TEFSİR Âl-i İmrân Sûresi 75-78. Ayetler

Esad Mansur

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَمِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مَنْ إِن تَأْمَنْهُ بِقِنطَارٍ يُؤَدِّهِ إِلَيْكَ وَمِنْهُم مَّنْ إِن تَأْمَنْهُ بِدِينَارٍ لاَّ يُؤَدِّهِ إِلَيْكَ إِلاَّ مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَآئِمًا ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُواْ لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الأُمِّيِّينَ سَبِيلٌ وَيَقُولُونَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

“Ehli Kitap’tan öyle kimseler var ki; onlara bir kantar (altını) emanet olarak verirsen sana öderler. Onlardan öyle kimseler de var ki; onlara bir dinar dahi emanet olarak verirsen devamlı olarak başına dikilmeden onu sana ödemezler. “Ümmilere karşı bize bir mesuliyet yoktur” dediklerinden dolayı böyle davranıyorlar ve Allah’a karşı bile bile yalan söylüyorlar.” (Âl-i İmran 75)

بَلَى مَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ وَاتَّقَى فَإِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَّقِينَ

“Evet, kendi sözünü yerine getiren ve takva sahibi olan, o doğru olan kimsedir. Şüphesiz ki Allah yalnız takva sahibi olanları sever.” (Âl-i İmran 76)

Bu ayetlerde Allahu Teâlâ Yahudilerin durumunu anlatıyor. Ayette; “Ehli Kitap’tan öyle kimseler var ki:” buyurarak bunların Yahudiler olduğunu bildiriyor, onlara karşı uyarıyor. Zira bir kısmı emanete ihanet eder. Bir dinar dahi borç veya emanet olarak versen onu, kolay kolay iade etmezler. Ancak sürekli olarak istemeye çalışırsan o zaman öder. Çünkü aldığını geri vermek istemez. Bunun nedeni; “Ümmilere karşı bize bir mesuliyet yoktur” demelerindendir. Ümmilerden kasıt Araplardır. O günlerde Arapların çoğunun okuma-yazması yoktu. Daha çok hıfzetmeye, hafızaya dayanıyorlardı. Hafızaları pek kuvvetli idi. Onun için Kur’an nazil olunca hemen onu ezberlediler. Keza hadis-i şerifleri de aynen ezberliyorlardı. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bir söz söylediğinde hemen onu ezberliyorlardı. Sanki Allah’ın iradesi o zamanda Arapların öyle olmasına hüküm verdi ki; Rasulünü gönderince ve O’na Kitabını indirince Araplar Kur’an’ı ve hadisi ezberlemeye hazır olsunlar… Zira bir insan hep hafızasına dayanıp her şeyi orada tutmaya ve hesap yapmaya çalışırsa hafızası kuvvetli olur. Fakat hep kâğıda, kaleme veya hesap makinasına dayanırsa, bu durumda hafızası zayıf olur, fazla bir şey tutamaz. Buna rağmen Allah, Bakara Sûresi 282. ayetinde borçlanma ve sözleşmelerin yazılmasını talep etti. Çünkü anlaşma yazıldığında vesikalı olur ve ihtilafları kaldırır. Zira herkes hafızasında tutsa dahi borçlu olan inkâr edebilir. O zaman alacaklı bunu ispat etmek için bir delil, belge, vesika ve şahitleri sunmalıdır. Sadece hafızaya dayanırsa hakkını ispatlayamaz. 

Kur’an, bir kitap şeklinde yazılmak istenilince, beş büyük hafız ve Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in evinde tahta, kâğıt vs. levhalarda yazılıp toplanan Kur’an ayetleri getirildi. Hafızlar mushafta ayetleri yazmaya başladılar. Bu şekilde dikkatlice ve tam bir titizlikle ayetler bir kitapta yazıldı. Bu nüshadan yedi adet çoğaltıldı. 

Hadisleri toplama hususunda da çok titizlik ve dikkat gösterildi. Hadisleri toplayan âlimler, onları sadece güvenilir kimselerden alıyorlardı. Bir hadis hakkında veya hadisi rivayet eden hakkında herhangi bir şüphe bulunursa o hadisi kayıtlarına almıyorlardı. Rivayet eden için şu ağır şartları koydular:

  1. Udul olması; fasık veya günah işleyen kimse olmayacak, doğru, dürüst, istikametli, akil-baliğ olmuş bir Müslüman olmalıdır.

  2. Sözleri zapteden bir kimse olması; gaflete düşmeyen, uyanık bir kimse olmalıdır. Sözleri başından sonuna kadar tam titizlikle ezberlemiş olmadır. 

  3. İnsanlar arasında takvası ile ünlü olması; insanlar onu övüp tezkiye etmelidirler. Onunla ilgili bir kötülük görmemiş olmalıdırlar. Yine de güvenilir âlimler veya kişiler tarafından tezkiye edilip övülürse zapt eden ve udul sayılır. 

  4. Güvenilir kişilerin rivayetlerine ters rivayet etmemesi.

  5. Udul olmasını bozan sebepler şunlardır: 

  1. Yalan söylemesi,

  2. Töhmet altında bulunması,

  3. Fasıklığının gözükmesi,

  4. Pek tanınmayan bir kimse olması,

  5. Bidatçılardan olması. 

  1. Zabt etme sıfatını bozan şeyler şunlardır:

  1. Fahiş şekilde ve büyük hatalar yapması veya söylemesi,

  2. Fahiş şekilde gaflete düşmesi, gafletinin büyük olması,

  3. Evham uydurması,

  4. Güvenilir rivayet edenlerin rivayetlerine ters bir rivayet aktarması,

  5. Çok unutkan veya hafızasının pek zayıf olması ve aklında bir şey tutamamasıdır.

  1. Meçhul kimse olmamalıdır. Tanınmayan olursa veya iç ve dış durumu bilmiyorsa meçhul sayılır ve rivayeti kabul edilmez. 

İşte Arapların hafızları pek kuvvetli idi. Onların arasında okuma-yazma bilenler vardı, fakat bunlar çok azdı. Çoğunluk okuma-yazma bilmediği için “ümmî” olarak adlandırılmışlardır. Yahudilerin bir kısmı bu durumu istismar edip Araplardan borç veya emanet alınca geri vermiyorlardı. Vermedikleri gibi; “bunlar bizim milletimizden/Yahudilerden değillerdir. Onlara karşı Allah bizi sorumlu tutmaz. Arapların mal ve paralarını haksız yere yemeyi Allah bize helal kıldı” dediler. Böylece Allah’ın söylemediği bir sözü söyleyerek yalan isnadında bulundular. 

“Bir dinar dahi ödemez” ifadesinin manası; “az bir şey olsa bile onu ödemez, çok olduğu takdirde ise hiç ödemez” demektir. Miktar çok olunca ödemek onlar için normal olur. 

Fakat onlardan bir kısım kişiler de emin kişilerdir. Bu kişiler, bir kantar gibi büyük meblağlar bile kendisine emanet veya borç verilse hiç aldatmadan, ihanet etmeden onu geri öderler. 

Katade, Suddî, Said b. Cubeyr ve Abdullah b. Abbas’tan nakledilen bir görüşe göre bu ifadeden maksat şudur: “Yahudiler dediler ki: “Okur-yazarlığı olmayan ve müşrik olan Arapların mallarını almanızda bir sakınca yoktur. Zira Allah, onların mallarını bize helal kılmıştır.” Bu hususta Said b. Cubeyr diyor ki: “Bu âyet-i kerime inince Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: “Allah düşmanları yalan söylediler. Cahiliye döneminde olan her şey ayaklarımın altındadır. Ancak verilen emanetler müstesnadır. Zira emanet, sahibine verilmelidir. Sahibi ister takva sahibi olsun ister facir.” Ve arkasından Allah’ın şu ayetini okudu:

 بَلَى مَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ وَاتَّقَىَ

“Evet, kendi sözünü yerine getiren ve takva sahibi olan, o doğru olan kimsedir…” (Âl-i İmran 76) 

Bunun manası; emaneti sahibine iade etmek, borcu da sahibine ödemek takvadandır. Bunlar, Allah tarafından sevilen kimselerdir. Hak sahibi kâfir dahi olsa hakkını vermek gerekir. Hak sahibin kâfir, fasık olması fark etmez, haklı ise veya alacağı varsa vermek gerekir. 

Bu asırda bazı Müslümanlar ya cahillikten dolayı veya takvasızlıktan dolayı; “kafirlerin malını veya parasını çalabiliriz, onları aldatabiliriz veya faiz yiyebiliriz” gibi sözler sarf ediyorlar. Bunlar cahillerden veya takvasız olanlardan fetva alıp böyle hareket ederek diğer insanların mallarını, paralarını haksızca yiyorlar. Bunların yaptıkları haramdır. Aynen o hain Yahudilerin yaptıkları gibi yapıyorlar. Allahu Teâlâ bu Yahudilerin misalini göstermekle bizleri bu duruma düşmemek için uyarmaktadır. Bu nedenle Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem o ayetleri okurken; “Allah düşmanları yalan söylediler. Cahiliye döneminde olan her şey ayaklarımın altındadır. Ancak verilen emanetler müstesnadır. Zira emanet, sahibine verilmelidir. Sahibi ister takva sahibi olsun ister facir.” buyurmuştur. 

إِنَّ الَّذِينَ يَشْتَرُونَ بِعَهْدِ اللّهِ وَأَيْمَانِهِمْ ثَمَنًا قَلِيلاً أُوْلَئِكَ لاَ خَلاَقَ لَهُمْ فِي الآخِرَةِ وَلاَ يُكَلِّمُهُمُ اللّهُ وَلاَ يَنظُرُ إِلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلاَ يُزَكِّيهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ 

“Allah’a verdikleri ahdi ve ettikleri yeminleri az bir fiyatla satan kimselere gelince bunların ahirette nasipleri yoktur. Ayrıca Allah Kıyamet Günü’nde onlarla konuşmaz, onlara bakmaz ve onları temize çıkartmaz. Daha doğrusu onlar için elim bir azap vardır.” (Âl-i İmran 77)

Bu ayette Allahu Teâlâ şu iki önemli şeyden nehyetmiştir: Allah’ın dinini bozmak ve yalan yere yemin etmek. Nitekim bu iki hususla insanların hakları yenir ve kaybolur. Bu nedenle böyle kimselerin cezası ağır olur, ahirette nasipleri yoktur, Cennete kolay kolay giremezler, daha doğrusu onlar için elim bir azap vardır. Ayrıca Allah onlarla konuşmaz, onlara bakmaz ve onları tezkiye etmez. Bu ifadelerden anlaşılan husus; bu kişiler Müslümanlardandır fakat iki ağır suç işlemişlerdir. Kâfirlerden olsaydı Allah onlara böyle hitap etmezdi. Çünkü kâfirler hemen cehenneme girerler ve orada ebediyen kalırlar. Onlarla Allah’ın konuşması, onlara bakması veyahut onlara tezkiye etmesi söz konusu değildir. Bu hususta ancak Müslümanlara hitap edilir. Kâfirler zaten Allah’a olan ahitlerini bozdular. Ayrıca Allah’ı şahit tutup insanlara bir söz verirlerse azapları artar. Yalan yemin ederlerse günahları da artar. 

Buna göre Müslümanlar dikkatli olmalıdırlar. Biz Müslümanız, Allah bizi affeder diyerek başkalarının hakkını yememelidirler. Yalan yere yemin etmekten ve Allah’a verdikleri ahdi bozmaktan uzak dursunlar. Yoksa cezası pek ağır olup acı bir azaba uğrarlar. Ayrıca Allah’ın kendileri ile konuşması, onlara bakması ve tezkiyesinden mahrum kalırlar. Nitekim ahdi bozanlar dünyevi bir kazanç için yalan söylerler, yeminlerini bozarlar veya verdikleri sözü yerine getirmezler. 

Allah’ın ahdi deyince; Müslüman başka bir kimseye söz verirse Allah’ı şahit tutar, yemin ettiği takdirde Allah’a yemin eder. Böylece söz vermiş olur. 

Başka bir şeye yemin etmek haramdır. Hatta Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurarak bu şekilde davranmayı küfür saydı:

“Kim Allah’tan başkası adına yemin ederse kâfir olur.” Ve yine şöyle buyurdu:

“Kim yemin etmek isterse Allah adına yemin etsin.” 

Kim Allah’a yemin eder, Allah’a ahit ve söz verirse yerine getirmelidir. İki Müslüman bir arsa üzerinde ihtilafa düştüler. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e muhakeme olmak için geldiler. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem iddia eden Müslümandan beyyine istedi. Ama bu kişinin beyyinesi/delili yoktu. Ne şahidi ne de belgesi vardı. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem diğer davalı olan kimseden yemin etmesini istedi. İddia eden kimse şöyle dedi: “O zaman benim malım gidecektir.” Bu kimse karşıdaki şahsın yalan yere yemin söyleyeceğinden çekindiği için böyle dedi. Fakat Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem yukarıdaki ayeti (إِنَّ الَّذِينَ يَشْتَرُونَ) okuyunca davalı kişi Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e şöyle dedi: “Eğer bu arsayı ona bırakırsam ona mukabil ne alırım?” Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, “Cennet” dedi. Davalı kimse şöyle dedi: “Onu tamamen bırakıyorum şahit ol.” Nitekim Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem onlara şöyle söyledi: 

“Müslüman bir kimsenin malını elinden almak için yalan yere yemin eden kimse, Cenâb-ı Hakk’ın gazabına uğramış olarak O’nun karşısına çıkar.” 

وَإِنَّ مِنْهُمْ لَفَرِيقًا يَلْوُونَ أَلْسِنَتَهُم بِالْكِتَابِ لِتَحْسَبُوهُ مِنَ الْكِتَابِ وَمَا هُوَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَقُولُونَ هُوَ مِنْ عِندِ اللّهِ وَمَا هُوَ مِنْ عِندِ اللّهِ وَيَقُولُونَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

“Onlardan (Ehl-i Kitap’tan) öyle bir grup da var ki Kitap’ta olmayan bir şeyi siz sanki Kitap’tan zannedesiniz diye dillerini eğip bükerler. Oysa böyle bir şey kitapta yoktur. Hem de “bu Allah’tandır” derler. Nitekim dillerini eğip büktükleri şey Allah’tan değildir. Onlar bile bile yalan söylerler.” (Âl-i İmran 78) 

Allahu Teâlâ onlardan sakınmak için bunun gibi Ehl-i Kitap hakkında birçok hakikat gösterdi. Yoksa cahil Müslümanlar ortaya çıkıp “bunlarda bizim gibi Müslüman” diyerek hem kendini hem de diğer Müslümanları aldatacaktır. Allahu Teâlâ onların kâfir olduklarını gösterdi. Ayrıca onlar kitaplarını değiştirdiler, tahrif ettiler ve birçok hakikati gizlediler. Bu nedenle bu ayette Allahu Teâlâ, Ehl-i Kitap’tan bir gurup kimsenin bizleri aldatmaya çalıştıklarını beyan ediyor. Biz onların kitaplarını bilmediğimiz için bir takım şeyler uydurup “bunlar kutsal kitaptandır” diyerek Müslümanları kandırmaya çalışıyorlar. Amaçları Müslümanları inandıkları, doğru olan İslam dininde şüpheye düşürmek, kendilerine karşı Müslümanların hak daveti yüklenmelerinden vazgeçirmek, bazı şeyleri uydurarak kendilerinin hak üzerinde olduklarını göstermektir. 

Allahu Teâlâ; “Dillerini eğer bükerler” ifadesini kullanırken onları kötülüyor ve aynı anda da teşhir ediyor. Çünkü bir kimse çirkin bir şey söylediğinde yalnız söylediğini çürütmekle kalmayıp ona saldırıyor ve onunla alay ediyor demektir. Ağzını açıp kapatması, geveleyip durması veya ağzında evirip çevirmesi de böyledir. Burada horlama vardır. Ayette; يَلْوُونَ أَلْسِنَتَهُم “Dillerini eğip bükerler” veya ağızlarında geveliyorlar, evirip çeviriyorlar manasındadır. Burada hem onları teşhir ediyor (çünkü onlar yalan şeyler uyduruyorlar) hem de onları kötüleyerek saldırıyor. Zira yalan söz uyduran kimselere saygı gösterilmez. Ancak derin ve ciddi sözler (bu sözler veya fikirler yanlış olsa da) söyleyene saygı gösterilir. Çünkü bu şahıs doğru şey söylediğini veya doğru fikir sahibi olduğunu zannetmektedir. Ama Ehl-i Kitap’tan olan bu grupsa bile bile Allah’a yalan söyleyerek, sözlerini ağızlarında evirip çevirerek bu işi yapıyorlar. Bu işi Allah’ın kendilerine indirdiği kitaptan zannedilsin diye Müslümanları aldatmak için yapmaktadırlar. Oysa Allahu Teâlâ hakikatleri Kur’an’da beyan etti. Bundan dolayı onlardan olmak veya dinlemek gerekmez. Hatta bakmak dahi gerekmez. Bu nedenle Ömer Radiyallahu Anh bir sefer Tevrat’tan bir parçaya bakarken Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem onu görünce şöyle dedi: 

“Bunu/Kur’an’ı bembeyaz olarak getirmedim mi? Kardeşim Musa Aleyhi’s-Selam bana yetişseydi ancak bana tabi olurdu.”

Bu ayet Tevrat ve İncil’in değiştirildiğini ispatlayarak Yahudi ve Hıristiyanlardan bir şey almamaya davet etmektedir ve de yasaklamaktadır. Onlar şüpheli ve yalan söylerler. Onlara asla güvenilmez. Fikirlerimizi ve bilgilerimizi sadece Kur’an ve Kur’an’ı Allah’ın vahyi ile açıklayan Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den almalıyız. Bu asırda maalesef bir kısım Müslümanlar Kur’an’a bakmayarak Yahudilerden ve Hıristiyanlardan bir şeyler almaya çalışıyorlar. Bazıları dinler arası diyalog kurup onları Müslümanlar gibi sayıyorlar. Bazıları onlardan kanun ve anayasa alıyorlar. Bazıları onların siyasetlerine ve fikirlerine güvenerek tuzağa düşüyorlar. 

Kur’an’da bu ve buna benzer birçok ayet geçti. Eğer Müslümanlar okuyup anlasalardı kâfirlerin tuzaklarına düşülmez, bugünkü kötü duruma da gelinmezdi. 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz