Bir gün yaşlı bir
amca hac ziyaretini anlatıyordu: “Ben
Mekke’nin hemen dışındaki Nur Dağı’ndaki Hira Mağarası’na da çıktım. Çıkmak bir
dert, inmek ayrı bir dert! Ama ilk vahyin geldiği yeri görmek istiyordum. Ancak
dağı ve mağarayı görünce çok şaşırdım. ‘Dağ’ deyince ben, bizim köyün dağları
gibi yeşil, havadar, güzel manzaralı bir yer umuyordum. Hele o mağara ne öyle,
küçücük bir yer! Bir insan zor sığıyor. Allah Rasulü ne diye buraya çıkar ve
günlerce kalırmış hiç anlam veremedim!” dedi. Ben de; “Hasan Amca! Mekke’deki
cahiliye toplumu o kadar kötü bir hâl üzerinde yaşıyordu ki, Efendimiz öyle bir
toplumda yaşamaktansa bahsettiğin gibi bir dağa çıkmayı ve mağarada kalmayı
daha hayırlı görüyordu. Orada huzur arıyor ve bol bol tefekkür ediyordu. O
cahilî toplumdan uzak kalmak O’na çok iyi geliyordu. Ancak son çıkışında vahyin
gelmesi ve risaletin kendisine tevdi edilmesi ile birlikte Rabbimiz insanlar
arasından seçtiği peygamberine adeta şöyle diyerek mağaradan indirdi: ‘Ey
Rasul’üm! İçerisinde yaşadığın bu cahiliye toplumundan uzaklaşarak, kendini o
toplumdan ayrı tutup böyle dağlara çıkarak çözüm bulamazsın. Yapman gereken
gidip onları uyarmak ve o toplumu İslâm ile değiştirmektir.” demiştim.
Evet, vahyin
gelmesinin hemen ardından evine giderek bir örtünün altında titreyen Rasulullah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e gelen Cebrail Aleyhi’s Selam şöyle
diyordu:
[يَٓا اَيُّهَا
الْمُدَّثِّرُۙ قُمْ فَاَنْذِرْۙ وَرَبَّكَ فَكَبِّرْۙ] “Ey örtüsüne bürünen. Kalk ve uyar. Sadece
Rabbinin büyüklüğünü dile getir.”[1]
Değerli Köklü Değişim
Okuyucuları! İşte günümüzde insanların ve hassaten Müslümanların büyük bir
çoğunluğu, içinde yaşadıkları bu fasit toplumdan aynı derecede mustaripler.
Kime dokunsak hepsinden bin “ah” işitiyor ve bir sürü şikâyetler dinliyoruz.
Hiç kimse mevcut durumdan ve yaşadığı hayattan memnun değil. Dolayısıyla
insanların büyük bir çoğunluğu bir değişim arayışında. Gerek kendi hayatında
gerekse de toplumsal yaşamda bir şeylerin değişmesi gerektiğini hissediyor ve
bunu yüksek sesle dillendiriyorlar.
Ancak görüyoruz ki;
“ne”yin ve “nasıl” değişmesi gerektiği noktasında kafalar çok karışık. Bir
şeylerin değişmesi gerektiğini hissediyorlar ancak; ya neyin değişmesi
gerektiği noktasında bir netliğe sahip değiller ya da nasıl değişeceği ve
değişimin nasıl olacağı noktasında somut bir düşünceye sahip değiller.
Dolayısıyla bu belirsizlikler değişim isteyenlerin çok kolay bir şekilde
manipüle edilmesine imkân veriyor. Mesela; günümüzde gerek ekonomik sıkıntılar
ve krizler gerekse de toplumsal hayattaki ahlaki ve sosyal çöküntüler,
insanlarda değişim düşüncesini ortaya çıkardı. Ancak bazı kesimler, “bireyler
değişirse toplumun düzeleceğini”, bazıları “hükümet değişirse toplumun
düzeleceğini”, bazıları ise sadece “devlet adamlarının değişmesi ile toplumun
düzeleceğini” söylüyor. Hâl böyle olunca da maalesef hiçbir şey değişmiyor,
aksine her geçen gün daha da kötüleşiyor.
Oysaki bu çöküntü ve
krizler bugünün sorunu değildir. Hatta mevcut iktidar bilindiği gibi, yıllar
önce aynı krizler ve çöküşlerin enkazı üzerine iktidara gelmişti. Bundan 20 yıl
önce de insanlarda var olan değişim arzusunu, sadece “iktidar değişimine”
yönlendirmişlerdi. O zamanki hükümet gidip muhafazakâr bir iktidar gelince tüm
sorunların çözüleceği anlayışını topluma pompaladılar. Yani insanların değişim
tefekkürü ve talebini, sadece iktidarın değişimi ile saptırdılar.
Şimdi de aynı şekilde
“mevcut muhafazakâr iktidar gidip sol ya da liberal bir iktidar gelince
sorunlar çözülecek” algısıyla toplumu manipüle ediyorlar. Yani geçmiş sorun ve
krizlerin sebebi olan hükümetleri, bugün yine cilalayıp “çözüm” diye
sunuyorlar. Dün değişimin karşısında direnen ve statükoyu muhafaza etmeye
çalışanlar sol, Kemalist ve seküler kesimler iken, bugün roller değişti ve
değişim düşüncesinin önüne geçmeye çalışıp statükoyu korumaya çalışanlar
muhafazakârlar oldu. Yani bu şekilde yıllardır insanları kısır bir döngü
etrafında ve gerçek bir değişimden uzak bir şekilde oyalayıp duruyorlar.
Bugün ne zaman
içerisinde yaşadığımız toplumdan şikâyetçi olsak ve köklü bir değişimin olması
gerektiğinden bahsetsek; kimileri cehaletinden kimileri ise ihanetinden dolayı
hemen “önce fertleri değiştirmeliyiz”, demektedir. Çünkü bu hatalı
anlayışa göre; sorun, fertlerdedir. Onlara göre; “toplum, fertlerden meydana
geldiği için toplumun değişimi de ancak fertlerin değişimiyle gerçekleşecektir.
Fertler düzelirse toplum da düzelir.
Toplumda salih ve takvalı insanlar çoğalırsa, o toplumda canlılık oluşur ve
düzelme başlar. Bundan dolayı fertlere önem vermek, onları düzeltmek gerekir.”
İşte bu anlayış bizim mahallenin yani İslâmi camianın maalesef büyük bir
çoğunluğuna hâkim olan anlayıştır. Bu anlayış, özellikle “hadis” diye
bilinen bir sözle desteklenir ve delillendirilir. Bu hadis insanlar arasında
meşhur olan; “Nasılsanız öyle yönetilirsiniz!” hadisidir.
İlk olarak şunu ifade
edelim ki; bu hadis, hem senet hem de metin açısından zayıf bir hadistir. Temel
hadis kitaplarında geçmeyen bu hadisin tam metni şöyledir: [كَمَا
تَكُونُوا يُوَلَّى عَلَيْكُمْ] “Sizler nasıl (kimseler) olursanız öyle
yönetilirsiniz.”
Hadisin tahricine ve
senedine baktığımız zaman; Beyhaki bu hadisi “Şuabu’l İman” adlı
eserinde zikretmiş ve hadisin ravilerinden biri olan Yahya b. Hişam’ın hadis
uyduran kişiler arasında olduğunu zikretmiştir. İbni Tâhir, hadisi Mübarek b.
Fudale’den rivayet eden kişinin “meçhul” olduğunu, İbni Hacer de bu
hadisin senedinde bulunan ravilerin Mübarek’e kadar olanlarının “meçhul”
olduğunu söylemiştir. Yine Albani de bu hadisin senet açısından zayıf olduğunu
belirtmiştir.
Senet açısından zayıf
olan bu hadisin metin açısından da ifade ettiği mana problemli bir manadır.
Zira bu söylem; yöneticilerin münkerlerini ve küfür hükümleri ile yönetmesini o
toplumda yaşayan fertlerin takvaları ve İslâm’a bağlılıkları ile
ilişkilendirmektedir. Toplumda yaygınlaşan münkerlerin ve tatbik edilen küfür
hükümlerinin sorumluluğundan yöneticileri temize çıkartırken, sorumluluğu
sadece fertlere yüklemektedir. Fakat tarihsel süreçteki vakıa bu anlayışı
yalanlamaktadır. Zira çok kısa süreler içerisinde halk aynı halk olduğu hâlde
yani hiç değişmedikleri hâlde bazen iyi yöneticiler bazen de kötü
yöneticiler başa geçmiştir.
Bununla birlikte
yönetim esaslarının ve yöneticilerin değişimini fertlerin değişimiyle
ilişkilendiren bu anlayışı doğru kabul ettiğimizde şu sorular ortaya çıkmaz mı?
Örneğin; Medine’de bir yıllık iman geçmişi olan Evs ve Hazreçli Müslümanlar,
yıllarca Mekke’de iman etmiş ve bedeller ödemiş sahabelerin takvasından çok
daha takvalı oldukları için mi Allah onlara İslâm Devleti’ni nasip etti? Mekke’deki
Müslümanlar kendi nefislerinde değişimi gerçekleştiremedikleri için mi Mekke’yi
değiştiremediler?
Zira Mekke’de
değişimin gerçekleşmemiş olması, bu anlayışa göre; içlerinde Ebubekir, Ömer,
Osman ve Ali RadiyAllahu Anhum gibi sahabelerin büyüklerinin olduğu
Müslümanların, kendilerinde değişimi gerçekleştiremediklerinden ya da
takvalarının az olduğundan kaynaklandığı sonucunu doğurur. Oysaki bu, hiçbir
Müslümanın kabul etmeyeceği batıl bir anlayıştır.
Görüldüğü gibi olması
gereken değişimi fertlerin değişimine bağlayan ve fertlerin takvası ile
ilişkilendiren bu anlayış, hatalı bir anlayıştır. Bu anlayışı delillendirmek
için kullanılan bu hadis de hem senet hem de metin açısından zayıftır. Zira
toplumsal değişimin dinamikleri ve esasları farklı bir konu, fertlerin değişimi
farklı bir konudur. Çünkü fert ve toplumun vakıaları birbirinden farklıdır.
“Fertlerin değişimi
ile toplumsal değişimin kendiliğinden gerçekleşeceği” iddiasına delil olarak
gösterilen bir diğer husus ise Râd Suresi’nin 11. ayet-i kerimesidir. Değişimin
keyfiyetinden bahseden Râd Suresi’ndeki bu ayet, gerçekten de fertlerin
değişimi ile toplumsal değişimin gerçekleşeceğinden mi bahsetmektedir? Tam da
bu noktada ayeti tahlil etmek ve asıl muradı ortaya koymak konunun anlaşılması
bakımından katkı sağlayacaktır. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
[اِنَّ اللّٰهَ
لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۜ] “Bir kavim
(toplum) kendinde (nefsinde) bulunan şeyleri değiştirmedikçe Allah o kavmin
hâlini değiştirmez.”[2]
Kurtubî bu ayeti
şöyle yorumlamıştır: “Yüce Allah bu ayet-i kerimede; bir toplumda -ya bizzat
kendileri ya kendileri için gözetlemek durumunda olanlar, nezaret edenler
yahut herhangi bir sebep dolayısıyla kendilerinden sayılan bir kimse
tarafından- bir değişiklik meydana getirilmedikçe o toplumun durumunu
değiştirmeyeceğini haber vermektedir.” Değişime konu olan esas toplum iken
toplumu değiştirecek olan ise ayette de geçtiği üzere “enfus”tur. Ayet,
toplumun [اَنْفُس] “enfus”undan
bahseder. Yani toplumun bünyesinde var olanlardan... Ayette geçen “enfus”
kavramından yola çıkarak toplumsal değişimin fertlerin nefislerinin yani sadece
kendilerinin değişimi ile mümkün olacağı yorumu vakıada karşılık bulmamaktadır.
“Enfus”u salt olarak toplumun nefislerinden ziyade toplumu oluşturan
faktörler olarak anlamlandırmak daha doğru olacaktır.
Dolayısıyla ayette
geçen; “toplumun nefislerinde/bünyelerinde var olanlar” ifadesine uygun
manayı verebilmek için toplumu oluşturan faktörleri ortaya çıkarmak elzemdir.
Öyle ya; toplum sadece fertlerden mi müteşekkildir? Ya da toplum, herhangi bir
vesile ile bir araya gelmiş fertlerin oluşturduğu ve birbirleriyle hiçbir
alakaları olmayan kalabalıklar yığını mıdır? Bunun cevabı; tereddütsüz,
“hayır”dır! Bilakis toplum; -birazdan aşağıda da izahı yapılacağı üzere-
aralarında daimî ilişkiler olan insan topluluğudur. Toplumun bir gösteri için
bir araya gelmiş kalabalık yığınlardan farklı olduğu herkesin malumudur.
Ayete tekrar dönecek
olursak; ayetin yorumlanmasında esas alınan [مَا بِقَوْمٍ] “mâ
bikavmin” ve [مَا بِاَنْفُسِهِمْ] “mâ
bienfusihim” olmak üzere temel iki kavram vardır. Anlamları ise şöyledir:
[مَا بِقَوْمٍ] “Toplumda
var olan (mevcut) anlayış.”
[مَا
بِاَنْفُسِهِمْ] “Toplumu meydana getiren faktörler.”
Bu iki kavrama
yüklediğimiz manalar, karşılığını vakıadan almaktadır. Dolayısıyla da değişim
konusunda delil getirilen ayetin delalet ettiği sağlıklı anlam şöyle
olmaktadır: “Toplumda var olan anlayış ancak toplumu meydana
getiren faktörlerin değişmesi ile değişebilir.”
Yani bu ayete; “bir
toplum fikirlerini, sahip olduğu düşünceleri, inançlarını ve duygularını
değiştirmedikçe Allah o kavmin durumunu değiştirmez”, şeklinde anlam vermek
daha mutabık olacaktır.
Şayet bu ayeti,
fertlerin değişimi üzerinden değerlendirecek olursak; fertlerin değişiminin
ancak kişideki mefhumların değişimiyle olabileceği hakikatiyle karşılaşırız.
Zira fertler için “enfus”, kişinin sahip olduğu fikirler ve
mefhumlardır. Bu “enfus” yani fikirler ve mefhumlar değişmedikçe,
kişinin davranışları dolayısıyla durumu değişmeyecektir. Her halükârda bu
ayette kişilerin değişmesiyle toplumun değişeceğine yönelik bir işaret, bir
karine, bir emare bulunmamaktadır.
Bu, ayetin tahlili ve
delaleti bakımından yapılan izahtı. Vakıa açısından ise şöyledir: her bir fert
sahip olduğu akidesiyle, ibadetleriyle, insanlar arasındaki muamelatı ile ve
ahlaki meziyetleri ile diğer fertlerden ayrılır. Toplumlar ise daimî
ilişkilerine etki eden fikirler, duygular ve nizamlarla birbirlerinden ayrılır.
“Fertlerin değişimi
ile toplumun da değişeceği” anlayışı, Batı’nın toplumu, “fertlerden müteşekkil”
olarak tanımlaması neticesinde oluşmuş bir anlayıştır. Batı, toplumu tarif
ederken, onu “fertlerin bir araya gelmesi” olarak tarif etti. Bu tanım,
kapitalizmin ferdiyetçi bir ideoloji olmasından kaynaklanan bir tanımdır.
Oysaki bu tanım, vakıaya mutabık olmayan bir tanımdır. Çünkü sadece fertlerin
bir araya gelmesi ile “toplum” oluşmaz; sadece “topluluk” oluşur. Zira bir
toplumu oluşturan ve toplumu topluluklardan ayıran şey, ancak “daimî ilişkiler”dir.
İlişkilerin sürekliliği ile insanların birlikteliği ancak toplumu oluşturur.
İlişkiler ve alakalar daimî değil ise yani sadece bir takım anlık hususlar için
insanlar bir araya geliyor ve sonra ayrılıyorlarsa onlara “toplum”
denmez ancak “topluluk” denir.
Mesela; bir gemi
yolculuğu yapan binlerce kişi, sadece bir yerden bir yere gitmek için orada
toplanmışlardır. Gitmek istedikleri yere vardıklarında hepsi dağılacaklardır.
Yine bir stadyumda toplanan on binlerce insan, sadece bir müsabakayı izlemek
için oradadır; müsabaka bittiğinde o topluluk dağılacaktır. Oysaki bir
kasabadaki sayıları belki stadyumdakilerden çok çok az yüzlerce insan;
ziraattan ticarete, alışverişten icareye, evlilikten eğitime, hukuktan siyasete
kısacası hayatın tüm alanlarında birbirleriyle ilişkilerini sürekli bir şekilde
devam ettirirler. İşte bu ilişkilerin devamlılığı, onları toplum yapar. Öyle
ise toplumu oluşturan ve onu toplum kılan şey, insanlar arasındaki daimî ve
sürekli ilişki ve alakalardır.
İnsanların birbirleriyle
alaka ve ilişki kurması ve bu alakayı sürdürmesi de ancak maslahatlarına
ilişkin fikirlerin örtüşmesi ile mümkündür. Çünkü her bir insanın doyurması ve
gidermesi gereken ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçlarını kendi başına
karşılayamaz. Mutlaka diğer insanlarla alaka kurması gerekir. İşte bu alakayı
kurması ancak maslahatlarına ilişkin sahip oldukları fikirler örtüşürse
mümkündür. Çünkü insanlar maslahatlarına bakışlarını; neyin maslahat, neyin
mefsedet olduğunu, sahip oldukları fikirlere göre belirler. Ve bu fikirler de
insanlarda kızgınlık ve öfke ya da sevinç ve rıza gibi duyguları doğurur.
Dolayısıyla
insanların maslahatlarına bakışlarını belirleyen fikirler ve bu fikirlerin
ortaya çıkardığı duygular, insanların kurdukları ilişkileri ve bu ilişkilerin
devamlılığını belirler. Yine insanların bu maslahatlarını ve kurdukları
ilişkileri kontrol edip muhafaza eden, insanlar arasındaki her türlü alakayı
tanzim edip düzenleyen, bu maslahatlara aykırı hareket edenleri engelleyip
gerekirse onları cezalandıran bir nizam ile ancak toplum vakıası meydana gelir.
Öyle ise toplumu
değiştirmek ancak, kamuoyuna hâkim olan ve insanlar arasındaki ilişkileri
belirleyen fikirleri, duyguları ve nizamları değiştirmek ile mümkün olur. Aksi
takdirde o toplumda Müslüman fertler ne kadar çok olursa olsun; kamuoyu ve
genel örf, gayri İslâmi fikirler ve duygular üzerine ise, nizam ve kanunlar da
gayri İslâmi ise o toplumdaki fertler de bir müddet sonra, toplumun cinsinden
bir hâle dönüşür.
Vakıa da bunu
doğrulamıyor mu?
Osmanlı Hilâfet
Devleti yıkılıp, İslâm dışı fikir ve nizamlar topluma hâkim olunca, o koskoca
İslâmi toplum nasıl da kısa süre içerisinde gayri İslâmi yönde değişti. Yine
günümüzde yüzlerce İslâmi cemaat, fertleri değiştirmek için yıllardır uğraştığı
hâlde, toplum günden güne İslâm’dan uzaklaşmadı mı? Müslüman aileler, kendi
çocuklarını bile bu sistemden muhafaza edemez hâle gelmedi mi? İşte bu örnekler
ve vakıalar bile tek başına bu; “toplumun fertlerden oluştuğu” iddia ve
fikrini çürütmek için yeterlidir.
Kıymetli okurlar;
değişim olgusu ve vakıası, doğru esaslar üzerine yönlendirilmediği takdirde
insanların hayatlarını heba eden bir olgu hâline döner. Bundan dolayı değişim
konusu son derece önemli ve hayati bir konudur.
Yine değişimi
düşünmek, hayatın vazgeçilmez bir unsurudur. Değişim düşüncesi, insan nefsinin
derinliklerinden doğar ve insan hayatındaki olaylar ve olgular ona yön verir, ivme
kazandırır. Ancak yüreğinde coşku olmayan, uyuşuk, tembel kişiler değişimden
hoşlanmazlar ve onu zararlı görürler. Çünkü değişimin çoğu zaman “ağır” birtakım
bedelleri vardır. Bundan dolayı geleneklerin kendilerine egemen olduğu
insanlar, tembel ve uyuşuk insanlar değişim düşüncesini zararlı bulurlar. Aynı
zamanda siyasi ve ekonomik yönden insanlara hükmeden kimseler de değişime karşı
çıkarlar. Çünkü değişim, bu kişilerin konumlarını tehlikeye sokacaktır. Onların
otoritelerinin sarsılmasına, güç ve yetkilerini kaybetmelerine sebep olacaktır.
Onun için statükocu
kimseler, muhafazakâr kimseler ve katı gelenekçi kimseler değişime karşı direnç
gösterirler ya da insanlarda oluşan değişim düşüncesini manipüle etmeye
çalışırlar. Bu durum, tarih boyunca hep böyle olmuştur. Mesela; Rabbimiz, başka
ilahlar edinen, yeryüzünde fesat çıkaran birçok topluma; onların bozuk
akidelerini, düşük hayatlarını ve fesat dolu toplumlarını değiştirmek için
rasuller gönderdiğinde; o toplumun ileri gelenleri, yöneticileri, o topluma
tahakküm eden zalimler hep bu değişime karşı çıkmışlar ve rasullerin en azılı
düşmanları olmuşlardır.
Bakınız; zulüm ve
ifsatta neredeyse zirve hâline gelen Firavun bile, Musa Aleyhi’s Selam’a
ve onun getirdiği değişim düşüncesine karşı toplumunu korkuturken nasıl bir
argüman ortaya atıyor. Firavun kavmine ve ileri gelenlere diyor ki:
[اِنّ۪ٓي
اَخَافُ اَنْ يُبَدِّلَ د۪ينَكُمْ اَوْ اَنْ يُظْهِرَ فِي الْاَرْضِ الْفَسَادَ] “Ben onun
(yani Musa’nın), sizin dininizi değiştireceğinden veya bu ülkede fesat
çıkaracağından korkuyorum.”[3] Musa
Aleyhi’s Selam’ı öldürmek istediğini belirttikten sonra bunun sebebini
kavmine bu şekilde açıklıyor. İşte böylece fasit bir toplumun yöneticileri,
karanlıkçı zümreleri, salih bir yönde oluşacak toplumsal değişimin her zaman
karşısında durmuşlardır ve insanlarda meydana gelen değişim düşüncesini
saptırmaya çalışmışlardır.
Peki, öyle ise İslâm
akidesine iman eden Müslümanlar için günümüzde toplumsal olarak, ümmet olarak
nasıl bir değişim olması gerekir? Müslümanların gayretlerini neyi, ne ile
değiştirmek için sarf etmeleri gerekir?
Evet; bugün olması
gereken ve arzulanan değişim; İslâm beldelerinde egemen olan durumları laik
rejimlerden, fasit ve bozuk Batılı fikir ve değerlerden, sömürgeci kâfir Batı’nın
ajanı olan kâfir ve fasık yöneticilerden değiştirmek ve arındırmaktır.
Bugün olması gereken
ve arzulanan değişim; sömürgeci kâfir devletlerin İslâm ümmetine yaşattığı
perişanlıktan, parçalanmışlıktan, kaybolmuşluktan ve Müslümanlara saldıran,
başlarına üşüşen sömürgeci kâfirler ile bu sömürgecilere bağımlılıktan İslâm
ümmetini kurtarmaktır. Müslümanların servetlerini sömürgeci kâfirlerin
yağmalamasından kurtarıp Müslümanlara iade etmektir.
Bugün olması gereken
ve arzulanan değişim; İslâm ümmetini İslâmi esaslara göre kalkındırmak ve bütün
gayri İslâmi fikirlerden kurtarmaktır. Dolayısıyla olması gereken ve arzulanan
değişim; küfür rejimlerinin yıkılması ve Allah’ın indirdikleri ile hükmeden,
İslâm ümmetini ve beldelerini tek bir halifenin ve “La ilahe illAllah”
sancağının altında toplayacak, İslâm risaletini âleme taşıyacak Hilâfet’in
ikamesi ile gerçekleşir.
İşte ruhi ve siyasi
bir akide olan İslâm akidesinin yönlendirdiği, talep ettiği değişim budur!
Yoksa değişim; Müslümanlara tahakküm eden bu İslâm dışı nizamların hüküm
sürdüğü, sömürgeci kâfirlerin tahakkümünü devam ettirdiği buna mukabil İslâm
ümmetinin parçalanmış ve çökmüş olduğu bu içler acısı hâl devam ederken,
iktidarın değişimi ya da birtakım kanunların değişimi asla değildir! Böyle bir
değişim anlayışı sadece bir saptırma ve manipülasyondur. İslâm akidesinin temel
olmadığı, aksine Batı düşüncesinin temel olduğu bir değişim anlayışıdır, bu.
Toplumsal değişimi
partilerin, iktidarların ve politikaların değişiminde aramak ya da fertlerin
değişimi ile ilişkilendirmek, açık bir sapmadır; bile bile tuzağa düşmektir.
Olması gereken değişimden ve değişim anlayışından uzaklaşmaktır. Olması gereken
değişimin metodunu da Batılılardan, şartlardan ya da mevcut bozuk vakıadan
almak; bilinçsizce yapılıyorsa cehalet, bilinçli yapılıyorsa Allah’a, Rasulü’ne
ve İslâm ümmetine apaçık ihanettir. Zira biz Müslümanlar için en güzel örnek
olan Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in siyeri ve toplumsal
değişim metodu önümüzdedir. O’nun vahiyle belirlenmiş minhacı/metodu önümüzde
iken başka yerlerde metot aramak ancak haktan uzaklaşmak ve dosdoğru yoldan
sapmaktır.
Öyle ise haydi gelin;
Allah Rasulü’nün şer’î metodu üzere köklü bir değişim için çalışalım… İslâm ile
değişmek ve değiştirmek için mücadele edelim!


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış