HÜKÜMET FAİZ GİRDABINDA ÇIRPINDIKÇA BATIYOR!

Emrah Akay

Deveye, “Yokuştan çıkmayı mı seversin, inmeyi mi?” diye sormuşlar; “Düz yola kıran mı girdi?” demiş. Türkiye’deki ekonomik gidişat biraz da devenin sorduğu haklı soruya cevap aramayı gerektiriyor. “Japon modeli”, “Çin modeli” derken yine eskisi gibi “liberal ekonomi modeli”ne geçme kararı alan hükümet, içine girdiği mali girdaptan çıkmanın yollarını arıyor. Öyle bir girdap ki kısa süreler içerisinde çok fazla finansal strateji değiştirildi ama olmadı. Her seferinde daha ağır sonuçlarla karşı karşıya kaldı. Ağır sonuçları hafifletmek için yamalı ve geçici çözümler düşünüldü ama maalesef onlar da yaraya merhem olmadı; üstüne hazineye yük bindirdi. O yüzden düz yol varken yokuşu, bir indiler bir çıktılar; sonunda yorgun ve bitap düştüler. Peki, bu yıpratıcı süreç nasıl gelişti, bir özetleyelim.

Pandemi sürecinde üretimin sınırlanması, gelecek kaygısı sebebiyle yatırımların azalması her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de nakit para ihtiyacını doğurdu. Bu süreçte elindeki likidite potansiyelini özelleştirmeler yoluyla azaltan, finans piyasalarında güven endeksi iyice düşen Türkiye’nin -damat olması ve liyakat sahibi olmaması dolayısıyla liberal yatırımcıların taleplerini karşılamaktan aciz kalan- ekonomiden sorumlu bakanı Berat Albayrak, 2020 Kasım ayında görevi Lütfü Elvan’a devretmek zorunda kaldı. Albayrak, bakanlığı devrederken teslim aldığı güne göre dolar kurunda %80 artış gerçekleşti. Lütfü Elvan da mali politikalar konusunda bağımsız davranamadı çünkü hükümet zor olanı istiyordu; yokuştan çıkmayı… Merkez Bankası üyelerinin görevden alınması, Erdoğan’ın “faiz sebep, enflasyon sonuç” çıkışını yapması, Bakan Elvan’ın istifa sürecini hızlandırdı. Çünkü hükümet, faizi düşürme hedefiyle yola çıkmıştı. Berat Albayrak göreve geldiği yılı, politika faizi %24 olarak tamamlamıştı. Görevi bıraktığında faiz, %15 seviyesindeydi. Yani Kayınpederi ile aynı görüşte olmasına rağmen Berat Albayrak döneminde dövizin ateşi söndürülemedi; enflasyon, o döneme kadar ki son 10 yılın zirvesine ulaştı. Lütfü Elvan ise devrederken faizi sadece 100 baz puan indirebilmişti. Fakat buna mukabil dövizin ateşini bir nebze düşürmeyi başarmıştı.

Sonra “döviz–faiz” sarmalından kurtulmak için Cumhurbaşkanı Erdoğan tam da kendi zihninden geçenleri uygulayacak Nurettin Nebati’yi maliye bakanı olarak atamıştı. Onun döneminde faizin “haram olduğu” akıllara gelmiş olmalı ki “hakkında ‘nas’ var” söylemi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dilinden düşmüyordu. Artık döviz ne olursa olsun, faiz düşsün, yatırımlar artsın, üretim hacmi büyüsün ve ülkeye ‘girdi’ gerçekleşsin. Sanki “faiz düştükçe ekonomi düze çıkacak” algısıyla her ay faizler düşürüldü. Her faiz indiriminde döviz, çarpan etkisiyle yükseldi. Zaten amaç Türk Lirasının değer kaybetmesi dövizin değer kazanması ve bu yolla ihracat ürünlerine talebin artmasıydı. Şirketler leasing yoluyla teçhizatlarını düşük kredi ile alsın, inşaat sektörü yeniden canlansın, piyasada değeri düşse de para dolaşımı olsun vs.

Bakan Nebati, bu planlama ile “Çin modeli”ni devreye soktu. Üretime dayalı, düşük faizli, yüksek döviz kuru ile ürettiğini dış piyasaya satarak cari açığı kapatmayı, hatta mümkünse ihracatı teşvik edip cari fazla vermeyi düşünürken enflasyonu hortlattı. Halkın alım gücü zayıfladı; para, pul oldu. İnsanlar en temel ihtiyaçları karşılamak için tomar tomar para harcamak zorunda kaldı. Çözüm olarak Merkez Bankası, her ay para basıp “ikramiye” adı altında bunu, kamu çalışanına ve emeklisine dağıttı. Halkın cebine para girdikçe tüketici fiyat endeksi arttı, akaryakıt ve peşi sıra gıda ve tekstil ürünlerine zamlar yapıldı. Marketler her gün fiyat etiketi değiştirmek zorunda kaldı; çalışanlar değişen fiyatlara adapte olamadığı için her gün bir market alışverişinde müşteri-kasiyer kavgasına şahit olduk. Sanki bütün suçlu market çalışanları, sahipleri ve esnafmış gibi zam yapanlar “vatan haini” ilan edilerek bunlara yönelik boykotlar yapıldı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “ekonominin kitabını yazdığını” söyleyerek Bakan Nebati ise “gözlerindeki ışıltı”yı göstererek bu sürece sahip çıktılar. Evet, sürecin sonunda politika faizi %8,5’a kadar geriledi. Fakat enflasyon o kadar yükseldi ki ne fabrikaların ürettikleri ne kredi mevduatlarındaki artış, halkın cebine yansıdı. Aksine fakirleşme arttıkça arttı. Dövizin aşırı yükselmesi ile birlikte Türk Lirası dışında bir geliri olmayan orta gelirli fakirleşti, herhangi bir sabit geliri olmayan fakir ise daha da yoksullaştı. Türk Lirasından uzak durup döviz stokunu arttıran tacirler ve yatırımcılar zenginleşti.

Evet, Nebati’nin tabiriyle; “Ortodoks ekonomiden epistemolojik bir kopuşla Heteredoks ekonomiye geçişin” Türkiye’de uygulanabilir olmadığı, bunun sadece birtakım kavram karmaşası olduğu anlaşıldı. Sonra bir yamalı çözüm daha gündeme geldi: “Kur Korumalı Mevduat” kısaca “KKM”. Dövizin yükselen ateşini söndürebilmek için halkın büyük bir bölümü faize yönlendirildi. Bir yandan “hakkında nas olduğu için(!)” faiz düşürülmeye çalışılırken diğer yandan cebinde bir miktar parası olan vatandaş bankalarda açılan faizli TL mevduat hesabına teşvik edildi. Hükümet, bu yolla paralarını TL’de tutan vatandaşa hem anaparadan faiz vermeyi hem de kur yükselişinde oluşan farkı ödemeyi vaat etti. Amaç her ne kadar dövize oluşan talebi azaltmak olsa da kur fiyatlamasında bir gerileme olmadı. Üstelik bugün KKM’nin hazineye yükü oluşan kur farkı ve vazgeçilen stopaj gelirleri ile birlikte 1 trilyon Türk Lirasını geçti. Bu yükü kaldırabilmek için devlet, düşük fiyattan tahvil sattı. Yine banka CEO’larıyla ve güçlü yatırımcı şirketlerle masaya oturup uzun vadeli, yüksek faizli bonolar imzaladı.

Buraya kadar yazılanları özetlersek; ekonomi üzerinde hem siyasi hem de uluslararası baskının bir yansıması olarak çok fazla yöntem denendi, hükümler verildi sonra çiğnendi, eğreti çözümlerle gün kurtarılmaya çalışıldı fakat dikiş tutmadı. Çünkü hükümet gerçekte kapitalist olmayan bir ülkede kapitalizmin bütün argümanlarını kullanmaya çalıştı. Daha doğrusu; özünde faiz olmayan, helal kazancı önemseyen bir topluma aykırı mefhumlar dayatıldı. Yeni dönemde Mehmet Şimşek ile bu süreç maalesef devam ediyor. Daha önce zoru seçip yokuş çıkmaya çalışan ekonomimiz, bu sefer daha kolay yoldan faizleri yükseltip, kuru serbest bırakıp, sıkılaştırmaya giderek yapıyor yapacağını yani yokuş aşağı iniyor. Amerikan Merkez Bankası FED, IMF ve Dünya Bankası ile görüşen Mehmet Şimşek, Türkiye finans sistemini 180° dönüşüme uğratacak rasyonel politikalara geçiş yapıyor. Parasal sıkılaştırma, tasarruf tedbir paketleri, piyasanın ve fiyatlandırmanın serbestleşmesi, para arzında kısıtlama ve liberal finans sistemini büyütme gibi hamleler yaptı. KKM’ye para akışını durdurdu, emekli maaşlarına yapılacak zammı sınırlandırdı, kira artışlarına yapılan müdahaleyi sonlandırdı, kamusal harcamaların kontrol edilmesi ve en önemlisi de yeni vergi paketlerinin devreye sokulmasını sağladı. Tam da uluslararası finans kuruluşlarının istediği gibi oldu; vatandaş kemer sıktı, sanayici üretemez hale geldi, yatırımcı bir çivi çakmak yerine daha makul olduğuna inandığı yüksek faiz elde etme yolunu seçti. Zaten kalıcı vergilerin belini büktüğü vatandaş ise KDV ve ÖTV’deki yeni zamlar, kurumlar vergisindeki artış, taşınabilir malı iki kez vergilendirme ve taşınmazlardaki stopaj ücretlerinde oluşan yüksek fiyatlandırma ile kambura döndü. Yetmedi; garsonların, komilerin, valelerin bahşişlerine gözünü dikti. “Vergilendirilmemiş kazanç kalmayacak” hedefiyle yola çıktı ve -Deli Dumrul gibi- doğan güneş, yağan yağmur haricinde neredeyse her şeyi vergiye tabi tuttu. Buna mukabil muhalefetin “vergi vermeyen şirketler araştırılsın” önergesi, AK Parti ve MHP grupları tarafından reddedildi. Vergide adaletsizlik, bu süreçte tavan yaptı. Küçük esnaf, işçi ve memur, sıkı mali denetime tabi tutulurken büyük ölçekli kuruluşlar, holdingler, her türlü ihaleyi alabilme gücü bulunan şirketler, vergiden ya açıktan muaf tutuldu ya da kılıfına uygun bir anlaşma karşılığı denetimsiz bırakıldı.

Yukarıda kısaca bahsettiğimiz, kamuda tasarruf uygulamalarında tartışma bitmek bilmedi. Kamu çalışanlarının işlerine gidip geldiği servis araçları iptal edildi. Çalışanların prim hakkedişleri kaldırıldı. Enerji sarfiyatı ile ilgili elektrik, su, doğalgaz kullanımına devlet dairelerinde sınırlama getirildi. Fakat ne Cumhurbaşkanı ne bakanlar ne de milletvekilleri ile ilgili araç, konut, maaş, harcırah, koruma vb. gider kalemlerine hiçbir sınırlama getirilmedi. Yani kamuda tasarruf, sadece çalışan işçi ve memurları kapsadı. Adalet kavramı maalesef ki sadece dar gelirli vatandaş arasında geçerli olan, medya patronlarına, finans baronlarına işlemeyen bir kavram olarak varlığını sürdürüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, -daha önce birtakım ithamlarla eleştirdiği- Mehmet Şimşek’i yeniden bakan yaptı yapmasına ama herhangi bir kalkınma gerçekleşmedi. Zira Şimşek’in zihninden geçen kalkınma şekli, devletin milli gelirini arttırmasından ibaret. Halbuki devlet hazinesinde ne kadar döviz bolluğu olursa olsun, milli gelir ne kadar yükselirse yükselsin eğer yoksulluğa, açlığa, sefalete çözüm olmuyorsa, gelir dağılımı asimetrik bir şekilde dağıtılıyor ve çok zengin ile çok fakir arasında ciddi bir sayısal uçurum oluşuyorsa bu zenginliğin ne devlete ne de millete faydası var demektir.  Bu durumdan ne Allah ne de kulu razı olur. Batı ile iş birliği yaparak, Amerikan kapitalizmini ülkesine taşımak isteyen bir yöneticinin anlaması gereken önemli bir hakikat var. O da şudur: Kapitalizm sadece Batılı devletleri kalkındırır ki bu kalkınma da yalnızca iktisadi kalkınma olur. Ahlaki çöküş, ruhi yokluk, nesillerin ve ekinlerin ifsat edilmesi, bu iktisadi kalkınmanın yanında kıymetsizdir.

Halbuki İslâm böyle değildir. Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın iktisadi kalkınmayı gerçekleştirecek hükümleri, ahlaki ve ruhi kalkınmayı da beraberinde getirmeye muktedirdir. Ayrıca İslâm, herhangi bir ferdi göz ardı etmeksizin topluma için özel bir bakış ile bakar. -İster çalışsın ister çalışmasın- ferdin, esasi uzvi ihtiyaçlarını (yeme-içme, giyinme, barınma) karşılar. Fakirlik ve sefaletin “bazı insanların sorunu olduğu” düşüncesini reddeder. Devlet, -bugünkü ifadesiyle- “milli gelir”in adil dağıtımına her şeyden fazla önem verir. Zekât müessesini, fakir ve miskinler için kontrol eder ve uygun şekilde işlemesini sağlar. Fakir ve zengin arasında sosyal ve iktisadi yönden fırsat eşitliği sağlar; yükümlülükleri, toplum içerisinde huzuru sağlayacak şekilde tatbik eder. İslâm Devleti, ümmetin belini bükecek kalıcı vergi toplamaz. Ne KDV ne de ÖTV gibi anlamsız vergilerle halkın alım gücünü düşürür. İslâm’da aşağıdaki şer’i durumlar dışında vergi toplanmaz. Bu şartlar ortadan kalktığında da vergilendirme biter.

-       Savaşa hazırlık durumunda,

-       Beytülmal üzerine farz olan harcamaların karşılanması amacıyla (memur maaşları, miskin ve yolda kalmışlara yardım amacıyla),

-       Yol yapımı, köprü, mescit, okul, hastane gibi ümmetin ihtiyaç duyduğu yapıların inşasında,

-       Açlık, sel, deprem ve düşman saldırısı ile karşı karşıya kalındığında,

-       Devletin borçlanmak zorunda kaldığı ve borcunu ödemekte zorluk çektiği durumlarda.

Ayrıca -İslâmi bir hüküm olarak- Allah tarafından ümmete doğal yollarla bahşedilen kaynaklar için ücret talep edilmez. Sadece o kaynakların insanlara ulaşması için yapılan nakil hatları ve işletme maliyeti için geçici bir vergilendirme yapılabilir. O da devletin gücü yetiyorsa bunu tebaasına yansıtmaz. Peygamberimiz bir hadisi şerifinde [الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلَاثٍ فِي الْمَاءِ وَالْكَلَإِ وَالنَّارِ] Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar; suda, merada ve ateşte.” buyurmaktadır. Bu hadisin gereği olarak elektrik, doğalgaz, su gibi kaynaklar kamu malıdır ve halka ücretle satılamaz. Bu sayede ümmet can yakan yüksek faturalar ödemek zorunda kalmaz. Yine İslâm Devleti kâğıttan başka değeri olmayan tahvil senetleri ve bonolar ile işlem yapmaz, bunları satmaz, karşılıksız borçlanmaya girmez. Çok ortaklı anonim şirketlerinden hisse senedi almayı reddeder. Zira bu ortaklıklar kiminle ne şekilde ve neye karşılık yapıldığı belli olmayan hayali ortaklıklardır. Şirketlerin piyasa değerlerini belirleyen unsurlar üretim hacimleri değil, borsadaki hisse satışlarıdır. O halde ortada olmayan bir mal veya mülkün satışı, kiralanması, buna ortak olunması, hissesinin alelade satılması kesinlikle caiz değildir. Böyle bir ticaret, ülke ekonomisine bir şey kazandırmayacağı gibi finansal belirsizlik doğurur. Bitcoin ve benzeri para birimleri ile alım-satımda benzer yapıda işler ve sermaye sahiplerinin, finans baronlarının anlık müdahaleleriyle -tıpkı borsa gibi- düşüş yaşayabilir, fertleri ve şirketleri iflasa sürükleyebilir. Bunun dışında uluslararası anlaşmaların doğurduğu borçlanmalar da ülke ekonomisini ciddi anlamda zedeler ve bunun maliyetini de yine yüksek vergiler ödeyerek vatandaş karşılar. Burada, İslâm Devleti uluslararası sözleşmeleri veya anlaşmaları bugünkü gibi sorgusuz-sualsiz imzalamaz. Aksine Batı ile arasındaki tek ekonomik ilişki, ümmetin faydasına olan, maslahat ortadan kalktığında feshedilen ilişki biçimine dayanır. Siyonist Theodor Herzl’in, “Filistin’den alacağı küçük bir toprak parçası karşılığında Osmanlı borçlarının tamamını ödeyeceğini” söylemesi üzerine II. Abdulhamid’in sert bir şekilde reddetmesi bu konuya açık bir örnektir. Şimdi ise “özelleştirme” adı altında devletin en önemli finans kurumları, “döviz girişini sağlayıp ekonomik katkı sağlasın” diye Batılı şirketlere peşkeş çekilebiliyor.

Peki, kalıcı vergi toplamadan, hayalî senet satmadan, kamu mülkiyetini sahiplenmeden, hırsıza, rüşvetçiye taviz vermeden, kan emici finansörlere tamah etmeden bir devlet nasıl kalkınır? Nereden gelir elde eder ve toplumu nasıl feraha kavuşturur? Kısaca özetleyelim:

1-   Faize dayalı bütçe giderlerinden kurtulmak, faizi bütünüyle kaldırmak. Bu şekilde kesintisiz borç ödemek zorunda kalınmayacaktır. Bankaların kazandığı bir anlayıştan vazgeçilerek halk, dönüşü olmayan faiz esaretinden kurtarılmış olunacaktır.

2-   Savurganlığı ve israfı önlemek. Böylece halkın kamburu haline gelen vergi alınmayacaktır.

3-   Rüşvet ve yolsuzluğu önlemek. Zira bir imza için milyonlarca lira rüşvet alanlar, devletin kasasına girmesi gereken parayı çalmaktadırlar. Maalesef bu, kılıfına uydurulan bir “gelenek” haline gelmiştir.

4-   Gereksiz lüks harcamalar yapmamak, gerekirse “itibardan tasarruf etmek”. Zira itibar, milyonluk araba konvoylarıyla, yüksek giderli saraylarla, şatafatlı, gösterişli hayat tarzıyla kazanılmaz. İtibar; tebaası aç iken yemek yemekten utanan, ağaç gölgesinde uyuyan Ömervari (RadiyAllahu Anh) halifelerin kazandığı gibi kazanılır -ki O, adaleti, hakkı-hukuku gözetmesiyle yüzlerce yıl sonra bile örnek alınan bir yöneticidir-.

5-   “Kamu–özel iş birliği” veya “yap-işlet-devret” modelli pahalı yatırımlar yapmamak. Bu yatırımların en çok ve kesin olarak kazananı, özel şirketlerdir. Çünkü sözleşmelerin tamamında “geçiş garantisi”, “kullanım garantisi” adı altında devlet kasasından bu şirketlere para aktarılmaktadır.

6-   Çift maaşlı, işe gitmeyen veya ne iş yaptığı belli olmayan personel maliyetlerinden kurtulmak. Kamuda kadrolu olduğu için hiçbir şey yapmasa bile sabit maaş alarak hazineye yük olan kişilerin daha faydalı olacağı alanlara yönlendirilmeleri gerekir.

7-   Belediyelerdeki ekonomik vurguna son verilmesi. İhalelerde yaşanan yolsuzluklar, gereksiz personel alımları, lüzumsuz planlar ve kötü uygulamalar, devletin kasasına yüktür. Bu yük hafifletildiğinde veya kaldırıldığında belediyeye ayrılan bütçe, çok daha faydalı ve hayırlı işler için kullanılabilecektir.

8-   Kamu mülkiyetinin işletilmesi. Tarım arazileri hakkındaki hükmün uygulanması, yollar, köprüler, madenler, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının halk için işletilmesi ve verimli hale getirilmesi durumunda hem halkın cebinden sabit giderlerin çıkması engellenmiş olacak hem üretim artacak hem de sanayileşme hızlanacaktır.

9-   Uluslararası finans kuruluşlarının ekonomik göstergeleri ve görünüm raporlarını ciddiye almamak. IMF ve Dünya Bankası gibi iktisadi kuruluşların boyunduruğundan kurtulup üretim ekonomisine dönebilmek. Aksi takdirde bu kuruluşlar devletleri köleleştirmek istemektedir.

10-   Zekât farziyetini hakkıyla ve adaletle uygulamak. Bu durumda zengin, fakir, yoksul kimselerin yerlerini tespit edip yılın belli zamanlarında zekât kasasından ihtiyaçlarını karşılamak.

Nixon dönemi ABD Hazine Bakanı John Connaly 53 yıl önce “Dolar bizim paramız, ama sizin sorununuz demişti.” O günden bugüne “dolar sorunu” tüm dünya için kökleşti, derinleşti. Halbuki İslâm, para basmayı rezervdeki altın ve gümüşe dayandırırken son 50 yıldır bu uygulama, dolara endekslendi. Dolayısıyla ABD, siyasi ve iktisadi gücü eline aldı ve keyfî olarak para basma yoluna gitti. Her yerde karşılığı olduğu için aşırı dolar basması, enflasyonu aynı oranda etkilemedi. Para bastı; hammadde aldı, petrol aldı, füze yakıtı aldı. Fakat İslâmi ekonomik sistemden yüz çeviren yönetimler, enflasyon ve aşırı pahalılık ile mücadele edemez hale geldi; tek bildikleri çözüm yöntemi olan vergilendirme yoluna gitti.

İşte, özelde Türkiye’nin genelde ise kalkınmakta olan ülkelerin iktisadi krizlerinin sebebi budur. Kapitalizm, bizatihi krizlerin kaynağıdır. Onu kötü taklit, halkın omuzlarına yüklenen yüksek vergiler ile sonuçlanır. Belli sabiteleri olmayan, yöntem ve ideoloji anlamında inandığı bir hareket metodu olmayan ülkeler, -tıpkı Türkiye’de olduğu gibi- çok kısa süre içerisinde neredeyse bütün modelleri test edip çözüm aramaya çalışırlar. Ama her deneme çok daha pahalıya mal olur. Nihayet anlaşılır ki ne liberal ne Ortodoks ne de Heterodoks ekonomiler, krizlere çare olur. Eğer akledip inatlaşmaktan vazgeçip İslâm’ın ekonomik sistemine dönülürse hem dünyada hem de ahirette büyük kazançlar elde edilebilir.

[يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَج۪يبُوا لِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ اِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْي۪يكُمْۚ] “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere çağırdığında, hemen Allah ve Rasulü’ne icabet edin.”[1]

[مَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيٰوةً طَيِّبَةًۚ وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُو] “Erkek veya kadın her kim iman edip sâlih amel işlerse onu dünyada tertemiz bir hayatla yaşatırız ve mükafatlarını en güzel işlere karşılık olarak muhakkak vereceğiz.”[2]

[وَاتَّبِعْ مَا يُوحٰٓى اِلَيْكَ وَاصْبِرْ حَتّٰى يَحْكُمَ اللّٰهُۚ وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِم۪ينَ] “Sana vahyedilene uy; Allah hükmünü verene kadar sabret. O, hüküm verenlerin en iyisidir.”[3]

 



[1] Enfal Suresi 24

[2] Nahl Suresi 97

[3] Yunus Suresi 109


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz