Âlemlerin Rabbine ve Hidayet Rehberi Kitabına Sınır
Çizme Hadsizliğinin Bir Boyutu Olarak “Kur’an’ın Göreceliliği” İddiası
İnsanlar, tarih
boyunca Rabbimizin yol göstericiliği karşısında temelde üç farklı yaklaşım
içinde olmuşlardır. Rabbimizin yol göstericiliğine “işittik ve itaat ettik”[1]
netliğinde tâbi olmak, “işittik ve fakat isyan ettik”[2]
şeklinde tuğyana yönelmek ve Kitaba uymak yerine, “kitabına uydurmak” şeklinde
nitelediğimiz yaklaşım.
Bu sonuncu yaklaşım
biçimi, Rabbimizin yol göstericiliği karşısında cepheden bir karşı çıkış, açık
bir inkâr ve tuğyan yerine, pazarlıkçı, telifçi/sentezci, “uzlaşmacı” bir
yaklaşımı ifade etmekte ve insanlık tarihinde özellikle de toplumların din
algısının tahrifinde son derece etkili olduğu görülmektedir. Bu durumun en
bariz misallerinden biri olarak, Pavlus’un ve tabii ki sonrasında Pavlus’un
yaklaşımlarını kurumsallaştırıp “resmi din” hâline getirerek payandalaştıran
Roma İmparatorluğunun, İsa Aleyhi’s Selam’ın risâleti, onun tebliğ
ettiği tevhid mesajı üzerinde yapmış olduğu “içeriden” tahrifatı
gösterebiliriz.
Yahudilerin, Musa Aleyhi’s
Selam’ın risâletini zamanla yine “içeriden” bir tahrif süreciyle “ulusal
bir tanrının, ulusal dini”ne dönüştürmesi de söz konusu “kitabına uydurma”
yaklaşımının neticeleri arasındadır. İnsanlar tarih boyu, kendi heva ve
hevesleri doğrultusunda oluşturdukları içtimai, siyasi, iktisadi düzen ve
işleyişlere, putperest yönelimlerine müdahil olmayan, salt vicdanlara hitap
edip mabetlerdeki ritüellerle sınırlı kalan bir din arzulamış, egemen güçler,
ancak böyle bir din algı ve pratiğine tahammül gösteregelmişlerdir.
Medyenlilerin,
Şuayb Aleyhi’s Selam’ın dâveti karşısındaki şu itirazları bu yaklaşımın
ifadesidir:
[قَالُوا يَا شُعَيْبُ اَصَلٰوتُكَ
تَأْمُرُكَ اَنْ نَتْرُكَ مَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَٓا اَوْ اَنْ نَفْعَلَ فٖٓي
اَمْوَالِنَا مَا نَشٰٓؤُ۬اؕ اِنَّكَ لَاَنْتَ الْحَلٖيمُ الرَّشٖيدُ] “Onlar şöyle dediler: Ey Şuayb! Bizim, babalarımızın
taptıkları ilahları terk etmemizi veya mallarımızda istediğimiz gibi tasarrufta
bulunmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Şüphesiz ki sen yumuşak
huylu (halim), akıllı (reşid) birisin.”[3]
Mekke câhiliyesinde
Daru’n-Nedve yönetimini teşkil eden müşrik önderlerin, Rasulullah Aleyhi’s
Selam’a yönelik “uzlaşma” tekliflerinin bir vechesini ifade eden şu
yaklaşımları da egemen güçlerin geçmişten günümüze Allah’ın dini (insanlar için
belirlediği hayat nizamı) konusundaki yaklaşımlarını ortaya koyar niteliktedir:
[وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا
بَيِّنَاتٍۙ قَالَ الَّذٖينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ائْتِ بِقُرْاٰنٍ غَيْرِ
هٰذَٓا اَوْ بَدِّلْهُؕ قُلْ مَا يَكُونُ لٖٓي اَنْ اُبَدِّلَهُ مِنْ تِلْقَٓائِ۬
نَفْسٖيۚ اِنْ اَتَّبِعُ اِلَّا مَا يُوحٰٓى اِلَيَّۚ اِنّٖٓي اَخَافُ اِنْ
عَصَيْتُ رَبّٖي عَذَابَ يَوْمٍ عَظٖيمٍ]
“Onlara ayetlerimiz apaçık belgeler olarak okunduğunda, bizimle karşılaşmayı
ummayanlar şöyle dediler: Bundan başka bir Kur'an getir veya onu değiştir. De
ki: Benim onu kendiliğimden değiştirmem olacak bir şey değildir. Ben, yalnızca
bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edersem gerçekten büyük günün
azabından korkarım.”[4]
Son olarak yine
Mekkeli müşriklerin Kur’an mesajı karşısında sergiledikleri bir başka
“muhalefet” türüne daha dikkat çekerek, konumuza giriş yapmaya çalışalım.
Rabbimiz, Fussilet Suresi 26. ayette şöyle buyurmaktadır:
[وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهٰذَا الْقُرْاٰنِ
وَالْغَوْا ف۪يهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ]
“İnkâr edenler dediler ki: Kur'an'ı dinlemeyin ve o okunurken yaygara/gürültü
koparın. Belki böylece üstün gelirsiniz.”[5]
Bâtıl Batı menşeli
post-modern algı biçiminin, insanların genelde İslâm ve özelde Kur’an algısını
tahrif etmek, İslâm’ı temel iddiası olan hakikat ve hâkimiyet iddiasından
soyutlayıp onu tıpkı muharref Hıristiyanlık gibi bir mabet dinine, religiona
indirgemek gayesine mâtuf olarak dayattığı rölativizm/izafiyet/görecelilik
yaklaşımını, bu yaklaşımın gayesini, hangi zemine oturduğunu anlamak için, bu
ayet-i kerimelerin bize bildirdiği hususları iyi kavramak gerekir.
Geçmişten günümüze
müstekbirlerin, tağutların Allah’ın dini karşısındaki tutumlarını, hakkın
yeryüzünde egemen olmasını engellemek için izledikleri strateji ve taktikleri
kavradığımızda, bugün bize “bilimsel düşence”, “felsefi yorum” vs. diye
pazarlanmaya çalışılan birçok yaklaşımın temelinde, aslında müstekbirlerin,
Allah’ın dini karşısında ürettikleri şeytani stratejilerin olduğunu görme
imkânına kavuşmuş oluruz.
İslâm’ı, Hakikat ve Hâkimiyet İddiasından Alıkoyma
Çabası
Evet, kadim
câhiliyenin temsilcisi müstekbirler de günümüzün modern ve post-modern
câhiliyesinin temsilcisi olan müstekbirler de kendi hevaları üzerine kurup
sürdürdükleri içtimai, siyasi ve iktisadi bâtıl düzenlerine müdahil olan,
hakikat ve hâkimiyet iddiasıyla yeryüzünde hakkı hâkim, bâtılı zail kılma
hedefi olan bir dini asla kabul etmemişlerdir, etmemektedirler.
Onlar, insanlara
sınır çizen, göklerin olduğu gibi yeryüzünün de Rabbi, hükümranı bir İlah
yerine, kendisine insan hevasıyla sınır çizilen, hâkim değil mahkûm bir “tanrı”
ve aynı şekilde insanlara sınır çizen değil kendisine sınır çizilen, hâkim
değil mahkûm bir din arzu etmektedirler. “Namazını kıl, lakin o namazın,
bizim putperestliğimize, heykelperest düzenimize, kapitalist yağma ve yığma
düzenimize müdahil olmasın, kıl beşini yap işini…” şeklinde çerçevesini
çizdikleri bir din ve dindarlığa müsaade etmektedirler.
Bu sebepledir ki bu
çerçeveye uymayan, yaratmanın olduğu gibi emretmenin de ancak Allah’a mahsus
olduğunu[6],
hükmün O’na ait olduğunu[7]
bildiren, insanları, Rablerinin kendileri için belirleyip bildirdiği sınırlara
(Hududullah’a) tâbi olmaya çağıran[8]
risâlete muhatap olan müstekbir odaklar, önce bu risâleti boğmaya, yok etmeye
çalışmışlar, buna muvaffak olamadıklarında ise “ara bir formül” olarak uzlaşma
arayışlarına girmişlerdir. Tabii ki söz konusu uzlaşma arayışlarının temelini,
risâletin tevhidî mahiyetini tahrif etmek, onu hakikat ve hâkimiyet iddiasından
uzaklaştırarak kendi bâtıl işleyişleriyle uyumlu hâle getirmek çabası
oluşturmuştur, oluşturmaktadır.
İnsanlığa yönelik,
kıyamete kadar geçerli olacak Rabbani yol göstericiliğin son halkası olan
Rasulullah Aleyhi’s Selam’ın risâlet ve dâveti karşısında Mekke
müstekbirlerinin taktiklerinden söz eden Fussilet Suresi 26. ve Yunus Suresi 15.
ayetlerden anlıyoruz ki onlar, Kur’an’ın mesajı Mekke meydanlarında yankılanıp
etkili olmasın diye, bir taraftan kaba gürültü yapılmasını teşvik ederken,
diğer taraftan da Rasulullah’ı uzlaşma, hakla bâtılı birbirine bulama tuzağına
çekmeye çalışmaktaydılar.
“Bundan başka bir
Kur'an getir veya onu değiştir!” ifadeleriyle,
Kur’an’ın, Mekke’deki câri şirk düzenini temelden reddeden ve insanları ancak
Allah’a ve Rasulü’ne itaat etmeye çağıran egemenlik temelli mesaj ve ölçülerini
kabul etmeyeceklerini dile getirmiş ve bu hâliyle Kur’an’a, İslâm risâletine
tâbi olamayacaklarını deklare etmiş oluyorlardı.
Günümüz câhiliyesinin
temsilcileri olan küresel ve onların acentesi konumundaki yerel müstekbirlerin
de İslâm risâleti, Kur’an mesajı karşısında farklı bir tutum takınmadığını
görmekteyiz. Taktikler, yaklaşım biçimleri çeşitlenmiş olsa da temeldeki
yönelim ve stratejinin aynı olduğunu görmekteyiz. Günümüzde tarihselcilik,
evrenselcilik (mealcilik) gibi modern algı ve tahrifat biçimleri ve
rölativizm/görecelilik gibi post-modern algı ve tahrifat biçimlerinin, tam
olarak Kur’an mesajı karşısındaki modern ve post-modern gürültüler ve “Bundan başka bir Kur'an getir veya onu
değiştir!” teklifine tekabül eden saptırma girişimleri olduğunu
görmek zor değildir.
Teşkil ettikleri
yağma ve yığma düzenlerini temelden sarsan mesaj ve ölçüler bildirdiğinden
dolayı, Kitâbullah’a, tâbi olmama önyargısıyla hareket eden bugünün istikbar
odakları, buna karşılık tahrifat esaslı çeşitli yaklaşım biçimleriyle Kitabı
kendi işleyişlerine tâbi kılmak, onu hakikat ve hâkimiyet iddiası ve bu
iddialarına dayalı ahkâmından soyutlamaya, bir mabet kitabına, ayin nesnesine
dönüştürmeye çalışmaktadırlar.
Protestan reformu
sürecinde ilk olarak muharref İncil’e uygulanmış ve temelde, insanı vahiy
karşısında işitip itaat eden muhatap olmaktan çıkarıp, vahyin üzerinde
belirleyici kılmaya matuf yorum biçimleri olan hermenötik ve tarihselciliğin,
“mesajın evrensel, ahkâmın ise tarihsel olduğu” gibi kerameti kendinden menkul
bir iddiayla Rabbimizin insanlar için belirlediği hayat membaı ahkâmı iptal
etme yaklaşımının, modernizmin İslâm dünyasına kopyalanması neticesi
peydahlanan modernist akımlarca aynı şekilde İslâm’a da uyarlanmaya çalışıldığı
bilinmektedir.
Zaman ve mekâna
bağımlı ve dolayısıyla tarihsel olma niteliğiyle malûl olan insanı ve onun
sınırlı aklını evrensel değer/ölçüt kabul edip, zaman ve mekâna bağımlı olmayıp
bilakis zaman ve mekânı inşa için bildirilmiş olan vahyi ise tarihsel olarak
konumlandıran bu yaklaşım biçimi, neticede vahye tâbi olmak yerine, vahyi
kendisine, hevasına tâbi kılmaya çalışan müstağni ve taği insan tipolojisine
tekabül etmektedir.
Makalemizin konusu
olan “Kur’an ayetlerinin izafiliği/göreceliliği” iddiası da aynı kopyacılığın,
kopyala-kes-yapıştır mukallitliğinin ürünü bir tahrifat girişiminden ibarettir.
Türkiye’de zaten Tanzimat’tan bugüne hâkim tutum, her alanda Batı acenteliğidir.
Dünya görüşünden hukuk sitemine, siyasetten iktisadi düzene bâtıl Batı’yı körü
körüne taklit etme, fısk-fücur, tuğyan dahil onun ürettiklerinin acenteliğini
yapma tutumu, devlet yönetiminden akademiye her alanda egemen yaklaşımı teşkil
etmektedir.
Bu Batı acentesi
yaklaşım biçimi, modernist tuğyanın ürettiği ne varsa alıp kopyaladığı gibi,
modernizmin tıkandığı yerde onun krizlerini aşmak gayesiyle yine Batı’da
üretilmiş olan post-modern tuğyanın ürünlerinin de hazır müşterisi olmuştur.
“Tanrının ölümünü” ilan ederek “İlahi hakikat” karşısında insanı kendi
kendisinin ilahı ve insan aklını da yegâne yol gösterici hâline getiren,
Katolik kilisenin karşısına konumlandırdığı “Bilim kilise” ile inşa ettiği
“laik-seküler hakikati” insanlık için geçerli yegâne hakikat ilan eden
modernizmin bu iddiasının tıkandığı, 20. asır itibariyle İslâmi uyanışın
etkisini artırmasıyla ciddi bir meydan okumayla karşı karşıya kaldığı noktada,
modernist yaklaşımın imdadına post-modern yorum biçimi yetişmiştir.
Madem ki Batı’nın
tek hakikat iddiası tıkanmış ve büyük bir meydan okumayla karşı karşıya
kalmıştır, o hâlde yapılması gereken, hakikat fikrini ortadan kaldırmaktır,
yaklaşımıyla hareket edilmiştir. Batılılar, hakikat karşısında “Ya benimsin ya
toprağın” tutumuyla hareket etmiş ve modernizmle “Hakikat benim” iddiasını
savunup tüm dünyaya dayatırken, bu iddianın tıkandığı noktada “Öyleyse tek
hakikat diye bir şey yoktur, her hakikat iddiası saygındır, geçerlidir. Kimse
kendi inanç ve düşüncesini tek hakikat olarak kabul edemez, bu şekilde
savunamaz. Herkesin hakikati kendine” yaklaşımını devreye koymuşlardır. Böylece
hakikatin izafiliği ve dolayısıyla çokluğu ile İslâm’ın dünyada yükselen
hakikat ve hâkimiyet iddiasının önüne geçilmeye çalışılmıştır. Değil mi ki; hakikat
çoksa, o hâlde hakikat diye bir şey yoktur!
Görüldüğü üzere
post-modernizm, tüm insanlar için bağlayıcı bir hakikat fikrini reddederek,
hakikati göreceli hâle getirmekte ve yorumu hakikatin önüne geçirerek her
insanı kendi hakikatinin inşacısı, dolayısıyla kendi kendisinin rabbi ve ilahı
hâline getirmektedir. Dolayısıyla bugünün üzerinde durulması gereken en temel
sapmalarından birinin bu yaklaşım biçimi olduğu açıktır.
Prof. Dr. Mustafa
Tekin, Milel ve Nihal dergisinde yayınlanan “Postmodernizmin
‘Din’ Sorunu” başlıklı makalesinde konumuzla ilgili çok önemli tespitlerde
bulunur. Tekin, post-modern yaklaşımın, hakikati görecelileştirmesi sebebiyle
onun açısından keşfedilecek bir hakikat kalmadığını belirterek, “…Postmodernizm
her şeyden önce, tek evrensel hakikat fikrine meydan okurken, diğer yandan
‘bütün’lük anlayışından uzaklaşarak parçalanmış bir hakikat düşüncesi yaratır.
Böylece modernizm soyut insanı Tanrı’nın yerine ikame ederken, postmodernizmde
tüm insanlar birer Tanrı hâline gelirler”[9]
ifadelerini kullanır.
Mustafa Tekin,
makalesinde şu çok önemli noktalara dikkatimizi çekmektedir: “Postmodern
anlayış içerisinde dinin konumu da bu istikrarsızlıktan payını almaktadır. Zira
hakikatin reddi ve doğruluğun göreceli hâle gelmesi dinler ve özelde vahyî
dinleri yerinden eder. Postmodernizmde dinler, ancak tekil insan sınırları
içerisine sıkışarak kendilerini ifade ederler ki dinlerin “kendi”liği böylece
bozulmaktadır. Hâlbuki dinler, evrensel dinsel bir hakikat üzerine
dayanmaktadırlar. Modernizm, dinin ihatalı alanlarını indirgemeye tabi tutarak
daraltırken, postmodernizm bunu kökten reddeder. ‘Bu aşırı durumda
postmodernizm, bağ anlamına gelen religio olarak dinin bizzat özünü ya da
herhangi bir tanımını temelden yoksun kılar.’ Bu anlamda postmodernizm, dine
kendi anlam çerçevesinde bir dizi işlemden geçmesini teklif etmektedir. Bu
işlemlerin birincisi, postmodernizmin dinlerin evrensel hakikat iddialarını
reddetmelerini istemesidir.”[10]
Tekin, makalesinin
devamında yine çok önemli bir tespit ile post-modernizmin kendi bünyesinde yer
verdiği dinin, işlemden geçirilerek ancak bu çerçeve içerisinde yeniden
tanımlanan, kendi bütünlüğünden koparılmış, hakikat iddiasını terk etmiş
senkretik bir karakter taşıdığını vurgulamakta ve post-modernizmin totalitarizme
karşı konumlanma iddiasının aksine totaliter mahiyetini şöyle dile
getirmektedir:
“Böyle bir
başkalaşım geçiren dinin ise ‘kendi’si olarak kaldığını iddia etmek kadar, bir
imkân açacağını da düşünmek zordur… Diğer yandan postmodernizm, din ve felsefeleri
iddialarından geri çektirerek onların bir kültüre dönüşmelerini sağlar. Her bir
kültürün de ‘doğru’luk iddia alanı, ancak kendi sınırları içerisindedir ve
diğeriyle karşılaştırılabilme imkânı yoktur. Burada aslında iki tür
totalleştirme söz konusudur. Birincisi, din ve felsefelerin iddialarından
arındırılarak birer kültüre dönüştürülmesi, postmodernizmin totaliter tavrıdır.
Çünkü bir ‘yapı’yı bütünlüğü ve mahiyetinden kopararak ‘kendi’liğinden
uzaklaştırmaktadır.”[11]
Göreceli Bir Kaynak, Hakem ve Furkan Olabilir mi?
Bu soruyu esasında
tersinden sormak icap eder. Furkan ve hakem vasıf ve misyonuna sahip olan bir
kaynağın, göreceli olmasından söz edilebilir mi? Bunu söylemek, en hafifinden
bir maraton koşucusunun bir bacağının olmadığını iddia etmek kadar abestir.
Post-modernizmin, yeryüzündeki insan teki kadar hakikat peydahlama
ölçüsüzlüğüne, Rabbimizin insanlar için hidâyet rehberi kıldığı muhkem Kitâb-ı
Kerimi’yle karşı koyacak yerde, o post-modern ölçüsüzlüğe teslim olarak Kitâb-ı
Kerim’i dahi o algı çerçevesinde algılamaya kalkışmak, ilhadın ve ifsadın en
büyüklerinden biridir.
Apaçık bir Rabbani
hitap olarak[12]
hakla bâtılı birbirinden kesin çizgilerle ayırmak[13] ve
insanlar arasında kendisiyle hükmedilsin için[14]
Rabbimiz tarafından inzal olunan Kur’an, bağlayıcı ve belirleyici bir hayat
kaynağı olmaktan, hakla bâtılı, doğruyla yanlışı ayırt eden temel ölçü
(Furkan), insanlar arasındaki ihtilaf ve sorunları çözen (Hakem) olmaktan
çıkarılarak, temel başvuru kaynağı vasfından soyutlanmak, herkesin ondan dilediği
şeyi anlayıp üzerinde dilediği yorumu yapabileceği felsefi bir metne
dönüştürülmek istenmektedir. Kur’an’ı hayat rehberi ve temel hüküm kaynağı
kılan husus, onun ihtilaf kaynağı değil, bilakis ihtilafları çözen muhkem bir
hüküm Kitabı oluşudur. Görecelilik iddiasıyla, işte Kur’an’ın bu temel vasfı
ortadan kaldırılıp, onun imam, furkan ve hakem olma özelliği yok edilmek
istenmektedir.
“Herkesin
Kur’an’dan anladığı kendine!” mantığı, maalesef Müslümanlar arasında o kadar
etkili olmaya başladı ki artık herhangi bir konuda Kur’an’a atıf yapmak veya
Kur’an’ın ölçülerini bir muhataba hatırlatmak, tam anlamıyla post-modern bir
ölçüsüzlükle, dayatmacılık ve diktecilik olarak yaftalanır oldu. Gündeme gelen
bir konu hakkında Kur’an’ın ölçülerini hatırlatmak istediğinizde, bazı
muhatapların gündeme getirilen ayetlerin mesajları üzerinde müzakere etmek
yerine hemen söz konusu post-modern reflekse yönelip, “O sizin yorumunuz”
diyerek işin içinden çıkıverdiğini görüyorsunuz.
Mesele öyle bir hâl
aldı ki artık Müslümanlar arasında bile Kur’ani ilkeleri gündeme getiremez
olduk. Kısacası, aynı Kitaba iman ettiğiniz bir insana o Kitaptan bir ölçüyü
hatırlatmanın alabildiğine zorlaştığı bir dönemden geçiyoruz. Bu durumu, 2010
yılındaki “Anayasa referandumu” sürecinde, bâtıl bir anayasanın revizyonuna
destek vermenin neticede onun teşekkülüne katkı sağlamak demek olduğuna dair nasihatlerimiz
karşısında muhataplarımızın yer yer, nasihatlerimize kaynak teşkil eden ayet-i
kerimelerle ilgili olarak “Bu, söz konusu ayetlerle ilgili sizin yorumunuz”
yaklaşımıyla yoğun olarak karşılaşmıştık.
Şimdilerde ipin ucu
öylesine kaçmış, post-modern tuğyan kendisini İslâm’a nisbet eden kimi
insanların kalp ve zihinlerini öylesine teslim almış durumda ki ferâizle,
muâmelatla, ukûbatla ilgili hüküm ayetleri dahi, itaatin konusu olmaktan
çıkarılıp yorumun konusu hâline getirilmekte, dileyenin dilediği yorumu yapıp
Kur’an’a giydirebildiği bir post-modern göreceli algı ortamı oluşturulmaktadır.
Rabbimizin
“Hablullah” olarak niteleyip topluca sarılmamızı emrettiği[15]
Kur’an’ın, Müslümanların ortak referansı olma özelliği ve bağlayıcılığı, söz
konusu yaklaşımla zayıflatılmakta, etkisiz ve işlevsiz hâle getirilmektedir.
Bilindiği üzere bugüne dek Kur’an mesajının önündeki engel daha çok geleneksel
din anlayışlarından kaynaklanan “Kur’an’ı herkesin anlayamayacağı” şeklindeki
yaklaşımdı. Çoğu zaman muhatabınıza Kur’anî bir ölçüyü hatırlattığınızda,
herhangi bir konuyla ilgili bir ayet-i kerimeyi referans gösterdiğinizde “Biz
anlamayız, hocalar anlar!” mahiyetindeki tepkilerle karşılaşırdınız.
Bu anlayış
şimdilerde büyük ölçüde aşıldı. Düne kadar Kur’an meâli okumayı sapma sebebi
olarak gören birçok geleneksel anlayış sahibi çevre dahi, şimdi meâl okumayı
teşvik eder duruma geldi. Artık Kur’an mesajının önündeki en güçlü engel,
geleneğin “Kur’an’ın anlaşılmazlığı” iddiası değil. Onun yerine, ölçüyü,
post-modernizmin “hakikatin göreceliği” ölçüsüzlüğünde arayan, vahyin net ve
apaçık ölçüleriyle modern ve post-modern kuramlara yaklaşmak yerine, söz konusu
kuramlarla vahye yaklaşmayı yeğleyenlerin flulaşmış zihnî algı ve duruşları
Kur’an’ın apaçık, berrak mesajlarının önüne dikiliyor.
Kur’an mesajını,
rölativizmin kör kuyusunda işlevsizleştirmeye matuf post-modern gürültülere
karşı durmak yerine, bu gürültülere bilinçsizce ses katanlar, Kur’an’ın nasıl
bir kitap olduğuyla ilgili onca ayeti nasıl gözden kaçırabiliyorlar? Kur’an’ın
apaçık oluşu, kolaylaştırılmış oluşu, açık ve açıklanmış bir kitap oluşu ve
furkan (hakla bâtılı birbirinden kesin çizgilerle ayıran) oluşu ile post-modern
ölçüsüzlüğün “hakikatin göreceliği” anlayışının bir uzantısı olan “Herkesin
Kur’an’dan anladığı kendine” anlayışını telif etmek nasıl mümkün olabilir?
Herkesin farklı
anlamasına müsait bir kitap nasıl bağlayıcı olabilecek, hakla bâtılı nasıl
birbirinden ayıracak ve insanlar arasında hakem olabilme misyonunu nasıl yerine
getirebilecektir? Kur’an herkese aynı anda aynı şeyi söyleyen, içinde çelişki
bulunmayan, kendisine iman edenlere tefrikaya düşmeyi yasaklayan[16]
inşa edici bir kitaptır. Bir felsefe kitabı veya akademik kaynak gibi,
tartışılsın, etrafında beyin fırtınaları yapılsın diye değil, âlemlerin Rabbi
tarafından, anlaşılsın ve hayata hâkim kılınsın diye inzal olunmuştur.
Dolayısıyla Kur’an’ın, mezhebî, meşrebî, kavmî vs. önyargılardan arınmış olarak
muttaki bir yönelişle kendisine yönelenleri, farklı istikametlere sevk etmesi
düşünülemez.
Tabii ki Kur’an’ın
kimi ayetleri Müslümanlar arasında farklı anlaşılıp yorumlanabilecektir. Sahabe
arasında bile zaman zaman ayetleri anlama konusunda farklılıklar ortaya çıkmış,
ancak Rasulullah Aleyhi’s Selam’ın veya O’nun bulunmadığı ortamlarda
içlerinden konuya vakıf bir sahabinin devreye girmesiyle doğru anlama
ulaşılmıştır. Bakara Suresi 195. ayette geçen “Kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın!” ifadesinden
neyin kastedildiği konusunda sahabe arasında yaşanan tartışma ve Ebu Eyyub
El-Ensari’nin izahıyla konunun açıklığa kavuşması buna örnek olarak
verilebilir.
Fakat bu durum
Müslümanları farklı istikametlere yöneltecek bir yorum ve anlayış farkına yol
açmamış, birtakım yorum farklılıkları, Kur’an’ın muhkemiyatı ışığında ve Allah
Rasulü’nün hayatta iken doğrudan, vefatından sonra ise sünnetinin öğreticiliği
ışığında ortak İslâmi aklın işletilmesiyle çözüme kavuşturulmuştur. Ta ki Kur’an
dışı etkileşimler başlayana dek… Bugün, Müslümanların 14 asırlık kültürüne ve
bugünkü durumlarına bakıp, ortaya çıkmış olan farklılıkların faturasını
Kur’an’a çıkarmak son derece yanlış bir okuma ve büyük bir haksızlıktır.
Müslümanlar arasındaki mevcut ihtilafları, tarihsel süreçte belirleyen olmaktan
çıkarılıp önemli ölçüde belirlenen bir konuma mahkûm edilen Kur’an’a fatura
etmek, eli ayağı bağlanmış bir kişiyi o hâliyle cinayet işlemekle itham
etmekten farksızdır.
Ne Hariciliğin Bağlamsızlığı Ne Post-modernizmin
Hakikatsizliği
Kur’an’a
yaklaşımımızı belirleyen, yine Kur’an’da Rabbimizin Kur’an’a dair yaptığı
tanımlamalar, ona nasıl yaklaşılması ile ilgili ölçüleri ve bu çerçevede, bizim
için usvetun hasene (en güzel örnek) kılınan[17] Rasulullah
Aleyhi’s Selam’ın örnekliği olmalıdır. Farklı kültürlerin metinlerini
anlama ve yorumlama ihtiyacıyla üretilmiş yöntemleri, kalkıp Rabbani bir hitap
olan Kur’an’a uyarlamaya çalışmak son derece yanıltıcıdır. Kur’an’ı
nesneleştirecek, onun hayatı inşa eden belirleyicilik ve bağlayıcılık vasfını
zayıflatacak, perdeleyecek yaklaşımlardan titizlikle kaçınmak gerekir.
Tarihsel süreçte
Harici okuyuş biçiminin yaptığı gibi, ayetleri Kur’anî bağlamından kopararak
eldeki keskin bir kılıca dönüştürmek nasıl ki Kur’an’a yapılan bir haksızlık
ise Kur’an’ı “Ondan herkesin anladığı kendine!” ölçüsüzlüğüne mahkûm etmeye kalkışmak
da en az onun kadar haksızlıktır, Kur’an’a yapılan bir zulümdür. Katolikliğin
kilise yorumlarını nasslaştırmasına benzer bir ölçüsüzlükten de Protestanlığın
nassları izafileştirip, tamamıyla yoruma indirgenmiş sabitesiz bir din üreten
ölçüsüzlüğünden de titizlikle sakınmak gerekir.
Kur'an’ın,
dileyenin ona dilediğini söyletebileceği bir nesne değil, âlemlerin Rabbi’nin
insanlık için vahyettiği apaçık sözleri taşıyan inşa edici bir özne olduğunu,
onun furkan oluşunun ve mesajının bağlayıcılığının altını ısrarla çizmemiz
gerekir. Hele de "hakikatin göreceliği" anlayışıyla her şeyin
flulaştırılmak istendiği, net olmanın, itiraz etmenin, iddia sahibi olmanın, bir
hakikatten söz etmenin “totalitarizm” yaftasına muhatap kılındığı bu
post-modern çağda... Yegâne hak dinin, insanlığa dünya ve ahiret saadeti vadeden
sadasının, âlemlerin Rabbi’nden gönderilmiş son kurtuluş reçetesi Kitâb-ı
Kerim’in apaçık mesajının post-modern gürültüler altında ezilmemesi, bizlerin
bu sofistike gürültülere pabuç bırakmamamıza bağlıdır.
Sözün özü olarak
şunu söyleyebiliriz ki tarih boyunca insanların çoğu (ekserun nas) ve özellikle
de toplumları sevk ve idare eden müstekbir odaklar, kendilerine sınır çizen
değil, kendilerinin sınırını çizdiği, hevalarına uygun, hâkim değil mahkûm bir
din arzulamıştır. Bu sebepledir ki Rabbimizin bildirdiği hayat nizamına,
Hududullah’a “işittik ve itaat ettik”
teslimiyetiyle tâbi olmak yerine, ya “işittik ve isyan ettik” tuğyanına
yönelmiş ya da “kitabına uydurma” yaklaşımıyla, Allah’ın dinini kendi hevaları
çerçevesinde tahrife, hevaları Allah’ın ölçülerine tâbi kılmak için gelen dini,
hevalara tâbi kılmaya çalışmışlardır.
İşte, “Tanrının
ölümünü” ilan ederek, insanı kendi kendisinin rabbi ve ilahı olma tuğyanına
tahrik eden, gerçekte ise egemen odakların hevalarına tâbi, kula kulluğa mahkûm
bir nesne hâline getiren modernist tuğyanın tıkandığı noktada, onun krizini
çözmek üzere gündeme getirilen post-modern tuğyanın “hakikatin göreceliği”
yaklaşımı ve bu yaklaşımın İslâm’ın ölçülerini belirsizleştirmeye ve
bağlayıcılıktan uzaklaştırmaya yönelik boyutu olan “Kur’an ayetlerinin
göreceliği” iddiası, Kitaba uymak yerine kitabına uydurmaya çalışma tutumunun son
versiyonu, virüs gündemi literatürüyle ifade edecek olursak, son varyantıdır.
[الٓرٰ۠ كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ اِلٰى صِرَاطِ الْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِۙ] “Elif, Lâm, Râ. Bu Kur'ân, Rablerinin izniyle insanları
karanlıklardan (zulümattan) aydınlığa (nûra), güçlü ve her övgüye layık olanın
yoluna çıkarasın diye sana indirdiğimiz bir kitaptır.”[18]
Bu ve benzeri
ayetlerde dikkat edilirse bâtıl “zulümât” kelimesiyle çoğul olarak, hak ise “nûr”
kelimesiyle tekil olarak zikredilmektedir. Aynı şekilde Fatiha Suresi 6.
ayetinde “sırat-ı mustekîm” terkibinde olduğu gibi, İslâm’ı, çoğulu olmayan
“sırat” kelimesiyle nitelendirmektedir. Tüm bu Kur’ani vurgular,
rölatizivm/görecelilik yaklaşımıyla insan teki kadar hakikat üretmeye kalkışan
post-modern tuğyanın aksine, hakikatin biricikliğine yapılan Rabbani
vurgulardır.
Evet, hakikat
biriciktir ve o da Rabbimizin Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile
insanlığa bildirdiği son risâlet, yegâne hak hayat nizamı olan İslâm’dır.[19]
Post-modernizm, yegâne hak din/hayat nizamı olan İslâm’ı, bu niteliğinden
uzaklaştırarak onu dinlerden bir din, kültürlerden bir kültüre indirgemeye
çalışmaktadır.
Bizler, Kitaba
uymakla mükellef olduğumuzun bilincindeki müminler olarak, Kitâbullah’ı her
alanda ve her konuda temel belirleyici, asılların aslı, ölçüler üstü ölçü, her
şeyin kendisine arz edilip onayından geçmesi icap eden furkan ve hakem olarak
biliyor, öylece iman ediyoruz. Dolayısıyla ona modern veya post-modern tuğyanın
öncülleriyle, onların çizmiş olduğu fasit çerçeve ile yaklaşmak yerine, bâtıl Batı
menşeli bu tuğyan anlayışlarını Kitâbullah’ın muhkem ölçüleriyle ele alıyor ve
Rabbimizin yol göstericiliğine ittiba etmek yerine müstağnileşip
müstekbirleşmeyi, yeryüzünde rablik ve ilahlık taslamayı ifade eden bu tuğyan
biçimlerini temelden reddediyoruz.
[1]
Bkz: Bakara, 2/285; Nisâ, 4/46
[2]
Bkz: Nisâ, 4/46
[3]
Hûd Suresi 87
[4]
Yunus Suresi 15
[5]
Fussilet Suresi 26
[6]
Bkz: A’raf, 7/54
[7]
Bkz: Yusuf, 12/40; Kehf, 18/26
[8]
Bkz: Bakara, 2/229, 230; Nisâ, 4/14; Tevbe, 9/112; Talâk, 65/1
[9]
Prof. Dr. Mustafa Tekin, Postmodernizmin “Din” Sorunu, Milel ve Nihal Dergisi,
Temmuz-Aralık 2015 sayısı, Sh. 14
[10]
Prof. Dr. Mustafa Tekin, A.g.m, Sh. 16
[11]
Prof. Dr. Mustafa Tekin, A.g.m, Sh. 17, 19
[12]
Bkz: Yusuf, 12/1; Hicr, 15/1; Şuarâ, 26/2; Neml, 27/1
[13]
Bkz: Bakara, 2/185
[14]
Bkz: Bakara, 2/213; Nisâ, 4/105; Mâide, 5/49
[15]
Bkz: Âl-i İmran, 3/103
[16]
Bkz: Âl-i İmran, 3/103
[17]
Bkz: Ahzab, 33/21
[18]
İbrahim Suresi 1
[19]
Bkz: Âl-i İmran, 3/19


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış