1915 Ermeni soykırımı iddiaları ve bu iddiaları inkâr meselesi yıllardır Türkiye Cumhuriyeti’nin kabul etmeye yanaşmadığı Ermeni soykırımı iddiaları Fransa Parlamentosu’nun 1915 tarihinde yaşanan bu katliamın inkârını suç sayan yasa tasarısını kabul etmesiyle tekrar gündeme gelmiş oldu. Geçtiğimiz ay Ermeni soykırımını inkâr edenlere ceza verilmesini öngören yasa teklifini hazırlayan iktidar partisi Halk Hareketi Birliği Marsilya Milletvekili Valerie Boyer, Parlamento’da yaptığı konuşmada, soykırımın inkârının suç sayılması yasa teklifinin Avrupa Birliği yasalarından alınarak Fransa yasalarına uyarlandığını söylemişti. Radikal’in haberine göre, bu yasayla Türkiye’nin hedef alınmadığını söyleyen Boyer, bu yasanın Türk-Fransız ilişkilerini zedelememesini dilediğini belirtmiş ve şöyle eklemişti:
“Amacımız ilişkileri zedelemek değil. Ticarî ilişkilerin zedeleneceğini düşünmüyorum. Ambargo gibi tehditlerin hayata geçeceğini sanmıyorum. Türkiye de Fransa gibi Dünya Ticaret Örgütü üyesi bundan dolayı boykot edemezler. Türkleri gerçeklerle yüzleşmeye davet ediyorum. Bizi hoşgörü ile karşılayacaklarını düşünüyorum.” Fransa’ya cevap gecikmeden Başbakan Erdoğan’dan gelmişti. Erdoğan şöyle konuşmuştu:
“Türkiye’nin, ekonomik gücünden, siyasî ve diplomatik gücünden, her gün büyüyen, istikrarla büyüyen gücünden rahatsız olanlar, farklı yol ve yöntemlerle Türkiye’yi sıkıştırma gayretinin içine giriyorlar. Türkiye’yi sıkıştırmak için bir araç olarak kullanılan, hem terör meselesine hem de 1915 olayları meselesine karşı bizim yapmamız gereken, bilimin, bilginin ve tecrübenin rehberliğinden istifade etmektir.” Erdoğan, Fransa’ya karşılık olarak arşivlerle, belgelerle, bilimle cevap vereceğini söylediği bu konuşmadan 5 gün önce bu kararın alınmasından hemen sonra Fransa’yla askeri ve politik tüm ilişkilerini kestiklerini açıklıyor ve şöyle diyordu:
“Türkiye-Fransa ilişkilerini yok edecek bu adım konusunda Fransız halkını bilinçlendireceğiz. Sadece Fransa değil, Afrika ve Ortadoğu’yu da bilgilendireceğiz. Unutturulmak istenen soykırımları dünyayı dolaşarak tüm milletlere anlatacağız. Bu ırkçı ve ayrımcı tavrı dünyaya anlatacağız. Bizim tarihimizde böyle soykırım yok. Bunu kabul etmiyoruz. Şuanda ülkemizde resmi ve gayri resmi 100 bin Ermeni var.” 23 Ocak’ta Fransa Senatosu’nda oylanan ve kabul edilen bu yasa tasarısı, onaylanması için Cumhurbaşkanı Sarkozy’ye gönderildi. Bu arada yasanın iptali için Meclis’ten 65, Senato’dan 72 üye Anayasa Konseyi'ne resmen başvuru yaptı. Eğer Anayasa Mahkemesi yasayı iptal etmezse son sözü Sarkozy söyleyecek. Sarkozy’nin son söz olarak ne diyeceği şu an için bilinmiyor fakat bilinen bir gerçek vardır ki o da Ermeni soykırımı kavramının çok geçmeden yine Türkiye’nin gündemine oturduğudur. Daha önce de birçok ülke Türklerin Ermeni soykırımı yaptıklarını, İsviçre ve Slovakya ise Ermeni soykırımını inkâr edenlere ceza verilmesini kabul etmişti. Fakat bu ülkeler nedense Türkiye Cumhuriyeti iktidarından Fransa’ya gösterilen tepki kadar tepki görmemişti. Gerçi 96 yıldır Türkiye Cumhuriyeti Devleti aynı türküyü söylüyor… Ama Ermeni soykırımının olmadığına dair Başbakanlık’ta Osmanlı arşivinde bulunup halka açılmayan bazı belgeler ve nesillerden nesillere aktarılan bilgiler, bu söylemleri yalanlar nitelikte...
Bu yazımda anlatmak istediğim husus, Fransa’nın niçin böylesi bir zamanda tam da Anayasa değişikliğinin düşünüldüğü bugünlerde Ermeni katliamı kartını Türkiye aleyhine çıkartmış olduğu değildir. Ancak anlatmak istediğim husus şudur ki, 1915’te yaşanıp yaşanmadığı tartışılan bu olaylardan ziyade bu dönemlerde gerçekleştirilen ve halen de gizlenmeye çalışılan Müslüman soykırımlarıdır. Öncelikle şunu belirtelim ki tarihin yani geçmişe ait bilgilerin tarih kitaplarından alınması ve buna inanılması uygun değildir. Çünkü bu kitapları yazanlar genelde zamanının siyasî koşullarına boyun bükerler ve kendilerine hükmeden efendilerinin lehine ya da muhaliflerin aleyhine yönelik yalanlarla dolu tarih kitapları yazarlar. Bu hep böyle olmuştur. Bunun için bizler, bu katliamlara imza atan Laik rejimin gerçek yüzünü ortaya çıkarabilmek için tarih kitaplarında anlatılan veya ne idüğü belirsiz azgın İslam düşmanlarının aktardığı bilgilerle tarihe yaklaşmayacağız. İslam’a gönül veren adaletli bir yönetici olmadığı için soykırıma delalet eden belgeleri ve eserleri ortaya çıkarmak imkânsız denecek kadar zor olduğu için tek sağlam yol olan rivayetlerle nesillerden nesillere aktarılan bilgileri tercih edeceğiz.
Dilerseniz biz, 1915 olaylarının mimarı olan Laik zihniyetin yapmış oldukları diğer katliamlara bir göz atalım:
Bu katliamların en korkunçlarını işleyenler kuşkusuz adına “Jön Türkler” ve “İttihat ve Terakki” denilen yapılanmalardır. 1900’lü yıllarda Osmanlı Hilafet Devleti’nde İngilizlerin yardımıyla iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki Cemiyeti, Hilafet’in aleyhine olacak ve O’nu yıkıma götürecek çalışmalara başlamıştı. Nitekim asrımızda İslâm’ın değil Batı’nın fikir ve hadaratı iş görüyor diyor, “Türkçülüğün” en mühim mesele olduğunu ve her şeyden önce ona göre hareket edilmesi gerektiğini söylüyordu. Bu Cemiyet, “vatancılıkla” övünüyor ve ona ehemmiyet veriyor; “Türkiye’nin ve Türklerin diğer İslâm memleketlerinden ve milletlerinden üstün olduğunu” söylüyorlardı. Parti, idareyi eline alıp Devlet’e hâkim olunca; Devlet’in bünyesine kavmiyetçilik (milliyetçilik) fikri ile yıkıcı baltalar indirmeye başlamış, Türkleştirme politikalarını cinayetlere, katliamlara vardırıncaya kadar devam ettirmişlerdi. 1915 yılı hadiseleri, Sarıkamış olayları bir kaç yıl sonra yapılacak katliamların habercisiydi aslında.
Evet, gün geçtikçe Hilafet otoritesi zayıflıyor, O’nu yıkmak için fırsat kollayan Laik zihniyet güçleniyordu. Zaman, onların lehine işliyordu. İktidardaydılar, güçlüydüler, istediklerini yapmakta özgürdüler. Dilediklerine iftira atıp karalayabiliyorlar, istediklerini hain işbirlikçi ilan edebiliyorlar, arzuladıklarını ise darağacında sallandırabiliyorlardı. Otoritenin zalim yöneticilerce gasp edildiğini gören birçok Müslüman, Hilafet’in yıkılmaması için Laik zevata karşı çıkmış fakat bu zalimlerin ellerinde can vermiştir. Nitekim bu Müslümanlar, davranışlarını İslam akidesi üzerine İslam hükümleri üzerine bina eden mümtaz şahsiyetlerdi. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e gönül veren, yolundan giden, Sünneti’ne sımsıkı sarılan, سَيِّدُ الشُّهَدَاءِ حَمْزَةُ بْنُ عَبْدِ المُطَّلِبِ وَ رَجُلٌ قَامَ إِلَى إِمَامٍ جَائِرٍ فَأَمَرَهُ وَ نَهَاهُ فَقَتَلَهُ “Şehitlerin efendisi Hamza b. Ebu Talib ve zalim sultana karşı çıkıp ona marufu emredip kötülükten sakındırarak öldürülendir.” emri gereğince hareket eden insanlardı.
1919 ile 1921 sonlarına kadar Müslümanlar İslam dışı olan bu görüşe karşı 23 ayaklanma gerçekleştirmiştir. Bu ayaklanmaların sadece 4’ü Kürtler tarafından çıkarılırken, diğerleri Türkler ve Çerkezler tarafından çıkarılmıştır. Laik Cumhuriyet rejimine karşı çıkan Şeyh Eşref, 1919 yılında top atışları ile evinde vurulup şehit edilirken,1920 yılında ise Düzce’de birçok Müslüman Şeriat’ın korunması için Laiklerle girmiş oldukları mücadelede idam edilmiştir. Çerkez Ethem gibi İslam düşmanı çeteciler eliyle 53 Müslüman asılmıştır. Yine İslam halifesine isyan eden -ki hadiste “Kim bir imama biat edip elini sıkar ve kalbinin meyvesini verirse (rıza gösterirse) gücünün yettiği kadar itaat etsin. Eğer (iktidarı ele geçirmek için) onunla çekişecek bir kişi ortaya çıkarsa bu kişinin boynunu vurun.” buyurulur- bu hadis gereğince Ankara Hükümeti’nin yani M. Kemal’in Halife’ye isyanını halka duyuran Yozgat mücahitlerinden 12 kişi, Çerkez Ethem müfrezesi tarafından ele geçirilmiş ve kurulan askerî mahkemece asılmıştır. Zile’de de aynı yıl çıkan çatışmalarda 150 Müslüman can verirken esir düşen Müslümanlardan 22’si idam edilerek şehit edilmiştir. Bu katliamları gerçekleştirenler, insanlardır fakat Laik insanlardır. Allah’a hesap vereceği şuurunu bilmeyen, tanımayan, inanmayan insanlardır. Kendi yaşamını, kendi zevkini düşünen egoist kişilerdir. Bu insanlar, merhametsizliklerine vicdansızlıklarına yine aynı yıl Konya’da 24 kişiyi asarak devam etmişlerdir. Allah’ın hükmünü tanımayanlara Allah’ın hükmünü tanıyanlar tarafından en güzel cevap şehadet olurken, kâfirlerin zalimlerin sözü kan ve anarşi olmuştur her zaman.
وَلاَ تَحْسَبَنَّ اللّهَ غَافِلاً عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَ إِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ فِيهِ الأَبْصَارُ
“Allah’ı, zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma sadece onları korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim 42)
İslam’ı tanımayan, tanısa da ılımlısını tanıyan Laik anlayıştaki zevat, yalnızca kendisi ile mücadele eden muvahhit Müslümanları katletmekle kalmamış bilakis keyif için halkını hunharca öldürmüştür. Nitekim 1921 yılında Koçgiri’de yüzlerce insan suçsuz yere öldürülmüştür. Koçgiri’de aslında isyan ya da ayaklanma olmamıştır. Fakat bir kısım ayak takımı Kürtler, Ümraniye’deki askerî müfrezeye saldırarak, bazı subaylarla Ümraniye’de bulunan Zara İlçesi Kaymakamı’nı tutuklamışlardır. Kısa bir süre sonra da ileri gelenlerden oluşan ‘Öğüt Kurulu’nun devreye girmesiyle tutuklananlar geri bırakılarak olay sona erdirilmişti. Ancak bölgeye gelen Sakallı Nurettin Paşa “Öyle ama bu kadar asker toplandı. Ben buraya kadar geldim, bir şey yapılmazsa olmaz.” diyerek yüzden fazla köyü yakıp yıkmış ve yüzlerce insanı ise katletmiştir. Meclis’te yapılan tartışmalarda yani bu işin sonrasında Sakallı Nurettin Paşa, M. Kemal tarafından korunarak ceza alması engellenmiştir.
Allah’ın indirdiği hükümleri beğenmeyip Laikliği benimseyen ve bu rejimi Müslümanlara dayatan başta M. Kemal olmak üzere bu kadroya itiraz eden, karşı çıkan herkes bu kişilerin eski silah arkadaşları olsalar bile hain ve işbirlikçi damgası yiyorlardı. Dolayısıyla ölümü hak etmiş oluyorlardı. Bundan dolayı birçok muhalif ceza evlerinde ağır işkencelerden geçiriliyor, darağaçlarında yaşlarına, konumlarına bakılmaksın asılıyorlardı. Amaç tabi ki muhalefeti yok etmekti. Vurarak, yakarak, yıkarak bunu başarmaya çalıştılar. Ezerek öldürerek başarmaya çalıştılar. Fakat bir türlü başaramadılar. Ülkedeki demir yumruğa rağmen Laiklik dinine muhalefet edenler, susmamış ve susmayacaktır da. Çünkü Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, الساكت عن الحق شيطان أخرس “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” buyuruyor. Dolayısıyla batıl düzenin son bulması ancak hak mücadelenin dillendirilmesiyle mümkün olacağı için biz Müslümanlar bu yolda muhalif olmayı İslam Devleti kurulana dek sürdüreceğiz.
Başka muhalifler de vardır elbette ama onların sorunu genelde rejimle olmayıp kişilerledir. Bu kişiler bugün mevcut olduğu gibi o gün de mevcuttu ve onlar da cezalarını dünyada iken buldular. Nitekim birçok Müslümanın katledilmesinde M. Kemal’e canı pahasına yardım etmiş olan Çerkez Ethem, çeteci kuvvetlerin dağıtılacağını duyunca 27 Aralık 1920’de Ankara Hükümeti’ne karşı ayaklanmış ve aralarında büyük çatışmalar meydana gelmiştir.
Diğer taraftan bu dönemde işlenen birçok faili meçhul cinayetler de konumuza ışık tutmaktadır. Hatırlarsanız; Mustafa Suphi ve 14 arkadaşı, Trabzon’da kayıkçı esnafının başı olan eski ittihatçı Yahya Kâhya tarafından 29 Ocak 1921 yılında bıçaklandıktan sonra denize atılıp öldürülmüştü. Yahya Kâhya İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmış ancak ne söylediyse tutuklanmayarak elini kolunu sallayarak Mahkeme’den çıkmıştı. Yalnız bu olaydan 1,5 sene sonra Yahya Kâhya’nın da faili meçhul bir cinayete kurban gitmesi o dönemdeki tetikçilerin de asıl faillerin ortaya çıkarılmasının önlenmesi için nasıl da öldürüldüğünü bize gösteriyor. Halk arasındaki yaygın kanaate göre tetikçilerin öldürülmesinin arkasında M. Kemal ve ekibi vardı.
Hakikaten son bir asrımız öylesine karanlık ki! Hilafet yıkıldı yıkılalı bu Ümmet hiç gülemedi. Hilafet yıkıldı yıkılalı bu Ümmet hiç sevinemedi. Nasıl gülsün, nasıl eğlensin neye sevinsin… Kardeşlerinin ölümüne mi, başlarındaki zalimlerin zulmüne mi, çevresini kuşatan fısk-fücur rüzgârlarına mı?
Hilafet’in yıkılmasından önce icraatlarına başlayan Laik zevat, Cumhuriyet’in kurulmasıyla canavarlığını daha da artırdı. Zira Şeyh Said gibi bir âlimi 46 mücahit arkadaşı ile birlikte astı. “Rabbimiz Allah’tır” diyen bu güzide topluluğun ocaklarına ateş düşürdü. Kadınlarını dul, çocuklarını yetim bıraktırdı. Peki, suçları ne idi? Buyurun suçlarının ne olduğunu Şeyh Said’in İstiklal Mahkemesi’nde verdiği ifadelerle anlayalım:
“Yüce Şeriat’ın hükümlerini uygulamayan bir hükümete karşı ayaklanmak vaciptir. Bu bizim fıkıh kitaplarımızda yazar. Biz de bunun için kıyam ettik. Hilafet kaldırılmıştır. Zamanın imamı kalmamıştır. Hâlbuki zamanın imamına beyat etmeden ona bağlanıp onu tasdik etmeden ölen Müslüman peygamber efendimizin şefaatinden mahrum kalır.” Şeyh Said’in suçu Allah’ı ve Rasulü’nü sevmesiydi. Biliyordu, Allah ve Rasulü’nü sevmenin Şeriat’ı korumaktan geçtiğini, Şeriat’a tâbi olmaktan geçtiğini. Şeriat’a tâbi olmaksızın “Seviyorum” ifadesi, inandırıcı olmayacaktı. Çünkü Allah, إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ “Eğer Allah’ı seviyorsanız Bana (Rasul’e) uyun ki Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmran 31) buyuruyordu. Evet, Şeyh Said ve 46 arkadaşı idam cezasına çarptırılmıştır İstiklal Mahkemelerince… Onlar canlarını Cennet karşılığında Allah’a satmışlardır ne mutlu onlara!..
إِنَّ اللّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ
“Allah müminlerden canlarını ve mallarını cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır. Onlar Allah yolunda katleder ve katledilirler (savaşırlar).” (et-Tevbe 111)
İdam esnasını Lord Kinross şöyle anlatmaktadır:
“Diyarbakır’ın büyük camii önünde asıldılar. Çoğu cesaretli bir şekilde öldü. Şeyh Said sonuna kadar istifini bozmadı. Sehpaya çıkarken mahkeme başkanına gülümseyerek “Senden hoşlandım” dedi. “Ama Kıyamet Gününde hesaplaşacağız” askeri komutana takılarak “Paşa” dedi, “gel düşmanınla vedalaş” gömlek üzerine geçirilirken kımıldamadan durdu ve başka bir şey söylemeden asıldı.” Allah şehadetini kabul etsin.
Ya İskilipli Atıf Hoca… Yazdığı bir kitaptan dolayı evinden apar topar alınıp idam cezası verilen Atıf Hoca... Hayatını İslam’a adamış olan, Batı’yı taklit edenlere batılın peşinden gidenlere, “Gittiğiniz yolun sonu uçurum. Yol, bu yol değil. İslam’a dönün” çağrısı yapan Atıf Hoca... O da bu sistemin kurbanlarından olmuştu. Laiklik, Demokrasi ve babaları vahşi Kapitalizm, varlıklarını sürdürebilmek için ortalığı işte böyle fitneye, fesada boğmuşlardı. Yıllardır, insanların kanını döküp içen bu sistemler, halka bunları reva görürken Allah’ın kanunlarından müteşekkil İslam nizamı ise insanlık için hükmünü şu şekilde indiriyordu:
أَنَّهُ مَن قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ أَوْ فَسَادٍ فِي الأَرْضِ فَكَأَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعًا وَمَنْ أَحْيَاهَا فَكَأَنَّمَا أَحْيَا النَّاسَ جَمِيعًا
“Muhakkak, kim bir nefse (cana) veya yer(yüzün)de bir fesat çıkarmaya karşılık olmaksızın bir nefsi katlederse bütün insanlığı katletmiş gibi olur. Her kim de bir canı (hayatını kurtarmak suretiyle) yaşatırsa bütün insanlığı yaşatmış gibi olur.” (el-Maide 32) Bir insanın öldürülmesi hakkında hükmünü bu şekilde açıklayan İslam nizamı, Müslüman bir kişinin öldürülmesi hakkında ise şunu söylemiştir:
وَمَن يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُّتَعَمِّدًا فَجَزَآؤُهُ جَهَنَّمُ خَالِدًا فِيهَا وَغَضِبَ اللّهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَأَعَدَّ لَهُ عَذَابًا عَظِيمًا
“Kim bir mümini kasten öldürürse onun cezası içinde ebedi kalmak üzere cehennemdir. Allah ona lanet etmiş gazaplanmış ve büyük bir azap hazırlamıştır.” (en-Nisa 93)
Allah’ın laneti, Müslüman kardeşlerimizi katledenlerin üzerine olsun.
Daha birçok şey sayabiliriz bu sistemin çirkinliğine dair: Ağrı ayaklanmalarında yaklaşık 15.000 Müslüman katledilmiştir, Türkleştirilmek istenen Kürtlerin Dersim’de yaşadıkları malumunuz... Yine yakın tarihteki 12 Eylül olayları, vb.
Şimdi soruyorum: Biz Müslümanlar, bize bu kadar acı çektiren Laik zihniyetten, Demokrat düzenden memnun olabilir miyiz? Vahyi inkâr eden bu beşerî sistemlere gönül verebilir miyiz? Hiç bir şey olmamışçasına Demokrasi havariliğine soyunabilir miyiz? Bu sistem memleketimizde hâkim olduğu için bir avuç elit tabakadaki sermayedarlar çoğunluğa sahip mustazafları boyundurukları altında ezmektedir. Bu sistem, para için asırlardır kendi cinsinden olan insanları öldürmüş, fıtrata ekilen şeref gibi duyguları söndürmüş, hayâ, ahlak gibi tüm faziletleri insanın kalbinden söküp almıştır. İnsana hayat yolunu şaşırtmış, Cennetin yolunu unutturmuş, Cehennemî alevlere doğru sürüklemiştir. Şimdi bizler, bize ölüm sunan bu sisteme karşı sessiz kalabilir miyiz? Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِلِسَانِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ وَذَلِكَ أَضْعَفُ الإيمَانِ “Sizden kim bir münker görürse bunu eli ile değiştirsin, gücü yetmiyorsa dili ile değiştirsin, buna da gücü yetmezse kalbi ile buğzetsin” buyurduğu halde gördüğümüz şahit olduğumuz bu münkeri değiştirmeksizin hayat yaşayabilir miyiz?
Tabiî ki yaşayamayız. Allah’a isyan içinde yaşamaktansa, Allah’a itaat ederek ölmeyi tercih ederiz. Şeyh Said’in, İskilipli Atıf Hoca’nın, Şeyh Eşref’in uğruna can verdiği gibi biz de şer’î hükümlerin hayata hâkim olacağı bir Hilafet nizamı uğrunda bu yola baş koymayı tercih ederiz. En sevgili uğrunda, Allah uğrunda daha az sevdiğimiz şeyleri feda ettiğimiz İslam nizamı için şehit olmayı tercih ederiz. Rabbimiz bize de ölürken şehadet şerbetini içirmeyi nasip etsin. Âmin.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış