Devlet nedir? Devlet; “ortak bir hayatı ve kültürü paylaşan bir toplumda, toplumu düzenleyerek, topluma güvenlik, refah ve huzur sağlama amacını güden ve bu amaca yönelik olarak kanun koyma, bu kanunları uygulama, yargılama, cezalandırma gibi güçlere sahip olan kurumdur”. Bir başka tanımda ise; “‘Ülke’ adı verilen belirli bir toprak üzerinde yaşayan insan topluluklarının bir egemenlik anlayışı ve hukuku içinde bir siyasî iktidar altında örgütlenmesidir” diye geçmektedir.
Anayasa’nın 4. maddesine göre ise; “Devletin temel amaç ve görevi, insan haysiyetini korumak, kişilerin hak ve hürriyetlerini kullanmalarının önündeki bütün engelleri kaldırmak ve halkın huzur, güvenlik ve refahını sağlamak suretiyle insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaktır.” şeklinde geçmektedir.
Bu tanımlamalardan yola çıkarak mademki devlet budur, o halde T.C. bu devlet tanımının neresindedir? Yani yapısıyla ve amacıyla devlet tanımına uyuyor mu ya da bunu karşılıyor mu? Temel görevi -kâğıt üstünde- kendi halkının refah, huzur ve güvenliğini sağlamak olan bu kurum, pratikte ne yapıyor? Bu devletin başındaki insanlar kendilerini korumak adına koruma orduları ile dolaşırken, esasen korumak zorunda oldukları ve orada olmalarının sebebi gereğince hareket edip kendi vatandaşlarını koruyabiliyorlar mı?
Maalesef, Türkiye ve diğer halkı Müslüman ülkeler bunu yapamıyorlar? Kendi vatandaşlarını katleden katillerden hesap soramıyorlar. Gazze saldırısı sonrasında “one minute” diyenler, Mavi Marmara baskını sonrasında da “katil” diyorlar ama bu gürlemeleri sonuç getirmiyor. Birde bunlar yetmezmiş gibi Yahudi varlığı “İsrail”de çıkan yangına müdahale için yangın söndürme uçağı gönderiyorlar. Konuyla alakalı olarak Başbakan Erdoğan, eli kanlı gasıp siyonist Yahudi varlığına şöyle diyordu:
“Kırk bir kişinin ölüm haberinden dolayı üzüntü duyduk. Başınızdaki felaketten ve musibetten dolayı size yardım etmek insanî ve İslamî bir görevimizdir. Haber alır almaz bu hususta talimatlar verdim ve halkım adına size taziyelerimizi iletirim.” (Ajanslar)
Ayrıca Başbakan, her türlü yardıma hazır olduğunu bildirip Mavi Marmara baskınıyla bu olayın birbirine karıştırılmaması gerektiğini belirtiyor. Konunun kamuoyunda fazlaca yer bulması sonrasında Sivas’ta havaalanı açılış törenindeki konuşmasında, “Bu bizim insanî ve İslamî görevimizdi. Bunun gereği olarak bunu yaptık. Atalarımızdan gördüğümüz, medeniyetimizden devraldığımız tutum, tavır buydu. Dünyanın hiçbir yerinde mazlumların, mağdurların, felakete maruz kalmış insanların rengine, dinine, inancına bakmadık. Dünyanın neresinde olursa olsun insanların ölmesine, tabiatın yok olmasına seyirci kalamadık. Pakistan’a, Haiti’ye Şili’ye uzandık, Tiflis’e nasıl elimizi uzattıysak Hayfa’ya da aynı hassasiyetle elimizi uzattık. Bunu kimse farklı yerlere çekmesin şimdi birileri çıkıyor ‘yani bir dönemi başlatalım’ diyor. Önce taleplerimiz yerine getirilecek. Önce Gazze’ye insanî yardım taşıyan Mavi Marmara’nın, orada şehit edilen dokuz kardeşimizin hesabı verilecek. Önce özür dilenecek, önce tazminat verilecek. Elini uzatanın elini havada bırakmayız, adım atana biz de adım atarız. Akdeniz’de dökülen kan temizlenmedikçe o kan lekesi “İsrail”in üzerinden kalkmadıkça kimse bizden susmamızı, hukuktan adaletten vazgeçmemizi beklemesin.” açıklamasını yapıyordu.
Yine Dışişleri Bakanı Davutoğlu ise 05.12.2010 Pazar günü Bahreyn’de bu konu hakkında; “İnsanî bir konu söz konusu olduğunda Türkiye’nin başka bir meseleyi öne çıkarmayacağını(?)” belirttikten sonra, “Bu bizim, bu bölgedeki insanlara olan bir borcumuzdur. Elimizdeki her türlü imkânla insanî afet durumunda yardıma koşmak bizim tarihî ve kültürel bir meziyetimizdir.” şeklinde bir açıklama yapmıştır.
Esasen bu sözlerle ilgili değerlendirmeyi Mavi Marmara baskınında şehit olan kardeşlerimizin analarına bırakmak gerekir. Acaba bu Devlet’in Başbakanı ve Dışişleri Bakanı ile aynı düşünceyi mi taşıyorlar? O gönderilen uçaklar, yeniden diplomatik ilişki kurmak istenilen ve bu gidişattan dolayı kaygılar taşıyan Yahudilerin yangınını söndürmüş olabilir ama Yahudiler tarafından katledilen Müslümanların analarının yüreğindeki yangını söndürememiştir.
Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, oraya gönderilen uçakların İslamî bir yönü yoktur. Ayrıca bizim kültürümüzde böyle bir şeyde söz konusu değildir. Çünkü İslam, bunun tam aksini emreder. “Sizinle savaşıp vuruşanlarla Allah yolunda siz de savaşın, vuruşun, fakat haddi aşmayın, zulmetmeyin. Şüphe yok ki Allah, haddini aşanları ve zulmedenleri sevmez...” (Bakara 190) Bizim tarihimiz de kültürümüz de, İslamî tarih ve İslamî kültürdür. O kültür ve tarih doğru okunursa, böylesi bir durumda mevcut yöneticilerin nasıl hareket ettikleri, nasıl kahramanca savaştıkları ve nasıl destan yazdıkları görülecektir. Müslümanların pak ve nezih kanlarının bedelinin kuru bir özür ve küçük bir tazminat olmadığı da görülecektir. Keza bu zihniyet bunu bile yaptırmaktan acizdir.
O liderlerle şimdikiler arasındaki farka bakın. Şimdi Ümmet’in düşmanları ile savaş yapmaları gerekirken insanların kanı üzerinden düşman devletlerle pazarlıklar yapılıyor. Başbakan, Lübnan konuşmasında düşman olarak bahsettiği “İsrail” için neden yeni değiştirdiği Millî Güvenlik Siyaset Belgesi’ne yani Kırmızı Kitap’ta “dış tehdit unsuru” ve/veya “düşman devlet” olarak almadı. Tekrar soruyoruz: Meydanlarda bağıracak kadar kızgın olduğunuz bu sözde devleti o Yahudi varlığı “İsrail’i” neden düşman devlet ilan etmediniz? Yoksa siz meydanlarda bağırarak bu toprakların Müslümanlarının duygularını mı sömürüyorsunuz? Bu kadar çok gürledikten sonra; neden yüreklere su serpecek, yüreğimizdeki yangını söndürecek ve kardeşlerimizin intikamını alacak bir amel yapmıyor, neden bir damla bile yağmıyorsunuz?
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ بِطَانَةً مِّن دُونِكُمْ لاَ يَأْلُونَكُمْ خَبَالاً وَدُّواْ مَا عَنِتُّمْ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاء مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الآيَاتِ إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ
“Ey iman edenler, birbirinizi bırakıp da başkalarını dost edinmeye kalkışmayın. Onlar, size zarar vermekten, kötülükte bulunmaktan geri kalmazlar, sizin zahmete düşmenizi dilerler. Düşmanlıkları, ağızlarından dökülen sözlerden açıkça belli olur, yüreklerinde gizledikleri düşmanlıksa daha da büyüktür. İşte, aklınızı başınıza almanız için size bu delilleri açıkladık.” (Âl-i İmran 118)
Ayrıca Davutoğlu’na da şunu da sormak gerekir: “Bu borç neyin borcudur? Ne karşılığında borçlandınız? Mesela sizin, Allah Azze ve Celle’nin aşağılık maymunlara çevirdiği Yahudilere karşı olan borcunuz nedir?”
Hal böyle iken, meydanlarda bağıra çağıra sarf edilen hamasi sözler, yapılan meydan okumalar ve kurulan “yeni Osmanlı” hayalleri, gereğince amel etmediğiniz sürece bir şey ifade etmiyor. Konu ile alakalı olarak Ömer RadiyAllahu Anh’ın şu sözleri önemlidir:
“Ben sana İslam’ın özlerinden ve alametlerinden olan kelimeleri vasiyet ederim. İnsanlar için Allah’tan kork. Allah için insanlardan korkma. Sözün, fiiline muhalif olmasın. Zira sözün en hayırlısı, fiilin doğruladığı sözdür. Kendin ve ailen için sevdiğin şeyleri, Müslümanların yakını ve uzakları için de sev. Hakkı bilirsen, sapıklıkları hakla düzelt. Allah için hiçbir kınayıcının kınamasından korkma.”
Fiiliyata geçirilmediği sürece, yöneticilerin bu durumları aynen şu diyaloga benziyor;
•Erdoğan: “Benim vatandaşımı nasıl öldürürsün?”
•Netenyahu: “Biz teröristleri öldürürüz.”
•Erdoğan: “Hemen özür dile ve tazminat öde!”
•Netenyahu: “Dilemezsem ne yaparsın? Benimle savaşır mısın?”
•Erdoğan: “Hayır ne savaşması, saçmalama. Sadece küserim.”
Şimdi sonuç ne, küstük mü onlara? Bizim, düşmanlarını korkularından tir tir titreten o ihtişamlı devletimiz ne hallere düştü. Ortadoğu’nun en cesur lideri o kadar hamaset yaparak ne sonuç aldı? “Özür dileyeceksiniz” diye tuttururken aldığı cevap ise şu oldu:
“Marmara gemisini ele geçirirlerken “İsrail” askerlerinin son derece mutedil davranmalarından ve sadece 9 Türk teröristi öldürmelerinden dolayı özür dileriz.” İşte Yahudi devleti, hem Erdoğan hem de Türkiye ile alay etmekte ve herkesin gözü önünde daha fazla Türk öldüremediği için pişman olduğunu ilan etmektedir.
Kılıçdaroğlu’na “Men Dakka Dukka” yani “kim vurursa onu da vururlar” diyen Başbakan, “İsrail”in bu küstah tavırlarından sonra ne bekliyor? Halkı Müslüman olan ülkeler arasında “İsrail”i devlet olarak ilk tanıyan seleflerinden ne farkı kalıyor? Ayrıca Başbakan meydanlarda insanların duygularını okşayıp seçim yatırımı yaparken, Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu, Yahudi diplomat Yosef Ciechalover ile Başbakan’ın talimatı ile Cenevre’de gizli bir toplantı yapıyor ve “İsrail”deki yangın üzerinden Mavi Marmara’daki 9 şehitle ilgili özür pazarlığı yapıyordu. Ne yani, onlar özür dileyip şehitlerin annelerine para verirlerse kan temizlenmiş mi olacak? O analar bunumu arzuluyor sanıyorsunuz?
Akdeniz’de dökülen kan böyle temizlenmez. Kanlı katillerin ellerini tutmaya devam ettiğiniz, gizli toplantılarla çözüm aradığınız ve savaş uçağı göndermeniz gerekirken yardım uçağı gönderdiğiniz için.
يُخَادِعُونَ اللّهَ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَمَا يَخْدَعُونَ إِلاَّ أَنفُسَهُم وَمَا يَشْعُرُونَ
“(Aslında) onlar, (böylece) Allah'ı ve iman etmiş olanları kandırmak isterler. Hâlbuki kendilerinden başka kimseyi kandıramazlar ve bunu da fark etmezler.” (en-Nisa 56)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış