SEKÜLER DÜŞÜNCE İLE İSLÂM’A BAKIŞIN GETİRDİĞİ SORUNLAR

Melikşah Sezen

Dinî Bilgi Müslüman Zihinden Ayrıldığında

Hayata İslâm nazarıyla bakmak, zamanın ihtiyaç ve beklentilerini ıskalamayı yahut görmezden gelmeyi gerektirmez. Fakat hayata evvela zamanın ihtiyaç ve beklentilerini önceleyerek bakmak, İslâm’ın hükümlerini ıskalamayı yahut tabir-i caizse görmezden gelmeyi ne yazık ki beraberinde getirmektedir. Müslümanca bir hayat için, bir Müslümanın inancı ve dini ile zaman ve mekân hususiyetleri arasındaki hiyerarşiyi ve irtibatı doğru bir şekilde idrak ve tesis etmesi gerekir.

Bir Müslüman için mükellefiyet ve mesuliyetler sıralamasında en öncelikli şey şüphesiz, hukuk-ı İlâhî’ye yani din-i mübîne bağlılık ve sadakattir. Söz konusu bağlılığı, sadakatle ve müstakim bir şekilde sürdürebilmenin yegâne yolu ise bağlı olunan dini, itikâdı, ahkâmı ve ahlakıyla birlikte bir bütün olarak doğru tanımak ve doğruca yaşamaktır. “Tabiat boşluk kabul etmez” ilkesince, zihnimizi inşa etmesi gereken ahlaki, amelî ve itikâdî esaslarda herhangi bir boşluk olduğunda, onun yerini beşerî ve çoğunlukla da bâtıl düşünce ve uygulamalar dolduracaktır. Bu durum en nihayetinde öyle bir yere ulaşabilir ki kişi, hem bir taraftan kendisini bir dinin yani İslâm’ın müntesibi olarak telakki ederken hem de diğer taraftan hayata ve hâdisâta dair her şeyi beşerî hükümler çerçevesinde gerçekleştirmeyi kanıksayabilir, dinin emir ve buyruklarını göz ardı ettiğini dahi fark etmeyebilir. İşte bu hâl zaten, Sekülerizm’in bir başka açıdan tarifidir.

İsmail Fenni Ertuğrul merhum Lugatçe-i Felsefe isimli eserinde Sekülerizm’i “her şeyi hayat-ı dünyeviyyeden ibret addetmeye bir meyil” olarak tarif ederek bizim işaret etmeye çalıştığımız hususu veciz olarak çerçevelemiş oluyor. O, söz konusu temayülün din-dünya ayrılığını hem zihinde hem de hayatta beraberinde getirdiğini şu sözlerle tasrih ediyor: “(Sekülerizm) dünya hayatını ebedî olan uhrevî hayatın yerine ikame edip, inayet-i İlâhîye yerine ilmi kabul etmektir.”

Tabii ki onun inayet-i İlâhiye yerine koyulan ilimden kastı, vahye istinat etmeyen mahzâ beşer mahsulü ilimdir. Beşerî ilim, kanun, ahlak vs. Cenâb-ı Hakk’ın kendi emir ve buyruklarıyla tanzim edilmesini takdir buyurduğu hayatın tanziminde esas kabul edildiğinde, Müslümanca yaşama ve en başta ifade ettiğimiz “hukuk-ı İlâhî’ye bağlılık ve sadakate” açık bir şekilde halel geleceği aşikârdır. Çünkü herhangi bir kişinin zihninde secde mahalli ile sair mahaller arasında bir ayrıma gitmesi, din-dünya ayrımını kanıksamasına ve tabir caizse laik bir zihinle düşünmeye, yaşamaya başlamasına sebebiyet verecektir. Laiklik her ne kadar şahsî değil de devlet tavrı ile alakalı bir kabul gibi telakki edilse de Din ve İnanç Sözlüğü’nde Şinasi Gündüz’ün Sekülerizm ile Laikliğin özdeşliğine dikkat çekmesi aslında dikkat çekmeye çalıştığımız sebeptendir. 

Demek ki dinini tanımayan, ona karşı mükellefiyet ve mesuliyetini bihakkın idrak etmemiş bir Müslüman, hayatı İslâm’ın hükümlerinden uzaklaşarak yaşamaya mahkûm hâle gelmekte, farkında olsun yahut olmasın zaman içerisinde zihni seküler ve laik bir şekilde işleyen bir insan hâline dönüşüvermektedir. Direk böyle bir insan olup çıkar denmese bile belki en hafif ifadesiyle, kendisini, kendi eliyle böylesi bir dönüşüme elverişli hâle getirmektedir.

İçinde yaşadığımız zaman dilimi ve çevremizi dolduran insanlar içerisinde bu elim durumun müşahhas misallerini görmek, takdir edileceği üzere hiç zor değildir. Çünkü Hz. Ömer (r.a.)’a nispet edilen bir kelâm-ı kibarda da işaret edildiği üzere, “İnandığı gibi yaşamayanlar, yaşadığı gibi inanmaya başlar.”  Mesela İslâm’da kadının konumu, tesettürü, eğitimi, çalışması, demokrasi, laiklik, din-bilim ilişkisi vb. gibi sayısı arttırılabilecek muhtelif konu başlıklarında yaşanılagelen buhranın yegâne sebebi, İslâm’ın mezkûr konulara dair hükümlerinin, ölçülerinin bilinmiyor; bilinse dahi zaman ve mekân ihtiyaçları ile dinî hükümlere karşı mesuliyet arasındaki hiyerarşik tanzimin layıkı ile düzenlenemiyor oluşudur. Yoksa muhkem ayet ve sarih sünnete dayanan, mütevatir olarak yaşanan bir dinî hayatta, mesela kadının tesettürünün neye tekabül ettiğini belli aralıklarla yeniden ve tekraren tartışmanın makul bir yönü ve gerekçesi bulunabilir mi? Aynı şekilde adı Müslüman olan, kendini Müslüman bilen ve fakat “şeriat ile yönetilmeyi istemediğini” açıkça söyleyebilen kimselerin zuhuru yani hem Müslümanlık iddiası hem şeriat karşıtlığını cem etmek işbu dinî bilgi boşluğunun ürünüdür.

Burada en büyük sıkıntı, dinî hükümlerle sıkı ve sıcak bir bağ kurmadan yetişmiş, kendi doğrularını ve hayatını beşerî telakkiler istikametinde inşa etmiş, zihni ve hayatı temas ettiğimiz üzere laik bireylerin, günün birinde dinin emirleriyle muhatap olmaları, dinini bilen ve onu aslî hâliyle yaşamak isteyen kimselerin talepleriyle muhatap olmalarıdır. Yaşadığı gibi inanmış bir kimseyi, inancının aslında yanlışlar üzerine inşa edildiğine ikna etmek hiç kolay bir iş değildir. Dolayısıyla mesela kadına, onun tesettüründen, eğitimine tüm hususlara bakışını beşerî değerlerin inşa ettiği bir kimseyi artık dinin emirleriyle bağlamak hiç kolay değildir. Bu itibarla tesettürü, tayt üzeri baş bağlamaya indirgeyen yahut “başı değil içindekini kötülüklere kapatmak gerekir, benim kalbim temiz” diyen kişilerle uzlaşmak sanıldığından çok daha zordur. Çünkü ortada inançsızlık değil, doğru zannedilen ama tamamıyla hatalı inşa edilmiş, çürük temellere hatta temelsiz olarak yükseltilmiş yanlış bir inanç vardır.

Böylesi müşküllerin ardında bilgiye ulaşma sıkıntısından ziyade, söz konusu bilgiyle kurulan ilişkiye yön veren bir zihniyet sıkıntısı baş göstermektedir. Ayet ve hadislere muhatap olup bunları işittikten, onların bir emr-i İlâhî ve emr-i nebevî olduğuna kâni olduktan sonra dahi teslim olamamanın ardında, bu buyrukları yok saymak değil, onları farklı bir zihniyetle yorumlamak ve kelimenin tam anlamıyla çarpıtmak yer almaktadır. Bu kimselere tekrar tekrar ayet ya da hadis okuyarak farklı bir netice almayı beklemek, onların tavır ve düşüncelerinin böylelikle dönüşeceğini ummak isabetli olmayacaktır. Burada evvela değiştirilmesi icap eden şey, zihniyettir. Herhangi kişi mesela kendisini Müslüman olarak tanımladığı hâlde şeriat ile yönetilmek istemediğini söylerken, kendisini büyük bir hataya düşmüş görmüyorsa burada o kimsenin dini ve şeriatı sosyal hâdiselerden tecrit eden ve onu sadece ibadet mahalline hapseden seküler bir zihniyetle konuştuğu ortaya çıkmaktadır.

Elhâsıl hayat dini bilgiden, dini bilgi mükellifiyet şuurundan, mükellefiyet şuuru ahlaktan ayrıldığında; devletin laik, iktisadî hayatın kapitalist, siyasetin liberal, ilmin pozitivist/materyalist, ahlakın şehvetperest, içtimâî hayatın faydacı olması mukadder olduğu gibi, tüm bunları yapan ve bozuk, dine aykırı sistemi işletenlerin de maalesef Müslüman olması kaçınılmazdır.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz