KUR’AN’I ANLAMADA MODERNİST YAKLAŞIM SORUNU

Mehmet Akif Can

İslâm ümmeti asırladır dinin temel kaynakları arasında hadislere ikinci sırada yer vermiş, hem Kur’an’ı anlamada hem de Şâri’nin Kur’an’da özel bir amaca matuf olarak bırakmış olduğu bilinçli kanun boşluklarını doldurmada hadislerden ikincil bir kaynak olarak istifade etmiştir. Bu anlayış ile istinbat edilen hükümler asırlar boyu Müslümanların sorunlarını gidermiş ve ihtiyaçlarına cevap vermiştir. Ancak müsteşriklerin nisbi akılla ortaya koymaya çalıştıkları sözde çelişkiler Kur’an-Sünnet ilişkisini anlama zorluğu çeken cahiller ve kalbinde hastalık olan ilim sahipleri üzerinde etkili olmuş ve Sünnet’in teşri değeri bu iki kesim tarafından tartışma konusu yapılmaya çalışılmıştır. Her ne kadar bu sorun İslâm ümmetinin zikredilmeye değmeyecek kadar az, tartışmaya değmeyecek kadar niteliksiz bir kesimini etkilemiş olsa da bu husus üzerinde bir iki cümle kurmakta fayda mülahaza ediyorum.

Modernist yaklaşımın eleştirisi kapsamında ilk olarak Kur’an’ın din için yeterliliği hususuna değinmek gerekir. Hakikat odur ki Kur’an’ın çoğunluğunu oluşturan muhkem ayetlerin ve itikadı tesis eden ayetlerinin anlaşılması için bedihi bir akıl yeterli olup başkaca bir kaynak ancak bu hususlarda ihtisas sahipleri için gereklidir. Zira Kur’an iyi bir insan/Müslüman olmak için gerekli olan şartların tamamını gayet sarih ve mübin bir şekilde ortaya koymuştur. Bu bağlamda iyi insan olmanın gerekleri temel unsurlar Bakara Suresi 177. ayette açıkça zikredilmiştir:

[لَيْسَ الْبِرَّ اَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيّٖنَۚ وَاٰتَى الْمَالَ عَلٰى حُبِّهٖ ذَوِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاكٖينَ وَابْنَ السَّبٖيلِ وَالسَّٓائِلٖينَ وَفِي الرِّقَابِۚ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَۚ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ اِذَا عَاهَدُواۚ وَالصَّابِرٖينَ فِي الْبَأْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَحٖينَ الْبَأْسِؕ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذٖينَ صَدَقُواؕ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ] “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.”[1]

Ayrıca yine bedihi aklın, kötü olduğu hususunda ittifak ettiği adam öldürmenin, hırsızlığın, yalan söylemenin, başkasının hakkını yemenin, ebeveyne kötü davranmanın düzenlendiği ayetlerle yine bedihi aklın, iyi olduğu hususunda ittifak ettiği iyilik yapmanın, malını paylaşmanın, yetimi gözetmenin, ölçü-tartıda dürüst davranmanın düzenlendiği ayetler de her okuyanın kolaylıkla anladığı ayetlerdir.

Ancak bu ayetler dışında kalan ve anlaşılması belli bir bilgi, zekâ ve çabayı (içtihat) gerektiren ayetlerin (muteşabih) olduğu da kabul gören bir vakıadır. İşte hadislerin teşri değeri özellikle bu hususta devreye girmekte ve insanlara bu ayetlerin nasıl anlaşılacağı hususunda yol göstermektedir. Kaldı ki ayetlerin nasıl anlaşılması gerektiği hususunda Müslümanları irşad etmek de Rasul’ün vazifeleri arasında zikredilmektedir. Bakara Suresi 151. ayette Rasul’ün tebliğ vazifesinin şümulü anlatılırken şu detaylar zikredilmektedir:

[كَمَٓا اَرْسَلْنَا فٖيكُمْ رَسُولاً مِنْكُمْ يَتْلُوا عَلَيْكُمْ اٰيَاتِنَا وَيُزَكّٖيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَؕ] “Nitekim kendi aranızdan, size ayetlerimizi okuyan, sizi her kötülükten arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten, ayrıca bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik.”[2]

İlginçtir ki Allah Celle Celâlehû, Rasulü ile aynı dili konuşan, aynı dönemde yaşayan, aynı örf ve kültür çevresinde bulunan, ayetlerin iniş sebeplerini bilen sahabiler söz konusu olduğunda dahi Rasulü’ne “kitabı ve hikmeti öğretmek, insanları tezkiye etmek” vazifelerini yüklemiştir. Bu ayet açık ve net bir şekilde ashabın Kur’an’ı eksiksiz bir şekilde anlamaları için ayetleri tilavet etmelerinin yeterli olmadığını, ayrıca Rasul’ün kendilerine kitabı ve hikmeti öğretmesi gerektiğini hatta bununla da yetinmeyip bir de tezkiye (hatalarını düzeltme) etmesi gerektiğini ifade etmektedir. Durum böyle iken günümüzde Kur’an’ın dili olan Arapçayı anlamayan, ayetlerin iniş sebeplerini bilmeyen, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile aynı dönemde yaşamayan, dönemin örfünü, kültürünü bilmeyen bir insanın Kur’an’ı anlamak için hadislere ihtiyaç duymadığını söylemesi ne kadar tutarlı olabilir? Bir kişinin, ashabın Kur’an’ı anlamak için ihtiyaç duyduğu şeylere ihtiyaç duymadığını iddia etmesi kötü niyetli bir tahrif hareketi olarak nitelendirilmese dahi en basit ifadesi ile hadsizlik olarak değerlendirilebilir. Öyle ya, Kur’an’ı tilavet eden bu zevata kitabı, hikmeti kim öğretecek, yanlış anlama ve uygulamalarını kim tezkiye edecektir? Tabi oldukları hevaları mı, bu ayeti anlamaya dahi yetmeyen akılları mı?

Bu değerlendirme Kur’an ayeti üzerinden yapılan ve aslında her Müslüman için bağlayıcı kabul edilmesi gereken bir değerlendirmedir. Ancak Kur’an ayetlerinden bağımsız bir değerlendirme yapmak da mümkündür. Şöyle ki; yaşadığımız ülkede kanun dili halkın tamamının konuştuğu Türkçe dilidir. Hatta son 20 yıl içinde mevzuat içinde bulunan Osmanlıca kelimeler günümüz diline uyarlanmıştır. Bununla birlikte hukuki bir sorunu olan kişiler sadece kanun metinlerine bakarak hukukçu veya avukatlara ihtiyaç duymadan haklarını savunamamakta, hak kaybına uğramaktadırlar. Zira kanun metinleri arasındaki ilişkileri, konu hakkındaki içtihatları, kanun koyucunun (TBMM) kanunlaştırma esnasındaki niyetini (meclis oturum tutanakları), kanunların uygulanışı usûlünü, zamanaşımlarını, muhakeme usûlünü ayrıca bilmeden veya bilen birinden yardım almadan kendi hakkını korumaya kalkan birinin hakkını gerektiği gibi koruyamayacağı açıktır. Kendi dilinde yazılmış kanun metinlerinde bile bu kadar teferruata ihtiyaç duyan birinin bize hadis kaynaklarıyla ulaşan ayetlerin iniş sebeplerini, indikleri sosyokültürel ve ekonomik ortamı, örfü hatta bazen coğrafyayı göz ardı ederek Kur’an’ı hakkıyla anlamak iddiasında bulunmaları ne kadar tutarlı bir iddia olabilir? Hakikat odur ki bu insan ancak yukarıda zikrettiğimiz ve bedihi aklın algılayabileceği temel hükümleri anlar fakat hadislerle bize ulaşan bazen beyan edici, bazen tahsis edici, bazen yorum yollarını kapatan bilgileri edinmeden Kur’an’ın tamamını hakkıyla anlaması mümkün olmayacaktır.

Bu değerlendirmeye ek olarak, Şâri olan Allah’ın teşri ederken bilerek bırakmış olduğu kanun boşluklarını doldurma hususunda Peygamber Efendimizin nebi olarak yapmış olduğu tasarruflarının da teşri açısından çok büyük önemi haiz olduğunu göz önünde bulundurmamız gerekmektedir. Peygamber Efendimiz nebi olarak vazifesi bu kanun boşluklarını yaşadığı dönemdeki kamu yararı (maslahat), ihtiyaç, örf, sosyokültürel ve ekonomik durum gibi değişkenleri göz önünde bulundurarak Kur’an’a uygun bir şekilde dolduracak şekilde teşri faaliyetinde bulunmaktır. Bir örnek üzerinden açıklayacak olursak; Allah Celle Celâlehû Maide Suresi 38. ayette hırsızlık suçunun cezasını belirlemiş ancak çalanın durumu, mağdurun durumu, çalınan malın niteliği, toplumun suçtan etkilenmesi gibi değişkenlerle ilgili hususları bağlayıcı bir şekilde zikretmemiştir:

[وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُٓوا اَيْدِيَهُمَا جَزَٓاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالاً مِنَ اللّٰهِؕ وَاللّٰهُ عَزٖيزٌ حَكٖيمٌ] “Yaptıklarına bir karşılık ve Allah’tan caydırıcı bir müeyyide olmak üzere hırsız erkek ile hırsız kadının ellerini kesin. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”[3]

Peygamber Efendimiz ise Allahu Teâlâ’nın bilerek bırakmış olduğu bu kanun boşluğunu yaşadığı dönemin şartlarına göre doldurmuş, bir teşri faaliyeti yürüterek hüküm tesis etmiştir. İşte bu hüküm tesisinde Peygamber Efendimizin takip ettiği metot bize hikmeti öğretmektedir. Tafsilatlandıracak olursak, bir hırsızlık suçunda değerlendirilmesi gereken bu değişkenleri göz önünde bulundurmamamız hâlinde her hırsızlık suçuna aynı cezayı vermiş oluruz ki bu adaleti sağlamaktan uzak olur. Hırsızlık suçunun failinin ihtiyaç sahibi olup olmaması, mağdurun mağduriyet derecesi, çalınan malın koruma altında olup olmaması ve değeri, toplumun bu hırsızlık suçundan ne kadar etkilendiği gibi değişkenler hükmün tesisinde azami derece önem taşır. İşte Peygamber Efendimizin hüküm tesisinde neleri dikkate ve itibara aldığının bilinmemesi bazen bir hükmün tesisinde adaleti sağlamaktan ziyade zulüm olur ki Kur’an ayetlerine bunu yaptırmak bir Müslümanın yapabileceği bir şey değildir.

Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında modernist yorumlama faaliyetinin aslında çözüm odaklı değil ifsat odaklı bir faaliyet olduğunu söylemek yanlış olmaz. Zira üç beş zayıf rivayet üzerinden ümmet tarafında tesis edilmiş hadis usûlünün, ayıklanmış bir literatürün tamamını iptal etmek aslında peygambersiz bir din anlayışının tesisi amacından başka bir amaç taşımamaktadır. Peki bu durumda ümmetin ihtiyacı olan Kur’an’ın anlaşılması ve hükümlerin tesisi faaliyetini kim yürütecektir? Tabii ki dönemimizin atanamamış peygamberleri; modernistler. Zira bu modernistlerin peygamberi dini hayattan uzak bir karakter hâline getirmekteki amaçları aslında günümüzün peygamberleri rolünü üstlenmekten başka bir şey değildir. Hz. Muhammed 7. yüzyılda vazifesini tamamlamıştır, günümüze söyleyecek bir sözü yoktur, günümüzde söylenecek olanları artık Arapçayı konuşmaktan aciz modernistler söyleyecektir. Bu konuda akıllarından başka bir sermayeye ihtiyaçları yoktur. İstediklerinde bazı ayetleri tarihsel ilan edebilecekler hatta Kur’an’ın 7. yüzyılda yaşayan, eğitimsiz Arap bedevilerine (!) indirilen ve sadece o çağa seslenen bir kitap olduğunu, bu çağa nasıl sesleneceğini kendilerinin anladığını ve anlatacaklarını ilan edecekler. Neticede peygambersiz bir din ile başlayan yolculukları kitapsız bir İslâm’a evrilecek ve bu atanamamış peygamberler kendilerine bir meşgale bularak toplumu yönlendirecekler. Bu yolcuklarında önlerindeki en büyük engel ümmetin kabulle telakki ettikleri hadisler olduğu için hadis literatürünü itibarsızlaştırmak amacıyla üç beş zayıf ve uydurma rivayet ve Müslümanların birkaç hatalı uygulaması üzerinden yüklenmekte ve bu hususta bilgi sahibi olmayan Müslümanları tuzaklarına düşürmektedirler. Bu durumda Müslümanların yapması gereken öncelikle peygamberlerini anlama çabası içinde olmak, Peygamber Efendimizin teşri faaliyetindeki hikmetin peşine düşmek, tasarruflarını özel şartları içinde kategorik tasnife tabi tutmak ve bu çalışmaların ışığında günümüz Müslümanlarının karşılaştığı problemleri çözmeye çalışmaktır. Zira sorun çözmeyen bir literatür her zaman eleştiri ile karşılaşacaktır.

Bu bağlamda Peygamber Efendimizin tasarrufları risalet, nübüvvet, teşri, kaza (yargı kararı), fetva açısından tasnif edilmeli, bu tasarruflardaki sistem ve usûl tespit edilmeli, bu tasarruflar arasında bir çok değişkene bağlı olanların yeni değişkenlere göre Peygamber Efendimizin tatbik ettiği usûle göre düzenlenmesi ümmetin yeni sorunlarının çözülmesi ve Peygamber Efendimizin anlayış ve usûlünün çağa taşınması açısından, en önemlisi de ümmetinin peygamberini tanıması ve anlaması açısından hayati bir önem arz etmektedir. Zira bu ifsat faaliyetinin bir sonraki amacı Kur’an ayetlerinde anlatılan kıssaların aslında gerçek olmadığı, Kur’an’daki anlatımların alegorik olduğu hatta Kur’an’da Arapça dilbilgisi hataları olduğu gibi saçmalıkları ortaya atarak itibarsızlaştırmaya çalışmak olacaktır. Bugün bu zevatın sağlam bir dini bilgi ve iman için hadislere ihtiyaç olmadığını ama biyoloji, fizik bilmeden kamil bir imana ulaşılamayacağı gibi mantığın sınırlarını zorlayan, İblis’in dahi aklına gelmeyecek argümanlarla ortaya çıktığını açıkça müşahede ediyoruz. Ülkemizde henüz yeni yeni dillendirilmeye başlanan evrimin İslâm’a ve Kur’an’a aykırı olmadığı gibi iddialar da aslında farklı bir amaç taşımamaktadır. Zira evrim aslında yaratıcıya ihtiyaç bırakmayan bir teoridir, belki de bildiğimiz anlamda yaratıcı bir Allah yoktur, yaratıcı bizatihi tabiatın kendisidir ve muhakkak ama muhakkak biyologlar da bir Kur’an meali yazmalıdır. Zira anlaşılması için Hz. Muhammed’in hadislerine ihtiyaç duymadığımız Kur’an’ı anlamak için biyoloğa, fizikçiye, matematikçiye ihtiyaç vardır. Akabinde Kur’an’ı bu modernistlerin anladığı şekilde anlamak için onların bu alanda yazdıkları onlarca kitabı okumaya da ihtiyacımız vardır. Çünkü Kur’an’ı anlamak için Hz. Muhammed’in sözlerine ihtiyacımız yoktur ama bunların kitaplarına, makalelerine, irşadına ihtiyacımız vardır. Unutmayın, tabiat boşluk kaldırmaz; birisi hayatınızdan peygamberi çıkarmak istiyorsa o boşluğu kendisi dolduracaktır!  



[1] Bakara Suresi 177

[2] Bakara Suresi 151

[3] Maide Suresi 38


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz