GÜCÜNÜN SIRRINI KEŞFET (6)

Fuad Hamidoğlu

Geçen Sayıdan Devam…

  1. ‘Hedefe Konsantre Olmama’ Tehlikesi

İşlerin sağlıklı olarak başarılması hususunda hedefe odaklanarak ona kenetlenmek suretiyle konsantre olmak/yoğunlaşmak çok önemli bir faktördür. Hedefine konsantre olmayan ve ona kenetlenmeyen ona ulaşamaz. Çünkü hedefe konsantre olmak bütünüyle düşünmekle alakalıdır. Bu nedenle sağlıklı düşünemeyenler hayatlarında sağlıklı karar alamazlar ve dolayısıyla hiçbir işi de başaramazlar. Bu nedenle gerektiğinden fazla düşünmek, ciddiyetsizliğe, tereddüde ve tarihî fırsatı kaçırmaya sevk eder. Misal olarak; bir kişi namaz kılmaya başlamayı veya hayırlı bir yuva kurmayı ciddi olarak düşünmüşse sadece bu hedefe odaklanmalıdır. Ancak “sen daha gençsin” veya “Allah Kerim, bugün başlamazsam yarın başlarım” veyahut “evlilik sorumluluk gerektiren bir sorundur” gibi dış faktörler devreye girerse hedefine kesinlikle devam edemez. İşte bu yüzden dikkati dağıtma açısından parazitlerin ve dış faktörlerin büyük etkisi vardır. Onlar hem insanı hedeften saptırır, hem de dikkatini dağıtır. Bu durumu zamanında fark etmeyen kişi hedefini saptırır ve bu saptırmanın kurbanı olur. Ayrıca hedefine asla ulaşamaz. Bu nedenle konsantreyi bozan ve dikkati dağıtan her türlü faktörlerden kaçınmak gerek. Mesela; Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem vefatından sonra risalet sona ermişti. Fakat Devlet ve İslâm’ın hukuk sistemi olan Şeriat ile ilgili işlerin devam etmesi gerekiyordu. Dolayısıyla bu işleri yürütecek ve devam ettirecek yönetici vasfına sahip bir kişinin Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in yerine geçmesi gerekiyordu. Böylesi bir durumla o günkü Müslümanlar ilk defa karşılaşıyorlardı. Bu arada Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ölüm haberini alan bazı Arap kabileleri İslâm’dan dönmeye (irtidat etmeye) karar verdiler. Bu kritik pozisyonda bir Halife seçmek pek kolay görünmüyordu. İşte bu nedenle ve çok tabii olarak Medine’deki Müslümanlar her şeye rağmen kendilerini yönetim işine vererek bu işe odaklandılar. Zaman zaman şiddetli tartışmaların sahnelenmesine rağmen bu iş -yönetim ile ilgili Sahabelerin gösterdikleri gayret-, hayırlı bir sonuç verdi ve Ebu Bekir RadiyAllahu Anh’ın Halifeliğe biat edilmesine neden olmuştur. Eğer Sahabeler sadece yönetim meselesine yoğunlaşarak odaklanmamış olsalardı, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ölümü Müslümanların tek bir Halife’ye biat etmelerine belki büyük ölçüde engel teşkil edebilirdi.

Ancak önceden belirlenen hedefe odaklanmaksızın başka dış faktörden etkilenmek kişiyi hedefinden saptırır, hatta uzaklaştırır ve beraberinde hoş olmayan bir sonuç getirir. Tıpkı Uhud Savaşı’nda olduğu gibi... Uhud Savaşı ile ilgili ibni İshak şöyle anlatıyor:

“Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem devam etti ve nihayet Uhud’dan olan boğaza vadinin dağa doğru olan yakasına indi. Sırtını ve askerini ordugâhını Uhud’a dayadı. Dedi ki: “Sizden hiçbir kimse biz kendisine kıtal ile emretmeden savaşmasın...” Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem savaşa hazırlık yapıyordu. O, yedi yüz kişi ile birlikte idi. Okçuların üzerine Abdullah b. Cubeyr’i kumandan yaptı... Okçular, elli kişi idiler. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ona şöyle buyurdu: “Atlıları bizden oklarla def et ki, ardımızdan gelmesinler. İster lehimize olsun isterse aleyhimize olsun, yerinde sabit kal ki, senin tarafından bize gelmesinler.” İbni İshak dedi ki: “Sonra Allah Müslümanlara yardımını indirdi ve onlara vaadini doğru çıkardı... karargahı boşalttığımız zaman okçular, karargaha doğru yöneldiler ve arkamızı atlılara boş bıraktılar. Böylece ardımızdan geldiler... Bunun için bana bağlı olduğunuz ve emrime itaat ettiğiniz müddetçe onların size üstün geleceklerini sanmayın. Şimdiki mağlubiyetiniz ise sizin kusurlarınızdan ve Rasul’e karşı geldiğinizdendir.

وَلَقَدْ صَدَقَكُمُ اللّهُ وَعْدَهُ إِذْ تَحُسُّونَهُم بِإِذْنِهِ حَتَّى إِذَا فَشِلْتُمْ وَتَنَازَعْتُمْ فِي الأَمْرِ وَعَصَيْتُم مِّن بَعْدِ مَا أَرَاكُم مَّا تُحِبُّونَ مِنكُم مَّن يُرِيدُ الدُّنْيَا وَمِنكُم مَّن يُرِيدُ الآخِرَةَ ثُمَّ صَرَفَكُمْ عَنْهُمْ لِيَبْتَلِيَكُمْ وَلَقَدْ عَفَا عَنكُمْ وَاللّهُ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ

“Siz Allah’ın izni ile düşmanlarınızı öldürürken, Allah, size olan vaadini yerine getirmiştir. Nihayet, öyle bir an geldi ki, Allah arzuladığınızı (galibiyeti) size gösterdikten sonra zaafa düştünüz; (Rasul’ün verdiği) emir konusunda tartışmaya kalkıştınız ve asi oldunuz. Dünyayı isteyeniniz de vardı, Ahiret’i isteyeniniz de vardı.” (Âl-i İmran 152)

Süheyli şöyle nakl etti: “İbni Abbas dedi ki: “O Abdullah b. Cübeyr’dir. O okçuların başında emir idi. Onlara “yerlerinde sabit kalmalarını ve Rasullerinin emrine muhalefet etmemelerini” emretti. Onunla birlikte bir takımı sabit kaldı. O ve arkadaşları şehid düştüler. İşte onlardır, ‘Ahiret’i murad edenler.’ Bir takım ise ganimetlere ve düşmanın bıraktıkları eşyayı almaya yöneldiler. Böylece düşman onların üzerine hamle yapıp saldırdı ve onları musibete uğrattılar.” (Siret-i ibn-i Hişam; C/3, S/90, 104, 105 ve 159)

Kurtubî yukarıdaki ayetin tefsirine ilişkin şöyle diyor: “Önceleri zafer Müslümanlarındı. Ancak daha sonra ganimet toplamakla meşgul oldular ve bazı okçular da ganimet elde etmek isteği ile yerlerini terk ettiler. İşte bu husus, bozguna sebep teşkil etmişti.”

“Allah size verdiği sözü yerine getirdi. Hani size sevdiğinizi (zaferi) gösterdikten sonra bozuluncaya, savaş konusunda görüş ayrılığına düşünceye ve itaatsizlik edinceye kadar müşrikleri kırıp geçiriyordunuz.” Bu durum, ganimet duygusuna kapılmadan önce Müslümanların müşrikleri doğradıkları ya da köklerini kuruttukları, savaşın başlangıcındaydı. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem onlara "Sabrettiğiniz sürece zafer sizindir." demişti. Böylece yüce Allah Rasulü’nün dilinden verdiği vaadi doğrulamıştı: "Kiminiz dünyayı istiyordu, kiminiz de Ahiret’i istiyordu..."

Bu ifade, okçuların durumunu belirtmektedir. Onlardan bir grup ganimet arzusu karşısında zaaf göstermiş, onlarla, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’ın emrine mutlak itaat etmenin gerektiği görüşünde olanlar arasında çekişme baş göstermiş ve sevdikleri zaferin belirdiğini gözleriyle gördükten sonra isyan etmeye kadar götürmüşlerdi işi.” (Fi Zilalil Kur’an Tefsiri; Seyyid Kutub -d. 1906)

Örnekte de görüldüğü gibi ganimetler, Müslümanların asıl hedefleri olan müşrikleri yenilgiye uğratmalarından saptırdı ve savaşta başarısız oldular.

Bir başka örnek de Yusuf Aleyhi’s-Selam’ın kıssasında da geçtiği gibi Allahu Teâlâ’nın şu buyruğudur:

فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ أَرْسَلَتْ إِلَيْهِنَّ وَأَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَأً وَآتَتْ كُلَّ وَاحِدَةٍ مِنْهُنَّ سِكِّينًا وَقَالَتِ اخْرُجْ عَلَيْهِنَّ فَلَمَّا رَأَيْنَهُ أَكْبَرْنَهُ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَاشَ لِلَّهِ مَا هَذَا بَشَرًا إِنْ هَذَا إِلَّا مَلَكٌ كَرِيمٌ. قَالَتْ فَذَلِكُنَّ الَّذِي لُمْتُنَّنِي فِيهِ

“Kadın (Aziz’in karısı), onların dedikodusunu duyunca, onlara davetçi gönderdi; onlar için dayanacak yastıklar hazırladı. Onlardan her birine bir bıçak verdi. (Kadınlar meyveleri soyarken Yusuf’a:) "Çık karşılarına!" dedi. Kadınlar onu görünce, onun büyüklüğünü anladılar. (Şaşkınlıklarından) ellerini kestiler ve dediler ki: “Hâşâ Rabbimiz! Bu bir beşer değil... Bu ancak üstün bir melektir!” Kadın dedi ki: “İşte hakkında beni kınadığınız şahıs budur.” (Yusuf 31-32)

Aziz’in karısı gelen misafir kadınların dikkatlerini ikram için onlara sunduğu meyveler değil, Yusuf Aleyhi’s-Selam’ın üzerine çekerek şaşkınlıkla ellerini kesecek kadar konsantrelerini bozmayı ve dikkatlerini dağıtmayı başardı. Zira bu tür yöntemlerin psikolojik tedavi olarak günümüzün tıp tekniklerinde ve ticarî reklamlarda sık sık kullanıldığını görürüz. Yine sömürgeci kâfir devletler tarafından amaçlanan hedefi gizlemek için yanıltıcı bir yöntem ve siyasî manevra olarak da kullanılmaktadır. Son örnek de; ABD ve beraberinde katılan işgalci dış güçlerin Afganistan’da, Pakistan’da ve Irak’ta ülkenin servetlerini yağmalamalarını kimsenin fark etmemesi ve bu kirli amaçlarını gizlemek için “Blackwater” gibi gizli güvenlik şirketleri aracılığı ve medya gücüyle ülkenin sosyal dokusunu bozmaya çalışmaktadırlar. Böylece bütün dünya; Müslümanların katil ve barbar olduğunu düşünürken cinayetleri işleyen ve işleten asıl ve gerçek katiller görülmemektedirler. Konunun vahimliğini anlamak için aşağıdaki haberleri okumak yeterlidir:

“Amerika, Irak’ta özel güvenlik şirketlerinin katliamlarına bilerek göz yumdu.” (Published on Aralık 24, 2007 by Haber Servisi)

“The Washington Post, Irak’ta Amerikan ve İngiliz özel güvenlik şirketleri adına bulunan 48 bin paralı askerin Iraklı sivillere yönelik mezalimlerine rağmen başta Blackwater adeta ödüllendirildiklerini yazdı.

Amerikan hükümetinin son iki yıl içinde Irak’ta faaliyet gösteren özel güvenlik şirketleri hakkındaki sayısız şikâyeti görmezden geldiği bildirildi. Şirketler az denetlenirken rolleri artırıldı.

The Washington Post (WP) gazetesinin haberine göre, özel güvenlik şirketleri hesabına Irak’ta bulunan on binlerce paralı askerin oluşturdukları riskler hakkında savunma, hukuk uzmanları ve üst seviye Iraklı yetkililer tarafından çok sayıda yazılı uyarı yapıldı.

Amerikan yetkilileri, güvenlik şirketleri ve belgelere dayanarak haberi veren gazete, ABD Dışişleri Bakanlığı ve Savunma Bakanlığı, Eylül ayında Blackwater Worldwide adlı şirketin karıştığı bir silahlı saldırıda 17 sivil vatandaşın ölmesine kadar güvenlik şirketlerini bir düzene koymak için herhangi bir önemli adım atmadı. Blackwater Worldwide’in sivil katliam skandalı uluslararası büyük tepkilere yol açmıştı.

…İnsan gücü sıkıntısı çeken ABD ordusu ve dışişleri bakanlığı tedarik konvoyları, askerî tesisler ve diplomatları korumak üzere paralı askerlere iş vermeye başlamıştı. Böylece bir hükümetin savaş sırasında oluşturduğu en büyük özel güvenlik kuvvet meydana gelmişti. 

Pentagon (ABD Savunma Bakanlığı), Irak’ta 20 bin paralı asker olduğunu tahmin ediyor. Gazeteye göre Hükümet Sorumluluk Ofisi verilerine göre ise bu rakam 48 bine çıkıyor. Son iki yıl içinde Blackwater dâhil güvenlik şirketleri çok sayıda saldırgan taktik uyguladı ve bir dizi olayda sivillere ateş açtılar… Özel güvenlik şirketlerinin tartışmalı sicillerine rağmen, ABD Dışişleri Bakanlığı 2006′da onların rollerini daha da genişletme kararı aldı. Blackwater ve diğer iki şirket ile 3,6 milyar dolarlık bir kaç yılı kapsayan yeni bir anlaşma ile paralı askerlerin cinayetlerini bir yerde ödüllendirdi…” (www.gazeten.com/amerika-irakta-ozel-guvenlik-sirketlerinin-katliamlarina-bilerek-goz-yumdu)

  1. ‘Belirlenen Hedefe Güven Duymama’ Tehlikesi:

Kuşkusuz insan, hayatında hakkında kanaat getirdiği hedefleri belirler ve kanaat getirdiği işlere isteyerek ve severek girişir. Bundan dolayı insan-hedef ilişkisi doğar. Bu ilişkiyi meydana getiren ve tahakküm eden faktör ise güven duygusudur. En basitine baktığımızda insan güvendiği ve tanıdığı esnaftan alış-verişi yapar. Yine güvendiği ve tanıdığı dostuna sırlarını anlatır. Ve yine güvendiği ve tanıdığı âlimden dinini öğrenir. Sonuçta güvendiği ve tanıdığı kişiye her şeyi emanet eder. Hatta kişi kendine güven duyduğu zaman kendini güçlü hisseder. Kısaca hayatın temeli manevî faktör olan güvene dayalıdır. Bunun tam tersi güvensizlik ve şüphelenmektir. Güvensizlik, kişide olan girişkenliğin kırılması, moral bozukluğu ve hedefe ulaşmanın zor, ızdıraplı ve meşakkatli olduğu endişesi gibi ara tehlikelere de yol açabilir.



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz