Yeni Kuşak Kölelik: "Özgürlük"

Tûba Sivren

“Bir mit aracılığıyla insanlığın düşün dünyasında yerini alan özgürlüğün rasyonel teorik çerçevesi Antik Yunan felsefesinde çizilmiştir. Platon ile birlikte insanın kendi yapısını seçme imkânı olarak felsefe sahnesinde yerini alan özgürlük, Aristoteles’in bilginin eşlik ettiği tercihte bulunma gücü olarak karşımıza çıkar. Ne var ki modern felsefede Spinoza’nın itirazlarına maruz kalır. Hume’un ebeliğiyle yeniden doğan özgürlük, Kant felsefesinde reddedilemez ama teorik olarak hakkında hüküm verilemez gizemli bir ahlaki koşul mertebesine çıkar. Marks ile birlikte tamamen toplumsal ilişkiler bağlamında siyasetin nihai amacı olarak felsefede yeni bir görünüm kazanır. Albert Camus felsefesiyle bir tür düşünce ve eylem belirleme gücü olarak bir kişi potansiyeli olarak belirir ve Sartre tarafından kişinin varoluşunun temel ontolojik kategorisi olarak kaçınılmaz ilan edilir.”[1]

Kocaeli Üniversitesi Öğretim Üyesi Yavuz Adugit’ten alıntıladığımız bu paragrafta da ifade edildiği gibi; ilk dönem filozoflarından günümüze kadar özgürlük kavramı üzerinde çok çeşitli tanımlama ve tartışmalar yapılmıştır. Ancak “özgürlük” kavramı, felsefi terim olarak genel itibariyle; “insanın, her türlü dış etkenden bağımsız olarak kendi isteğine, kendi düşüncesine göre karar vermesi” olarak ifade edilebilir.

Özünde, insanı anlamak için ve insanın hayatı yorumlama ve biçimlendirme kaygısının belki de bir gereği olarak insan, “özgürlük” kavramı üzerinde yoğunlaşmıştır. Tarihsel düzlemde bu kavramın evrildiği süreç takip edildiğinde; insan aklının merkeze alındığı, aklın, hayatı anlama ve yorumlama da başat unsur kabul edildiği görülür. İş, oluş ve eylemlerinde insanın herhangi bir sınırlamaya tabi olmaksızın hayattaki problemlere çözümler üretmek adına aklın özgürleştirilmesi gerekliliği, günümüzün tartışıl(a)maz bir ön kabulü, gerçeği(!) hâline gelmiştir.

Özellikle Batılı düşünürlerin başını çektiği bu özgürlük anlayışı çerçevesinde, kral-kilise ikilisinin toplum üzerindeki baskısı kırılmaya çalışılmış hatta bunda başarılı da olunmuş ve günümüz “çağdaş” toplum anlayışına ulaşmanın yolu açılmıştır.

Burada dikkat çekilmesi gereken bir ayrımı not düşelim: Batı’da yaşanan Aydınlanma Çağında sadece bedensel bir kölelikten değil zihinsel kölelikten de bahsetmek mümkündür. Kilise “tanrı adına” hüküm koyduğu için kiliseye rağmen, kiliseden bağımsız bir düşünce ortaya koymak mümkün değildi. Bu durum, insanın doğasına aykırı bir durumdur ve insan doğasına aykırı her ne varsa bir gün bedenden atılıp uzaklaştırılır. Bu bağlamda “özgürlük” fikri, -Batı’da yaşayan insanlar için- “kölelikten kurtuluşu” ifade etmektedir. Kölelikten kurtulmak güzel bir duygu olabilir ancak bu, sınırları çizilmeyen özgürlüğün yeni nesil köleler doğuracağı kaçınılmazdır. Batı, “özgürlük” adı altında insanın insan olarak kalmasını sağlayan tüm sınırları kaldırmış ve önüne geçilemez bir yok oluşun kapılarını aralamıştır.

İslâm dünyasına baktığımızda dengeli bir sınırlandırma ile karşı karşıya kalmaktayız. İslâm, mubah tanımını yapmış ve çerçevesi belirlenmiş alanda insanın serbest olduğunu beyan etmiştir. Bu alanda tercih hakkı insana bırakılmıştır. Aklın hüküm verme noktasında aciz kaldığı tüm alanları şer’î hükümler ile kapatmış ve aslında insanı koruma altına almıştır. 

Batı’daki “özgür toplum”un oluşumunda hedef kitle; kadınlar ve bilhassa gençler olmuştur. Zihinlere zerk edilen özgürlük mefhumları; kadınlar üzerinden çalışma hayatına ve toplumun geneline “özgür kadın” imajıyla verilmiş; bu kadınların, içlerinden geldiği, diledikleri gibi yaşayarak özgürlüğün tadını çıkardıkları lanse edilmiştir. Böylece kadın, özgürlük gibi Batılı mefhumların gençlere taşınmasında bir adaptör ve/veya genel toplumsal hayatın Batılı mefhum ve tavırlarla ifsat sürecinin bir enstrümanı hâline getirilmiştir.

Batılı toplumlardan başlayan, kadınların özel/mahrem/korunmuş alanlarından çıkartılarak genel hayatta sömürüye açık bir “obje” hâline getirilmesi süreci, çeşitli argümanlar ve dayatmalar eşliğinde İslâm beldelerine de sirayet et(tiril)miştir.

Kadının genel hayatta ön plana çıkarılması konusunda da ne din ne de örf gibi toplumun genel kabulleri dikkate alınmış aksine bu hususlar açık bir şekilde kadınları baskılayan başlıca düşman ilan edilmiştir. Öyle ki; “Kadınları özgürlükten mahrum etmenin iki temel yolu, onları ev içine ve ev hizmetlerine mahkûm etmek ve bilgiden yoksun bırakmaktır.”[2], “Kadının tek bir kılık kıyafete zorunlu tutulması, kadının belirli işleri yapması, yönetim işlerinden dışlanması ve buluğa erdikten sonra kadının evlendirilmesi gibi hususlar, dinlerdeki cinsiyetçi eğilimleri ortaya koymaktadır.”, “Kurumsal dinler, kadının kontrol edilmesinin doğal bir zorunluluk olduğunu iddia etmektedirler. Aile hayatında erkeğin reis olduğu, boşanma hakkının erkek tarafından tek taraflı gerçekleştirilebilecek bir işlem olduğu, miras konusunda kadının eşit pay alamayacağı, hukuki işlerde kadının sözünün tam olarak delil kabul edilemeyeceği gibi uygulamalar, kadının erkek tarafından kontrol edilmesini sağlamak içindir. Hayatın her alanında erkeği kadına üstün kılan ataerkillik, ev işleri hariç bütün toplumsal faaliyetlerde erkeği, kadını kontrol eden ve sınırlayan otorite konumuna getirmektedir. Kadının doğası gereği akla uygun davranamayacağı ve kendini kontrol edemeyeceğini doğal gerçeklik kabul eden dinî hukuk sistemleri vardır. Erkeğin kadının efendisi olduğu ve kadının erkeğin vesayetine ihtiyaç duyduğu fikri, dinî geleneklerde ana fikir olarak mevcuttur.”, “Dinler, kadını ataerkil bir gözlükle değil, kadının doğal gerçekliğini anlayarak kendilerini yenilemelidirler. Kadın konusunda bakış açısını yenilemeyen bir dinin, insanlığa maneviyat ve ahlak adına söyleyecek bir sözü olamaz.”[3] şeklindeki söylemler ile gençler nezdinde “kadınların nasıl özgür olabileceklerine” dair, dinin saygınlığını ve otoritesini yok edecek bir algı oluşturulmaktadır. Böylece gençlerin İslâm’a düşman olması istenmektedir.

Buna karşılık olarak laiklik, demokrasi, liberalizm, özgürlük gibi batıl akide, nizam ve mefhumlar da güya kadını zincirlerinden(!) kurtaran yegâne çıkış yolu olarak işaret edilmiştir: “Kadın ve erkek arasında cinsiyet ayırımı yapmadan insani eşitlik değerini ortaya koymanın yolu, dinî kaynakları yeniden yorumlamaktan, dinî hukuk içinde kadına verildiği sanılan hakları yüceltmek veya kadının yüksek statüsüne dair örnekleri kaybolmuş tarih yapraklarında aramak değildir. Kadın-erkek eşitliği, modern dönemde özgürlük, demokrasi ve insan hakları değerleriyle birlikte sistemleştirilmiştir. Kadın-erkek eşitliğinde referans insan hakları, bireysel özgürlükler ve demokrasidir.”[4]

“Özgürlüğün, ekonomik özgürlüğü elde etmekten geçtiğini” söyleyen Batı normları, bu minvalde kadınların ekonomik özgürlüklerini elde etmelerinin yollarının açılması noktasında uluslararası kurumlar başta olmak üzere yerel yönetimlerce de bu sürecin desteklenmesi gerektiğini şart koşmaktadır. Önceleri kadınların ekonomik sürece katılmaları hoş karşılanmazken teşvikler ve yapılan propagandalar sonrasında kadınların istihdamı ve iş hayatına katılmaları kaçınılmaz hâle gelmiştir.

Kadınların yaşadığı sorunların anlatılmadığı, reklamlarda bile sürekli ekonomik bağımsızlığını elde etmiş kadının özgür olduğu algısı sonrasında gençlerimizde de, “kadın; dinin, örfün, toplumun/mahallenin, erkeğin (koca, kardeş, baba), aile vb.nin baskısından kurtulmuş olursa, hür, bağımsız ve özgür olursa mutlu olur” kanaati oluşturuluyor maalesef.

Peki, gerçekte öyle midir? Kadın, bugün hakikaten özgürleşmiş midir yoksa farklı baskı unsurlarının boyunduruğu altında mıdır? Ailesinden, eşinden, toplumundan ve dininden uzaklaştırılan, üretime, iş ve hizmet hayatına dâhil edilen kadın, özgürlüğün türlü nimetlerinden(!) faydalanan bir kadın mıdır yoksa koruma kalkanı kırılmış, her türlü saldırı ve sömürüye açık hâle getirilmiş bir “meta/obje” midir?

Meseleyi somutlaştıracak olursak; evde anne-babasına veya eşine hizmet etmek “kölelik”, “gericilik” gibi gösterilirken, herhangi bir yerde temizlikçi olarak çalışmak veya çaycılık yapmak “özgürlük” ve “kendi ayakları üzerinde durmak” olarak lanse edilmektedir. Ayrıca bazı yerlerde kadınlardan belli bir fizik, belli bir güzellik, belli bir giyim tarzı zorunluluğu talep edilmektedir. Aksi hâlde buralarda çalışması mümkün olamamaktadır. Örneğin; hostes olmak için belli bir kilo şartı aranmaktadır. Sekreter olarak çalışabilmek için genelde güzel ve alımlı olmak gerekir. Dolayısıyla alınan paranın önemli bir kısmı formu korumak ve kişisel bakım yapmak için kullanılmak zorundadır. Kapitalist sistem, geçim derdine düşürdüğü ailelerde, kadınların çalışmasını neredeyse zorunlu hâle getiriyor. Bir ailede sadece babanın çalışması, hane halkının geçimini sağlamaya yetmiyor; anne ve hatta çocukların da çalışması gerekiyor. Bunun bir sorun olarak görülmemesi için de kapitalizm kadın istihdamını öve öve bitiremiyor ve sürekli teşvik ediyor. Hatta bazı bölgelerde kadınlar ucuz iş gücü olarak bile kullanılıyor.

Şimdi sormak gerek: bu “zorunluluklar” çalışan gençleri ve kadınları özgür mü yapar yoksa “iş dünyasının” kölesi mi?

Kadınlar gibi gençler de özgürlük mefhumundan en çok etkilenmiş zümredir maalesef. Nefsine, arzu ve hevasına, istek ve zevklerine tutsak/köle olmuş bir gençlikten bahsediyoruz burada. Başta futbol olmak üzere çeşitli spor dalları, müzik, moda, sinema, yabancı dil, Batı kültürü gibi unsurların birer köleleştirme aracı olarak kullanıldığı ortadadır. Gençler, tüketim toplumunun en etkili bireyleri olarak maddeperest bağımlılar olarak maddeye, eşyaya (dolayısıyla onları üreten ve satanlara) köle yapılmaktadır. Bugün insanlar, “hayatlarını kolaylaştırsın, daha verimli bir hayat sürülsün” diye aldıkları -ev, araba, televizyon, bilgisayar, beyaz eşya, oyun konsolları, mobilya gibi- mülk ve eşyaların esiri, kölesi olmuş durumdadır adeta. Kişi, bunları elde etmek için türlü zorluk ve sıkıntılara katlanmakta; maaşını, bu eşyaların taksitlerine, ödemelerine ayırmakta, gelirinin yetersiz kaldığı yerde banka kredisi çekerek gelirinin üstünde bir borcun, faizin altına girebilmektedir. Zira popüler kültür tarafından verilen algı, bu vb. imkân ve eşyalar olmadan hayattan lezzet alınamayacağı yönündedir.

Ayrıca işin bir de tatminsizlik boyutu var. Pompalanan tüketim kültürü insanı doyumsuz yapmakta, hep daha “iyisine”, hep daha “güzeline” ulaşması gerektiği direkt, endirekt yollarla salık verilmektedir. Bu durum da hayattan beklediğini alamamış, doyumsuz ve dolayısıyla da bunalıma sürüklenmiş bir gençliği kucağımıza bırakmaktadır.

Kısa yoldan zengin ve şöhret olma fikrinden hareketle “TikTok”, “Youtube”, “Instagram” gibi yerlerde boy gösteren gençlerdeki cüretkâr ve umursamaz tavırlar, özgürlük mefhumunun “amaca ulaşmak için her şey mubahtır” bakışının bir tezahürüdür.

Kapitalizm “mülk edinme özgürlüğünü” savunur. Fakat kanunlar ve uygulamalarda genelde sadece zenginler daha zengin olur. Çünkü yasalardaki açıklar hep onların lehinedir. Haksız para kazanma yollarının çoğu, zenginlere ya da zenginlere dediklerini yaptırabilen “mafya” türünden yapılanmalara açıktır. Onlar çok rahat vergi kaçırabilir, uyuşturucu kaçakçılığı yapabilir. Böylece dünyada birçok insanın özendiği araba, ev, villa, yat, kat gibi zenginliklere sahip olurlar. Halkın içindeki insanların böyle yollarla zengin olabilmesi zordur. Tam da böyle bir zamanda internet aracılığı ile kolay para kazanmanın yolu açılmıştır. Bu, zenginlerin hayatına özenen gençler için bulunması zor bir fırsattır. Tıpkı internetten önce TV programlarında meşhur olmak için bin bir türlü kılığa girerek farklı farklı yetenek sergilemeye çalışanlar gibi. Tüm bu algının içerisinde oluşan “kolay para kazanma” fikrinin özgürce ortaya atılmış bir fikir olduğunu söylemek zor olsa gerek. Üstelik bu TikTok, Youtube vb. yerlerdeki paylaşmalarını yaparken gençler, en çok ne “tıklanıyorsa” ona göre hareket etmek durumundadırlar. Hatta ilk başlarda; buralarda kabul görmek adına para yatırıp takipçi satın almak veya karşılıklı takipleşmelerin yapıldığı gruplara, (şer’î hüküm vb. gibi) herhangi bir ölçüye bağlı kalmaksızın katılmak ve gruptaki diğer sayfa sahiplerinin paylaşımlarını beğenip paylaşmak zorundadırlar. Tüm bu “zorundalıklar” özgürlük müdür yoksa “medyanın kölesi” olmak mıdır?

Görüldüğü gibi meseleyi yorumlamıyoruz; vakıayı ortaya koyup sonucu bildiriyoruz. Tüm bu algılara kapılan gençlerin; rızkın Allah'tan olduğunu düşünüp az-çok demeden çalışan, Allah'ın dinini anlatma çabası ile -fenomen olmasa da- Facebook, Youtube gibi ortamları kullanan, evlenip çoluk çocuk sahibi olmayı arzulayan Müslüman gençlere “gerici”, “yobaz” muamelesi yapması da ayrıca bir trajikomik durumdur.

Kapitalizm, demokrasi ile elinin altındaki medya, eğitim sistemi ve kanunları kullanarak bu batıl fikirleri yaymış, gençlerimizin kendilerini özgür zannetmelerini sağlayarak çağın kölesi hâline getirmiştir. Ve hiçbir kölelik huzur vermediği için gençlerimiz mutsuzdur. Bu durum, kapitalist ahtapotun sıkıca yakaladığı; özgürlük, menfaatçilik, bireyselcilik, bananecilik, tatminsizlik vb. kollarından çocuklarımızı kurtarmak zorunluluğumuzu, sorumluluğumuzu bizlere bir kez daha hatırlatmaktadır.

Bu sorumluluk ise ancak Allah'ın insanlar için koyduğu fıtrata uygun kanunlar, bu kanunları anlatan eğitim sistemi ve medyanın içinde yer aldığı İslâm'ın yönetim nizamı, vaat edilen Râşidî Hilâfet Devleti ile mümkündür.

[يَٓا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اسْتَجٖيبُوا لِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ اِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيٖيكُمْۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهٖ وَاَنَّـهُٓ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ] “Ey iman edenler! Sizi hayat verecek şeylere çağırdıklarında Allah ve Rasulü'nün çağrısına uyun ve şüphesiz bilin ki, Allah kişi ile kalbinin arasına girer. Unutmayın ki, O’nun huzuruna götürüleceksiniz.”[5]



[1] Özgürlüğün Kısa Tarihi, Yavuz ADUGİT (Kocaeli Üniversitesi Felsefe Bölümü öğretim üyesi)

[2] Kadın Özgürlüğünün Dönüm Noktaları, Osman Bahadır, sarkac.org

[3] Din ve Ataerkil Kıskacında Kadın, Prof.Dr. Bilal Sambur (AYBÜ Öğretim Üyesi), Şarkul Avsat

[4] Din ve Ataerkil Kıskacında Kadın, Prof.Dr. Bilal Sambur (AYBÜ Öğretim Üyesi), Şarkul Avsat

[5] Enfal Suresi 24


Yorumlar

Yorum Yaz