CMK 102, MÜLKÜN TEMELİNİN ÇÖKÜŞÜDÜR

İbrahim Er

2011 yılının girmesiyle birlikte, Hükümet ile Yargıtay arasında gerilime neden olan ve sonuçları alenen karşılıklı suçlamalara kadar varan büyük bir yargı krizi gündemdeki yerini aldı. Tutukluluk sürelerini düzenleyen CMK 102. Maddesi çerçevesinde, üzerlerine çok ağır suçların da atılı olduğu ve haklarında mahkemelerce hüküm kesilip Yargıtay sürecini beklemekte olan sanıkların bir kısmı tahliye edilmişlerdir. Bu tahliyeler de doğal olarak toplumsal bir huzursuzlukla birlikte ciddi tepkileri de beraberinde getirmiştir. Çünkü devletin güvenlik birimleri tarafından kuvvetli suç zannıyla yakalanıp adalete teslim edilen insanlar, yine aynı devletin adaleti tesis etmekle yükümlü birimleri tarafından tahliye edilmektedirler. Üstelik bu tahliyelere muhatap olan şahıslar ve yaptıkları iddia edilen suçlar kamuoyunu günlerce meşgul etmişken... Bu meşguliyet, bugün gelinen noktada; devlete karşı suç işleyenlerin, katillerin, canilerin, çete üyelerinin, tecavüzcülerin, gaspçıların, vb. suçluların toplumun içerisine karışması anlamına gelmektedir. Neticede mesele toplumun temel ihtiyaçlarından birisi olan “güvenlik” ihtiyacının ihlal edilmesi ve buna bağlı olarak da “adalet” kavramına olan güvenin sarsılması meseledir. Bu yüzden bu mesele toplumsal bir duyarlılık oluşturmuştur. 

“Medenî Hukuk” diye adlandırılan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk sisteminin de dâhil olduğu hukuk sistemlerinde, kolluk kuvvetlerinin gözaltı ve sorgu süreciyle başlayıp mahkemelerin kararlarının ardından Yargıtay onayı ile son bulan uzun soluklu bir hukuksal süreç söz konusudur. Bu süreç, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun (CMK) 250. maddesi ile tanzim edilen hususlar gereğince tutuklu veya tutuksuz olarak geçirilebilmektedir. Bu yasaya göre; kuvvetli suç şüphesi, suçun niteliği, delillerin karartılma olasılığı ve sanıkların kaçma ihtimallerinin bulunması gibi hususların varlığı, tutuklamaya neden oluşturmaktadır. İşte bu tutuklama sürecinin AB kriterlerine uygun bir hale getirilmesine yönelik yapılan yasal düzenlemelerle tutukluluk sürelerine getirilen sınırlamalar kapsamında, yıllardan bu yana karara bağlanamayan davaların sanıkları tahliye edilmişlerdir. Bu şahıslar, şu an için aynı hukuk çerçevesinde birer “zanlı” konumundadırlar ve üzerlerine atılı “iddialar” vardır yani henüz suçları kesinleşmemiştir. Zaten bizim konumuz da bu sanıkların suçluluğu veya suçsuzluğu meselesi değildir. Bu hususta karar vermesi gerekenler, suç iddialarını ortaya atan hukuk sisteminin yargı mekanizmasıdır. Ancak bu mekanizmayı oluşturan bağımsız yargı(!), bu konuda yıllardan beri bir karar vermeyi başaramamıştır.

Tutukluluk sürelerinin sınırlandırılmasına yönelik yapılan bu düzenleme, tutukluluk sürelerini düzenleyen 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun (CMK) 102. Maddesi’nde yapılan değişiklik neticesinde yürürlüğe girmiştir. Madde kısaca şu şekildedir: “Ağır Ceza Mahkemesi’nin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek 6 ay daha uzatılabilir. Ağır Ceza Mahkemesi’nin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok 2 yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam 3 yılı geçemez. Bu maddede öngörülen uzatma kararları, cumhuriyet savcısının, şüpheli veya sanık ile müdafiinin görüşleri alındıktan sonra verilir.” Bu maddeye bağlı olarak, terör suçlarını düzenleyen CMK’nın 252. maddesinde de tutukluluk süreleri ile ilgili olarak; “Kanunda öngörülen tutuklama süresi, devletin güvenliğine, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine ve millî savunmaya karşı suçlar ile devlet sırlarına karşı suçlarda 2 kat olarak uygulanır” şeklinde bir ifadeye yer verilmiştir. Yapılan bu değişikliklerin Yürürlük ve Uygulama Şekli hakkındaki kanun da 4 Aralık 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Ancak Kanun’un 12. Maddesiyle, CMK’nın tutukluluk sürelerini belirleyen maddesinin 31 Aralık 2010 yılında yürürlüğe girmesi hükme bağlanmıştır. İşte Türkiye’yi büyük bir yargı çıkmazına sürükleyen yasal düzenleme kısaca bu şekildedir.

Bugün kamuoyunda bu mesele ile ilgili olarak ortaya çıkan tartışmaların üzerine yoğunlaştığı hususlar, asıl bakılması gereken noktayı gölgelemektedir. Toplum bazında ortaya çıkan tepkiler ise bilinçsiz tepkilerdir. Çünkü şu anda konu tamamıyla suçun kimde olduğu noktasında düğümlenmiştir. Suçluyu ortaya koyma işi de, bu işi yapan tarafın sahip olduğu anlayışa göre farklılık arz etmektedir. Mesela, Ulusalcılara göre suçlu Hükümet’tir. AKP yanlılarına göre de suçlu Yargıtay’dır. Bütün meselelerde ve ortaya çıkan bütün problemlerde olduğu gibi suçlu, hep diğer taraftır ve iki tarafın da ortaya koydukları, fikir ve yorum açısından kesinlikle doğrudur. Ancak bu iki taraf; siyasî, ekonomik, askerî, hukukî ve içtimaî alanlar başta olmak üzere hiçbir konuda ortak fikir ve çözümler ortaya koyamamaktadırlar. İki taraf açısından da doğrular çoktur ama bütün uygulamalar toplum açısından fiyaskoyla sonuçlanmaktadır. Bu yüzden yıllardan beri bu toplum, iki tarafın doğruları arasında sırtına vurulan yüklerin oluşturduğu kamburlarla yaşam mücadelesi vermektedir. Sonuçta Ulusalcı ve Liberal anlayışların ortaya koyduğu doğruların bu Ümmet’e vermiş olduğu zararları birkaç cümleyle ifade edebilmek mümkün değildir. Ancak bu doğruların da artık bir Türkiye klasiği olduğunu kabul edip, bu konuda ve diğer bütün konularda kesinlikle itibar edilmemesi gereken safsatalar olduğunu aklımızın bir kenarına yazmamız ve meseleleri değerlendirirken dikkate almamamız gerekmektedir. 

Büyük bir yargı krizi olarak karşımıza çıkan bu gelişmenin sebebi, bizzat sistemin kendisidir. İşte üstü örtülmek istenen husus da budur, zaten. Bugün Türkiye’de devletin eğitim sistemi ile adalet mekanizması iflasını ilan eden ilk yapılardır. Bu yüzden dikkatleri suçlu aramak yerine sisteme ve sistemin kurumlarına yöneltmek daha gerçekçi bir yaklaşım olacaktır. Böylece gerçeklerin üstünün örtülmesi engellenerek toplumun yanıltılmasının önüne geçilecektir. 

Adalet mekanizmasının işleyişi ve aksaklıkları ile ilgili sorun, Cumhuriyet ile birlikte kendisini göstermeye başlamıştır. Sadece birer iddiadan ibaret olan “bağımsız yargı, hukukun üstünlüğü, hukuk devleti” gibi söylemler hayat sahasına hiçbir zaman indirilememiştir. Çünkü Türkiye’de yargı, vatandaşın hukukunu gözetmek ve adaletle hükmetmek için değil, Laik-Kemalist düzeni korumak için vardır ve bu kasıtla oluşturulmuştur. Yargı mekanizması da doğal olarak bu minvalde işlemiştir. Kolluk kuvvetleri ve yargı, o günden beri yalnızca bu yöne odaklanmışlardır. Meclis açılır açılmaz, 2 numaralı kanun olarak çıkarılan ve devrim kanunlarının ilki olan “Hıyanet-i Vataniye” kanunu ile başlayan bu süreç, Cumhuriyet’in ilk yıllarında ve inkılâplar sırasında çıkarılan ve adına “Devrim Kanunları” denilen kanunlarla devam etmiştir. Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin Kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birliği), Hilafet’in Kaldırılması, Medenî Kanun, Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması, Şapka İktisası (Giyilmesi), Aşar’ın Kaldırılması, Bazı Lakap ve Unvanların Kaldırılması ve Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceği ile ilgili hususlar hakkında yapılan kanunlar Devrim Kanunları’nı oluşturmaktadır. Görüldüğü üzere bu maddelerin tamamının hedefinde İslam ve O’na samimiyetle bağlı olan Müslümanlar vardır. Daha sonra bu kanunların uygulanma yetkisinin İstiklâl Mahkemeleri’ne verilmesiyle, Hukuk Devleti’nin(!) adalet mekanizması, gelişimini tamamlamıştır. Nitekim bu gelişmelere paralel olarak, Cumhuriyet’in ilk yıllarında süreç sürekli olarak Müslümanların aleyhine işlemiş ve binlerce Müslüman’a irticacı ve yobaz damgaları vurularak, özellikle de İstiklâl Mahkemeleri eliyle çok ağır bedeller ödettirilmiştir. Ancak gelişmeler bunlarla sınırlı kalmayacak; o günler için “irtica” olan İslam, ilerleyen dönemlerde irtica ile birlikte “terör” vasfını da alacak, İstiklâl Mahkemeleri önce Devlet Güvenlik Mahkemesi, sonra da CMK 250. Madde ile görevli Ağır Ceza Mahkemesi haline gelecek ve 87 yıl sonra “irtica” yine en büyük tehdit olacaktır. Bu bakış açısı üzerine kurulmuş bir yapının ve işleyişini bu bakış açısı üzerine sürdürmeye çalışan bir anlayışın tarafsız olabilme olasılığı nedir? Böyle bir ortamda üstün olacak hukuk; hangi yetkiyle, kim tarafından ve nasıl oluşturulur? “Hukukun üstünlüğü” gerçekten ilke edinilmişse, bu husus hayata nasıl geçirilebilir?

Diğer taraftan liberal bir anlayış üzerine kurulmuş olan ve ABD’nin bölge projeleri hususunda “stratejik ortak” vasfını bünyesinde barındırma onurunu taşıyan AKP Hükümeti de bu yargı probleminin çözümleyicisi olamayacaktır. Her ne kadar “bağımsız yargı” söylemi dillerden hiç eksik olmasa da, “adalet ve bağımsız yargı” kavramları sahip oldukları anlamlar itibariyle Kapitalist İdeolojinin yapısında yer bulmaları mümkün olmayan kavramlardır. AKP’nin, Kapitalizmin özgürlükçü versiyonu olan Liberal anlayışa göre hareket etmesi bu gerçeği değiştirmez. Çünkü Kapitalist İdeolojide, hayatın her alanında hâkimiyet kesinlikle kapital sahiplerinindir. Bu, yönetimde ve ekonomide böyle olduğu gibi kesinlikle yargıda da bu şekildedir. Bunun aksini iddia etmek, yalnızca gerçek vakıayı örtmeye çalışmaktır. Dolayısıyla yargı bağımsızlığından ve adaletten bahsetmek suretiyle yargıya ve özellikle de yüksek yargıya el atmaya çalışan AKP Hükümeti, bu söylemlerinde samimi değildir. O’nun içinde bulunduğu vakıa, izlemiş olduğu yol ve sahip olduğu hayat anlayışı adalet kavramıyla bariz şekilde çelişmektedir. 

Yargı krizinin ve tartışmalı tahliyelerin faili olan iki taraf açısından durum böyle iken, tatbik açısından bakıldığında bugün artık yargının tamamen tıkanmış olduğu görülecektir. Bunu anlamak için bir hukukçu olmaya gerek yoktur. Şu an Türkiye’nin hiçbir yerinde yargının vermiş olduğu hükümden hoşnut olan bir mağdur bulmanız mümkün değildir. Bu yüzden de adalete duyulan güven tamamen ortadan kalkmıştır. En basit davalar bile yıllarca sürüp gitmektedir. Davanın nihayetinde verilen kararların, olayın soğumasından ve neredeyse unutulduktan sonra verilmesinden dolayı küllenen acıların yeniden alevlenmesine ve verilen adaletsiz kararlardan dolayı da mağdur tarafın bir kez daha yıkılmasına neden olmaktadır. Adalete duyulan güvensizlikten veya verilen kararlardaki adaletsizlikten dolayı bir taraftan kan davaları, töre cinayetleri, kanlı infazlar ileri boyutlara ulaşmışken, diğer taraftan yaptıkları yanına kâr kalanlar, toplum içerisinde elini kolunu sallayarak dolaşmaktadırlar. Yargıtay’da karar için biriken yüzbinlerce dosya ise hukuk sisteminin yanlışlığının bir neticesidir. Bu sistem yüzünden işlediği suç ne olursa olsun, suçluluğu kesin olarak ispatlanmış kişilere bile yıllarca hüküm giydirmek mümkün olmamaktadır. Mahkemelerin karara bağlamış olduğu davaların neredeyse tamamı için temyiz yolu açıktır. Bu da davanın Yargıtay’a aksetmesi demektir. Suç oranlarının son derece yüksek olduğu bir ülkede böyle bir adalet sisteminin tıkanması son derece normaldir. Yıllarca karar verilememiş yüzbinlerce dava, mağdur olmuş ve zulme uğramış milyonlarca insan demek olduğuna göre, mülkün temeli gerçekten çökmüş demektir.

Bütün mahkeme salonlarında yazılı olarak bulunan ve esasen Ömer RadiyAllahu Anh’e ait olan “el adl’u, esâs’ul mulk'' yani “Adalet Mülkün Temelidir” sözü, bugünün çağdaş(!) hukuk sistemi için de temel kıstas olarak kabul edilmektedir. Burada bahsi geçen “mülk” kelimesi “devlet”i ifade etmektedir. Dolayısı ile bugünün hukuk sistemi de devletin bekasını ve üzerine oturduğu temeli adalete dayandırmaktadır. Ancak mevcut hukuk sisteminin insanlar arasında adaletle hükmetme konusunda özürlü olduğu da bir hakikattir. Her şeyden önce hukuk üzerindeki siyasî yön son derece barizdir. Bu siyasî yönün etkisiyle de taraflar arasındaki suç ve suçlu kavramları ile bu husustaki hukukî değerlendirmeler taban tabana zıttır. Mesela; sırf bir Müslüman olarak Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın emri gereği İslamî bir hayat nizamı istiyor ve bu hususta bir çalışma yapıyorsanız, karşınızdaki muhatabın anlayışı ne olursa olsun (Ulusalcı, Liberal ve -her nasıl oluyorsa- Ilımlı İslamcı), siz peşin olarak terör suçlusu olarak değerlendirilmeye mahkumsunuzdur. Bu iddiamızın ispatı, bugüne kadar bu değerlendirme kapsamındaki binlerce Müslüman’a açılan terör davaları ve yüzlercesi ile ilgili verilen mahkûmiyet kararlarıdır. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti cezaevlerinde bu konudan muzdarip çok sayıda tutuklu ve hükümlü Müslüman bulunmaktadır. Sonuçta devlet kendi güvenliğini her zaman tebaasının güvenliğinin üzerinde tutmuştur. Kıstas olarak gördüğü devletin temelinin adalet olduğu ilkesini de; adalet kurumunu kullanarak kurulduğu günden bu yana, başta İslamî Hayat Nizamı ve O’nu isteyenler olmak üzere, kendisi için tehdit gördüğü her şeyi yok etmek olarak algılamış ve bu şekilde de hayata indirmeye çalışmıştır. Zaten sistemin hantallığı ve her şeyden önemlisi de tatbik edilen hukukun insan aklının bir ürünü olması, bu yapının adalet dağıtmasının mümkün olmadığının bir göstergesidir. Bu yüzden de on yıllardır işlenen hukuk cinayetlerinin haddi hesabı yoktur. Hukuk cinayetleriyle başlayan, yapılan yüzlerce yamayla ayakta durmaya çalışan hukuk sistemi bugün artık tıkanmıştır. Yani adalet, bir başka ifade ile de mülkün/devletin temeli çökmüştür. CMK 102 ise; yaklaşık doksan yıldan bu yana devam eden bu malum sürecin ilanı niteliğindedir.

Olayın siyasî boyutu da oldukça vahimdir. Türkiye’de artık kronikleşmiş olan İngiliz güdümlü Ulusalcı yapı ile Amerika destekli AKP iktidarının mücadelesi neticesinde ortaya çıkmış olan bir görüntüdür. Sırf bu çekişmenin sonucu olarak toplumda bir huzursuzluk ortamı oluşturulmuştur. CMK 102. Madde üzerindeki değişiklileri gerçekleştiren elbette ki Hükümet’tir. Hükümet, bu yasa değişikliklerini, tutukluluk sürelerini AB kriterlerine uygun hale getirmek gerekçesiyle Meclis’teki sayısal ağırlığını kullanarak gerçekleştirmiştir. Bu yasayla ilgili düzenlemenin tarihi, Aralık 2005’tir ve yürürlüğe gireceği tarih de, yasal bir düzenlemeyle 31 Aralık 2010 olarak belirlenmiştir. Dolayısı ile altı yıl içerisinde Yargıtay’ın elinden geçip onaylanmayan her dosyanın tutukluları, yeni yasayla belirlenen tutukluluk sürelerini doldurduklarında tahliye edileceklerdir. Ancak Yargıtay’ın önündeki ağır iş yükü, bu işin altından kalkmasına engel olmuş ve bu durum gerek YARSAV Başkanı ve gerekse Yargıtay Başkanı tarafından defalarca dile getirilmiş, pis ortamlarda biriken yıpranmış dava dosyaları yandaş televizyon kanallarında sıkça gösterilerek mağduriyet ortamı oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu arada Yargıtay, toplumda çok tepki çekeceği malum olan Hizbullah ve çetelerle ilgili dosyalara da devreye alıp bakabileceği halde bakmayarak, yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte bu tahliyelerin gerçekleşmesini sağlamış ve Hükümeti bu işin sorumlusu olarak toplumun önüne atmaya çalışmıştır. Nitekim ilk günlerde bunda da başarılı olmuş ve toplumda bu tahliyeleri “Hükümet gerçekleştirdi” havası oluşturarak tepkileri Hükümete yönlendirmeyi başarmıştır.

Hükümet ise, Türkiye’deki Amerikan reformları çerçevesinde tasfiye etmeye çalıştığı Ulusalcı yapının son kalesi olan yargıya el atmaya çalışmaktadır. Bu girişimin ilk hamlesini 12 Eylül’de yapılan referandumda gerçekleştirmeye çalışmıştır. Hükümetin hedefi yüksek yargıdır ve bu konuda da Yargıtay ilk sırada gelmektedir. CMK 102. Madde’nin yürürlüğe girmesiyle birlikte, zaten dillendirilmekte olan Yargıtay’ın mevcut yapısıyla ilgili yetersiz durumu gözler önüne serilmiştir. Bu durum da mevcut yapının değiştirilmesi hususunda Hükümete meşru zemin hazırlamaktadır. Kısacası Hükümetin sıradaki hedefi Askerî Yargı’dan sonra Yargıtay’dır. Yargıtay’ın yapısını değiştirmek suretiyle kendi yandaşlarını yerleştirebileceği yeni bir yapı oluşturmaya çalışmaktadır. Yargıda gerçekleştirilecek bu yapısal yenilikler, yapılacak yeni bir Anayasa veya kapsamlı bir Anayasa değişikliği ile gerçekleştirilebileceğinden, Hükümetin gerek Askerî Yargı’ya ve gerekse Yüksek Yargı’ya yönelik bu taarruzları, seçimlerden sonraki döneme yönelik birer yatırım olarak kendisini göstermektedir.

İşte Türkiye’deki adalet mekanizması ve uygulanan hukuk sistemi ile ilgili vakıa bu şekildedir. Gerçekte ise adalet kavramı, zulmün zıttı olan bir kavramdır. Zulüm ise en yalın haliyle; Allah Subhanehu ve Teala’nın belirlemiş olduğu çizgileri aşmaktır ve O’nun hükmüne muhalefet etmektir. Bu nedenle adalet yalnızca Allah’ın emir ve nehiylerine tabi olmakla gerçekleşir. Bu emir ve nehiyler üzerine oturtulmamış bütün mülkler temelsizdirler yani adaletten yoksundurlar.

وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أنزَلَ اللّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

“Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerdir.” (el-Maide 45)



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz