Sanayi faaliyetleri alan olarak dünyada fazla yer kaplamaz. Ancak insanların ihtiyaçlarını karşılaması bakımından oldukça önemli bir yeri vardır; bu çerçevede sanayi bir ülkenin iktisat bakımından kalkınmasını sağlayan en önemli kollardan birini oluşturmaktadır. İktisadın lokomotifini oluşturan sanayi, iktisat bakımından kalkınmak isteyen birçok ülkenin öncelikli hedefi haline gelmiştir. Bir ideoloji çerçevesinde hayata bakan ülkeler ABD, İngiltere, Almanya, Fransa ve Rusya gibi birçok ülke, birçok alanda olduğu gibi sanayi alanında da çok yüksek yerlere gelmişler ve sanayi bu ülkelerin iktisadının can damarını oluşturmuştur. Bir ideolojiden uzak bir şekilde, bu ideolojik devletleri taklit etme çabası içinde olan devletler ise hiçbir zaman sanayileşmiş devlet görünümü kazanamamıştır.
Bu meyanda, yıllarca sanayileşme çabası içinde olan fakat yaklaşık 90 yıldır sanayileşmeyi gerçekleştirememiş olan Türkiye de, izlenen politikaların günlük olması, sanayileşmiş ülkelerin yörüngesinde dönmesi ve vakıaya göre şekillenen politikalar izlemesi yapılan sanayileşme hamlelerinin hepsinin fiyaskoyla neticelenmesine sebep olmuştur. Türkiye’de, sanayinin tarihsel gelişimi dikkate alındığında bahsettiğimiz kafa karışıklığının, izlenen politikaların ne kadar yüzeysel olduğu ve vakıacı anlayışın ne kadar temel prensip haline geldiği görülecektir.
1929 yılında yani Hilafet’in kaldırılıp, cumhuriyetin kurulmasından 5 yıl sonra dünyada meydana gelen iktisadi buhran dünya ülkelerini kasıp kavururken, Türkiye’de bu durumdan kurtulmak için daha önce sanayileşmede liberalleşme ön görülürken, bu buhrandan sonra çözüm sosyalist Rusya’nın ‘Devletçilik’ anlayışı üzerinde olmuş ve bu anlayış Türkiye için sanayileşmede temel etken oluşturmuştur. Devletçilik, Türkiye’de Rusya’dan esinlenen bir ilke olarak 1934 yılında Türkiye Cumhuriyeti devleti anayasasının temel ilkelerinden biri olmuş, fakat II. Dünya savaşından sonra Marshall yardım programından yararlanma isteği devletçi politikaların değişmesine yol açmıştır. Türkiye 1924’ten 1929 yılına kadar sanayileşmeyi liberal politikalarla sürdürürken yaşanan gelişmeler 1929’dan 1950 yılına kadar bu sefer devletçi politikalar sanayileşme çabasında hâkim olmuştur. 1950’den 1980’e kadar devletçi, liberal anlayış birlikte sürdürülmüş, 24 Ocak 1980’den sonra ise diğer alanlarda olduğu gibi sanayi alanında da liberalleşme hâkim olmaya başlamış ve günümüzde bu politikalar sonucunda özelleşmemiş sanayi kuruluşu kalmamıştır. Fakat izlenen politikaların hiç biri Türkiye’yi sanayileşmiş ülke kategorisine koymamış daima sanayileşme çabası içinde olan ülke kategorisinde bırakmıştır. Kapitalizmi taklit anlayışı çerçevesinde yapılan özelleştirmeler kapitalist ülkeleri dahi geçmesine rağmen, sanayi de bu ülkelerin oldukça gerisinde kalınmıştır. Bu durumun nedenleri -yukarıda belirttiğimiz gibi- izlenen politikaların günlük olması, vakıaya göre şekillenen anlayış ve taklidin esas meleke haline gelmiş olmasıdır. Türkiye’yi sanayileşmiş bir ülke değil de, sanayileşmiş kapitalist devletlerin pazarı haline getirmiştir.
AKP hükümetiyle birlikte özelleşmemiş hiçbir sanayi kuruluşu kalmamasına rağmen, sanayileşme için yabancı yatırımın sanayinin olmazsa olmazı gibi gösterilmeye çalışılması aslında cumhuriyetin kurucularından ve onları takip eden haleflerine kadar kime, neye hizmet ettiklerini açık bir şekilde göstermektedir. Bunların, burada yaşayan insanların maslahatını gözetmekten ziyade, yörüngesinde döndükleri kapitalist şirketleri ve onların avanelerinin çıkarlarını çoğaltmaktan başka bir şeyle meşgul olmadıkları ayan beyan görünmektedir. Almanya I.ve II. Dünya Savaşları’na girmiş tabiri caizse yerle bir olmuş, yine Japonya II. Dünya Savaşı’nda atom bombası yemiş ve yerle yeksan olmasına rağmen 50 yıl gibi bir sürede Almanya’da Japonya’da sanayide dünyanın önde gelen ülkeleri haline gelmiştir. Türkiye’nin ise sanayide dünyada söz sahibi olmamasının sebepleri; atom bombasını yiyen, iki dünya savaşına katılıp yerle bir olan Türkiye olmamasına rağmen özellikle sanayisi ve diğer iktisadi alanlarda felce uğramış olması, zihniyetin nasıl dumura uğratıldığını ve anlayışın nasıl yerle bir edildiğini açık bir şekilde göstermektedir.
O halde sorulacak soru şudur: Türkiye’nin sanayi için gerekli olan hammadde, enerji, iş gücü, sermaye, pazar gibi alanları yok mu ki sanayisi bu kadar geridir. Tabi ki hayır, hammadde bakımından demirden, çeliğe, çinkoya, bakıra değin birçok metalik hammaddeye sahip yine tuzlar, bor tuzları, sodyum sülfatlar çimento hammaddesi olan metalik olmayan madenler, tarımsal maddeler olan gıda sanayisinin hammaddesi olan un, sebze ve meyveler, hayvansal hammaddeler olan et, süt ve süt ürünleri, kâğıt ve selüloz hammaddesi olan ormanlar mevcutken Türkiye’de sanayi için gerekli olan bütün hammaddelerin bol miktarda olduğu görülmektedir. Yine sanayi için gerekli olan enerji açısından oldukça zengindir. Linyit, hidroelektrik, jeotermal, güneş enerjisi gibi unsurlar hakkıyla kullanıldığında enerji noktasında hiçbir sıkıntısı söz konusu olmayacaktır.
İş gücü açısından oldukça yüksek bir genç nüfusa sahip olan Türkiye, sanayisi için gerekli olan iş gücünü çok rahat bir şekilde karşılayabilecek potansiyeldedir.
Sermaye, Türkiye kendi öz kaynaklarını kullandığında muazzam bir sermaye birikimine sahip olabilecek düzeydedir. Sanayileşme için yabacı sermaye olmazsa olmaz diyen yöneticiler kendi öz sermayeleriyle bugün dünyada sanayi alanında söz sahibi olan İngiltere, Fransa, ABD, Almanya, Japonya gibi ülkelere bakmaları gerekmektedir. Çünkü bu ülkelerin sanayilerini kurmaları, kendi öz kaynaklarını kullanmalarıyla olmuştur.
Pazar, Türkiye’nin yoğun ve genç nüfusa sahip olması üretilen ürünün arz talep doğrultusunda birçok pazarda tüketilmesini sağlayacak düzeydedir. Özellikle Orta Asya, Ortadoğu ve Balkanlar Türkiye için çok kolay bir pazar haline gelebilir.
Türkiye’de sanayi için gerekli olan tüm unsurlar mevcut olmasına rağmen, bunların kullanılamamasını birkaç örnekle somutlaştıracağız. Türkiye de toplam 100-120 milyar dolar olan ihracatın sadece 40 milyar doları sanayi ürünlerine aittir. Dünya da sadece gıda sanayisinin oluşturduğu pazar 2,5 trilyon dolar civarında iken, ABD bu pastadan 600 milyar dolar gelir sağlarken, Fransa 120 milyar dolar, Almanya 100 milyar dolar gibi bir gelir sağlamaktadır. Türkiye ise bu pastadan ancak 3,5 - 4 milyar dolar gelir sağlamaktadır. Yani siz hem tarım ve hayvancılık potansiyeli bakımından dünyanın önde gelen ülkesi olacaksınız, hem de gıda sanayinde çok komik rakamlarda kalacaksınız.
Tıbbi cihaz üretimi noktasında, dünyada yıllık 200 milyar dolar gibi bir pazar mevcuttur. Türkiye yıllık 500 milyon dolarlık tıbbi cihaz üretmekte ve yıllık 150 milyon dolar ihraç etmektedir. Yıllık 5 milyar dolar değerinde ise tıbbi cihaz ithal etmekte yani her 3-4 yılda bir Türkiye tıbbi cihaz çöplüğüne dönmektedir.
Ağır iş makineleri üretim sanayisi, Türkiye’de olmadığı için yıllık 30 milyar dolar civarında ağır iş makineleri ithal edilmekte, her yıl Türkiye iş makineleri cehennemine dönmektedir.
Ulaşım sanayisinde ise Türkiye dev otomotiv şirketlerinin montaj merkezi durumunda olup bunların Türkiye pazarında elde ettikleri yıllık gelirleri 25-30 milyar dolar civarındadır. Bu şirketlerin kendi ülkelerinde yüksek vergi vermeleri, çevre şartlarının ağır sorumluluklar getirmesi, iş gücünün maliyetli olması ve de Türkiye de pazarın geniş olması bu sektörün Türkiye’de yoğunlaşmasını sağlamış fakat bu sektörün elde ettiği gelirin %95 ise yatırımcı olan ülkelere gitmektedir. Sadece Fransa’nın yıllık raylı sistemden elde ettiği gelir 20 milyar doların üzerindedir.
Yine sanayide gelişmişliğin bir göstergesi de ülkelerin araştırma geliştirme programlarına ‘AR-GE’ ayırdıkları gelir açısından gözlemlenir. AR-GE çalışmalarına ABD yıllık 150 milyar dolar, Almanya 27 milyar dolar, İngiltere 20 milyar dolar ve Türkiye ise sadece 350 milyon dolar kaynak ayırmaktadır.
Sanayi de önde olan bu kapitalist devletlerin kendi ülkeleri için stratejik öneme sahip olan kaynakları nasıl kullandığına bakıldığında şunları görebiliriz. Çin’in en büyük petrol şirketinden biri olan CNOOC, 2005 yılında ABD’nin enerji şirketi olan UNOCAL’ı satın almak ister, fakat şirketin stratejik öneme sahip olduğu gerekçesiyle devlet tarafından satışı engellenir ve ABD, şirketlerinden birine satılır. Yine ABD’de satışa sunulan iletişim sistemi ulusal güvenlik gerekçesiyle devlet tarafından engellenmiştir. Türkiye’nin ise her alanda özelleşme programı çerçevesinde yabancılara satmadığı madeni, enerjisi, bankası, ulusal iletişim sistemi kalmamıştır. Bütün bunlar tamamen özelleşme kapsamında AKP hükümeti tarafından yabancılara satılmıştır. Cumhuriyetten bu yana uydu devlet olup merkez devletlerin peşine takılan Türkiye, bazen İngiltere’nin, bazen ABD’nin, bazen de Rusya’nın peşine takılmıştır. Yöneticiler onlara itaat etmekte en küçük bir zafiyet göstermezken, kendi halklarının başına aslan kesilmişlerdir. Bu yöneticiler, kendi öz sanayilerini geliştirmeyi akıllarının ucuna dahi getirmemiş, kapitalist şirketlerin kendi ülkelerini bir pazar haline getirmelerine seyirci kalmış ve nihayetinde Türkiye’deki 500 büyük sanayi şirketinin 150’si yabancılara ait kılmışlardır. Bunların kârı toplam sanayiden elde edilen gelirin yarısından daha büyük kısmına tekabül etmekte, Türkiye ise yıllık 35-40 milyar dolarlık sanayi ihracatı ile halkın gözünü boyamaya çalışmakta ve bu şekilde sanayideki kaybı ise yıllık yüz milyarlarca doları bulmaktadır.
Binaenaleyh Müslüman Türkiye halkı kendi akidelerinden çıkan çözümleri hayatlarının merkezine oturttukları ve başlarındaki bu duyarsız idarecileri indirdikleri zaman, sanayinin ve diğer iktisadi alanların nasıl bir gelişme içerisinde olacağını hepimiz göreceğiz inşaAllah.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış