Tarih boyunca insanlar, düzeni sağlamak için çeşitli şekillerde baskılar yapmıştır. Bu baskılar zaman zaman aileden; anne, baba, dede, nine, vs. zaman zaman okullardan; öğretmen, müdür, müdür yardımcısı, vs. zaman zaman da toplumdan; kural ve yasalarla gelmiştir. En çok örneğini ailede gördüğümüz baskının tezahürleri çeşit çeşittir.
Yıllardır televizyonlarda zengin kız çocuğu ile fakir erkek ya da zengin erkek ile fakir kızın evliliği konusunda ailelerin yaptığı baskılar ve doğan kötü sonuçları izledik, hâlâ da günümüzde zenginlik-fakirlik ve hatta okumuşluk-okumamışlık konusunda aileler çocuklarını çeşitli konularda baskıya dâhil ederler. Okumak ve okumamak konusunda çocuklar, hem ailelerinin hem de sistemin baskısına maruz kalmaktadırlar. Çocuklara kendi kültürünü aşılamak istediklerini söyleyerek içki yasağına karşı çıkan ve çocuklarına bu kültürü benimsetmek için çaba harcayan ailelere şahit değil miyiz? Ve yine her yıl kutlama zorunluluğu getirilerek millî bayramlar(!) konusunda çocuklarımız baskı altında değil mi? Örneklerini rahatlıkla çoğaltabileceğimiz vakıanın -baskıcılığın- en yakın örneğini ikna odaları ile yaşamadık mı?
Bir babanın kızına, tesettüre girmesi veya başını örtmesi konusunda tavsiyelerde bulunmasını ve buna iknaa çalışmasını gericilik, yobazlık, çağ-dışılık, baskıcılık olarak yorumlayan Fatih Altaylı, kendi kızının Fenerbahçeli olmasını hazmedemeyerek sabahlara kadar kızına Galatasaraylılık bilincini aşılamaya çalışmasını neden baskıcılık olarak görmüyor, dersiniz? Bir Müslüman, kızına veya oğluna Allah’ın emirlerini hatırlatınca bu baskıcılık, gericilik olacak ama laik zihniyetli ebeveynler çocuklarına tam aksini yani Allah’a isyanı ya da bir hobisel faaliyeti (futbol takımı tutmak gibi) telkin ve tavsiye edince bu çağdaşlık, özgürlükçülük olacak. Bu nasıl bir hüküm vermektir, bu nasıl bir adalettir?!
Ailenin, kendi korktuklarından çocuğunu koruma çabası şeklinde değerlendirebileceğimiz aile baskısı, doğrusuyla-yanlışıyla, kimi zaman iyi niyetle, kimi zaman kötü niyetle insanlık tarihinde hep var olmuştur. Kişi bu baskılara kimi zaman boyun eğmiş, kimi zaman da başkaldırmıştır.
Baskılar, bazen toplumsal olayları da tetiklemiş, ayaklanmalar, başkaldırılar ve hatta devrimlere varan tepkilerin sebepleri olmuştur. Fakat ekseriyetle sinikleşmeye, içselleştirmeye dönük bir tavrın da müsebbibi olan baskılar, insan tarafından yine insana yapılmıştır, yapılmaktadır.
Yetiştiği toplumsal yapının kültürünün tamamını ya da birçoğunu benimser insan. Bu benimseme bazen bir etkileşim bazen de baskıyla gerçekleşir. Çocuğunu yetiştiren bir ebeveynin kendince doğru bulduğu olguyu çocuğuna öğretmesi ve onda bunun tezahürlerini görmek istemesi, ya da korktuğu şeyden çocuğunu korumak istemesi tabii bir durumdur. Burada üzerinde durulması gereken şey, baskının yapılıp yapılmamasından ziyade, baskısı yapılan şeyin hangi temeller üzerine oturduğudur. Yani yapılması ya da yapılmaması konusunda baskı, telkin ve tavsiye edilen şey; beşerî aklın ürünü olan -ideolojik ya da değil, fark etmez- bir fikir, bir anlayış, bir âdet ya da bir ritüel midir, yoksa yüce Yaratıcı’nın, Allah Subhanehu’nun gönderdiği Şeriatı’nın bir emri, bir nehyi veya mubahı ya da mekruhu mudur? İşte meselenin nirengi noktası bu sorudur.
İslam, hayatın her yönünü kuşatan bir ideoloji olduğundan çocuklarla ilgili iletişimde de sınırları ve gerekli olanı bildirmiştir. Bu sebeple Müslüman annenin ve babanın, evladına öğretmesi gerekenler, zorlaması gerekenler ve hatta gereğini yerine getirmediği zaman tehdit ve cezalandırmaya tâbi tutacağı haller bildirilmiştir. Bu bildirilen ve yerine getirilmesi emredilen hususların yüce Allah’tan geldiği ve O’nun, her şeyin ve herkesin sahibi olduğu, yaratanın ve en güçlü olanın O Subhanehu ve Teâlâ olduğu bilinci, her şeyden önce ebeveyni tarafından verilmeli ki, çocuk teslimiyette sıkıntılar yaşamasın. Bu bilinç yerleşmiş olursa küçük-büyük kişi, bu hükümlere teslim olmaktan geri durmaz.
İslam’ın her emri bir boyun büküş ister, her boyun büküş insanın geleceğine yatırımdır. Üstelik İslam’ın gerekli kıldığı baskılar, fıtrata uygun ve kalbi mutmain eden hususlar olduğundan teslimiyet kolay olur, huzur verir. Çünkü İslam, kendisine inanana ve kendisine uyana hayat verir. Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
“Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasulü’ne uyun. Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız.” (el-Enfal 24)
Bugün, “aileler çocuklarına tesettür konusunda baskı yapıyor” diye söyleyen ve bunun yaygarasını yapanlar, aslında bilerek veya bilmeyerek faklı bir baskının da uygulanmasını sağlıyorlar. Zira bunu dillendirmek de bir karşı baskıdır. Çocuklarının şer’î hükümlere tâbi bir şekilde yaşamasını isteyen ebeveynlere “baskıcı” diyenler, ilköğretime başörtüsü ile gitmek isteyen Ece Nur ve arkadaşları ile bunların aileleri hakkında ileri-geri konuşan bazı AKP bakan ve milletvekillerine ne diyecekler acaba. İşte onlardan bir kaçı ve konuya ilişkin çarpıcı sözleri:
Meclis İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Zafer Üskül: “Bu iş daha ileriye giderse, aile çocuğu baskı altına alırsa çocuk aileden alınır. Bu yetkiler devletin elindedir. Tabii bunlar aşama aşama uygulanacak şeyler. İdare önce veliyi ikna etmeye çalışır. Şu anda yapılan bu. İkna olmazlarsa cezalar var. Çocuk aynı zamanda aile içinde baskı altındaysa ve öğrenim özgürlüğü engelleniyorsa devlet o çocuğu aileden alır ve öğrenim görmesini sağlar.”
AKP’li Burhan Kuzu: “İpe un seriyorlar. Kamusal alan, ilkokul nereden çıktı? Bizim böyle bir hedefimiz yok. Üniversitelerde fiilen başlayan bir süreç devam ediyor. Kamu kurumlarının, ilköğretim ve ortaöğretimin kılık kıyafet kuralları belli. Üniversitelerde sorun vardı. Birdenbire birileri tam bu süreçte ilkokula başörtülü çocuk gönderiyor. Bu provokasyondur. Ahmakça davranışlardır. Kamusal alan ise hukukta olmayan bir tabir. Cezaevine girecek kadına ‘başındakini çıkar’ dersen, çıkarmazsa, ‘evine git’ mi diyeceksin.”
Hüseyin Çelik, “Provokasyon olarak nitelendirebilir miyiz?” sorusuna, “Olabilir. Yani ben götürenin kim olduğunu, niyetini bilmiyorum. Ama tekrar söylüyorum, tam bu meseleler konuşulurken, böyle bir meselenin gündeme getirilmesi, hele hele muhalefetle bazı çevreler “şimdi yüksek öğretimde de bu halledilir ve ilkokulda da, lisede de, şurada da, burada da bir daha olacak mı, olmayacak mı?” sorularının sorulduğu bir dönemde, yani onlara bir manada lojistik destek verebilecek böyle bir girişimin zamanlamasını ben anlamlı buluyorum.” şeklinde cevapla verdi. (Ajanslar) Biri çocukları ailelerden almakla tehdit ediyor, biri “ahmakça” diyor bir diğeri provokatörlükle itham ediyor. Bu baskı değil de nedir?
İşin ilginç yanı, Müslümanlardan başka herkes hayatları ve çocukları üzerinde söz hakkına sahipken, Müslümanların İslamî bir yaşam arzuları, irtica yaftasıyla sürekli baskı altında tutulmaya çalışılıyor. Sormak lazım; çocuklarına, içki içmenin, uyuşturucu kullanmanın, zina yapmanın, faiz yemenin çirkinliğinden, iğrençliğinden daha önemlisi haramlığından bahseden anne ve babalar, çocuklarına baskı yapmakla suçlanabilirler mi? Zira tüm bu sayılanlar Devlet’in serbest bıraktığı, beşerî nizamlarca -tabiri caizse- mubah addedilen hususlardır. Bir babanın ya da annenin böylesi haramlardan çocuklarını korumaya çalışmaları nasıl olur da baskıcılık olarak adlandırılabilir? Eğer bu, çocuklara baskı yapmaksa, çocukların eğitiminde gerçek söz sahibi kimdir o zaman; anne-baba mı, devlet ya da toplum mu?
Allah, babayı, çocuklar üzerinde veli kıldı. Onun -erkek veya kız olsun-, küçük ve mükellef olmayan büyük çocukları üzerinde -velev ki, küçük çocuk, annesinin veya akrabalarının terbiyesinde olsa bile-, can ve malda velâyet hakkı vardır. Allahu Teâlâ, anneyi de çocuklar üzerinde terbiye edici kıldı. Araplar, kadın için “rabbu’l-beyt” yani “evin rabbi” tanımlamasında bulunurlar. Buradan hareketle çocukları üzerinde aslî hak sahibi, devletten, toplumdan ve hatta akrabalardan önce çocuğun anne-babasıdır.
İslam’da yapılan baskı, Allah istediği için yapılan, kendinizden güçlü, sonsuz bir gücün emirlerine, şer’î hükme teslim olmaktır. Zira o güç, sizin yaşama sebebinizdir. Allah Subhanehu’nun emirlerinde güzellik, gerçeklik, adalet, kalkınma, vb. her türlü olumlu halin olduğuna şahit olusunuz, dolayısı ile şer’î hükümleri yerine getirmek baskı değil teslimiyettir. Sizin için; sonu, sonsuz saadet olan bir teslimiyet…
Bir yanda Allah’ın emir ve nehiyleri, diğer yanda beşerî ideolojilerin batıl dayatmaları… Bir yanda Allah’ın hükmüne binaen hayatını inşa etmek isteyen Mü’min kullar, diğer yanda heva ve heveslerini ilah edinmiş, ya da ilahlık taslayan beşerî ideolojilerin değnekçiliğini yapan ahmak, fasık ve zalimler… Hangi hükme tâbi olunmalı öyleyse; Allah’ın hükmüne mi, beşerin hükmüne mi? Öyleyse kim eğitmeli bizim çocuklarımızı; Allah’a itaatkâr Mü’min ebeveynler mi yoksa heva ve hevesini ilah edinen zalim ve fasıklar mı?


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış