GÜCÜNÜN SIRRINI KEŞFET (4)

Hakkı Eren



Geçen Sayıdan Devam…

İkincisi: İşlerin Semeresini Elde Etmede İradenin İşlevliği ve Rolü

İrade konusuna gelince; bu hususu da üç ana faktörde toplamak mümkündür. Bu faktörler şunlardır:

  1. Güçlü iradenin/kararlılığın, sürekli bulunması ve esen rüzgârlar karşısında sabit kalması

İslâm Şeriatı açısından önce şunu belirtmek lazım ki, insan, hayat ve kâinatı yoktan var eden, mutlak yaratıcı ve düzen sahibi Allahu Teâlâ, insanın takati ve gücü dışında hiçbir şey talep etmemiş, yüklememiştir. Zira tersi düşünülürse zulmetmiş olur ki, bu şer’an ve aklen imkânsızdır. Allahu Teâlâ böyle düşünceden münezzehtir. Dünya hayatında ulaşılmak istenilen bir takım hedefler dış görünüşü itibariyle çok meşakkatli ve zor olsa da, ona ulaşmak ve onu elde etmek insanın takati ve gücü dışında değil, dâhilindedir. Günümüzün en modern yolcu uçağının bundan 300 sene önce yapılması hayaldi ve imkânsız gibi görünürdü. Oysa bugün onu karşımızda görmekte, ona binmekte ve onunla istediğimiz her yere yolculuk yapmaktayız. İradenin ilk sınavı, Âdem Aleyhi’s-Selam ile başlamıştır:

وَلَقَدْ عَهِدْنَا إِلَى آدَمَ مِنْ قَبْلُ فَنَسِيَ وَلَمْ نَجِدْ لَهُ عَزْمًا

“And olsun, bundan önce biz Âdem’e (“Cennetteki ağacın meyvesinden yeme!” diye) emrettik. O ise bunu unutuverdi. Biz onda bir kararlılık bulmadık.” (Tâhâ 115)

İrade, -yukarda da geçtiği gibi- bir işi gerçekleştirmede kararlılık demektir. Çoğu insan, kararlılığı inatçılıkla karıştırdıkları için en hayırlı işlerden uzak durmayı tercih ederler ve ne yazık ki yanlış bir karar alırlar. Çünkü yapılacak işin ve ulaşılacak hedefin yüce olmasından dolayı bu uğurda gereken uğraşı verip, bütün olumsuzluklara rağmen ısrar ederek güçlü bir iradeyle yılmadan sebat etmenin inatçılıkla hiçbir ilgisi yoktur. İnatçılık ise -ister hak olsun, ister batıl olsun, ister doğru olsun ve isterse yanlış olsun- körü körüne ve taassuptan başka bir şey değildir. Zira bu gibi durumlarda hedefin veya işlerin doğruluğuna bakmak çok önemli bir husustur. Bu irade işi kişiden kişiye, hatta aynı kişide zamandan zamana değişir, artar ve azalır. İşler bakımından da gerekli irade de artar veya azalır. Bir bakıma irade, yapılacak işe bağlıdır. Eğer oda temizliği gibi yapılacak iş kolay ise gerekli irade de kolay olur. Denizin altında bir kanal açmak gibi zor bir iş ise tabii ki irade de o oranda olur. Fakat toplumu kirli ve zehirli fikirlerden arındırarak temizlemek gibi olağanüstü işlere yine olağanüstü bir irade; azim ve kararlılık gerekir. Yani iradenin tabiatını belirleyen husus, yapılacak işlerdir. Aynı kişide bulunan iradeyi azaltan veya arttıran belirleyici faktör ve bu iradenin sabit kalıp kalmamasına tek etken, insandaki güç kaynaklarıdır. Bunlar; gerek maddî, gerek manevî ve gerekse ruhî güç olsun, bu iradeye etki eden güç kaynaklarıdır.

Şu bir gerçektir ki, insan var olan güç kaynaklarını her zaman bilip keşfederse başaramayacağı hiçbir iş yoktur. Akıl gücü, irade gücü ile bir araya geldiği zaman da yarım kalan bir iş olmaz ve yol ortasında işten vazgeçmek diye bir şey de söz konusu olmaz. Misal olarak; sıcak çatışmada çarpışan bir mücahidin sahip olduğu ruhî güç, onu olağanüstü bir performansla Allah yolunda cihad etmeye sevk eder. Bu ruhî güç ise; şehidlik mertebesine ulaşmak, öldükten sonra ebedî hayat olan Cennete girmek, Nebiler, sıddıklar ve şehitlerle beraber olmak, savaş esnasında kaçmanın cezası olarak Cehennemde ebedî şekilde azap edilmekten korkmak, vs. gibidir. 

İşte bu ruhî güç, kişiyi olağanüstü işleri yapmaya muktedir kılar ve kişi için dağlardan daha sağlam ve demirden daha güçlü bir irade kaynağı olur. Bu gücün insan iradesini etkileyici bir hal almasını sağlayan husus ise, insanın hayat hakkındaki mefhumlarıdır. Kapitalist bir kişi maddî kazancı ve büyük bir kâr elde etmek için uygun fırsatları gördüğü zaman onun manevî gücü kabarır ve güçlü şekilde harekete geçer. Sosyalist biri de evrim teorisine inanıp kanaat getirdiğinde toplumu geliştirmek için güçlü bir iradeyle harekete geçer. Ecelin ve rızkın Allah’ın elinde bulunduklarına, kaza ve kadere de iman ederek Allah’a tam hakkıyla dayanıp güvendiğinde, bir Müslüman’ın güçlü bir iradeyle olağanüstü işleri ve yüksek hedefleri başarmaması için hiçbir sebebi ve engeli yoktur. Bu nedenle İslâmî hayatı başlatmak üzere İslâm Davasını taşıyan bir Müslüman’ın sahip olduğu iradeyle Kapitalistin, Sosyalistin ve hatta ideolojik olmayan birinin sahip oldukları irade arasındaki farkı görmek mümkündür. Bu fark, hem iradeye tesir eden ruhî, maddî veya manevî gücün çeşitli olmasından, hem de bu iradeyi harekete geçiren mefhumların farklı olmasından kaynaklanmaktadır. Bütün bunlar bir işi gerçekleştirmede ve bir hedefe ulaşmada iradenin varlığının, bu iradenin devamlı ve sabit olmasının, yapılacak işlerin tipi ve yapısına uygun olmasının gerekliliğini göstermektedir.

Hedef belirlendiği andan itibaren ona ulaşıncaya kadar iradenin güçlü olarak kalması demek; sabit değerler ve kriterler üzerine sabretmek demektir. Sabretmek ise çoğu zaman yanlış anlaşılarak, yapılacak işin dışında veya kenarında beklemek olarak görülmektedir. Oysa bu anlayış sabır durumuna tamamen zıttır. Zira sabretmek; her türlü sıkıntıya rağmen hedef tahakkuk edene kadar yapılacak işlerden vazgeçmemek ve onların kurallarına sımsıkı sarılarak bağlı kalmak demektir. Bu güzel kavram, ayetlerde şöyle geçmektedir:

لَتُبْلَوُنَّ فِي أَمْوَالِكُمْ وَأَنْفُسِكُمْ وَلَتَسْمَعُنَّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَمِنَ الَّذِينَ أَشْرَكُوا أَذًى كَثِيرًا وَإِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا فَإِنَّ ذَلِكَ مِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ

“Andolsun ki mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz. Sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok incitici sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takva gösterirseniz, şüphesiz bu, azme değer işlerdendir.” (Âl-i İmrân 186)

إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَاب

“Yalnız sabredenlere, mükâfatları hesapsız verilecektir.” (ez-Zumer 10)

مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُمْ مَنْ قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلًا

“Mü’minler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.” (el-Ahzâb 23)

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmaktadır:

إنَّ الله عزَّ وجل إذا أحب قوماً ابتلاهم فمن صبر فله الصبر ومن جزع فله الجزع

“Allah Azze ve Celle bir kavmi sevdiği zaman onu imtihana tabi tutar. Kim sabrederse ona sabır vardır. Kim de feryadı figan ederse ona da feryadı figan vardır.’ (Ahmed İbn-i Hanbel)

  1. İşleri başarmak için harekete geçmeye gerek duyulması

İşleri gerçekleştirme hususunda harekete geçmeye gerek duyulmasının ne kadar önemli bir rol oynadığı net bir şekilde insanın hayatta sergilediği davranışlarından anlaşılmaktadır. Mesela; karnı tok veya hayatında zorluk görmemiş bir kişi açlığı ve zulmü hissetmediği için, aç insanların halini anlamaz, zulmü değiştirmeye gerek duymaz ve dolayısıyla değiştirme iradesine de sahip olmaz. Aynı şekilde küfür sisteminin cirit attığını, sömürgeci kâfir devletlerin İslâm ve Müslümanlar aleyhine çevirdikleri entrikaları ve kurdukları tuzakları bilip de zulmü ve küfür sisteminin musallat olduklarını hissetmeyen bir Müslüman’dan da İslâmî hayatı başlatarak bu kötü ve çirkin durumu değiştirmesi beklenmez. Ayrıca daha önce bir işe girişip de, bu işi başarmadan hedefine ulaşmamanın acısını yaşayan bir kişinin iradesi, hayatında bir işi başarmayı denemeyen ve başarısızlığın acısının ne olduğunu bilmeyen bir başka kişinin iradesi ile bir değildir. Zira kararlılık kural dışı ve anormal hususları hissetmenin doğal sonucudur. Yani kişi bu kural dışı hususları hissetmez ise iradesi de yok demektir. Çünkü insanın iradesi tamamen bir şeyi hissetmesine bağlıdır. Mesela açlığı hissetmek; bu açlığı gideren ve doyumu sağlayan yiyecekleri elde etme iradesini beraberinde getirir. Küfrün türlü türlü ürettiği zulmü hissetmek de ondan kurtulmanın iradesini yine beraberinde doğurur. Ancak şu da unutulmamalıdır ki, sonuçların sağlıklı olması açısından istenilen hedefe ulaşmak için bahsettiğimiz hissin belirleyici ve yönlendirici olmayıp, bir fikre bağlı olması muhakkaktır. Zira insanda doğan hissi güçlendiren, onu yüksek ve canlı tutan, verimli olması için de onu belirleyen ve yönlendiren tek faktör fikirdir. Çünkü bir işi verimli kılan husus, fikir merkezli histir. Kişinin düşünmeden ve belli bir fikre dayalı olmadan zulmü hissedip, hemen işe girişmesi ve tepkisel hareket etmesi behemehâl istenilen sonuçlara götürmez. Ayrıca düşünmeden harekete geçmek insanın akıl gücünü ve düşünme kabiliyetini atlatarak geçersiz kılar. Oysa insan aklını kullanmakla sorumludur. Sonuç olarak bir şeyi hissetmek iradeyi de doğurur. Fikir ise bu iradeyi hem güçlü hem de verimli kılar.

  1. Planların ve projelerin imkânlarla orantılı ve dengeli olması

Şüphesiz insanoğlu; bir takım plan ve projeleri gerçekleştirmek için tabiatı itibariyle sahip olduğu çeşitli imkânları kullanan akıllı bir varlıktır. Ele aldığımız konunun başında belirttiğimiz, ‘Önemli işleri gerçekleştirme ve yüksek hedeflere ulaşma’ prensibinin sağlıklı olarak yürüyebilmesi için yapılacak plan ve projelerin bulunan imkânlar nispetinde olup, bu imkânlar ile dengeli olması gerekir. Bu plan ve projelerin imkânlar ile ilişkisi dengeli olarak muhafaza edilmeli, bu dengenin bozulmasına asla izin verilmemelidir. Bu ilişkinin dengeli tutulması açısından yapılan takdir de ne abartılı olmalıdır ne de tamamıyla ihmal edilmelidir. Ayrıca Şari’in (kanun koyucunun) tayin ettiği hususların takdiri Şari’e; aklın tayin edebileceği konuların takdiri de akla bırakılır.

Mesela; yapılan proje büyük çaplı ve önemli olup fakat buna ulaşmak için eldeki imkânlar normal sınırın altına düşerse, bu durum, hedefe ulaşmaya çalışan kişinin nefesinin tükenmesine ve ümitsizliğe kapılmasına yol açabilir. Hele imkânsızlıklar içinde kıvrılıp durursa durum çok daha kritik olur. Bir de tersi olabilir: Yapılan proje küçük çaplı olup da, eldeki imkânlar normalin üstünde ise bu durum, kişinin dengesiz bir davranış biçimi sergilemesine neden olabilir.

İşte her iki durumda -yani hem ümitsizliğin hem de dengesizliğin meydana gelmemesi için- yapılan plan ve projelerin imkânlarla sabit ve sağlıklı bir dengesinin bulunması kaçınılmazdır.

Misal olarak; Müslümanlara cemaat veya Cuma namazını kıldırmak için sadece Fatiha veya bir kaç kısa sureyi, kıraat kurallarını, hutbe şeklini bilmek yeterlidir. Yani namaz kıldırmak için İmam Ebu Hanife gibi bir müçtehit olmak veya bütün İslâm fıkhını bilmek gerekmez. Fakat bütün dünya Müslümanlarına imamlık yapmak veya devlet başkanı olmak için aynı şey söylenemez. Zira bu doğrultuda dünya siyasetinde tecrübeli, fıkıh erbabı ve liderlik vasfı gibi özelliklere sahip olmak gerekir. Yani camideki Müslümanlara imamlık ile dünya Müslümanlarına imamlık bir değildir. Yahut küçük çocuğa köy manzarasını çizdirmek için sadece kâğıt kalem ve biraz boya yeterlidir. Ancak bir şehrin kanalizasyonunun veya altyapısının projesini çizdirmek aynı kolaylıkla olmaz. Sonuç olarak, hedefe ulaşmak ve işleri gerçekleştirmek için imkânların plan ve projeler ile orantılı ve dengeli olması hem şarttır, hem de onsuz hedefe ulaşmak imkânsızdır.


5- Hedefe Ulaşmada Akıl Gücü ve İrade Gücü İkilisi

 “Akıl gücü” ve “irade gücü” ikilisi hedefe ulaşmada birbirlerinden ayrılmayan iki önemli faktördür. İşleri ve hedefleri tespit etmek, onlara ulaşmak için bir takım plan ve projeler hazırlamak ve sebep-sonuç ilişkisi doğrultusunda hareket etmek gibi hususlar akıl gücünün yapacağı iştir. Bu doğrultuda işin neticesine ve hedefe ulaşana kadar kararlı ve azimli olmak, duyguları sürekli ışıldayan devasa meşale gibi canlı tutmak ise irade işidir. Bunların her ikisi birbirinden kopmazlar. Nitekim plan ve proje gereği olarak; akıl gücü bir hedefi belirleyip, bu hedefe ulaşmayı sağlayan gerekli sebepleri tespit etse de fakat iradenin zayıf ve kararlılığın yetersiz olduğu sürece bu hedefe ulaşmak imkânsızdır. Zira akıl gücü; günümüzün teknolojik imkânlarına göre uzaya çıkmış olabilir. Fakat zifiri karanlıkların bütün gücü ve olağanüstü imkânlarıyla Müslümanlara musallat oldukları bir ortamda, Müslümanlar bütün insanlığı kurtaracak, her şeyden önce Allah’a kulluğu sağlayacak İslâm Devleti’ni kurmak gibi büyük işler yapmaya karar verdiklerinde, -bu işler tabiatı itibariyle kolay olmadıkları için- bir takım engellerle karşılaşabilirler. Bu nedenle istenilen irade yenik düşer ve sonuç olarak da insan hayal kırıklığına uğrayabilir. İşte o zaman hedef ne kadar net ve açık olursa olsun, bu yüksek hedeflere ulaşmak imkânsız olacaktır. Dolayısıyla hedeflere ulaşmanın mümkün, işlerin verimli olabilmesi için insanî açıdan baktığımızda yukarıda ifade ettiğimiz gibi iki faktörün bulunması gerekir:

Birincisi; Plan-proje tasarlayan ve sebep-sonuç tespitini yapan akıl gücü.

İkincisi ise; İradeyi ve kararlılığı doğuran, onu sürekli verimli kılan fikir merkezli duygu.

Dolayısıyla akıl gücünün sebep-sonuç ilişkisinde irade gücüyle birleşerek bütünleşmesi, hedeflere ulaşmada ve işleri gerçekleştirmede kaçınılmaz bir şarttır. Bu hedefler ve işler ister küçük ister büyük olsun, ister ferdî işler isterse grup çalışması ile alakalı işler olsun fark etmez. Şu da unutulmamalıdır ki güç bakımından bazı işleri kişi tek başına başarabilir. Bazı işleri başarmak için grup çalışması gerekebilir. Hatta bazı işleri başarabilmek ne ferd, ne de grup için mümkündür. Onlar ancak yaptırım gücü olan bir devlet ile başarılabilir. Mesela, bir kişi yürürken yol üstünde gördüğü ve yolu engelleyen bir taşı kaldırmayı tek başına başarabilir. Ancak insanları sömüren ve onların belini büken vergi sistemini kaldırmak bir kişinin işi değildir. Yahut İslâm’ın hukuk sistemi ile ilgili hükümleri tatbik etmek bir cemaat işi de değildir.

Bugün İslâm Ümmeti, adaleti sağlayan İslâm Devleti’ne derin bir özlem duymaktadır. Fakat içinde bulunduğu acı zulümden kurtulması böyle değildir. Çünkü Ümmet’in zulmü hissetmesi, onu ortadan kaldırma ve köklü değişime yönelme iradesi doğurmalı. Bu gibi toplumsal işlerde liderlik mekanizması önemli ve kaçınılmazdır.

İşte bundan dolayı bu zulmü hissetme ve değiştirme istemi, hedefe doğru yönelme zorunluluğunu gerektirir. Zulmü değiştirme iradesi ve çalışma hazırlığının bulunduğu İslâm Ümmeti’nin sadece yönlendirilmeye ve liderliğe ihtiyacı vardır. Bu, liderlik ve önderlik etmek, akıl gücünün alanındadır; o, hedef ve strateji belirler.

Hedeflere ulaşma açısından insanlık tarihi incelendiğinde cemaatler, partiler, hareketler, ekip ve grup çalışmasının en verimli ve organizeli olanı; ünitelerin birbirine bağlandığı, bir ideoloji üzere kurulan, başında da liderin bulunduğu ve kitlesel olarak çalışan hizbî çalışma tarzıdır. İkinci Raşid Halife Ömer bin Hattab RadiyAllahu Anh şöyle buyuruyor: 

لا إسلام بلا جماعة، ولا جماعة بلا أمير، ولا أمير بلا طاعة

“Cemaatsiz İslâm olmaz, emirsiz de cemaat olmaz, itaatsiz emir de olmaz.” (İbn-u Abdilbar/Bayan-ul ilmi, 62/1)

Sonuçta kişinin belli bir kazanım elde etmek üzere sebep-sonuç ilişkisine bağlı olarak “hareket ettim” diyebilmesi için irade gücünün bulunması, hedefe ulaştıran bütün hazırlıkların/sebeplerin bulunması ve bu sebeplerin doğru olarak ilişkilendirilmesi hususları kaçınılmazdır. İşte o zaman sebep-sonuç prensibine uymuş oluruz ki -kaza dairesi müdahale etmediği sürece- insan gücünün dâhilinde kesin olarak işler ve hedefler tabiat kanunlarına uygun olarak gerçekleşecektir. Şayet insan gücü dışında ve beklenmedik bir şekilde -kaza dairesi müdahale eder ve- işler başarısızlıkla sonuçlanır, gerçekleşmez veya hedefe ulaşmazsa bu ani durum özel olup, her zaman geçerli değildir. Bütün hazırlıkların ve tedbirlerin alındığı işlerde sonuç vermez ise bu durum tamamen insan kontrolü dışındadır ve kendisi sorumlu değildir. Ayrıca insan hayatında yaşanan bir başarısızlığın nedeninin her zaman sebep-sonuç prensibinden kaynaklanması da şart değildir. Şunu da belirtmek gerekir ki insan; kendisinin kontrolü dâhilinde olan bir işi gerçekleştirmeye veya bir hedefe ulaşmaya çalışırken onun kontrolü haricinde kalan kaza dairesini -çünkü kendi iradesi dışında gerçekleştiği için- işe asla karıştırmaması gerekir. Bu durum işin veya hedefin gerçekleşmesi açısından oldukça tehlikelidir. Çünkü sebep-sonuç prensibi hayatın ve tabiat kanununun bir kuralıdır. Bu kural olmadan işlerin gerçekleşmesinden bahsetmek gerçek dışıdır ve hayalciliktir.

İnsan, hayat ve kâinatı yoktan var eden ve sebep-sonuç prensibini yaratan Allahu Teâlâ, insanların iman etmelerini sağlamak üzere Rasullerini ve Elçilerini olağanüstü mucizelerle desteklemiştir.

Devam Edecek…



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz