Herkesin bildiği gibi
2013 yılının 17 Aralık günü Türkiye’deki birçok kuruma yerleşmiş olan Cemaat
bürokrasisi AKP hükümetine unutamayacağı bir hamle yaptı. Yapılan operasyonla
hükümetin üç bakanının rüşvet yoluyla yolsuzluk yaptığı ortaya çıktı. Bu üç bakanın
çocukları gözaltına alınıp sahip oldukları mal varlığının bu yolsuzlukla elde
edildiği anlaşıldı. Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın kolundaki 700 bin TL’lik
saatten, İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğluna zimmetlediği paralara,
Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın kısa sürede elde ettiği servetten, Halk Bankası
genel müdürünün evinde çıkan para dolu ayakkabı kutularına kadar çok şey
konuşuldu, yazıldı, çizildi. Yine dönemin Başbakanı Erdoğan’ın oğlu ile yaptığı
telefon konuşmaları ve arkasından diğer yolsuzluk belgeleri derken 11 yılını
dolduran AKP hükümetinin bugüne kadar hiç görmediği bir itham ile muhatap
olması bir anda dengeleri alt üst etmişti. Hükümet güçlü bir karşı koyma
göstermeden bir hafta sonrasında 25 Aralık tarihinde Cumhuriyet savcısı Muammer
Akkaş ikinci bir operasyon için düğmeye bastı. Kara para aklama ve
yolsuzluklarla ilgili ikinci dosya için otuzdan fazla gözaltı kararı çıkarmasına
rağmen hükümet tarafından bu karar iptal ettirilip dosya, istedikleri başka bir
savcıya intikal ettirildi. Buna rağmen savcı bu dosyayı mahkeme kapısında
gazetecilere dağıtarak en azından kamuoyu olmasını sağladı.
Yine bu süre içerisinde
MGK toplantısının dinlenerek Suriye ile ilgili konuşulanların dışarıya sızdırılması
Cemaat tarafından bir şantaj olarak kullanıldı. MİT’in Suriye’ye giden
tırlarını Cemaat içerisindeki polislerin durdurması ile başlayan MİT-Cemaat
çatışması bu operasyonların ilk adımıydı. Sonrasında dershanelerin kapatılma
düşüncesine karşılık MİT’e yapılan Cemaat baskını bu fitili iyice ateşledi ve
yangının temel müsebbibi oldu. Fakat görünürde bu yangından somut olarak
hükümet çok fazla etkilenmedi. Hükümet aleyhinde kullanılabilecek birçok ses
kaydı Cemaatin elinde patladı. Elindeki medya ve otorite gücünü iyi kullanan
hükümet başta HSYK olmak üzere Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılması gibi
yargıdaki yasal düzenlemeler ile hukuksal anlamda elini güçlendirirken, kolluk
kuvvetlerinde yapılan bir dizi atamalar ve tayinler ile kendisine itaat edecek
emniyet supabı oluşturdu. TİB, TÜBİTAK gibi kurumları etki altına alarak
internette yaptığı düzenlemelerle aleyhine yayınlanan sosyal paylaşımları
takibe aldı ve önledi. En önemlisi de kendini aklamanın en iyi yolu olarak
yerel seçimleri hedef gösterdi ve aldığı oy oranı ile yerel yönetimleri büyük
oranda kazandı. Böylece farklı bir yol ile yolsuzlukların üstünü örtmüş oldu.
Kaybedeceği anlaşılan Cemaatin yeniden menfaat sarmalında kalarak bütün
parçalarını kaybetmemesi için ABD’den gelen uzlaşma ve barışma istekleri
reddedildi. Fethullah Gülen’in barışma dilekçesine hükümet kanadından sert
dille eleştiri gelerek çok sevdiği ülkesine dönmesi talep edilse de tabii ki
değişen bir şey olmadı. Sonrasında R. Erdoğan Cumhurbaşkanlığı seçiminde
karşısındaki ortak adaya rağmen yüzde 52 gibi bir oyla elini güçlendirdi ve
hakkındaki ithamlara cevap vermiş oldu. Her ne kadar bakanları istifa etmiş,
haklarındaki ‘hırsız’ ithamlarına makul cevaplar verememiş olsalar da seçim
yoluyla aklanmaya giderek halkı adeta bu yolsuzluğa sahip çıkar hâle
getirmişlerdir. İşte bu vesileyle MÖ 600 yılından günümüze ışık tutan Yunan
mütefekkir Solon’un şu sözünü bir kez daha hatırlatalım:
‘‘Oy vermek bir şeyleri değiştirseydi, yasaklanırdı.’’
Yaşananların tuhaflığı
bu kadarla da sınırlı değil maalesef. Hükümetin sonuna kadar desteklediği
Ergenekon operasyonlarında dönemin başbakanı Erdoğan’ın “ben bu operasyonun
savcısıyım” dediği soruşturma sonucunda Cemaatin hapse attığı onlarca
sanığın müebbet hapis cezası almasına rağmen serbest bırakılması da hükümetin
günah çıkardığının göstergesidir. Yine AKP’li bakan ve milletvekillerinin
birçoğunun önceleri paralarını yatırdığı Bank Asya’yı bir anda hedef tahtasına
oturtması da aynı kindar siyasetin göstergesidir.
Şimdi işler tersine
döndü hükümet Cemaati fazlasıyla köşeye sıkıştırdı. En güçlü kurumlardaki Cemaat
yapılanmasını kendi atamalarıyla yer değiştirip bundan sonrası için muhalif
gücün etkisini minimize etti. Geçtiğimiz 14 Aralıkta Cemaatin bir numaralı
kalemşorlarını gözaltına aldı. Hatta kendine muhalif dizilerin senaristlerini,
yapımcılarını bile tutukladı. Yanı sıra hükümet yıllardır bilmesine rağmen
Tahşiyeciler adında bir gruba karşı Cemaatin yaptığı kumpası ve diğer İslâmî
cemaatler içinde hazırladığı sinsi planları şimdi tam zamanı diyerek deşifre
etti. Doğruyu söylemeyi menfaat elde edeceği zamana erteleyen hükümet kim bilir
daha hangi doğrulara sahip?
Aslında böyle bir
operasyonun yapılacağı Cemaat tarafından biliniyordu. Hükümet intikam duygusunu
deşifre etmiş ve tutuklamalar olacağını hissettirmişti. Bu operasyona Cemaat
hazırlıksız yakalanmadı. Zira Twitter üzerinden Fuat Avni adındaki kullanıcının
gözaltına alınacaklar listesinin tamamından haberi vardı ve önceden kamuoyuna
bildirdi. Aynı şekilde tutuklananların 4 günlük azami gözaltı süresi sonunda
serbest bırakılacağı da biliniyordu. Ama hükümet tarafından çıbanın başı olarak
düşünülen STV genel yayın yönetmeni Hidayet Karaca serbest bırakılmayıp Silivri
Cezaevine gönderildi. Yani bir zamanlar Cemaatin Ergenekoncuları doldurduğu
cezaevine şimdi kendileri giriyordu. Hem de aynı yerde bir tane Ergenekon
tutuklusu olmamasına rağmen. Aslında intikam duygusunun en önemli delili de bu
idi. Zira bütün Ergenekon sanıkları “AK”lanmış, ama bütün Cemaat mensupları
‘Makul Şüpheli’ sıfatıyla tutuklanmıştı.
Hükümet otoritenin bütün
gücünü siyaseti kirletmek, gündemi hallaç pamuğuna çevirmek ve toplumun politik
duyguları ile dalga geçmek için korkmadan kullanıyordu. Gerçekten siyaset hiç
olmadığı kadar kirletildi zira hırsızlar hırsızlıklarını örtbas etmek için keyfî
uygulamalar ile siyaseti şekillendiriyor, diğer taraftan iftiracılar İlahi
adaletin tecellisini yaşıyordu. Bir taraftan hükümet devleti yönetmeyi intikam
almak zannederek bütün gücünü daha ne yaparım sorusu üzerine harcıyor, diğer
taraftan Cemaatin o masum zannedilen sözcüleri muhlis Müslümanlara vurduğu
terörist yaftası ile karşı karşıya kalıyor.
17-25 Aralık 2013 ile
başlayıp 14 Aralık 2014 ile hesaplaşmaya dönüşen tüm bu operasyonları
Müslümanlar olarak nasıl okumalıyız? Gündemi bu denli meşgul eden intikam
söylemlerinden, menfi ithamlardan ne anlamalıyız?
AKP hükümeti ile ilgili,
Cemaat ile ilgili ve diğer Müslümanlar ile ilgili olarak 3 minvalde konuyu
değerlendirebiliriz.
Aslında biliyoruz ki, bu
çatışma öncesinde AKP ile Cemaat arasında su sızmayan dostane bir birliktelik
vardı. Cemaatin kurumlara eleman yerleştirmesinde hükümetin sonsuz desteği,
hükümetin atacağı adımlarda da Cemaatin kurumsal gücüyle etkili bir desteği
mevcuttu. Fakat bildiğimiz bir başka şey daha var ki o da bu dostluğun
demokratik teamüller ve karşılıklı menfaatler ile sınırlı olmasıydı. İki grup da
aslında farklı kazanımların ancak birbirleri ile sıkı ilişkiler kurmakta
yattığının bilincindeydi. Ne yazık ki iki taraf da Müslümanların kazanımlarını
hedeflemediler, İslâm’ın kalkınması için kıllarını dahi kıpırdatmadılar.
Düşündükleri yegâne hedef Batıyı memnun etmede zirveye oynamaktı. İşte bu hedef
onların birbirlerine düşman olmasına fazlasıyla yetti. Hâlbuki Rabbini başka
hiçbir menfaat gözetmeksizin razı etmeye çalışanlar eninde sonunda muzaffer
olacaklardı.
AKP hükümeti ile ilgili
diyebiliriz ki; kurulduğu ilk aşamadan itibaren Gülen cemaati tarafından yoğun
bir destek gördü. Hükümet, sonrasında da bu desteğe Cemaatin kurumlara pineklemesine
sessiz kalıp, göz yumarak destek oldu. Hatta Türkçe olimpiyatlarında en büyük
spor salonlarını Cemaate tahsis etti, belediye otobüslerini o salonların
dolması için seferber etti. Her fırsatta Cemaat için iltifatlar ve methiyeler
dizdi. Öyle ki Fethullah Gülen’in memlekete dönüşü için davetler yaptı, güvenceler
verdi. Memur atamalarından yargısal değişikliklere, kolluk kuvvetlerinin
dizaynından eğitim sistemine kadar birçok konuda Cemaatin isteklerini ve
taleplerini yerine getirdi. Bu ve bunun gibi saymakla bitmeyecek dostane
amelleriyle hükümet, bugün içine düştüğü girdabın en önemli oyuncusudur. Bu
konuda hükümet tarafından bütün suç Cemaatinmiş gibi gösterilmesi doğru
olmayacağı gibi itham ettiği birçok söylemine de ortaktır ve bu ithamı paylaşmaktadır.
Hatta Cemaati bahane ederek “Makul Şüpheli” sıfatıyla tutuklamayı kolaylaştıran
bir dizi yasaların çıkarılması, Cemaatlerden sorumlu asayiş bölümünün emniyette
resmiyet kazanması aslında gerçek niyetin bütün İslâmî hareketleri kontrol
altına almak ve kendisine muhalefet edilmesini şansa bırakmamaktır.
Cemaat ile ilgili
diyebiliriz ki, kendileri zaten her fırsatta İslâmî bir hareket olmadıklarını
insani bir hareket olduklarını ifade etmektedirler. Bu operasyon sonrasında
yaptıkları İslâmî söylemler birçok sebepten ötürü gerçekliğini kaybetmiştir.
Adına hizmet hareketi dedikleri bu cemaatin liderinin ABD tarafından koruma
altına alınması, taşıdığı fikirler ile Amerika sömürgeciliğinin Ortadoğu’da kök
salmasına ön ayak olmaları, hizmet ettikleri asıl mecralarını gözler önüne
sermektedir. Merkezi Washington olan ve her yıl yapılan Rumi forumda ABD
başkanının katılımıyla Hristiyanlığın zirveye çıkarıldığı, İslâm’ın ise ona
nazaran daha mahcup hâle getirildiği bir algı yönetimine şahit olmaktayız.
Fethullah Gülen çoğu defa bu forumdan ödülle ayrılmıştır. Dinler bahçesinde İslâm’ı
temsil rolünü papazlara ve hahamlara karşı iğreti durarak yapmaya çalışan
Gülen’in aslında bu rolüyle İslâm’a hizmet ettiğini söylemek de kendisi gibi
iğreti duracaktır.
Filistin’e İsrail
karşısında, Afganistan’a ABD karşısında yaşam hakkı tanımayan Cemaatin liderinden
savrulan sözler bunun en açık kanıtıdır. Gazze’ye kanallarında “terör yuvası”
diyen İsrailli askerlerine de savunma anlayışından ötürü saldırı hakkı tanıyan
da yine aynı Cemaattir. Yine Gülen’in “En nefret ettiğim kişi Usame bin
Ladin” söylemi de Afganistan’daki İslâmî direnişe vurulan acı bir ithamdır.
Yine, Türkiye’de her fırsatta kendisi dışında bir Cemaatin, bir İslâmî
hareketin varlığına tahammül edemeyen kolay bir şekilde terörist damgası
yapıştıran ve hiçbir delil olmaksızın tutuklattıran da yine aynı Cemaattir.
Bugün başına gelenlerin de yine tek müsebbibi kendisidir. Birçok konuda olduğu
gibi ilahi adalet tecelli etmektedir. Ama anlaşılan o ki başına gelen bunca
sıkıntıya rağmen yardımı Allah’tan beklememekte ve hâlâ Demokrasi için
sloganlar atmaktadırlar. Operasyonları “Demokrasiye Darbe Operasyonu”
olarak yorumlamaktadırlar. Gizli kamera ile çekilen görüntüde hâkim karşısında
konuşan STV genel yayın yönetmeni Hidayet Karaca’nın en sık yaptığı savunma “Demokrasi için çalışıyoruz”
olmuştur. O halde bizim de yapacağımız tek tavsiye şöyle olmaktadır: “Demokrasinize fazla güvenmeyin ve başınıza
gelenlerden ibret alın. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?’’
Son olarak Türkiye’deki
Müslümanlar için diyebiliriz ki, bugüne kadar çok şey denediniz; İslâmcı, laik
ve demokrat… Hiçbirisi sizin ne istediğinizi sormadı, hiçbiri sizi razı etmek
için çalışmadı, hiçbiri seçimlerden önce vadettiği gibi sözünde durmadı ve
hiçbiri sizleri gerçek kardeşleri gibi görmedi. Hepsi de sizi sevdiklerini,
gözeteceklerini ve koruyacaklarını söylemişti. Sizler de güvendiniz zirveye
çıkardınız, şöhreti sonuna kadar onlara tattırdınız ama onlar sizin bu
ikramınıza hakkıyla karşılık vermedi. Onlar size zehir tattırdı, kan kusturdu.
Sizleri özünüzden kopardı demokrat, liberal yığınlar hâline getirdi. Sizi
aşağıladı ve çok sevdikleri Batılı devletlere maskara yaptı. İçinizden ihlaslı
olanlarına terörist, saf olanlarına oy verme aracı olarak baktı. Hâlbuki İslâmcı
olmakla, Müslüman olmakla sizlerin teveccühünü kazanmışlardı. Sözleriyle size
umut vermiş, hayallerinizi süslemişti. Maalesef İslâmcı görünen de, Müslüman
görünen de bu teveccühe layık olamadı. Ülkenin siyasetini hırsızlığa,
yolsuzluğa, intikam hırsına, kibir ve gurur ile karşılık vermeye kurban
ettiler. Gündemi istedikleri zaman istedikleri kulvara çekerek neyi nasıl
düşünmeniz gerektiğine karar verdiler. Yine siyaseti şaibeye, hileye ve
desiselere alet ettiler. Siyaseti kirlettiler. Sizleri de kirlenen bu siyaset
içerisinde çarpık bir hayat sürmeye mecbur bıraktılar. Bir taraftan İslâm’ı
kalkındıracak ümidiyle oy verdikleriniz servetlerinizi yağmalarken, diğer
taraftan İslâm’a hizmet ediyor zannettikleriniz demokrasiye hizmet ettiklerini
söyleyip İslâm’a savaş açıyorlar. Bir taraftan en galiz ifadelerle düşmanına
saldıranlar, aynı ifadelere maruz kaldıklarında tiranlaşıyorlar. Bir zamanlar
sizlere, savcılığını yaptığı Ergenekon’dan hesap soracağına dair söz verirken
diğer taraftan onları aklıyor, paklıyorlar sonra da en sadık dostlarının isteği
üzerine daha az sadık dostlarını tutukluyor ve aşağılıyorlar.
Velhasıl ümmetin
hayallerini çalanlar, ümmete yeni hayaller biçiyor, yeni beklentiler
sunuyorlar. Çözümü beşerî fikirlerden çıkaranlar beşerin acziyetiyle acze
düşüyorlar. Her fırsatta İslâm’dan biraz daha kopuyor, her fırsatta
basiretlerini biraz daha kaybediyorlar. Fırsatları bir bir tepiyorlar ve Rablerinden
gelecek azabı bekliyorlar. Tekrar söylüyoruz; Müslümanlar bu savaşın ortasında
kalmamalı, taraflardan herhangi birine meyletmemeli ve asla kötünün iyisini
seçmemelidir. Bu savaş İslâm ile küfür, Müslüman ile kâfir savaşı değil aksine
bu savaş her iki grubun da İslâm’a hizmet diye yola çıktığını iddia ettiği bâtıl
bir savaştır. Bu savaş basit menfaatler, sınırlı konfor ve geçici iktidarlardan
olma savaşıdır. Bu savaş ümmete hayır getirmeyeceği gibi, ümmetten de çok
şey götürmeyecektir. Zira her iki taraf da İslâm’ı temsil etmemekte ve
demokrasi için mücadele etmektedirler. O halde kazanan İslâm, kaybeden
demokrasi olsun.
Her şeyden önce Rabbini razı etmek için yola koyulan, hiçbir Batılının rızasını gütmeyen, zafere ulaşmak için Rabbinden başka yardımcı aramayan, yine zora düştüğünde Rabbinin hükmünü tutup kaldıran, eğmeden bükmeden fiiliyle, fikriyle kâfire karşı dimdik durarak akidesini zirveye çıkaran mü’mine ne mutlu. Ne mutlu o ibret alanlara ve Rabbini razı edenlere…
“İnsanlardan kimi de vardır ki,
dünya hayatı hakkındaki sözleri senin hoşuna gider ve o kalbindekine Allah'ı
şahit tutar. Hâlbuki O, İslâm düşmanlarının en yamanıdır.” (Bakara 202)


Yorumlar