DİNİN (İSLAMİ YÖNETİMİN) KALKINMAYA ENGEL OLDUĞU TEZİ

Burhan Ercan

Kalkınma düşüncesi, kötü bir hâlden daha iyi bir hâle ulaşma arzusu; insanoğlunun, hayat tasavvurunu şekillendiren başat faktörlerdendir. Kalkınma, genel manada; bir toplumun insan, hayat ve evrene ilişkin kapsamlı ve kuşatıcı bir fikir ekseninde yeni yaşama intikal etmesi iken kapitalizmin egemen olduğu çağımızda bir anlam daralmasına maruz kalarak “maddi (ekonomik, sanayi, teknolojik vb.) ilerleme” olarak telakki edilmektedir.

Toplumsal bir varlık olan insanoğlunun kalkınma hedefi, esasında toplumu şekillendiren, topluma yön veren ve ona tahakküm eden yönetim sistemi ile doğrudan ilişkilidir. Tercih edilen yönetim sistemi ya kalkınmayı gerçekleştiren niteliklere sahip olur ya da o toplumu geri kalmışlığa mahkûm eden bir unsur hâline gelir. Bu yüzden kalkınma isteği, insanları sürekli bir arayışa yönlendirerek en doğru yönetimi tercih etme zorunluluğu ile karşı karşıya getirmiştir.

Bugün dünya üzerinde hegemonyasını sürdüren Batı dünyası, Orta Çağ’da skolastik düşüncenin bataklığında debelenirken, Reform ve Rönesans hareketleri ile Niccolò Machiavelli (ö. 1527), Jean Bodin (ö. 1596), Thomas Hobbes (ö. 1679), John Locke (ö. 1704), Jean-Jacques Rousseau (ö. 1778), Immanuel Kant (ö. 1804) gibi düşünürler aracılığıyla yeni bir kalkınma paradigması ortaya koymuş ve dini, yönetimden izole hâle getirmiştir.[1]

Mülk edinmenin, para ve servet sahibi olmanın “kötü”, akıl yürütmenin, sorgulamanın da “şeytani bir şey” olduğunu söyleyen Tanrının, yeryüzündeki temsilcisi kilise otoritesi/din bypass edilmiştir.

Avrupa’da tahrif olmuş Hıristiyanlık dininin oluşturmuş olduğu sefalet, cehalet ve hastalıklara karşı başkaldıran ve yaşanan aydınlanma ile kalkınmayı yakalayan Batı dünyası, kilise ile krallara karşı dizayn ettiği seküler yaşam ve kalkınma modelini tüm dünyaya “Batıcılık” adı altında sunuyordu.

Hıristiyanlığa/kiliseye karşı kazanılan zafer, dine karşı elde edilmiş bir zafer olarak kabul edildi. Analojik bir yaklaşımla İslâm dini de hedef tahtasına oturtuldu.

Pozitivist düşünür Ernest Renan Sorbonne'da, 29 Mart 1883'te L'Islamisme et la Science (İslâmiyet ve Bilim) isimli bir tebliğ sunarak “İslâm’ın tekâmül ve terakkiye izin vermediğini, Müslümanları dinlerinin bu hale düşürdüğünü, ancak İslâm'dan vazgeçtikleri taktirde Müslümanların ilerleyip gelişebileceklerini” belirtti.

Bilim karşıtlığı ve geri kalmışlığa tepki olarak din ve kiliseye karşı meydan okuyan Renan, İslâm ve Bilim konuşmasıyla İslâm’ı da hedef almıştır.

Renan’ın bu tezi, İslâm dünyasında büyük bir etki uyandırmıştır. Renan’ın bu tezine karşı birçok reddiye kaleme alınmıştır.

“İslâm’ın akla, tefekküre, gelişmeye, fenne ve bilime karşı olmadığı; İslâm dünyasının hâlihazırda yaşadığı çöküntüden İslâm’ın sorumlu tutulamayacağı; zira yakın zamanlara kadar Müslümanların büyük bir medeniyetin banileri oldukları, bu medeniyetin temel harcının da İslâm olduğu ve bu bakımdan Müslümanların içinde bulundukları durumdan yine İslâm’ın kurtaracağı” savunulmuştur.[2]

Yapılan reddiyelerin yanı sıra Abdullah Cevdet, Ahmet Ağaoğlu, Mahmut Esat Bozkurt, Tevfik Rüştü gibi isimler de bu fikrin ateşli savunucuları arasında yer almakta olup sayıları azımsanmayacak derecede fazlaydı.

Karabekir Paşa, Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un TBMM kürsüsünden şöyle haykırdığını kaydediyor:

“İslâmlık terakkiye mânidir. İslâm kaldıkça kimse yüzümüze bakmaz!”

Kâzım Karabekir, Cumhuriyet’in ilânından yaklaşık dört ay önce (10 Temmuz 1923), M. Kemal’in kendisine şunları söylediğini aktarıyor:

“Dini ve ahlâkı olanlar aç kalmaya mahkûmdur. Dini ve namusu olanlar kazanamazlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir.”[3]

Devrimlerin ruhunu da rotasını da bu anlayış tayin etti. İrtifa kaybı yaşanmasını, dinin bilime karşı olduğu tezine indirgeyenler, Batıcılığa/modernizme uygun bir din inşa etmeyi hedef edindi.

Batı tarafından reçete edilen ve kabul gören bu “müfsit” çözüm, eğitim yoluyla kobaylar gibi kullanılan yeni nesillere enjekte edildi. Yeni dizayn edilen rejim tarafından din ve dine ait tüm unsurlar “gericilik” olarak kodlanarak, ortadan kaldırılması gereken zararlı unsurlar şeklinde görüldü.

“Batılılar, nasıl Hıristiyanlık ile hesaplaşıp kalkındıysa bizler de İslâm ile hesaplaşarak kalkınmayı yakalayabiliriz” fikri, bir katalizör olarak kabul edildi. Kıble Batı, din ise bilim ittihaz edildikten sonra dini tarihe gömmeye çalışmak için bütün saldırı okları dine yönlendirildi. Din, meşruiyetini bilime uygunluğu nispetinde sağlayabilecek, geçerliliği bilime uygunluğu ile ölçülecekti.

Modernitenin değerleri, basit bir “bizde de var” kompleksiyle, kapitalist her türlü değer İslâmi kavramlarla harmanlanarak içselleştirildi. Çünkü zihnî arka planda gayet profesyonelce işlenmiş bir örgü olarak, ilerlemenin önündeki en büyük engel olarak görülen İslâm, yeni rejimin standardına uygun hâle getirilerek aşılabilirdi.

Osmanlı’nın geri kalmasının sebepleri çok farklı iken, Renan’ın etkisinde kalarak Batılılaşmayı hedef edinenler, İslâm’a karşı cephe aldılar. Rasyonalizm ve Pozitivizm cenderesine alınmaya çalışılan halk, ancak Batılılaşma yoluyla kurtuluşa ikna ediliyordu. “Muasır medeniyetler seviyesine” bir an önce ulaşmak için telkin edilen şey, terk etmeleri gereken unsurun dinleri olduğuydu.

Dini hayattan tamamen kaldırmaları mümkün olmadığından, yeni seküler düzenin inşasında din, kafes içine alınmalıydı. Hayata müdahalesi ortadan kaldırılmış ve gelenekle, yani kadimle bağı koparılmış bir din üretilmeliydi. Bu sebeple din, bir yaşama biçimi ve hayatı anlama, değerler üzerinden kurma şekli olmaktan çıkarılıp sıradan ritüeller manzumesi hâline getirildi.

Artık rejimin türettiği jenerasyon, günlük hayatında ritüeller hariç dini fazla dikkate almıyor; siyaset, ekonomi, sosyoloji ve eğitim gibi hayatın bütününü ilgilendiren alanlarda Batılı paradigmanın gösterdiği çerçevede hareket ediyordu.

İslâm dünyasında, zaman zaman meydana gelen yönetim değişikliklerinde de hâlâ, maalesef, Batı’nın kalkınma paradigması üzerinden hareket edilerek, küresel sisteme entegre edilmiş yeni yönetimler tesis edilmektedir. Bu durumun en güncel örneklerinden biri, Suriye'de yaşanan kıyam sürecinde ve sonrasında gözlemlenmiştir.

Suriye’de 15 Mart 2011’de meydana gelen kıyam, 8 Aralık 2024’te Suriye halkının büyük mücadelesi, dirayeti ve fedakarlığıyla zaferle neticelendi. ABD öncülüğünde oluşturulan uluslararası koalisyon gücündeki 40'tan fazla ülkeye rağmen Rusya, İran, Hizbullah ve Esed rejiminin şebbihalarının uyguladıkları her türlü katliama rağmen 13 senenin ardından Şam’ın kapıları açıldı. 61 yıllık vahşi Baas rejimi ve 54 yıllık Esed tiranlığı yıkıldı.

13 senelik mücadelenin 13 günde geldiği nokta itibariyle ABD ve Batı dünyası saha kontrolünün kaybedilmesi endişesi yaşarken Türkiye, sürecin suhuletle yönetildiği mesajını güçlü bir şekilde vererek “endişeye mahal olmadığını” deklare etmişti.

Devrim sonrası büyük bir soru işareti ortada duruyordu: “Suriye ne ile yönetilecek?”

Bu soruya, ABD ve birçok Batılı ülke ile onların yörüngesinde hareket eden bölge ülkeleri, hemen siyasi ortama nüfuz ederek, demokratik bir rejimin tesis edilmesi noktasında tazyik ve telkinlerde bulundular.

İslâm dünyasında ise, etkili ve güçlü bir şekilde “Suriye’de İslâmî bir rejimin behemehal tesis edilmesi” talebi, istenilen oranda açığa çıkmadı. Hatta birçok kesim tarafından “tedricilik” kavramının arkasına sığınılarak "Şeriata aykırı şeyler yapsak da olur, yeter ki kazanımlarımızı kaybetmeyelim. Yavaş yavaş İslâmlaşacak." denildi.

Hatta bu kesim, İslâmî bir rejimi/Şeriat’ın egemenliğini talep edenlerin sesini bastırabilmek adına onları “fitne çıkarmakla” itham etti.

Türkiye kamuoyunda, Suriye özelinde tartışılan diğer konuları bir tarafa bırakırsak, Suriye’deki yeni rejimin ne olacağına dair tartışmalarda “ilginç bir husus” dikkat çekiciydi.

Bu konu hakkında görüşlerini serdedenler şöyle diyordu: “Suriye’de eğer İslâmî bir rejim olursa, Suriye’nin imarı, ihyası ve kalkınması mümkün olmayacak. Küresel düzene entegrasyonunu sağlayacak bir rejim inşa edilmezse, uluslararası toplumun saygın bir üyesi olması mümkün değil. Din, dil ve cinsiyet farkı gözetmeksizin, toplumu oluşturan bireylerin kanun önünde eşit kılınmasını sağlayacak demokratik bir tutum sergilenmezse, kaos kaçınılmaz olur. Laik bir sistem benimsenmezse, Suriye’deki farklılıklar ve azınlıklar nedeniyle ülke yönetilemez. Suriye’nin yeniden kalkınması için bunları yapması kaçınılmazdır.”

Meseleyi incelediğimizde, bu düşünceleri savunanların, Türkiye’de İslâmî bir düzene geçiş tartışmaları gündeme geldiğinde de bu ihtimale benzer gerekçelerle itiraz ettiklerini görebiliriz. Peki, istedikleri rejim/sistem kendilerine ait olmadığı hâlde, onlara bunu söyleten nedir; yaşadıkları kültürel asimilasyon, aşağılanma psikolojisi ve mankurtlaşma mı?

Kendi değerlerine yabancılaşan, Batılı değerlerden ve sistemlerden başka bir alternatif görmeyen bu insanların zihinlerinin karanlık dehlizlerinde şu fikrin yer aldığını görüyoruz:

“İslâm dini, terakkiye (ilerlemeye, kalkınmaya) manidir.”

Suriye’de yönetim tartışmaları yaşanırken, zihinlerin derinliklerine ve endişe skalasına bu zehrin nasıl zerk edildiğini bir kez daha müşahede etmiş olduk. On yıldan fazladır Müslümanlara katliamın her türlüsünü yapan Batı dünyası, her zamanki gibi günün sonunda kanlı ellerini yeni muhataplarına uzattı. Sadece rejimin başındaki kişi değişti ve yeni gelen kişi, uzatılan kirli ve kanlı elleri sıktı.

Ahmed Şara, Economist’e verdiği son röportajda[4], “Şeriatın uygulanıp uygulanmayacağı” sorusuna şu cevabı verdi:

“Buna uzmanlar karar verecektir. Eğer onaylarlarsa benim görevim bunu uygulamaktır. Eğer onaylamazlarsa, benim görevim yine onların kararını uygulamaktır.”

Bu sözleriyle “Batı’ya ait Cumhuriyet rejiminin uygulanacağı” mesajını açık bir şekilde vermiş oldu.

Hâlbuki hüküm koyma ve yasama yetkisinin yalnızca Allah’a ait olduğu, her Müslümanın kabul etmesi gereken şer’i hükümlerdendir.

Şer’i hükümlerin, tartışmaya, diyaloğa, uzmanlara veya insanların tercihine tabi tutulması, İslâm’ın temel ilkelerine aykırıdır.

[وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَنْ يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُبِينًا] “Allah ve Rasulü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mümin erkek ve hiçbir mümin kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Rasulü’ne karşı gelirse şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.”[5]

Allah’ın hükmüne teslimiyet; başarı, kalkınma, izzet ve kurtuluşun yegâne anahtarıdır.

Ömer RadiyAllahu Anh, “Şüphesiz biz zelil bir kavimdik, Allah Teâlâ bizi İslâm ile aziz kıldı. Eğer biz izzeti, Allah’ın bizi aziz kıldığı yerden başka bir yerde ararsak, Allah bizi yeniden zelil edecektir.”[6] sözüyle bu hakikati veciz bir şekilde ortaya koymuştur.

Kadim tarihlerinde Müslümanlar, bir müşküle düştüklerinde "Neyi Allah’ın rızasına uygun yapmadık da bu durum başımıza geldi?" sorusu üzerinden kendilerini inşa ederlerken, son dönemlerde “Bizi, ilerleyen Batı karşısında ne geri bıraktı?” sorusunu sordular ve hedefe, varoluşlarının gayesi olması gereken dini koydular.

Bu din ya ıslah edilip Batılı parametrelere uygun hâle getirilmeliydi -ki içtihat uygulamalarını bu yönde kullandılar- ya da dini hayatlarından tamamen çıkararak müdahil olmaktan uzaklaştırdılar. Dine karşı birinci tutumları, ikinci vahameti doğurdu ve anlam dünyalarına kaosu, kurtarıcı olarak soktular.

Bu bir akıl tutulmasıydı. Ardından gelen kişilik kırılmaları, onları olmak istedikleri şeyin ucuz bir kopyası olmaktan öteye götürmedi.[7]

İslâm’da kadının konumu, tesettürü, eğitimi, çalışması, demokrasi, laiklik, din-bilim ilişkisi, gayrimüslimlerin vakıası gibi sayısı arttırılabilecek muhtelif konu başlıklarında yaşanılan buhranın yegâne sebebi, İslâm’ın mezkûr konulara dair hükümlerinin ve ölçülerinin bilinmemesinin yanında, bunların hakikatini ve pratikliğini ortaya koyacak siyasî bir erkin yokluğudur.[8]

Kendilerini İslâm’a intisap eden bireylerin varlığına rağmen, rejimlerin/sistemlerin/devletin İslâmi bir niteliği haiz olmadığı gerçeği önümüzde durmaktadır. İslâmî kimlikli siyasî kişiliklerin, küfri düzene iştirak ederek dinî hükümleri, “zaman ve mekân ihtiyaçları doğrultusunda gözetilen maslahatlar uğruna” tanınmaz hâle getirmesi, yukarıda sayılan meselelerde İslâm’ın hakiki yaklaşımının açığa çıkmasını engelleyen büyük bir faktör olmaktadır.

Din ile hayat tasavvurunu ve siyasal yapısını inşa etme iradesini gösteremeyen; kendisini “Müslüman” olarak tanımladığı hâlde “şeriat ile yönetilmek istemediğini” ve “İslâm’ın kalkınmaya engel olduğunu” söyleyenler, kendilerini büyük bir hataya düşmüş görmüyorsa bu durumda onların, “dini ve şeriatı sosyal hâdiselerden tecrit eden ve onu sadece ibadet mahalline hapseden” seküler bir zihniyetle konuştukları ortaya çıkmaktadır.

Bu metamorfoz sonucu muhafazakâr-demokrat zihin, “Önce sorunları çözelim, sonra İslâm’ı uygularız.” diyerek, sözüm ona, “İslâm’ın sorunları çözecek keyfiyetten yoksun olduğu” zehabına kapılmıştır. Hâlbuki İslâm, Kıyamet gününe dek tüm insanlık için hayata dair tüm sorunların çözümünü ortaya koymuşken, bu çarpık zihniyet, yönetim, ekonomi, eğitim, yargı, askeriye, güvenlik, ve dış siyaset gibi konuları dinden ayrıştırarak, mevcut küresel küfrî/kapitalist ideoloji zaviyesinden değerlendirmektedir.

Her ne kadar “Renan’ın izinde gidenler”, geleceğin dünyasını Batıcılığın, demokrasinin ve laikliğin gölgesinde kurmayı hedefleseler de Allah’ın izniyle geleceğin dünyası, İslâm’ın aydınlığında yeşerecektir.

[يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللَّهُ إِلَّا أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ] “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler hoşlanmasalar da Allah, nurunu tamamlamaktan başka bir şeye razı olmaz.”[9]


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz