Deveye, “Yokuştan çıkmayı mı seversin, inmeyi
mi?” diye sormuşlar; “Düz yola kıran mı girdi?” demiş. Türkiye’deki
ekonomik gidişat biraz da devenin sorduğu haklı soruya cevap aramayı
gerektiriyor. “Japon modeli”, “Çin modeli” derken yine eskisi gibi “liberal
ekonomi modeli”ne geçme kararı alan hükümet, içine girdiği mali girdaptan
çıkmanın yollarını arıyor. Öyle bir girdap ki kısa süreler içerisinde çok fazla
finansal strateji değiştirildi ama olmadı. Her seferinde daha ağır sonuçlarla
karşı karşıya kaldı. Ağır sonuçları hafifletmek için yamalı ve geçici çözümler
düşünüldü ama maalesef onlar da yaraya merhem olmadı; üstüne hazineye yük
bindirdi. O yüzden düz yol varken yokuşu, bir indiler bir çıktılar; sonunda
yorgun ve bitap düştüler. Peki, bu yıpratıcı süreç nasıl gelişti, bir
özetleyelim.
Pandemi sürecinde üretimin sınırlanması, gelecek
kaygısı sebebiyle yatırımların azalması her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de nakit
para ihtiyacını doğurdu. Bu süreçte elindeki likidite potansiyelini
özelleştirmeler yoluyla azaltan, finans piyasalarında güven endeksi iyice düşen
Türkiye’nin -damat olması ve liyakat sahibi olmaması dolayısıyla liberal
yatırımcıların taleplerini karşılamaktan aciz kalan- ekonomiden sorumlu bakanı
Berat Albayrak, 2020 Kasım ayında görevi Lütfü Elvan’a devretmek zorunda kaldı.
Albayrak, bakanlığı devrederken teslim aldığı güne göre dolar kurunda %80 artış
gerçekleşti. Lütfü Elvan da mali politikalar konusunda bağımsız davranamadı
çünkü hükümet zor olanı istiyordu; yokuştan çıkmayı… Merkez Bankası üyelerinin
görevden alınması, Erdoğan’ın “faiz sebep, enflasyon sonuç” çıkışını yapması,
Bakan Elvan’ın istifa sürecini hızlandırdı. Çünkü hükümet, faizi düşürme
hedefiyle yola çıkmıştı. Berat Albayrak göreve geldiği yılı, politika faizi %24
olarak tamamlamıştı. Görevi bıraktığında faiz, %15 seviyesindeydi. Yani Kayınpederi
ile aynı görüşte olmasına rağmen Berat Albayrak döneminde dövizin ateşi
söndürülemedi; enflasyon, o döneme kadar ki son 10 yılın zirvesine ulaştı.
Lütfü Elvan ise devrederken faizi sadece 100 baz puan indirebilmişti. Fakat
buna mukabil dövizin ateşini bir nebze düşürmeyi başarmıştı.
Sonra “döviz–faiz” sarmalından kurtulmak için
Cumhurbaşkanı Erdoğan tam da kendi zihninden geçenleri uygulayacak Nurettin
Nebati’yi maliye bakanı olarak atamıştı. Onun döneminde faizin “haram olduğu”
akıllara gelmiş olmalı ki “hakkında ‘nas’ var” söylemi, Cumhurbaşkanı
Erdoğan’ın dilinden düşmüyordu. Artık döviz ne olursa olsun, faiz düşsün,
yatırımlar artsın, üretim hacmi büyüsün ve ülkeye ‘girdi’ gerçekleşsin. Sanki “faiz
düştükçe ekonomi düze çıkacak” algısıyla her ay faizler düşürüldü. Her faiz
indiriminde döviz, çarpan etkisiyle yükseldi. Zaten amaç Türk Lirasının değer
kaybetmesi dövizin değer kazanması ve bu yolla ihracat ürünlerine talebin
artmasıydı. Şirketler leasing yoluyla teçhizatlarını düşük kredi ile alsın, inşaat
sektörü yeniden canlansın, piyasada değeri düşse de para dolaşımı olsun vs.
Bakan Nebati, bu planlama ile “Çin modeli”ni
devreye soktu. Üretime dayalı, düşük faizli, yüksek döviz kuru ile ürettiğini
dış piyasaya satarak cari açığı kapatmayı, hatta mümkünse ihracatı teşvik edip
cari fazla vermeyi düşünürken enflasyonu hortlattı. Halkın alım gücü zayıfladı;
para, pul oldu. İnsanlar en temel ihtiyaçları karşılamak için tomar tomar para harcamak
zorunda kaldı. Çözüm olarak Merkez Bankası, her ay para basıp “ikramiye” adı
altında bunu, kamu çalışanına ve emeklisine dağıttı. Halkın cebine para
girdikçe tüketici fiyat endeksi arttı, akaryakıt ve peşi sıra gıda ve tekstil
ürünlerine zamlar yapıldı. Marketler her gün fiyat etiketi değiştirmek zorunda
kaldı; çalışanlar değişen fiyatlara adapte olamadığı için her gün bir market
alışverişinde müşteri-kasiyer kavgasına şahit olduk. Sanki bütün suçlu market
çalışanları, sahipleri ve esnafmış gibi zam yapanlar “vatan haini” ilan edilerek
bunlara yönelik boykotlar yapıldı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, “ekonominin kitabını
yazdığını” söyleyerek Bakan Nebati ise “gözlerindeki ışıltı”yı göstererek bu
sürece sahip çıktılar. Evet, sürecin sonunda politika faizi %8,5’a kadar
geriledi. Fakat enflasyon o kadar yükseldi ki ne fabrikaların ürettikleri ne
kredi mevduatlarındaki artış, halkın cebine yansıdı. Aksine fakirleşme arttıkça
arttı. Dövizin aşırı yükselmesi ile birlikte Türk Lirası dışında bir geliri
olmayan orta gelirli fakirleşti, herhangi bir sabit geliri olmayan fakir ise daha
da yoksullaştı. Türk Lirasından uzak durup döviz stokunu arttıran tacirler ve
yatırımcılar zenginleşti.
Evet, Nebati’nin tabiriyle; “Ortodoks ekonomiden
epistemolojik bir kopuşla Heteredoks ekonomiye geçişin” Türkiye’de
uygulanabilir olmadığı, bunun sadece birtakım kavram karmaşası olduğu
anlaşıldı. Sonra bir yamalı çözüm daha gündeme geldi: “Kur Korumalı Mevduat”
kısaca “KKM”. Dövizin yükselen ateşini söndürebilmek için halkın büyük bir bölümü
faize yönlendirildi. Bir yandan “hakkında nas olduğu için(!)” faiz düşürülmeye
çalışılırken diğer yandan cebinde bir miktar parası olan vatandaş bankalarda
açılan faizli TL mevduat hesabına teşvik edildi. Hükümet, bu yolla paralarını
TL’de tutan vatandaşa hem anaparadan faiz vermeyi hem de kur yükselişinde
oluşan farkı ödemeyi vaat etti. Amaç her ne kadar dövize oluşan talebi azaltmak
olsa da kur fiyatlamasında bir gerileme olmadı. Üstelik bugün KKM’nin hazineye
yükü oluşan kur farkı ve vazgeçilen stopaj gelirleri ile birlikte 1 trilyon
Türk Lirasını geçti. Bu yükü kaldırabilmek için devlet, düşük fiyattan tahvil
sattı. Yine banka CEO’larıyla ve güçlü yatırımcı şirketlerle masaya oturup uzun
vadeli, yüksek faizli bonolar imzaladı.
Buraya kadar yazılanları özetlersek; ekonomi
üzerinde hem siyasi hem de uluslararası baskının bir yansıması olarak çok fazla
yöntem denendi, hükümler verildi sonra çiğnendi, eğreti çözümlerle gün kurtarılmaya
çalışıldı fakat dikiş tutmadı. Çünkü hükümet gerçekte kapitalist olmayan bir
ülkede kapitalizmin bütün argümanlarını kullanmaya çalıştı. Daha doğrusu;
özünde faiz olmayan, helal kazancı önemseyen bir topluma aykırı mefhumlar
dayatıldı. Yeni dönemde Mehmet Şimşek ile bu süreç maalesef devam ediyor. Daha
önce zoru seçip yokuş çıkmaya çalışan ekonomimiz, bu sefer daha kolay yoldan
faizleri yükseltip, kuru serbest bırakıp, sıkılaştırmaya giderek yapıyor yapacağını
yani yokuş aşağı iniyor. Amerikan Merkez Bankası FED, IMF ve Dünya Bankası ile
görüşen Mehmet Şimşek, Türkiye finans sistemini 180° dönüşüme uğratacak rasyonel
politikalara geçiş yapıyor. Parasal sıkılaştırma, tasarruf tedbir paketleri,
piyasanın ve fiyatlandırmanın serbestleşmesi, para arzında kısıtlama ve liberal
finans sistemini büyütme gibi hamleler yaptı. KKM’ye para akışını durdurdu,
emekli maaşlarına yapılacak zammı sınırlandırdı, kira artışlarına yapılan
müdahaleyi sonlandırdı, kamusal harcamaların kontrol edilmesi ve en önemlisi de
yeni vergi paketlerinin devreye sokulmasını sağladı. Tam da uluslararası finans
kuruluşlarının istediği gibi oldu; vatandaş kemer sıktı, sanayici üretemez hale
geldi, yatırımcı bir çivi çakmak yerine daha makul olduğuna inandığı yüksek
faiz elde etme yolunu seçti. Zaten kalıcı vergilerin belini büktüğü vatandaş
ise KDV ve ÖTV’deki yeni zamlar, kurumlar vergisindeki artış, taşınabilir malı
iki kez vergilendirme ve taşınmazlardaki stopaj ücretlerinde oluşan yüksek
fiyatlandırma ile kambura döndü. Yetmedi; garsonların, komilerin, valelerin
bahşişlerine gözünü dikti. “Vergilendirilmemiş kazanç kalmayacak” hedefiyle
yola çıktı ve -Deli Dumrul gibi- doğan güneş, yağan yağmur haricinde neredeyse
her şeyi vergiye tabi tuttu. Buna mukabil muhalefetin “vergi vermeyen şirketler
araştırılsın” önergesi, AK Parti ve MHP grupları tarafından reddedildi. Vergide
adaletsizlik, bu süreçte tavan yaptı. Küçük esnaf, işçi ve memur, sıkı mali
denetime tabi tutulurken büyük ölçekli kuruluşlar, holdingler, her türlü
ihaleyi alabilme gücü bulunan şirketler, vergiden ya açıktan muaf tutuldu ya da
kılıfına uygun bir anlaşma karşılığı denetimsiz bırakıldı.
Yukarıda kısaca bahsettiğimiz, kamuda tasarruf
uygulamalarında tartışma bitmek bilmedi. Kamu çalışanlarının işlerine gidip
geldiği servis araçları iptal edildi. Çalışanların prim hakkedişleri kaldırıldı.
Enerji sarfiyatı ile ilgili elektrik, su, doğalgaz kullanımına devlet
dairelerinde sınırlama getirildi. Fakat ne Cumhurbaşkanı ne bakanlar ne de
milletvekilleri ile ilgili araç, konut, maaş, harcırah, koruma vb. gider
kalemlerine hiçbir sınırlama getirilmedi. Yani kamuda tasarruf, sadece çalışan
işçi ve memurları kapsadı. Adalet kavramı maalesef ki sadece dar gelirli
vatandaş arasında geçerli olan, medya patronlarına, finans baronlarına işlemeyen
bir kavram olarak varlığını sürdürüyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, -daha önce birtakım
ithamlarla eleştirdiği- Mehmet Şimşek’i yeniden bakan yaptı yapmasına ama
herhangi bir kalkınma gerçekleşmedi. Zira Şimşek’in zihninden geçen kalkınma
şekli, devletin milli gelirini arttırmasından ibaret. Halbuki devlet
hazinesinde ne kadar döviz bolluğu olursa olsun, milli gelir ne kadar
yükselirse yükselsin eğer yoksulluğa, açlığa, sefalete çözüm olmuyorsa, gelir
dağılımı asimetrik bir şekilde dağıtılıyor ve çok zengin ile çok fakir arasında
ciddi bir sayısal uçurum oluşuyorsa bu zenginliğin ne devlete ne de millete
faydası var demektir. Bu durumdan ne
Allah ne de kulu razı olur. Batı ile iş birliği yaparak, Amerikan kapitalizmini
ülkesine taşımak isteyen bir yöneticinin anlaması gereken önemli bir hakikat
var. O da şudur: Kapitalizm sadece Batılı devletleri kalkındırır ki bu kalkınma
da yalnızca iktisadi kalkınma olur. Ahlaki çöküş, ruhi yokluk, nesillerin ve
ekinlerin ifsat edilmesi, bu iktisadi kalkınmanın yanında kıymetsizdir.
Halbuki İslâm böyle değildir. Allah Subhanehu
ve Teâlâ’nın iktisadi kalkınmayı gerçekleştirecek hükümleri, ahlaki ve ruhi
kalkınmayı da beraberinde getirmeye muktedirdir. Ayrıca İslâm, herhangi bir ferdi
göz ardı etmeksizin topluma için özel bir bakış ile bakar. -İster çalışsın
ister çalışmasın- ferdin, esasi uzvi ihtiyaçlarını (yeme-içme, giyinme, barınma)
karşılar. Fakirlik ve sefaletin “bazı insanların sorunu olduğu” düşüncesini
reddeder. Devlet, -bugünkü ifadesiyle- “milli gelir”in adil dağıtımına her
şeyden fazla önem verir. Zekât müessesini, fakir ve miskinler için kontrol eder
ve uygun şekilde işlemesini sağlar. Fakir ve zengin arasında sosyal ve iktisadi
yönden fırsat eşitliği sağlar; yükümlülükleri, toplum içerisinde huzuru sağlayacak
şekilde tatbik eder. İslâm Devleti, ümmetin belini bükecek kalıcı vergi toplamaz.
Ne KDV ne de ÖTV gibi anlamsız vergilerle halkın alım gücünü düşürür. İslâm’da
aşağıdaki şer’i durumlar dışında vergi toplanmaz. Bu şartlar ortadan
kalktığında da vergilendirme biter.
-
Savaşa hazırlık durumunda,
-
Beytülmal üzerine farz olan harcamaların karşılanması amacıyla (memur
maaşları, miskin ve yolda kalmışlara yardım amacıyla),
-
Yol yapımı, köprü, mescit, okul, hastane gibi ümmetin ihtiyaç duyduğu
yapıların inşasında,
-
Açlık, sel, deprem ve düşman saldırısı ile karşı karşıya kalındığında,
-
Devletin borçlanmak zorunda kaldığı ve borcunu ödemekte zorluk çektiği
durumlarda.
Ayrıca -İslâmi bir hüküm olarak- Allah tarafından
ümmete doğal yollarla bahşedilen kaynaklar için ücret talep edilmez. Sadece o
kaynakların insanlara ulaşması için yapılan nakil hatları ve işletme maliyeti
için geçici bir vergilendirme yapılabilir. O da devletin gücü yetiyorsa bunu
tebaasına yansıtmaz. Peygamberimiz bir hadisi şerifinde [الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلَاثٍ فِي الْمَاءِ وَالْكَلَإِ وَالنَّارِ] “Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar; suda,
merada ve ateşte.” buyurmaktadır. Bu hadisin gereği olarak elektrik, doğalgaz,
su gibi kaynaklar kamu malıdır ve halka ücretle satılamaz. Bu sayede ümmet can
yakan yüksek faturalar ödemek zorunda kalmaz. Yine İslâm Devleti kâğıttan başka
değeri olmayan tahvil senetleri ve bonolar ile işlem yapmaz, bunları satmaz,
karşılıksız borçlanmaya girmez. Çok ortaklı anonim şirketlerinden hisse senedi
almayı reddeder. Zira bu ortaklıklar kiminle ne şekilde ve neye karşılık
yapıldığı belli olmayan hayali ortaklıklardır. Şirketlerin piyasa değerlerini
belirleyen unsurlar üretim hacimleri değil, borsadaki hisse satışlarıdır. O
halde ortada olmayan bir mal veya mülkün satışı, kiralanması, buna ortak
olunması, hissesinin alelade satılması kesinlikle caiz değildir. Böyle bir ticaret,
ülke ekonomisine bir şey kazandırmayacağı gibi finansal belirsizlik doğurur.
Bitcoin ve benzeri para birimleri ile alım-satımda benzer yapıda işler ve
sermaye sahiplerinin, finans baronlarının anlık müdahaleleriyle -tıpkı borsa
gibi- düşüş yaşayabilir, fertleri ve şirketleri iflasa sürükleyebilir. Bunun
dışında uluslararası anlaşmaların doğurduğu borçlanmalar da ülke ekonomisini
ciddi anlamda zedeler ve bunun maliyetini de yine yüksek vergiler ödeyerek
vatandaş karşılar. Burada, İslâm Devleti uluslararası sözleşmeleri veya
anlaşmaları bugünkü gibi sorgusuz-sualsiz imzalamaz. Aksine Batı ile arasındaki
tek ekonomik ilişki, ümmetin faydasına olan, maslahat ortadan kalktığında
feshedilen ilişki biçimine dayanır. Siyonist Theodor Herzl’in, “Filistin’den
alacağı küçük bir toprak parçası karşılığında Osmanlı borçlarının tamamını
ödeyeceğini” söylemesi üzerine II. Abdulhamid’in sert bir şekilde reddetmesi bu
konuya açık bir örnektir. Şimdi ise “özelleştirme” adı altında devletin en
önemli finans kurumları, “döviz girişini sağlayıp ekonomik katkı sağlasın” diye
Batılı şirketlere peşkeş çekilebiliyor.
Peki, kalıcı vergi toplamadan, hayalî senet
satmadan, kamu mülkiyetini sahiplenmeden, hırsıza, rüşvetçiye taviz vermeden,
kan emici finansörlere tamah etmeden bir devlet nasıl kalkınır? Nereden gelir
elde eder ve toplumu nasıl feraha kavuşturur? Kısaca özetleyelim:
1- Faize dayalı bütçe
giderlerinden kurtulmak, faizi bütünüyle kaldırmak. Bu şekilde kesintisiz borç
ödemek zorunda kalınmayacaktır. Bankaların kazandığı bir anlayıştan vazgeçilerek
halk, dönüşü olmayan faiz esaretinden kurtarılmış olunacaktır.
2- Savurganlığı ve israfı önlemek.
Böylece halkın kamburu haline gelen vergi alınmayacaktır.
3- Rüşvet ve yolsuzluğu önlemek.
Zira bir imza için milyonlarca lira rüşvet alanlar, devletin kasasına girmesi
gereken parayı çalmaktadırlar. Maalesef bu, kılıfına uydurulan bir “gelenek”
haline gelmiştir.
4- Gereksiz lüks harcamalar
yapmamak, gerekirse “itibardan tasarruf etmek”. Zira itibar, milyonluk araba
konvoylarıyla, yüksek giderli saraylarla, şatafatlı, gösterişli hayat tarzıyla
kazanılmaz. İtibar; tebaası aç iken yemek yemekten utanan, ağaç gölgesinde uyuyan
Ömervari (RadiyAllahu Anh) halifelerin kazandığı gibi kazanılır -ki O, adaleti,
hakkı-hukuku gözetmesiyle yüzlerce yıl sonra bile örnek alınan bir yöneticidir-.
5- “Kamu–özel iş birliği” veya “yap-işlet-devret”
modelli pahalı yatırımlar yapmamak. Bu yatırımların en çok ve kesin olarak
kazananı, özel şirketlerdir. Çünkü sözleşmelerin tamamında “geçiş garantisi”, “kullanım
garantisi” adı altında devlet kasasından bu şirketlere para aktarılmaktadır.
6- Çift maaşlı, işe gitmeyen veya
ne iş yaptığı belli olmayan personel maliyetlerinden kurtulmak. Kamuda kadrolu
olduğu için hiçbir şey yapmasa bile sabit maaş alarak hazineye yük olan
kişilerin daha faydalı olacağı alanlara yönlendirilmeleri gerekir.
7- Belediyelerdeki ekonomik
vurguna son verilmesi. İhalelerde yaşanan yolsuzluklar, gereksiz personel
alımları, lüzumsuz planlar ve kötü uygulamalar, devletin kasasına yüktür. Bu
yük hafifletildiğinde veya kaldırıldığında belediyeye ayrılan bütçe, çok daha
faydalı ve hayırlı işler için kullanılabilecektir.
8- Kamu mülkiyetinin işletilmesi.
Tarım arazileri hakkındaki hükmün uygulanması, yollar, köprüler, madenler,
yeraltı ve yerüstü kaynaklarının halk için işletilmesi ve verimli hale
getirilmesi durumunda hem halkın cebinden sabit giderlerin çıkması engellenmiş
olacak hem üretim artacak hem de sanayileşme hızlanacaktır.
9- Uluslararası finans
kuruluşlarının ekonomik göstergeleri ve görünüm raporlarını ciddiye almamak. IMF
ve Dünya Bankası gibi iktisadi kuruluşların boyunduruğundan kurtulup üretim
ekonomisine dönebilmek. Aksi takdirde bu kuruluşlar devletleri köleleştirmek
istemektedir.
10- Zekât farziyetini hakkıyla ve
adaletle uygulamak. Bu durumda zengin, fakir, yoksul kimselerin yerlerini
tespit edip yılın belli zamanlarında zekât kasasından ihtiyaçlarını karşılamak.
Nixon dönemi ABD Hazine Bakanı John Connaly 53
yıl önce “Dolar bizim paramız, ama sizin sorununuz demişti.” O günden
bugüne “dolar sorunu” tüm dünya için kökleşti, derinleşti. Halbuki İslâm, para
basmayı rezervdeki altın ve gümüşe dayandırırken son 50 yıldır bu uygulama,
dolara endekslendi. Dolayısıyla ABD, siyasi ve iktisadi gücü eline aldı ve keyfî
olarak para basma yoluna gitti. Her yerde karşılığı olduğu için aşırı dolar
basması, enflasyonu aynı oranda etkilemedi. Para bastı; hammadde aldı, petrol
aldı, füze yakıtı aldı. Fakat İslâmi ekonomik sistemden yüz çeviren yönetimler,
enflasyon ve aşırı pahalılık ile mücadele edemez hale geldi; tek bildikleri
çözüm yöntemi olan vergilendirme yoluna gitti.
İşte, özelde Türkiye’nin genelde ise kalkınmakta
olan ülkelerin iktisadi krizlerinin sebebi budur. Kapitalizm, bizatihi
krizlerin kaynağıdır. Onu kötü taklit, halkın omuzlarına yüklenen yüksek
vergiler ile sonuçlanır. Belli sabiteleri olmayan, yöntem ve ideoloji anlamında
inandığı bir hareket metodu olmayan ülkeler, -tıpkı Türkiye’de olduğu gibi- çok
kısa süre içerisinde neredeyse bütün modelleri test edip çözüm aramaya
çalışırlar. Ama her deneme çok daha pahalıya mal olur. Nihayet anlaşılır ki ne liberal
ne Ortodoks ne de Heterodoks ekonomiler, krizlere çare olur. Eğer akledip
inatlaşmaktan vazgeçip İslâm’ın ekonomik sistemine dönülürse hem dünyada hem de
ahirette büyük kazançlar elde edilebilir.
[يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَج۪يبُوا لِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ اِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْي۪يكُمْۚ] “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere çağırdığında, hemen Allah ve Rasulü’ne
icabet edin.”[1]
[مَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيٰوةً طَيِّبَةًۚ وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُو] “Erkek veya kadın her kim iman edip sâlih amel işlerse onu dünyada tertemiz
bir hayatla yaşatırız ve mükafatlarını en güzel işlere karşılık olarak muhakkak
vereceğiz.”[2]
[وَاتَّبِعْ مَا يُوحٰٓى اِلَيْكَ وَاصْبِرْ حَتّٰى يَحْكُمَ اللّٰهُۚ وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِم۪ينَ] “Sana vahyedilene uy; Allah hükmünü verene kadar sabret. O, hüküm
verenlerin en iyisidir.”[3]


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış