğaltabilecek
azınlığın elinde yoğunlaştı. Dünya nüfusunun büyük çoğunluğu ise artık parayı
kazanan değil, “kazandıran” konumuna indirildi.
Böylece insanlık, çalışıp emek harcayarak bir grup zengine daha fazla gelir
kazandıran dev bir çarka dönüştü.
2. Dünya Savaşı’nın Amerika’nın galibiyetiyle sonuçlanmasının ardından ABD,
sadece siyasî değil, ekonomik açıdan da diğer devletler üzerinde hâkimiyet kurdu.
Finansal bağımlılık zinciri böylece şekillenmiş oldu.
Amerika bu dönemde kendisine hizmet edecek ekonomik yapılar kurdu. Bu
yapılar birer sömürge valisi gibi çalışarak doların prestijini yükseltti ve onu
dünya para birimi hâline getirdi.
Sömürge ülkeler, topraklarındaki yeraltı ve yerüstü kaynaklarının tamamını
dolar karşılığı sattılar. Hatta öyle ki, Amerika’nın daha fazla mal ve kaynak
satın alabilmesi için yapması gereken tek şey kâğıt para basmaktı. Karşılığında
kendi kritik kaynaklarını satan bu uydu devletler, bir süre sonra kendi paralarının
dünyada esamisi okunmayan değersiz kâğıtlara dönüştüğünü fark ettiler.
Büyük ekonomik buhranın etkilerini hafifletmek amacıyla 1944’te BM Para
ve Finans Konferansı toplandı. 44 ülkenin katılımıyla alınan karar, tarihe Bretton
Woods Anlaşması olarak geçti.
Bu yeni sistem, Altın-Döviz Standardı (Gold Exchange Standard) olarak
adlandırıldı. Bu sistemde, dolar altına sabitlenirken, diğer para birimleri dolara
endekslendi. ABD, kendi merkez bankası (FED) aracılığıyla 1 ons altını 35 dolar
sabit paritesinden dönüştürmeyi (konvertibilite) taahhüt etti. Anlaşmaya
katılan ülkelerin para birimleri doğrudan altına değil, dolara sabitlendi. Bu
sistemin görünürdeki amacı, dalgalı kur rejiminin aksine kur istikrarı sağlamaktı;
fakat sonuç tam tersi oldu.
Bu sistemle birlikte, ABD doları dünyanın temel rezerv para birimi
ve uluslararası ticaretin ana aracı haline geldi. ABD, sistemi yöneten küresel
finansal güce dönüştü. Dolar baskısı ile ekonomik çalkantı yaşayan diğer devletler
için bazı kurumlar görevlendirildi:
Uluslararası Para Fonu (IMF): Ülkelerin kısa vadeli
ödeme dengesi sorunlarına geçici yardım sağlayarak sabit kur sisteminin
sürdürülmesine destek oldu.
Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası (IBRD): Savaş sonrası yıkılan Avrupa ve gelişmekte olan ülkelerin kalkınmasına
uzun vadeli finansman sağladı.
Uluslararası Ticaret Örgütü (ITO): Devletlerarası ticaret
engelini kaldırmak üzere kurulmuş, sonra yerini Gümrük Tarifeleri ve Ticaret
Genel Anlaşmasına (GATT) bırakıp Gümrük Vergi Tarifeleri yayınlamıştır.
Bu kurumların asıl görevi, küresel sömürgecilik sistemine meşruiyet
kazandırmaktı. Ülkeleri bir takım siyasi saiklarla borç batağına sokup
iradelerinin teslim alınmasını sağladılar. “Gelişmekte olan” şeklinde
ifade edilen hiçbir ülkenin gerçek manada gelişmesini önlemek, kapitalist
ideolojinin en temel argümanlarından biridir. Onlarca yıl gelişme ve büyüme
beklentisi ile borçlanıp faiz sarmalına giren bu ülkeler, maalesef bataklığın
çekim kuvvetine yenik düştüler, battıkça battılar.
3- Emeğin Sömürüsü ve Reel Ücret Düşüşü
1971’e kadar uygulanan Bretton Woods sistemi, Amerika’nın siyasi çıkarları
doğrultusunda yeniden revize edildi. Bu yeni sürecin başında Nixon döneminin
Hazine Bakanı John Connally şu meşhur ifadeyi kullanmıştı:
"Dolar bizim paramız ama sizin probleminiz."
Rusya’nın güç kaybetmesi ve Amerika’nın sömürge topraklarını genişletmesi
ile kapitalist ekonomi vahşi yüzünü gösterdi. Dolar, tüm dünyanın tepesine
kâbus gibi çöktü. Sermaye, bu sistemi oluşturan kliklerin elinde oyuncağa dönüştü.
Kimi zaman Vietnam Savaşı için “savaş sermayesi”, kimi zaman uydu devletlerde
darbe yapabilmek için siyasi tehdit olarak kullanıldı.
Ancak bu durum sürdürülebilir değildi. Zira Triffin İkilemi olarak
bilinen finansal çelişki ortaya çıktı: Küresel ticaret büyüdükçe, dünya daha
fazla dolara ihtiyaç duyuyor, ABD ise bu talebi karşılamak için sürekli dolar
basmak ve dış açık vermek zorunda kalıyordu. Ne var ki piyasadaki dolar
miktarı, ABD'nin kasasındaki altın miktarını aştıkça, doların altına dönüştürülebilirliğine
olan güven azalmaya başladı. Avrupalı ve diğer merkez bankaları, ellerindeki fazla
dolarları altına çevirmeye başladılar. Altın rezervlerinin hızla eridiğini
gören ABD Başkanı Richard Nixon, 15 Ağustos 1971'de doların altına
dönüştürülebilirliğini tek taraflı olarak kaldırdığını açıkladı. Artık dolar
altına endeksli değil, kendi başına itibari bir para hâline gelmişti. Böylece
dalgalı kur sistemine geçildi ve devletler, iktisadî yapılarında bu yeni
rejimin etkilerinden korunmak için çeşitli önlemler almak zorunda kaldılar.
İşte tam bu noktadan itibaren, işçinin, emekçinin, yatırımcının ve
hizmetlinin kazancı dolara endeksli hâle geldi. Dövizin yükselişi, aynı ücreti
almakta devam eden bir işçi için fakirleşme demekti. Maalesef bu tablo, elli
yılı aşkın süredir değişmedi. Döviz zenginleri sermayelerini katladıkça yerel
enflasyon yukarı çıkıyor, buna mukabil yerel para birimi ile maaş alan memur ve
işçilerin geçim sıkıntısı derinleştikçe derinleşiyordu. Cebine giren para nominal
olarak artsa da reel ücret azaldı, alım gücü zayıfladı. Kapitalist
siyaset yapıcılar, sınıflar arası farkın oluşturacağı toplumsal tepkileri
yatıştırmak amacıyla sendikaları devreye soktular. “İşçi, memur, emekli
haklarını koruma” söylemiyle kurulan bu yapılar, zamanla sistemin emniyet
supabına dönüştü.
Gerçekte ise tek dertleri sınıfsal farklılıkları olağan, meşru ve doğal bir
toplumsal olgu hâline getirmekti. Sonuçta sendikalar, emeğin sömürüsünü
yasallaştıran birer araç haline geldi.
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Küresel Ücret Raporu’na göre, birçok ekonomide gayrisafi yurt içi hasıla (GSYH) içindeki sermayenin
payı artarken, çalışanların geliri olan emeğin payı azalmaktadır. Bazı
ülkelerde GSYH'nin %42'si sermayeye, %37'si emeğe gitmektedir. TÜİK 2024
verilerine göre, Türkiye’de en yoksul %20'lik grup, en zengin %20'lik grubun
elde ettiği gelirin 9 kat daha azını kazanmaktadır (P80/P20 Oranı).
UBS Küresel Servet Raporu’na göre, servet
dağılımındaki eşitsizliği ölçen Gini katsayısı birçok ülkede (Türkiye
dâhil olmak üzere 0,73 gibi yüksek bir oranla) dünyanın en eşitsiz gelir
dağılımlarından biri hâline gelmiştir. Dünya Ticaret Örgütünün raporuna
göre ise küresel gelir eşitsizliği, mutlak anlamda 110 yıl önceki (1910)
kadar yüksek seviyededir.
4- Emek ve Sömürüyü Çoğunluğa Razı Ettirmek
Sosyalizm, işçiyi devlet için çalışmaya mecbur kıldı ve özel mülkiyeti
sınırlandırdı. Bu sebeple emeğin miktarı ne kadar artarsa artsın fertlerin
sahip olduğu mülkiyet artmıyordu. Sınıf farklılığını kaldırma arzusu, kişisel
çaba ve gelişim süreçlerini baltalıyor, insana ait olan mülk edinme ve sahip
olma gibi fıtri istekler, bastırılıyordu. Kapitalizm bu sorunu çözmeyi vadetti
ve işçi sınıfına sözleşme yoluyla emeğini satmasını teklif etti. Kötü tatbikler
ve fıtrata aykırı kanunlardan sonra “emek-maaş sözleşmesi” işçiler için karşı
konulamaz bir teklifti. Üstelik aylık ücretlerin fazla mesai ile artıyor
olması, yıllık belli oranlarda yükselmesi emeği anlamlı hale getiriyordu. Sonuç
olarak işçiler ve emekçiler, yapılan sözleşmelere rıza gösterip iş akdi gereği
çalışmaya devam ettiler.
Üretimi tekelinde bulunduran sermaye sahipleri zenginliklerini katlarken
işçiler en temel yaşam şartlarına sahip olmakla yetiniyor. Üstelik ülkelerin
iktisadi kırılganlıkları, oluşan ekonomik krizler, yüksek enflasyon sebebiyle
işçilere reva görülen ücretler temel ihtiyaçların karşılanmasında bile aciz
kalıyor.
2025 yılı Türk-İş verilerine göre, açlık sınırı 28.412 TL, bekar birinin
yaşama maliyeti 36.984 TL, yoksulluk sınırı ise 92.547 TL olmasına rağmen reva
görülen asgari ücret sadece 22.104 TL’dir. Bu istatistikleri paylaşan
sendikalar, asgari ücret belirleme komisyonlarında işveren ve hükümet
yetkililerini memnun ederek masadan kalkmaktadırlar. İşte halka dayatılan ve
sözleşmeler ile meşrulaştıran “zorunlu rıza” budur. İkiyüzlü sendikalar
ise bu “rıza”nın şahidi, teminatıdır.
Bu şekilde, emek sömürüsü kurumsal bir meşruiyet kazanmış, adaletsizlik
olağanlaştırılmıştır.
5- Bir Çıkış Yolu ve Servetin Adil Dolaşması
[كَيْ لَا
يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنكُمْ] “İçinizden
yalnızca zenginler arasında dönüp dolaşan bir servet olmasın.”[3]
Kapitalist ekonomi; serveti biriktirir, hazinede toplanan milli geliri
çoğaltır. Fakat buna mukabil İslâm; serveti dolaştırır, adil bir paylaşım
sunar. İslâm’a göre devlet, fertlerden her bir kimsenin temel ihtiyaçlarını
karşılamakla yükümlüdür. İster çalışsın ister çalışmasın, yaşamak için gerekli
olan bütün haklar devletin güvencesi altındadır. Hatta temel ihtiyaçlar
karşılandıktan sonra gücü yettiğince lüks ihtiyaçları da temin eder. Bu konuda
kapitalizmin “Sosyal Sigortalar” ve “Sosyal Adalet” gibi içi boş
kavramları ile İslâm’ın “Temel Hakları Güvence Altına Alma” ideali asla
karıştırılmamalıdır.[4]
Zira kapitalizmde sigorta için emeğin zorunlu olduğu ve kişinin kendi
güvencesini kendi yatırımı ile sağladığı bir işleyiş söz konusudur. Avrupa’daki
örneklerde ise bu haklar potansiyel insan gücü vasfından dolayı verilir. Ama
hepsinde insan, sistemin işlerliğini sağlayan çarkın dişlisidir. İşlerliğini
yitirdiğinde yaşam hakkı elinden alınır ve çevresindeki yardımseverlerin
insafına terk edilir.
İslâm ise 3 temel hususu canlı tutarak adil gelir dağılımını engelleyen
faktörleri izale eder.
a)
Zekât: Zekât, serveti tabana indirir, toplumsal dayanışmayı
iktisadi alana yayar. Burada vicdani sorumluluk değil bizzat devletin kontrolü
esastır. Öyle ki Ebubekir RadiyAllahu Anh zekât vermeyenlerle savaştı[5].
Onun bu savaş kararı, sosyal adaletin bozulmasını engellemek, adil gelir dağılımı
konusunda hassasiyetini göstermektedir.[6]
b) Faiz yasağı: Faiz (riba), sermayenin
risksiz ve karşılıksız gelir elde etmesidir. Zaten zengin olanları, önceden
belirlenmiş kazançlarla daha da zengin etmenin en kolay yoludur. Faiz, finansal
spekülasyonu teşvik eder; üretimi ve reel ekonomiyi durdurur. Sonuçta piyasada
para dolaşımı azalır, üretim ve istihdam düşer, yatırımlar durur, enflasyon
artar. [الَّذِينَ
يَأْكُلُونَ الرِّبَا لَا يَقُومُونَ إِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذِي يَتَخَبَّطُهُ
الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّ] … [فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِّنَ اللّٰهِ وَرَسُولِهِ] “Faiz
yiyenler, şeytan çarpmış kimsenin kalktığı gibi kalkarlar... Allah ve Rasulü’ne
karşı savaş açtıklarını bilin.”[7]
Faiz yasağı, spekülasyona değil, üretime yöneltir; zengini tembelleştirmez,
emeği yüceltir.
c)
İnfak ve sadaka: Gelir adaletini gönüllü değil, vicdani bir sorumluluk
haline getirir. Bu şekilde hem ihtiyaç sahibinin temel ihtiyaçları karşılanmış
olur hem de piyasada para dolaşır. Kardeşlik bağları güçlenir, sosyal adaletin
ve yardımlaşmanın bereketi tüm toplumu refaha kavuşturur. Kapitalizmin vahşi
yüzü olan bencillik ve menfaat gibi kötü alışkanlıklar, insanların zihninden
uzaklaşır. Zayıflar, güçlüler tarafından ezilmekten, sömürülmekten kurtulur.
Kazanma hırsı yerine paylaşma ve dayanışma temelleri atılmış olur.
İşte İslâm toplumlarında, iktisadî sistemin derinlerine inmeden dahi
yalnızca bu üç esas bile birçok sorunu çözmeye yeterlidir.
O halde özetleyecek olursak;
Kapitalist iktisadi sistemde, sermaye sahiplerinin yegâne hedefi, daha
fazla kâr elde etmektir. Bu hedefe ulaşmak için her şeyden önce parayı elde
tutmak, daha fazlasını kazanmak için kredi, spekülasyon, faiz gelirleri, suni
rekabetler, küçük esnafın bitirilmesi, piyasayı tekelleştirmek ve işgücünü değersizleştirmek
dahil olmak üzere bütün yolları meşru görürler.
Devleti kendi çıkarlarına hizmetkâr kılmak için vergi politikaları,
teşvikler, özelleştirmeler, lobicilik ve tehditlerle örülü bir sömürü düzeni
kurarlar. Hatta uluslararası kurumlar, serbest ticari anlaşmalar ve borç
mekanizmaları gibi kozlarını kullanan finans baronları, kendi devletlerini
küresel çetelere boyun büktürürler.
Menfaatçiliğe kurumsal kimlik kazandıran kapitalist siyasetçiler,
bürokraside ve kadrolaşmada “altın memur” kavramını icat ettiler. “Devletin
malı deniz, yemeyen keriz.”, “Yemeyenin malını yerler.”, “Benim
memurum işini bilir.” gibi söylemler, halkın ağzına sakız oldu. Menfaat
ve rant elde etmek, artık birer ticari argüman değil aynı zamanda ahlaksızlık,
sınır tanımazlık, hırsızlık ve yolsuzluk gibi iğrenç vasıfları üretti. Halk
içinde haram mefhumu sıradan bir hal aldıysa, iltimas ve rüşvet karşısında
duyarsızlık oluştuysa bunun birincil müsebbibi, işte bu kapitalist siyasetçiler
ve onlara çanak tutan memurlardır.
Fakirin hükmü geçmez, işi görülmez oldu. Sorunları çözülmez, derdi
dinlenmez oldu. Çünkü kapitalizm insana sahip olduğu servet üzerinden bakar ve
ona göre muamele edilmesini öğütler. Halbuki İslâm’a göre insan, bütün finansal
süreçlerin en başında yer alır. İnsan odaklıdır, onun yaşam standartları
üzerinden gelişme ve büyüme ölçümü yapar. Servetin üretimden emeğe, sermayeden
topluma doğru dengeli dolaşımını destekler. İslâm iktisadı düşünürlerinden M.
Umer Chapra, “İslâmi iktisat sistemi ne kapitalizmin bireyci
çıkarcılığını ne de sosyalizmin mülkiyet fobisinden doğan eşitlikçiliğini
benimser; o, adalet merkezli bir denge sistemidir.”[8]
der. Bu denge, sadece ekonomik büyümeyi değil, mutlu bir toplumu da (Asrısaadet
örneğinde olduğu gibi) beraberinde getirir.
Doymak bilmez kapitalistler, yaşadıkları ekonomi sorunsalını tıpkı
kendileri gibi ihtiyaçların sınırsız olmasına bağladılar. İnsanların sınırsız
isteklerine karşılık kaynakların kıt olduğu üzerinden tarif getirdiler.[9]
Halbuki karşılanması zorunlu ihtiyaçlar, insan olması hasebiyle fertlerin temel
ihtiyaçlarıdır. Bunlar Allah Subhanehu ve Teâlâ tarafından dünya nimetleri
olarak bahşedilmiştir. Yapılması gereken tek şey, bu nimetlere adil bir şekilde
ulaşmaktır.[10]
O yüzden Rabbimizin bizlere sunduğu helal nimetlere ulaşmak, İslâmi Hilafet
Devleti’nin sorumluluğundadır. Kapitalist devletler ise bu nimetlere ulaşmayı engellemek
ve bunu sermayeye çevirmek için ellerinden geleni yapar.
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:
[مَا أَكَلَ
أَحَدٌ طَعَامًا قَطُّ خَيْرًا مِنْ أَنْ يَأْكُلَ مِنْ عَمَلِ يَدِهِ]
“Hiçbiriniz, elinin emeğinden daha hayırlı bir şey yememiştir.”[11]
Bir başka hadisinde ise şöyle buyurmuştur:
[مَنْ طَلَبَ
الدُّنْيَا حَلَالًا تَعَفُّفًا عَنِ الْمَسْأَلَةِ، وَسَعْيًا عَلَى أَهْلِهِ،
وَتَعَطُّفًا عَلَى جَارِهِ، لَقِيَ اللَّهَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَوَجْهُهُ
مِثْلُ الْقَمَرِ لَيْلَةَ الْبَدْرِ] “Kim başkalarına el
açmamak, ailesine bakmak ve komşusuna iyilik etmek için helal yoldan mal
kazanırsa, kıyamet günü yüzü dolunay gibi parlak bir halde Allah’ın huzuruna
çıkar. Kim de malı çoğaltmak, böbürlenmek ve gösteriş için isterse, Allah’ın
gazabına uğrayarak huzura çıkar.” [12]
İşte böylece emeğin hem maddi hem de Allah katındaki değeri açıklığa
kavuşmuş oldu. Emeğin karşılığı olan ücret, mal ve hizmete biçilecek paha
sadece Allah Azze ve Celle katındadır. Onun hükmüyledir ve onun adaletinin
tecelli ettiği bir toplum -kıtlık dahi olsa- asla daimî yoksulluk yaşamaz,
sefalet ve mahrumiyet görmez. Halbuki Allah’ın hükümlerinin çiğnendiği
kapitalist toplumlarda -bolluk dahi olsa- insanlar -bir grup zümre dışında-
refah yüzü görmezler. O yüzden Rabbimiz iktisadın temel ilkelerini oluştururken
Müslümana dünya ve ahireti için dengeyi korumasını emretmiş, onu isyandan ve
haddi aşmaktan menetmiştir.
[وَابْتَغِ فِيمَا
آتَاكَ اللّٰهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلَا تَنسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا
وَأَحْسِن كَمَا أَحْسَنَ اللّٰهُ إِلَيْكَ وَلَا تَبْغِ الْفَسَادَ فِي الْأَرْضِ]
“Allah’ın sana verdiği (nimet) ile ahiret yurdunu gözet. Dünyadan da
nasibini unutma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de (insanlara) iyilikte
bulun. Yeryüzünde fesadı arzu etme.”[13]
[1]
In
January, billionaires amassed more wealth than the poorest third of humanity
owns, 24th February 2025, Oxfam
[2]
Oxfam Inequality Report, 2025
[3]
Haşr Suresi 7
[4]
Abdurrahman el-Mâlikî, İdeal Ekonomi
Politikası, Ankara: Köklü Değişim Yayınları
[5]
Ridde Savaşları
[6]
İbn Sa’d, Tabakât, Cilt 3
[7]
Bakara Suresi 275-279
[8]
M. Umer Chapra, Islam and the Economic Challenge, Herndon: The Islamic
Foundation, 1992
[9]
William A. McEachern, Ekonomi: Çağdaş Bir
Giriş
[10]
Abdurrahman el-Mâlikî, aynı eser
[11]
Buhari, Kitabü’l-Buyû, H.No 1966
[12]
Musannef İbn Şeybe, Kitabü’l-Buyû
[13]
Kasas Suresi 77


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış