İSLÂM’DA VERGİ SİSTEMİ VE HİLÂFET DEVLETİ’NİN GELİR KAYNAKLARI

Hakkı Eren

Bundan önceki makalelerde Türkiye’de uygulanan vergi sistemi ve adaletsizliği, uygulanan bu vergi sisteminin dar gelirliler için nasıl bir zulme dönüştüğü tüm detayları ile ortaya konuldu. Devletin gelirlerinin neredeyse tamamının vergilerden oluştuğu bu kapitalist sistemde, yaşanan ekonomik krizden çıkmak adına yöneticilerin aklına gelen ilk şey ya var olan vergileri artırmak ya da yeni vergiler koymak oldu. 2024 yılı bütçe gelirlerinin %88,12’sinin vergilerden oluşması, nerdeyse devletin tek gelir kaleminin halkından aldığı vergilerden oluştuğunu göstermektedir.

Her devlet, üzerine aldığı sorumluluk gereğince harcamalar yapmak zorundadır. Askerî, sağlık, eğitim, yargı vb. tüm alanlarda yapacağı giderler için gelir elde etmeye mecburdur. Ülkemizde yapılan bütçe kanunu ile her yıl, o yılki gelir ve giderler kanunlaştırılır. Ama 1950’li yıllardan beri evdeki hesap bir türlü çarşıya uymaz ve sürdürülen iktisat politikaları neticesinde her yıl bütçe açığı oluşur. 2024 yılı bütçesindeki açık 2 milyar 700 milyon TL’dir. Bu açık ya yüksek faizle borçlanma yoluyla ya da daha çok vergi toplanarak kapatılmaya çalışılır. Lakin her iki ihtimalle de halkın daha çok ezilmesi kaçınılmazdır.

Birileri, ezberlenmiş klişeler ile “verginin herkesten eşit alındığını” söyleyebilir. Ama “eşitlik” her zaman “adalet” demek değildir. Örneğin; ülkenin en zengini ile en fakirinin temel gıda maddelerinden olan ekmek ve su alırken, yaşamın bir zorunluluğu haline gelen elektrik ve su tüketirken aynı vergiyi ödemesi, asla adalet değildir. Bugün devletin uyguladığı vergi sistemi katmerli bir zulümdür.

İslâm, hayattın her alanı ile ilgili hükümler ortaya koyduğu gibi muhakkak ki devlet yönetimi ile ilgili de hükümler ortaya koymuştur. İslâm, insanların huzur ve refah içerisinde yaşayabilmesi için toplumsal işleri devlete yüklemiştir. Çünkü devlet; tatbik eden, gözeten, koruyan, hükmeden ve gerektiği zaman icbar eden bir konuma sahiptir. Bu saikla İslâm, devletin gelir ve giderlerini belirlemiş, gelirlerin türlerini ve tahsil keyfiyetini açıklamış, hak sahiplerini ve sarf yönlerini de beyan etmiştir. Aynı şekilde devletin giderlerini, harcama keyfiyetini, devletin giderlerinin gelirlerinden fazla olması durumunda bu giderlerin nasıl karşılanacağını, hangi şartlarda borçlanma yapılabileceğini, vergi koymak gerekirse bunun kimlerden, nasıl toplanacağını da beyan etmiştir.

İslâm’ın emrettiği devlet modeli olan Hilâfet Devleti’nde, günümüzdeki gibi uygulamalar asla olmayacaktır. Hilâfet Devleti, İslâm iktisat nizamını uyguladığında günümüze göre devletin gelirleri artacak, giderleri de azalacaktır. Zira bugün devletin en büyük gider kalemi, faiz ödemeleridir. Hangi bütçe olursa olsun en temel prensip, gelirlerin giderleri karşılamasıdır. Eğer giderlerinizi karşılayacak yeteri kadar geliriniz yoksa giderlerinizi önem derecesine göre sınıflandırır ve azaltırsınız. Bu önem derecesi şer’i hükümlerin belirlediği hususlara göre belirlenir. Günümüzde olduğu gibi; her seçim döneminde popülist yaklaşımlarla şahsi çıkarları uğruna har vurup harman savuran yöneticilerin belirlediği gibi değil.

İslâm’da Vergi Sistemi

Vergi, beytülmalde yeterli miktarda para bulunmadığı zaman gerçekleştirilmesi zorunlu olan birtakım harcamaları karşılayabilmek için şer’i yükümlülüğün Müslümanlara intikal etmesi neticesinde devletin sadece zenginlerden -sürekli olmamak kaydıyla- aldığı bir gelirdir. İslâm’da vergi, devletin daimî gelirlerinden değildir. Beytülmalin daimî gelirleri; ganimetler, fey, haraç, cizye, bütün türleriyle kamu mülkiyeti gelirleri, devlete ait mülklerden elde edilen gelirler, uşûr (yabancı tacirlerden mütekabiliyet esasına göre alınan gümrük vergileri), yöneticilerin ve memurlarının edindikleri gayrimeşru mallar, para cezaları, humus (maden ve definelerin 1/5’i), mirasçısı olmayanın malları, mürtetlerin malları ve sadaka mallarından (zekât) oluşur. Bu gelirler ümmetin işlerinin görülmesi ve maslahatlarının gerçekleştirilmesi için yeterli olacağından Müslümanlardan ayrıca vergi alınmasına gerek kalmaz. Ancak bazen olağanüstü durumlar ve zor zamanlar ile karşılaşılabilir. Bu durumda -her gider kalemini karşılamak için değil, sadece şer’an karşılanması zorunlu olan harcamaları yapabilmek için- vergi toplanabilir. Çünkü bu zorunlu harcamalar yapılmazsa Müslümanlar bir zararla karşılaşır. Allah Azze ve Celle ise Müslümanlardan zararın giderilmesini hem devlete hem de ümmete farz kılmıştır. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

[لَا ضَرَرَ وَلَا ضِرَارَ] “Zarara uğramak da zarara zararla karşılık vermek de yoktur.”

Bu zararın oluşmaması için devlet, beytülmalden harcama yapmak zorundadır. Ancak beytülmalde yeteri kadar para yoksa önce Müslümanlardan bağış yapmaları istenir. Allah’ın kendilerine verdiği servetten Allah ve Müslümanlar için bağış yapmak isteyenlerin yaptığı bağış miktarı kâfi geliyorsa o zaman vergi toplamaya gerek yoktur. Ancak toplanan bağışlar yeterli olmazsa o zaman vergi toplanabilir.

Karşılanmadığı zaman Müslümanların zarara uğrayacağı ve vergi toplanması için sebep teşkil eden 5 husus şunlardır:

1- Cihat ve Bununla Bağlantılı Hususlar: Güçlü bir ordunun oluşturulması, en üst seviyede eğitilmesi, düşmanını korkutacak ve karşı harekete kalkışmasını engelleyecek derecede kemiyet ve keyfiyet itibarıyla gelişmiş silahlarla ordunun donatılması, düşmanlarımıza üstün gelme imkânına sahip olması, işgal edilmiş topraklarımızın kurtarılması, Müslümanların topraklarından kâfirlerin nüfuzunun sökülüp atılması ve aynı zamanda da dünyaya İslâm davetinin taşınması ile ilgili harcamalardır. Cihat ve cihatla bağlantılı harcamaların tamamı -beytülmalde para olsa da olmasa da- mutlak surette yapılması gereken harcamalardır.

2- Fakirler, Miskinler, Yolda Kalmışların İhtiyaçlarının Karşılanması: Bu sınıflara dahil olan Müslümanların ihtiyaçlarını karşılamak -beytülmalde para olsa da olmasa da- beytülmale ait bir görevdir. Beytülmalde para varsa harcama buradan yapılır. Eğer para yoksa gerekli miktarı karşılama görevi Müslümanlara intikal eder. Çünkü fakirlerin, miskinlerin ve yolda kalmış kimselerin ihtiyaçlarını zekât, sadaka ve diğer gelirlerle karşılamak, Allahu Teâlâ’nın Müslümanlara farz kıldığı hususlardandır.

3- Devlet Memurlarının Ücretleri: Askerlerin, memurların, kadıların, öğretmenlerin ve bunların dışında topluma hizmet sunan kişilerin, bu hizmetlerine mukabil ücretlerinin karşılanması, zorunlu olarak yerine getirilmesi gereken haklardandır.

4- Ümmetin Müşterek Olarak Faydalanacağı Maslahat Gereği, Yapılması Gereken Harcamalar: Varlığı kesinlikle zaruret arz eden, yokluğunda ise ümmetin zarara uğramasının söz konusu olduğu; yollar, okullar, hastaneler, üniversiteler, su şebekeleri gibi tesislerin kurulması için gereken harcamalar.

5- Olağanüstü Durumlar: Kıtlık, deprem, sel felaketleri ve düşman saldırısı gibi olağanüstü olaylar için yapılan harcamalar.

Vergiler, yukarıdaki 5 husus için gerekli olan harcamaların karşılanmasında yetersizlik olması hâlinde sadece harcamaları karşılayabilecek miktarda toplanabilir. İslâm’da vergi alınmasındaki amaç, servetin ve zenginliğin çoğalmasını önlemek değildir. İslâm, hiçbir zaman zenginliği yasaklamaz. Vergi almaktaki amaç, sosyal hayatın akışını sekteye uğratmamak ve ortaya çıkabilecek zararı bertaraf etmektir. İhtiyaç olan miktardan fazla vergi alınamaz. Çünkü gerekli miktardan fazla vergi tahsilatında bulunmak, Müslümanlara farz olmayan bir yük yüklemek sayılır ki bu zulümdür. Böyle bir durumda bunun hesabı kıyamet günü yöneticilerden sorulur.

Bugün uygulanan mahkeme harçları, damga bedeli, emlak vergisi, reklam-tabela vergisi, veraset ve intikal vergisi gibi 450’den fazla kalemden vergi alınması caiz olmadığı gibi devletin dolaylı yollarla katma değer vergisi, özel tüketim vergisi, stopaj vergisi gibi vergileri alması da caiz değildir.

İslâm’da Vergi Kimlerden Alınır?

Verginin, “devletin en önemli gelir kaynağı” olduğu kapitalist ülkelerde, vergilerin %75’i kazançtan/gelirden, %25’i ise tüketimden alınan dolaylı vergilerden oluşur. Ülkemizde ise durum tam tersinedir; gelirden alınan vergiler %30-35 civarında iken tüketimden alınan vergiler %65-70 civarındadır. Tüketimden alınan dolaylı vergiler, dar gelirli halkın vergilendirilmesi ve mal ve hizmet fiyatlarının artması demektir. İslâm’da ise vergi, yukarıda belirttiğimiz 5 hususu karşılamak amacıyla yalnızca Müslüman zenginlerden alınır. Gayrimüslimlerden vergi alınmaz. Çünkü şeriatın farz kıldığı ihtiyaçların karşılanması ve giderilmesi, sadece Müslümanlara yönelik bir farzdır. Dolaysıyla vergi, sadece Müslüman olan zenginlerden alınır. Bu durumda “zengin” kavramını tanımlamak gerekmektedir.

İslâm’a göre “zengin”; yaşadığı toplumdaki hayat standardına göre temel ihtiyaçlarını karşılayan, temel ihtiyaçlarından sonra lüks ihtiyaçlarını karşılayabilen ve bundan sonra parası kalan kişidir. Her kim, yaşadığı toplumdaki hayat standardına göre temel ve lüks ihtiyaçlarını karşılamaktan aciz ise ondan asla vergi alınmaz. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

[خَيْرُ الصَّدَقَةِ مَا كَانَ عَنْ ظَهْرِ غِنًى] “Sadakaların en hayırlısı ihtiyaç fazlasından verilendir.”

Bu hali ile vergi, Müslümanların ihtiyaçlarını gidermek ve onlara bir zararın isabet etmesinden alıkoymak içindir. Yani bir nevi sadaka gibidir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

[وَيَسْئَلُونَكَ مَاذَا يُنفِقُونَ قُلِ العفو] “Sana ‘neyi harcayacaklarını’ soruyorlar. De ki: ‘İhtiyaçlarınızdan artanı.’”

Dolayısıyla vergi, kişilerin muhtaç oldukları mallardan değil ihtiyaç dışında kalan mallar üzerinden alınır. Şayet İslâm bugün hayatımızda hâkim olsa idi, -açlık ve yoksulluk verilerine göre- gelir dağılımının en alt seviyesini oluşturan dar gelirli ve fakirlerden yani %70’lik kesimden -hangi isim altında olursa olsun- asla vergi alınmayacaktı. Geriye kalan %30’luk kesim ise GSYH’nin yaklaşık %70’ine sahip zenginlerden oluştuğu için vergiyi sadece onlar ödeyecekti.

İslâm’da Devletin Gelir Kaynakları Nelerdir?

Bugün, “ne zaman %40’ı açlık, %30’u ise yoksulluk sınırının altında yaşayan halktan da alınan vergilerin haksız bir kazanç, vatandaşa uygulanan büyük bir zulüm ve caiz olmadığını” söylesek, karşımıza çıkan ilk soru şu olmaktadır: “O zaman tüm bu giderleri karşılayacak gelirleri nereden bulacaksınız?” Evet, bu, yerinde bir sorudur. Ancak bu aynı zamanda kapitalist iktisadi düzen içerisine sıkışıp kalan, İslâm’ın iktisadi nizamından bihaber olanların sorduğu bir sorudur.

İslâm; eşsiz, noksansız ve kâmil bir nizamdır. Allah Azze ve Celle O’nda hiçbir şeyi eksik bırakmamış ve hayatın her alanına dair hükümler koymuştur. Devletin gelir kaynaklarını da şer’i naslarla belirlemiştir. -Yukarda bir cümle ile zikrettiğimiz- İslâm’da devletin gelir kaynaklarını kısaca şu şekilde sıralayabiliriz:

1- Ganimet ve Fey: Ganimet (enfal), “Müslümanların savaş yoluyla kâfirlerin para, silah, eşya ve bundan başka mallarından ele geçirdikleri her şey”dir. Fey ise “Müslümanların savaş olmadan yani orduyu harekete geçirmeden, sefer zorluğuna katlanmadan ve savaşmadan kâfirlerin mallarından, üstünlükle elde ettikleri şey” manasındadır.

2- Haraç: Allahu Teâlâ’nın kâfirlerden alınarak Müslümanlara verdiği bir haktır. Haraç, savaş veya anlaşma yoluyla kâfirlerden ganimet olarak elde edilen arazinin asli mülkiyetinin karşılığı olarak araziye konulur. Şayet “arazinin Müslümanlara ait olması kaydı” ile sulh yapılmışsa kâfirlerin o arazi üzerinde kalmalarına ancak haraç vermeleri şartı ile izin verilir. Arazi üzerine konulacak haracın belirlenmesinde toprağın fiziksel durumu, konumu, sulak olup olmadığı vb. gibi unsurlar göz önünde bulundurulmalıdır ki böylece arazi sahibine zulmedilmesin; gücünün üstünde bir haraç ödemek mecburiyetinde bırakılmasın.

3- Cizye: İslâm’ın egemenliğine boyun eğdikleri için Allah’ın kâfirlerden Müslümanlara ulaştırdığı bir haktır. Müslümanlar, cizye veren kâfirlerden ellerini çekmek ve gelebilecek tehlikelerden emin olmaları, güvenlik içerisinde yaşamaları için onları himaye etmek zorundadırlar. Cizye sadece akıl-baliğ olan erkeklerden alınır. Çocuktan, mecnundan ve kadınlardan alınmaz. Cizye, gayrimüslimlerin maddi durumlarına göre farklı miktarlarda belirlenebilir ve yılda bir defa alınır.

4- Bütün Türleriyle Kamu Mülkiyeti Gelirleri: Kamu mülkiyeti, Allahu Teâlâ’nın mülkiyetini Müslümanların tamamına verdiği, aralarında ortak kıldığı, onlardan faydalanmalarını mubah saydığı ve onları ferdî olarak mülk edinmekten men ettiği mülklerdir. Bunlar, başlıca üç türdür:

a-     Müslümanların günlük hayat bakımından mahrum kalamayacağı su kaynakları, ormanlar, hayvan meraları ve benzeri unsurlar

b-     Özellikleri itibarıyla bireylerin mülk edinemeyeceği deniz, göl, nehir vb. gibi şeyler

c-      Varoluşunda hiçbir insanın dahlinin bulunmadığı petrol, doğalgaz, kömür, altın vb. gibi sınırsız madenler.

Bunlar ve türevlerinin tüm gelirleri, Müslüman toplumun mülküdür ve aralarında müşterektir. Gelirleri de Müslümanların beytülmalinin gelirlerindendir. Halife, şer’î hükümler çerçevesinde İslâm'ın ve Müslümanların çıkarlarını dikkate alarak içtihadına göre bunu, Müslümanlara dağıtır.

5- Devlete Ait Mülkler (Toprak, Bina) ve Bunların Gelirleri: Kamu mülkiyeti kapsamına girmeyen, Müslümanların tümünün hakkı olan arazi ve bina türünden olan her mülk, devlet mülkiyeti sayılır. Devlet, çeşitli yollarla bunları işletilebilir, kiraya verebilir veya satabilir.

6- Uşûrler (Gümrük Vergileri): Uşûr, Müslümanların hakkı olup Hilâfet Devleti sınırlarından geçiş yapan darul harp halkının ticaret mallarından “mütekabiliyet” esasına göre alınır. Bu devletler, Müslüman tüccarlardan ne kadar gümrük vergisi alıyorlarsa onların tüccarlarından da aynı mütekabiliyete göre vergi alınır.

7- Yöneticilerin ve Memurlarının Edindikleri Gayrimeşru Mallar, Gayrimeşru Yoldan Kazanılanlar ve Para Cezaları: Valiler, amiller veya tüm devlet memurları tarafından emanete ihanet edilerek elde edilen mallar, bu kapsama dâhil olur. Zira onların devlet tarafından kendileri için belirlenen maaş veya tazminatlar dışında bir şey almaları helal değildir. Devletin veya fertlerin mallarından zorla, otoriteyi ya da memurluk sıfatlarını kullanarak alınan her mal, hıyanet ve haram sayılır. Dolayısıyla da mülk edinilemez.

Para cezaları ise birtakım suçları işleyenlere, kanunlara muhalefet edenlere veya idari düzenlemelere karşı gelenlere devletin uyguladığı parasal cezalardır.

8- Humus (Maden ve Definelerin 1/5’i): Yer altına gömülü olan altın, gümüş, kıymetli taşlar ve daha başka her mal, 1/5’i beytülmale ödenmesi koşulu ile mülk edinilebilir. Bunların mezarlarda, höyüklerde, geçmiş halklara ait şehirlerde, herhangi bir kimse tarafından kullanılmayan ölü arazilerde, eski kavimlere ait harabelerde olması ile geçmiş asırlardaki Müslümanlar tarafından gömülmesi arasında fark yoktur. Aynı şekilde herhangi bir kimseye ait olmayan sahipsiz bir arazide çok az miktarda olan altın ya da gümüşü damar veya toz hâlinde bulan kimse bulduğu malın 1/5’ini beytülmale vermesi şartı ile mülk edinebilir.

9- Mirasçısı Olmayanın Malları: -Menkul veya gayrimenkul olsun- sahipleri ölüp de geriye feraizden veya asabeden (birinci ya da ikinci dereceden) mirasçısı kalmayan her mal, bu gruba girer.

10- Mürtetlerin Malları: Bir kimsenin canı ve malı mürtet olmasıyla helal olur. Ancak, öldürülmesi ve malına el konulması, tövbe etmeye çağrılmasından sonra yapılabilir. Kendisine tanınan “üç günlük” süre içerisinde tövbe etmez ve İslâm’a dönmezse tüm mal varlığına el konulur.

11- Vergiler: Vergiler, Müslümanlara ait beytülmalde yeterli miktarda para bulunmadığı zaman gerçekleştirilmesi zorunlu olan birtakım harcamaları karşılayabilmek için Allah’ın Müslümanlara farz kıldığı gelirlerdir. Bu nedenle sadece Müslümanların zenginlerinden alınır.

12- Sadaka Malları (Zekât): Zekât, beytülmale ait haklardan bir hak değildir. Zekât, Allah Azze ve Celle tarafından belirlenen 8 grup insanın hakkı olan bir maldır. Beytülmal ise halifenin görüş ve içtihadı çerçevesinde ayetin belirlediği kimselere ödenmek üzere zekât mallarının korunduğu, saklandığı yerdir. Zekât, devlet tarafından toplanır ve yalnızca Müslümanlardan alınarak yalnızca Müslümanlara dağıtılır.

Bu gelir kaynakları ile tarih boyunca hüküm süren İslâm Devletleri, kendi dönemleri içerisinde yeryüzündeki en müreffeh yaşam süren devletler olmuşlardır. Bugün özellikle kamu mülkiyeti kapsamına giren malların ferdî mülkiyetinin yasaklanması ve asıl sahibi olan tüm Müslümanlara dağıtılması, adeta “devrim” niteliğinde olacak ve belli bir kesime, aileye veya şirketlere yapılan peşkeş son bulacaktır.

Yine zekât müessesesinin çalıştırılması ile elde edilecek olan mallar, ihtiyaç sahiplerine dağıtılınca “fakirlik” diye bir sorun kalmayacaktır.

Zira İslâm -Hizb-ut Tahrir’in “Ekonomik Krize 10 Maddede İslâmi Çözümler”[1] toplantılarında da ortaya koyduğu gibi-; kapitalist sömürü düzeninin tezahürü krizleri sonlandıracak, dünün olduğu gibi bugünün de yarının da iktisadi problemlerine çözümler ortaya koyabilecek yegane sahih ideolojidir, hayat nizamıdır.

Rabbim, kendisine iman edip salih amellerde bulunan bu seçkin ümmeti, Hilâfet ile rızıklandırarak altında inim inim inleyen Müslümanları kapitalizmin zulmünden kurtarsın ve yeniden izzet, bolluk ve bereket sahibi kılsın. (Âmin!)

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz