Dinî Bilgi Müslüman Zihinden Ayrıldığında
Hayata İslâm
nazarıyla bakmak, zamanın ihtiyaç ve beklentilerini ıskalamayı yahut görmezden
gelmeyi gerektirmez. Fakat hayata evvela zamanın ihtiyaç ve beklentilerini
önceleyerek bakmak, İslâm’ın hükümlerini ıskalamayı yahut tabir-i caizse
görmezden gelmeyi ne yazık ki beraberinde getirmektedir. Müslümanca bir hayat
için, bir Müslümanın inancı ve dini ile zaman ve mekân hususiyetleri arasındaki
hiyerarşiyi ve irtibatı doğru bir şekilde idrak ve tesis etmesi gerekir.
Bir Müslüman için
mükellefiyet ve mesuliyetler sıralamasında en öncelikli şey şüphesiz, hukuk-ı
İlâhî’ye yani din-i mübîne bağlılık ve sadakattir. Söz konusu bağlılığı,
sadakatle ve müstakim bir şekilde sürdürebilmenin yegâne yolu ise bağlı olunan
dini, itikâdı, ahkâmı ve ahlakıyla birlikte bir bütün olarak doğru tanımak ve
doğruca yaşamaktır. “Tabiat boşluk kabul etmez” ilkesince, zihnimizi inşa
etmesi gereken ahlaki, amelî ve itikâdî esaslarda herhangi bir boşluk
olduğunda, onun yerini beşerî ve çoğunlukla da bâtıl düşünce ve uygulamalar
dolduracaktır. Bu durum en nihayetinde öyle bir yere ulaşabilir ki kişi, hem
bir taraftan kendisini bir dinin yani İslâm’ın müntesibi olarak telakki ederken
hem de diğer taraftan hayata ve hâdisâta dair her şeyi beşerî hükümler
çerçevesinde gerçekleştirmeyi kanıksayabilir, dinin emir ve buyruklarını göz
ardı ettiğini dahi fark etmeyebilir. İşte bu hâl zaten, Sekülerizm’in bir başka
açıdan tarifidir.
İsmail Fenni
Ertuğrul merhum Lugatçe-i Felsefe isimli eserinde Sekülerizm’i “her
şeyi hayat-ı dünyeviyyeden ibret addetmeye bir meyil” olarak tarif ederek
bizim işaret etmeye çalıştığımız hususu veciz olarak çerçevelemiş oluyor. O,
söz konusu temayülün din-dünya ayrılığını hem zihinde hem de hayatta
beraberinde getirdiğini şu sözlerle tasrih ediyor: “(Sekülerizm) dünya
hayatını ebedî olan uhrevî hayatın yerine ikame edip, inayet-i İlâhîye yerine
ilmi kabul etmektir.”
Tabii ki onun
inayet-i İlâhiye yerine koyulan ilimden kastı, vahye istinat etmeyen
mahzâ beşer mahsulü ilimdir. Beşerî ilim, kanun, ahlak vs. Cenâb-ı Hakk’ın
kendi emir ve buyruklarıyla tanzim edilmesini takdir buyurduğu hayatın
tanziminde esas kabul edildiğinde, Müslümanca yaşama ve en başta ifade
ettiğimiz “hukuk-ı İlâhî’ye bağlılık ve sadakate” açık bir şekilde halel
geleceği aşikârdır. Çünkü herhangi bir kişinin zihninde secde mahalli ile sair
mahaller arasında bir ayrıma gitmesi, din-dünya ayrımını kanıksamasına ve tabir
caizse laik bir zihinle düşünmeye, yaşamaya başlamasına sebebiyet verecektir.
Laiklik her ne kadar şahsî değil de devlet tavrı ile alakalı bir kabul gibi
telakki edilse de Din ve İnanç Sözlüğü’nde Şinasi Gündüz’ün Sekülerizm
ile Laikliğin özdeşliğine dikkat çekmesi aslında dikkat çekmeye çalıştığımız
sebeptendir.
Demek ki dinini
tanımayan, ona karşı mükellefiyet ve mesuliyetini bihakkın idrak etmemiş bir
Müslüman, hayatı İslâm’ın hükümlerinden uzaklaşarak yaşamaya mahkûm hâle
gelmekte, farkında olsun yahut olmasın zaman içerisinde zihni seküler ve laik
bir şekilde işleyen bir insan hâline dönüşüvermektedir. Direk böyle bir insan
olup çıkar denmese bile belki en hafif ifadesiyle, kendisini, kendi eliyle
böylesi bir dönüşüme elverişli hâle getirmektedir.
İçinde yaşadığımız
zaman dilimi ve çevremizi dolduran insanlar içerisinde bu elim durumun müşahhas
misallerini görmek, takdir edileceği üzere hiç zor değildir. Çünkü Hz. Ömer
(r.a.)’a nispet edilen bir kelâm-ı kibarda da işaret edildiği üzere, “İnandığı
gibi yaşamayanlar, yaşadığı gibi inanmaya başlar.” Mesela İslâm’da kadının konumu, tesettürü,
eğitimi, çalışması, demokrasi, laiklik, din-bilim ilişkisi vb. gibi sayısı
arttırılabilecek muhtelif konu başlıklarında yaşanılagelen buhranın yegâne
sebebi, İslâm’ın mezkûr konulara dair hükümlerinin, ölçülerinin bilinmiyor;
bilinse dahi zaman ve mekân ihtiyaçları ile dinî hükümlere karşı mesuliyet
arasındaki hiyerarşik tanzimin layıkı ile düzenlenemiyor oluşudur. Yoksa muhkem
ayet ve sarih sünnete dayanan, mütevatir olarak yaşanan bir dinî hayatta,
mesela kadının tesettürünün neye tekabül ettiğini belli aralıklarla yeniden ve
tekraren tartışmanın makul bir yönü ve gerekçesi bulunabilir mi? Aynı şekilde
adı Müslüman olan, kendini Müslüman bilen ve fakat “şeriat ile yönetilmeyi
istemediğini” açıkça söyleyebilen kimselerin zuhuru yani hem Müslümanlık
iddiası hem şeriat karşıtlığını cem etmek işbu dinî bilgi boşluğunun ürünüdür.
Burada en büyük
sıkıntı, dinî hükümlerle sıkı ve sıcak bir bağ kurmadan yetişmiş, kendi
doğrularını ve hayatını beşerî telakkiler istikametinde inşa etmiş, zihni ve
hayatı temas ettiğimiz üzere laik bireylerin, günün birinde dinin emirleriyle
muhatap olmaları, dinini bilen ve onu aslî hâliyle yaşamak isteyen kimselerin
talepleriyle muhatap olmalarıdır. Yaşadığı gibi inanmış bir kimseyi, inancının
aslında yanlışlar üzerine inşa edildiğine ikna etmek hiç kolay bir iş değildir.
Dolayısıyla mesela kadına, onun tesettüründen, eğitimine tüm hususlara bakışını
beşerî değerlerin inşa ettiği bir kimseyi artık dinin emirleriyle bağlamak hiç
kolay değildir. Bu itibarla tesettürü, tayt üzeri baş bağlamaya indirgeyen yahut
“başı değil içindekini kötülüklere kapatmak gerekir, benim kalbim temiz”
diyen kişilerle uzlaşmak sanıldığından çok daha zordur. Çünkü ortada
inançsızlık değil, doğru zannedilen ama tamamıyla hatalı inşa edilmiş, çürük
temellere hatta temelsiz olarak yükseltilmiş yanlış bir inanç vardır.
Böylesi müşküllerin
ardında bilgiye ulaşma sıkıntısından ziyade, söz konusu bilgiyle kurulan
ilişkiye yön veren bir zihniyet sıkıntısı baş göstermektedir. Ayet ve hadislere
muhatap olup bunları işittikten, onların bir emr-i İlâhî ve emr-i nebevî
olduğuna kâni olduktan sonra dahi teslim olamamanın ardında, bu buyrukları yok
saymak değil, onları farklı bir zihniyetle yorumlamak ve kelimenin tam
anlamıyla çarpıtmak yer almaktadır. Bu kimselere tekrar tekrar ayet ya da hadis
okuyarak farklı bir netice almayı beklemek, onların tavır ve düşüncelerinin
böylelikle dönüşeceğini ummak isabetli olmayacaktır. Burada evvela
değiştirilmesi icap eden şey, zihniyettir. Herhangi kişi mesela kendisini
Müslüman olarak tanımladığı hâlde şeriat ile yönetilmek istemediğini söylerken,
kendisini büyük bir hataya düşmüş görmüyorsa burada o kimsenin dini ve şeriatı
sosyal hâdiselerden tecrit eden ve onu sadece ibadet mahalline hapseden seküler
bir zihniyetle konuştuğu ortaya çıkmaktadır.
Elhâsıl hayat dini
bilgiden, dini bilgi mükellifiyet şuurundan, mükellefiyet şuuru ahlaktan
ayrıldığında; devletin laik, iktisadî hayatın kapitalist, siyasetin liberal,
ilmin pozitivist/materyalist, ahlakın şehvetperest, içtimâî hayatın faydacı
olması mukadder olduğu gibi, tüm bunları yapan ve bozuk, dine aykırı sistemi
işletenlerin de maalesef Müslüman olması kaçınılmazdır.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış