İslâm ümmeti
asırladır dinin temel kaynakları arasında hadislere ikinci sırada yer vermiş,
hem Kur’an’ı anlamada hem de Şâri’nin Kur’an’da özel bir amaca matuf olarak
bırakmış olduğu bilinçli kanun boşluklarını doldurmada hadislerden ikincil bir
kaynak olarak istifade etmiştir. Bu anlayış ile istinbat edilen hükümler
asırlar boyu Müslümanların sorunlarını gidermiş ve ihtiyaçlarına cevap
vermiştir. Ancak müsteşriklerin nisbi akılla ortaya koymaya çalıştıkları sözde
çelişkiler Kur’an-Sünnet ilişkisini anlama zorluğu çeken cahiller ve kalbinde
hastalık olan ilim sahipleri üzerinde etkili olmuş ve Sünnet’in teşri değeri bu
iki kesim tarafından tartışma konusu yapılmaya çalışılmıştır. Her ne kadar bu
sorun İslâm ümmetinin zikredilmeye değmeyecek kadar az, tartışmaya değmeyecek
kadar niteliksiz bir kesimini etkilemiş olsa da bu husus üzerinde bir iki cümle
kurmakta fayda mülahaza ediyorum.
Modernist
yaklaşımın eleştirisi kapsamında ilk olarak Kur’an’ın din için yeterliliği
hususuna değinmek gerekir. Hakikat odur ki Kur’an’ın çoğunluğunu oluşturan
muhkem ayetlerin ve itikadı tesis eden ayetlerinin anlaşılması için bedihi bir
akıl yeterli olup başkaca bir kaynak ancak bu hususlarda ihtisas sahipleri için
gereklidir. Zira Kur’an iyi bir insan/Müslüman olmak için gerekli olan
şartların tamamını gayet sarih ve mübin bir şekilde ortaya koymuştur. Bu
bağlamda iyi insan olmanın gerekleri temel unsurlar Bakara Suresi 177. ayette
açıkça zikredilmiştir:
[لَيْسَ
الْبِرَّ اَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلٰكِنَّ
الْبِرَّ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ
وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيّٖنَۚ وَاٰتَى الْمَالَ عَلٰى حُبِّهٖ ذَوِي الْقُرْبٰى
وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاكٖينَ وَابْنَ السَّبٖيلِ وَالسَّٓائِلٖينَ وَفِي
الرِّقَابِۚ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَۚ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ
اِذَا عَاهَدُواۚ وَالصَّابِرٖينَ فِي الْبَأْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَحٖينَ
الْبَأْسِؕ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذٖينَ صَدَقُواؕ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ] “İyilik,
yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl
iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman
edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara,
yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere
verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında
sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı
zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru
olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.”[1]
Ayrıca yine bedihi
aklın, kötü olduğu hususunda ittifak ettiği adam öldürmenin, hırsızlığın, yalan
söylemenin, başkasının hakkını yemenin, ebeveyne kötü davranmanın düzenlendiği
ayetlerle yine bedihi aklın, iyi olduğu hususunda ittifak ettiği iyilik
yapmanın, malını paylaşmanın, yetimi gözetmenin, ölçü-tartıda dürüst
davranmanın düzenlendiği ayetler de her okuyanın kolaylıkla anladığı
ayetlerdir.
Ancak bu ayetler
dışında kalan ve anlaşılması belli bir bilgi, zekâ ve çabayı (içtihat)
gerektiren ayetlerin (muteşabih) olduğu da kabul gören bir vakıadır. İşte
hadislerin teşri değeri özellikle bu hususta devreye girmekte ve insanlara bu
ayetlerin nasıl anlaşılacağı hususunda yol göstermektedir. Kaldı ki ayetlerin
nasıl anlaşılması gerektiği hususunda Müslümanları irşad etmek de Rasul’ün
vazifeleri arasında zikredilmektedir. Bakara Suresi 151. ayette Rasul’ün tebliğ
vazifesinin şümulü anlatılırken şu detaylar zikredilmektedir:
[كَمَٓا
اَرْسَلْنَا فٖيكُمْ رَسُولاً مِنْكُمْ يَتْلُوا عَلَيْكُمْ اٰيَاتِنَا
وَيُزَكّٖيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُمْ مَا
لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَؕ] “Nitekim kendi aranızdan, size ayetlerimizi okuyan, sizi
her kötülükten arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten, ayrıca
bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik.”[2]
İlginçtir ki Allah Celle Celâlehû, Rasulü ile aynı dili konuşan,
aynı dönemde yaşayan, aynı örf ve kültür çevresinde bulunan, ayetlerin iniş
sebeplerini bilen sahabiler söz konusu olduğunda dahi Rasulü’ne “kitabı ve
hikmeti öğretmek, insanları tezkiye etmek” vazifelerini yüklemiştir. Bu
ayet açık ve net bir şekilde ashabın Kur’an’ı eksiksiz bir şekilde anlamaları
için ayetleri tilavet etmelerinin yeterli olmadığını, ayrıca Rasul’ün kendilerine
kitabı ve hikmeti öğretmesi gerektiğini hatta bununla da yetinmeyip bir de
tezkiye (hatalarını düzeltme) etmesi gerektiğini ifade etmektedir. Durum böyle
iken günümüzde Kur’an’ın dili olan Arapçayı anlamayan, ayetlerin iniş
sebeplerini bilmeyen, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile aynı
dönemde yaşamayan, dönemin örfünü, kültürünü bilmeyen bir insanın Kur’an’ı
anlamak için hadislere ihtiyaç duymadığını söylemesi ne kadar tutarlı olabilir?
Bir kişinin, ashabın Kur’an’ı anlamak için ihtiyaç duyduğu şeylere ihtiyaç
duymadığını iddia etmesi kötü niyetli bir tahrif hareketi olarak
nitelendirilmese dahi en basit ifadesi ile hadsizlik olarak
değerlendirilebilir. Öyle ya, Kur’an’ı tilavet eden bu zevata kitabı, hikmeti
kim öğretecek, yanlış anlama ve uygulamalarını kim tezkiye edecektir? Tabi
oldukları hevaları mı, bu ayeti anlamaya dahi yetmeyen akılları mı?
Bu değerlendirme Kur’an
ayeti üzerinden yapılan ve aslında her Müslüman için bağlayıcı kabul edilmesi
gereken bir değerlendirmedir. Ancak Kur’an ayetlerinden bağımsız bir
değerlendirme yapmak da mümkündür. Şöyle ki; yaşadığımız ülkede kanun dili
halkın tamamının konuştuğu Türkçe dilidir. Hatta son 20 yıl içinde mevzuat
içinde bulunan Osmanlıca kelimeler günümüz diline uyarlanmıştır. Bununla birlikte
hukuki bir sorunu olan kişiler sadece kanun metinlerine bakarak hukukçu veya
avukatlara ihtiyaç duymadan haklarını savunamamakta, hak kaybına
uğramaktadırlar. Zira kanun metinleri arasındaki ilişkileri, konu hakkındaki
içtihatları, kanun koyucunun (TBMM) kanunlaştırma esnasındaki niyetini (meclis
oturum tutanakları), kanunların uygulanışı usûlünü, zamanaşımlarını, muhakeme
usûlünü ayrıca bilmeden veya bilen birinden yardım almadan kendi hakkını
korumaya kalkan birinin hakkını gerektiği gibi koruyamayacağı açıktır. Kendi
dilinde yazılmış kanun metinlerinde bile bu kadar teferruata ihtiyaç duyan
birinin bize hadis kaynaklarıyla ulaşan ayetlerin iniş sebeplerini, indikleri
sosyokültürel ve ekonomik ortamı, örfü hatta bazen coğrafyayı göz ardı ederek Kur’an’ı
hakkıyla anlamak iddiasında bulunmaları ne kadar tutarlı bir iddia olabilir?
Hakikat odur ki bu insan ancak yukarıda zikrettiğimiz ve bedihi aklın
algılayabileceği temel hükümleri anlar fakat hadislerle bize ulaşan bazen beyan
edici, bazen tahsis edici, bazen yorum yollarını kapatan bilgileri edinmeden Kur’an’ın
tamamını hakkıyla anlaması mümkün olmayacaktır.
Bu değerlendirmeye
ek olarak, Şâri olan Allah’ın teşri ederken bilerek bırakmış olduğu kanun
boşluklarını doldurma hususunda Peygamber Efendimizin nebi olarak yapmış olduğu
tasarruflarının da teşri açısından çok büyük önemi haiz olduğunu göz önünde
bulundurmamız gerekmektedir. Peygamber Efendimiz nebi olarak vazifesi bu kanun
boşluklarını yaşadığı dönemdeki kamu yararı (maslahat), ihtiyaç, örf, sosyokültürel
ve ekonomik durum gibi değişkenleri göz önünde bulundurarak Kur’an’a uygun bir
şekilde dolduracak şekilde teşri faaliyetinde bulunmaktır. Bir örnek üzerinden
açıklayacak olursak; Allah Celle Celâlehû Maide Suresi 38. ayette
hırsızlık suçunun cezasını belirlemiş ancak çalanın durumu, mağdurun durumu,
çalınan malın niteliği, toplumun suçtan etkilenmesi gibi değişkenlerle ilgili
hususları bağlayıcı bir şekilde zikretmemiştir:
[وَالسَّارِقُ
وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُٓوا اَيْدِيَهُمَا جَزَٓاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالاً مِنَ
اللّٰهِؕ وَاللّٰهُ عَزٖيزٌ حَكٖيمٌ] “Yaptıklarına bir karşılık ve Allah’tan caydırıcı bir
müeyyide olmak üzere hırsız erkek ile hırsız kadının ellerini kesin. Allah,
mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”[3]
Peygamber Efendimiz
ise Allahu Teâlâ’nın bilerek bırakmış olduğu bu kanun boşluğunu yaşadığı
dönemin şartlarına göre doldurmuş, bir teşri faaliyeti yürüterek hüküm tesis
etmiştir. İşte bu hüküm tesisinde Peygamber Efendimizin takip ettiği metot bize
hikmeti öğretmektedir. Tafsilatlandıracak olursak, bir hırsızlık suçunda
değerlendirilmesi gereken bu değişkenleri göz önünde bulundurmamamız hâlinde
her hırsızlık suçuna aynı cezayı vermiş oluruz ki bu adaleti sağlamaktan uzak
olur. Hırsızlık suçunun failinin ihtiyaç sahibi olup olmaması, mağdurun
mağduriyet derecesi, çalınan malın koruma altında olup olmaması ve değeri,
toplumun bu hırsızlık suçundan ne kadar etkilendiği gibi değişkenler hükmün
tesisinde azami derece önem taşır. İşte Peygamber Efendimizin hüküm tesisinde
neleri dikkate ve itibara aldığının bilinmemesi bazen bir hükmün tesisinde
adaleti sağlamaktan ziyade zulüm olur ki Kur’an ayetlerine bunu yaptırmak bir
Müslümanın yapabileceği bir şey değildir.
Yukarıdaki
değerlendirmeler ışığında modernist yorumlama faaliyetinin aslında çözüm odaklı
değil ifsat odaklı bir faaliyet olduğunu söylemek yanlış olmaz. Zira üç beş
zayıf rivayet üzerinden ümmet tarafında tesis edilmiş hadis usûlünün,
ayıklanmış bir literatürün tamamını iptal etmek aslında peygambersiz bir din
anlayışının tesisi amacından başka bir amaç taşımamaktadır. Peki bu durumda
ümmetin ihtiyacı olan Kur’an’ın anlaşılması ve hükümlerin tesisi faaliyetini
kim yürütecektir? Tabii ki dönemimizin atanamamış peygamberleri; modernistler.
Zira bu modernistlerin peygamberi dini hayattan uzak bir karakter hâline
getirmekteki amaçları aslında günümüzün peygamberleri rolünü üstlenmekten başka
bir şey değildir. Hz. Muhammed 7. yüzyılda vazifesini tamamlamıştır, günümüze
söyleyecek bir sözü yoktur, günümüzde söylenecek olanları artık Arapçayı
konuşmaktan aciz modernistler söyleyecektir. Bu konuda akıllarından başka bir
sermayeye ihtiyaçları yoktur. İstediklerinde bazı ayetleri tarihsel ilan
edebilecekler hatta Kur’an’ın 7. yüzyılda yaşayan, eğitimsiz Arap bedevilerine
(!) indirilen ve sadece o çağa seslenen bir kitap olduğunu, bu çağa nasıl
sesleneceğini kendilerinin anladığını ve anlatacaklarını ilan edecekler.
Neticede peygambersiz bir din ile başlayan yolculukları kitapsız bir İslâm’a
evrilecek ve bu atanamamış peygamberler kendilerine bir meşgale bularak toplumu
yönlendirecekler. Bu yolcuklarında önlerindeki en büyük engel ümmetin kabulle
telakki ettikleri hadisler olduğu için hadis literatürünü itibarsızlaştırmak
amacıyla üç beş zayıf ve uydurma rivayet ve Müslümanların birkaç hatalı
uygulaması üzerinden yüklenmekte ve bu hususta bilgi sahibi olmayan
Müslümanları tuzaklarına düşürmektedirler. Bu durumda Müslümanların yapması
gereken öncelikle peygamberlerini anlama çabası içinde olmak, Peygamber Efendimizin
teşri faaliyetindeki hikmetin peşine düşmek, tasarruflarını özel şartları
içinde kategorik tasnife tabi tutmak ve bu çalışmaların ışığında günümüz
Müslümanlarının karşılaştığı problemleri çözmeye çalışmaktır. Zira sorun
çözmeyen bir literatür her zaman eleştiri ile karşılaşacaktır.
Bu bağlamda
Peygamber Efendimizin tasarrufları risalet, nübüvvet, teşri, kaza (yargı
kararı), fetva açısından tasnif edilmeli, bu tasarruflardaki sistem ve usûl tespit
edilmeli, bu tasarruflar arasında bir çok değişkene bağlı olanların yeni
değişkenlere göre Peygamber Efendimizin tatbik ettiği usûle göre düzenlenmesi
ümmetin yeni sorunlarının çözülmesi ve Peygamber Efendimizin anlayış ve usûlünün
çağa taşınması açısından, en önemlisi de ümmetinin peygamberini tanıması ve
anlaması açısından hayati bir önem arz etmektedir. Zira bu ifsat faaliyetinin
bir sonraki amacı Kur’an ayetlerinde anlatılan kıssaların aslında gerçek
olmadığı, Kur’an’daki anlatımların alegorik olduğu hatta Kur’an’da Arapça
dilbilgisi hataları olduğu gibi saçmalıkları ortaya atarak itibarsızlaştırmaya
çalışmak olacaktır. Bugün bu zevatın sağlam bir dini bilgi ve iman için
hadislere ihtiyaç olmadığını ama biyoloji, fizik bilmeden kamil bir imana
ulaşılamayacağı gibi mantığın sınırlarını zorlayan, İblis’in dahi aklına
gelmeyecek argümanlarla ortaya çıktığını açıkça müşahede ediyoruz. Ülkemizde
henüz yeni yeni dillendirilmeye başlanan evrimin İslâm’a ve Kur’an’a aykırı
olmadığı gibi iddialar da aslında farklı bir amaç taşımamaktadır. Zira evrim
aslında yaratıcıya ihtiyaç bırakmayan bir teoridir, belki de bildiğimiz anlamda
yaratıcı bir Allah yoktur, yaratıcı bizatihi tabiatın kendisidir ve muhakkak
ama muhakkak biyologlar da bir Kur’an meali yazmalıdır. Zira anlaşılması için
Hz. Muhammed’in hadislerine ihtiyaç duymadığımız Kur’an’ı anlamak için biyoloğa,
fizikçiye, matematikçiye ihtiyaç vardır. Akabinde Kur’an’ı bu modernistlerin
anladığı şekilde anlamak için onların bu alanda yazdıkları onlarca kitabı
okumaya da ihtiyacımız vardır. Çünkü Kur’an’ı anlamak için Hz. Muhammed’in
sözlerine ihtiyacımız yoktur ama bunların kitaplarına, makalelerine, irşadına
ihtiyacımız vardır. Unutmayın, tabiat boşluk kaldırmaz; birisi hayatınızdan
peygamberi çıkarmak istiyorsa o boşluğu kendisi dolduracaktır!


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış