ÜMMETİN HÜZNÜ, KÂFİRLERİN BAYRAMI: 3 MART 1924

Talha Yaşar


İnsanoğlu, günümüzde o kadar yoğun bir hayat hengâmesi içinde yaşıyor ki, bu hengâmede, ya yaşadığı birçok şeyin farkına dahi varamıyor, ya da farkında olduğu birçok şeyi kısa bir süre sonra unutup gidiyor. İnsanın günlük hayatta karşılaştığı sıkıntılarını, çıkmazlarını kısa bir sürede unutması normal karşılanabilir. Fakat bazen öyle şeyler vardır ki, bırakın unutulmasını, bunlar, bir an dahi akıldan çıkarılsa kapanmayacak yaralara, hayal dahi edilemeyecek sıkıntılara sebep olabilecek yani hayatı tersyüz edecek problemlerin kaynağını oluşturacak meseleler olabilir. İşte bu meyandaki meselelerden bir tanesi -hatta en önemlisi- 3 Mart 1924’te Hilafet’in kaldırılması meselesidir. 

Her insanın hayata tutunma noktasında vazgeçemeyeceği değerleri vardır, bu değerler insanların inançlarına, yaşantılarına, kısacası hayata bakış açılarına göre şekillenen değerlerdir. Bu konuda İslâm’a iman etmiş insanların, telakki ettikleri değerlerinin, çok yüksek seviyede olması, bu değerleri hayatlarından bir parça etme zaruretini ortaya koyar ve onu hayatı pahasına müdafaa etmeyi gerektirir. Bazı değerler kaybolduktan sonra o nimetin kıymeti, yokluğunun sıkıntısı ile hatırlanmaya başlar. Belki de şu günlerde yokluğunun sıkıntısını her zamankinden daha fazla hissettiğimiz ve daha çok hatırlamamız gereken Hilâfet’tir. 

Yeryüzüne 1300 seneden fazla hâkim olan, dünyanın dört bir tarafına hayrı yayan, kötülükleri ortadan kaldıran, hayrın önünü açıp, şerrin kapılarını kapatan Hilâfet Devleti bin bir hile ve entrikayla hain ve zalimlerin kirli elleriyle ortadan kaldırılıp hayrın kapıları kapatılmış, zulmün, çirkefliğin önü ve kapanan şer kapıları sonuna kadar açılmıştır. 

Hilâfet’in nasıl kaldırıldığını kısa bir şekilde de olsa hatırlamamız açısından Lozan ihanet anlaşmasına bakmamız gerekmektedir:

24 Temmuz 1923’de imzalanan anlaşmanın öncesinde birçok entrika sahnelenmiş, Anadolu’da Din-i İslâm’ın hâkim kalması için mücadele ettiğini belirten ve bu doğrultuda halkı örgütleyip savaştıran M. Kemal, Lozan’dan sonra söylemlerini değiştirerek, bu anlaşmanın -gizli maddelerinden biri olarak bilinen “Hilafet’i ilga” şartı da dâhil- maddeleri yerine getirilmediği sürece sulhun olmayacağını açık bir şekilde ortaya koymuştur. 

Lozan Antlaşması görüşmeleri tam bir garabet ve ihanettir. Zira dışişlerinden anlamayan, o güne kadar sadece kara çizmeyi tanıyan, kulakları duymayan, Fransızca bilmeyen (konferansın dili Fransızca) bu sebeple de tercüman olarak Yahudi Hahambaşı Hayim Naum’u beraberinde götüren İsmet İnönü, Baş-Murahhas olarak görevlendirilmiştir. Görüşmeler süresince çok cömert bir tavır sergilenmiştir; Kıbrıs’tan tutunda Adalar’a, Musul’undan, Batum’una Ümmet’in toprakları hiç düşünülmeden kâfirlere verilmiş, alacakları milyonlarca altın değerindeki tazminatlar Yunanlılara hibe edilmiş, verilecek tazminatlar için ise son kuruşuna kadar ödeme yapmak taahhüt edilmiştir. Kendi vatandaşlarını kendi topraklarından çıkarmayı vazife belleyip, kâfirleri Ümmet’in topraklarına yerleştirmeyi borç bilmiştir: Çanakkale’ye işgal için tecavüz için gelip de öldürülen kâfirlerin mezarları topraklarıyla birlikte kâfirlere hibe edilirken düşmanın buralara girmemesi için canını veren şehitlere en büyük hakareti yapmaktan utanılmamıştır. 

Bu bahsini ettiğimiz meselelerin tamamı, Lozan Antlaşmasının maddelerinden alınmadır. Bunca tavize rağmen sulh, kesintiye uğramıştır. Zira İngiltere’nin istediği Hilafet’in ilgası meselesi halledilmemiştir. Mesajı alan Hayim Naum Anadolu’ya gelerek M. Kemal’e mesajı iletmiş, O da bu yönde teminat verip işe koyulmuş ve Meclis üyelerinin Hilafet’in kaldırılmasına onay vermeleri için ne gerekiyorsa yapmıştır. Bu ihanet, sulh anlaşmasının bu maddesi, kabule yanaşmayan Meclis üyelerinin üstü kapalı/açık bir şekilde tehdit edilerek de olsa kabul ettirilmesiyle, Meclis onayından geçirildi. Meclis’in bu maddeyi de onayladığı telgrafla bildirilerek Lozan anlaşması bu şekilde sonuca bağlanmıştır. 

Anlaşmaların geçerlilik kazanabilmesi için, anlaşmaya katılan delegelerin imzaları, ülkelerin meclislerinin ve devlet başkanının onayı gerekmektedir. İşte bu sebeple Lozan Antlaşması’nın kabulü de ancak bu üçlü onayın ardından geçerli olmuştur. 

Hilâfet’in ilgasının sömürgeci kâfir devletlerce talep edilmesi, aslında herkesçe malumdur. Zira özellikle Hilâfet kurumunun tesirini birebir hisseden hem Müslümanlar hem de kâfirler, bu tesirin hakkını teslim ve itiraf etmişlerdir. Bunu bir örnekle somutlaştıralım: İngiliz temsilcilerinden biri şunları söyler: 

“Biz Hindistan’da asayişi sağlamak için yılda binlerce insanı asmak zorunda kalırdık fakat Halife İstanbul’dan bir mektup gönderir, tüm halk sükûn bulurdu.” 

3 Mart 1924’te Ümmet’in dayanağı olan asası kırılmış, koruması olan kalkanı yere düşmüş o tarihten bu yana da bahsini ettiğimiz bazı kıymetler kaybolunca sonuçları yakîn bir şekilde mülahaza edilmiş, belalar, sıkıntılar, Müslümanların peşini bırakmamıştır. Bu tarih İslâmî Ümmet’in kara günü, hüzün günü olarak tarihe geçerken, kâfirlerin bayramı olarak tarihteki yerini almıştır.

Asanın kırılıp, kalkanın düşmesinden sonra saldırıların açık hedefi haline gelen Müslümanların alfabesi değiştirilerek Ümmet, İslâm’ın cahili yapılmış, eğitim sistemi değiştirilerek körpe beyinler İslâm’a düşman fikirlerle yoğurulmuş, orduları değiştirilerek, sadece kendi sınırlarına hapsedilmiş, ekonomisi değiştirilerek faiz, borsa gibi her türlü pisliğe entegre edilmiş, hukuku değiştirilerek mahremiyet, adâlet, hak, hukuk, beşerî nizamlara tâbi kılınarak facialara yol açılmıştır. Yine o tarihten sonra Müslümanların toprakları, ırzı, değerleri, kaynakları kâfirlerin ayakları altına alınmış ve Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisi tahakkuk etmiştir:

يُوشِكُ الْأُمَمُ أَنْ تَدَاعَى عَلَيْكُمْ كَمَا تَدَاعَى الْأَكَلَةُ إِلَى قَصْعَتِهَا فَقَالَ قَائِلٌ وَمِنْ قِلَّةٍ نَحْنُ يَوْمَئِذٍ قَالَ بَلْ أَنْتُمْ يَوْمَئِذٍ كَثِيرٌ وَلَكِنَّكُمْ غُثَاءٌ كَغُثَاءِ السَّيْلِ وَلَيَنْزَعَنَّ اللَّهُ مِنْ صُدُورِ عَدُوِّكُمْ الْمَهَابَةَ مِنْكُمْ وَلَيَقْذِفَنَّ اللَّهُ فِي قُلُوبِكُمْ الْوَهْنَ فَقَالَ قَائِلٌ يَا رَسُولَ اللَّهِ وَمَا الْوَهْنُ قَالَ حُبُّ الدُّنْيَا وَكَرَاهِيَةُ الْمَوْتِ

“Yemek yiyen obur kimselerin yemek sofrasına üşüştükleri gibi çeşitli din mensuplarının (kâfirlerin) size karşı birleşip üşüşmeleri yakındır.” Birisi sordu: “Acaba o zaman biz sayıca az mı olacağız?” Hayır, bilakis siz o zaman sayıca çok olacaksınız. Fakat siz, selin sürüklediği çer çöp gibi olacaksınız. Allah düşmanlarınızın kalbinden korkunuzu çıkaracaktır. Sizin kalbinize de vehen atacaktır.” buyurdu. “Vehen nedir ey Allah’ın Rasulü?” diye sorduklarında şöyle buyurdu: “Dünya sevgisi ve ölümü kerih görmektir.” (Ebu Davud 3745)

Makalemin başında unutmak-hatırlamak üzerine söylediklerimi burada hatırlamakta fayda var. Zira ABD, İngiltere, Rusya, Fransa ve diğer sömürgeci kâfir devletler, gece gündüz İslâm beldelerini nasıl işgal edeceklerinin, kaynaklarını nasıl yağmalayacaklarının, değerlerini nasıl ayaklar altına alacaklarının planlarını, projelerini hazırlarlarken ve bu plan ve projelerin uygulanmasının habis üsluplarını ortaya koymak için çalışırlarken… Bizler tüm bu olup bitenlere film izler gibi seyirci mi kalacağız? Tabii ki, hayır! Unuttuğumuz gerçeği hatırlayıp/hatırlatıp bu plan ve projeleri tersine çevirecek olan yitirdiğimiz Hilâfet değerini tesis etmekle kâfirlerin bayramını hüzne çevirip, Ümmet’in hüznünü de bayrama çevrilmesi için çalışacağız, inşaAllah.

Çünkü Hilâfet Kurumu, yeniden Ümmet’in namusuna sahip çıkan ve bir Mümine’nin iffetinin korunması için ordular seferber eden Halife Mutasımların günümüz yansımalarını ortaya çıkartacak, Irak’ta ve daha nice beldelerde ırzları kirletilen bacılarımızın intikamını necis kafirlerden alacaktır. 

Çünkü Halife, Ömer b. el-Hattab ve Ömer b. AbdülAziz RadiyAllahu Anhum’un adaletinin bugünkü temsilcileri olacak ve tüm dünyaya İslâm’ın adaletinin takdimini yapacaktır. 

Çünkü Müslümanlar, böylesi bir yönetime layıktırlar. Zira onlar şuan yeryüzünde yürüyen en şerefli varlıktırlar. Tevhid akidesiyle İslâm’ı kabul edenler onlardır, zira... 

Tüm bunlardan mahrumiyetimiz; unuttuğumuz ve bugünkü halimizin yaşanmasına sebep olan dayanağımızın kırılması, kalkanımızın düşmesinin sonucudur. 87 yıldır kâfirler Müslümanların beldelerinde bayram ediyor. Müslümanlar ise alınlarında kara bir lekenin iziyle yaşıyor. 

Artık bu leke kalkmalı ve Müslümanlar, kalkanlarına yeniden kavuşmalılar. İşte o kalkan, Hilâfet’tir... Hilâfet; izzetin devletidir…

وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ

“İzzet Allah’a, Rasulü’ne ve Müminlere aittir.” (el-Münafikûn 8)



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz