“İnsan Hakları” Ne İşe Yarar?

Haluk Özdoğan

Günümüzün yaldızlı sözlerinden olan, “insan hakları” ve “hukuka bağlılık” mefhumları; İslam ve Müslümanların kalkınmanın zirvesinde oldukları, buna karşılık Avrupa’nın Ortaçağ karanlığında kıvrandığı, katı sınırlarla sınıflara bölünmüş bir toplumsal yapı ve bu yapıya yükselen tepkilerin sonucu olarak doğmuştur.

Hiçbir aklî temele dayanmayan; (baba-oğul-kutsal ruh) teslis/üçleme inancına dayalı Kilisenin dar kalıpları -bilhassa Fransız devrimine giden süreçte-, en üstün sınıf kabul edilen din adamı sınıfının, hayatın her alanında doğru ve yanlışı belirleyen, aklı ve düşünmeyi aşağılayan egemen anlayışına karşı Avrupa halklarını tepkiye sürüklemiştir. 11. Yüzyılın sonundan itibaren başlayan Haçlı saldırıları ve Endülüs Emevileri aracılığı ile Avrupa, İslam’ın parlak hadaratı ve bu hadarattan doğan yüksek medeniyetle tanışmış, İslam âlimlerinin eserleri, Avrupa dillerine çevrilerek okutulmuştur. Bu etken de, Avrupa halklarının kalkınma arzusunu tetikleyen düşüncelerin doğmasında etkili olmuştur. “Yeniden doğuş” anlamına gelen Rönesans’la başlayan süreç; Sanayi Devrimi’ne gelindiğinde arzuladıkları yükselme dönemine kapı aralamıştır.

İlk olarak 15. ve 16. Yüzyılda İtalya’da başlayan Rönesans döneminde “insan sevgisi” ve bireyleşmeyi öne çıkaran Hümanizm anlayışı oluşmuştur. Rönesans’la birlikte skolastik olarak nitelenen Kilisenin dar görüşlülüğünün yıkılıp yerine bilimsel düşünce metodunun, pozitivizmin geçmesi yönünde önemli bir adım atılmıştır. Bu durum, Hristiyan inancının, din adamı sınıfının ve Kilisenin halklar üzerindeki otoritesini sarsmış, Avrupa’da birey hakları öne çıkmış ve “İnsan Hakları” olgusunun temelleri oluşmaya başlamıştır. Bilimsel düşünce, aynı zamanda “Sanayi Devrimi”nin gerçekleşmesini sağlayacak koşulları da oluşturan teknik alandaki gelişmeleri hızlandırmıştır.

Rönesans sonrası gerçekleşen Reform Hareketleri, Ortaçağ Avrupa toplumlarının Kilise egemenliğini ve feodal ekonomik yapıyı sarsmış, bu yapı yerini, bireyi merkeze koyan, dini hayattan ve devletten ayıran (Laisizm) yeni bir yapılanmaya bırakmıştır. Luther ve Calvin’in öncülüğünü yaptığı ve Kilisenin otoritesine başkaldırı niteliği taşıyan Reform hareketlerinin amacı, İncil’i anlamayı Kilisenin tekelinden çıkarıp bizzat bireye bırakmaktır. Laisizm temelli yeni yapılanma, Kapitalizmin bir ideoloji olarak doğuşunu da hazırlamıştır.

Zira Reformun, Burjuvazinin Feodaliteye karşı bir başkaldırısı olması, Feodalitenin Katolikliğe dayanması ve Katolik Kilisenin en büyük toprak mülkiyetine sahip olarak, tüm toplumsal hayatı düzenliyor olması ile birebir ilişkilidir. Kiliseye göre; “insanın cebi için iyi olan, ruhu için kötüyse, manevi iyiliği önce gelmeliydi”. “Herhangi bir işlemde payınıza düşenden fazlasını aldıysanız; bir başkasını zarara sokmuş olmalıydınız ki bu da doğru değildi.” Ayrıca insanın kendi geçimine yetecek paradan fazlasını biriktirmesi ahlaka uygun görülmüyordu. En büyük toprak mülkiyetine sahip Kilise otoritesi ve kendi içinde iki kademeli sınıf barındıran rahiplerin; “âleme verir “telkin”i kendi yutar salkımı” misali görüşleri; Burjuva (Sanayi devrimi ile Kapitalist olarak anılacak sınıf) sınıfının tepkisinin temelini oluşturmaktadır.

Sonraki süreç, “eleştirel aklı kullanarak, insanlığı dogmalardan, batıl inançtan ve doğa güçlerine tâbi olmaktan kurtarmayı vaat eden”, 17. ve 18. Yüzyıla damgasını vuran “Aydınlanma” dönemidir. Aydınlanma hareketiyle, özgürlük, akılcılık, birey, insan hakları, toplum sözleşmesi, Laiklik, Demokrasi, eşitlik, bilimsel düşünce gibi kavramlar barizleşmiştir. Temel düşünce; Kilise otoritesine karşı, akıl aracılığıyla doğru bilgilere ulaşılabileceği ve bu doğru bilgi ile toplumsal hayatın düzenlenebileceğidir.

Bu fikirlerin, Aydınlanma hareketinin fikri öncülerinden bilhassa J. J. Rousseau ve J. Locke’un fikirlerinin uygulaması anlamını taşıyan, Amerikan Devrimi (Bağımsızlığı) ile somutlaştığı kabul edilir. İlk Amerikan eyalet anayasaları, insanların doğal haklarının olduğu ve adeta “toplumsal sözleşme” yaparak, bu hakları güvence altına alıp kendi hükümetlerini oluşturabilecekleri düşüncesine yer vermiş, ayrıca keyfi tutuklama olmaması ve yasa önünde eşitlik gibi hak ve özgürlükleri kapsamıştır. Ancak, çoğu Afro-Amerikalının yurttaşlıkları reddedilmiş ve 1808 yılına kadar kölelik varlığını sürdürmeye devam etmiştir. 

Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın etkisiyle 26 Ağustos 1789’da ilan edilen Fransız Devrimi’nin 17 maddelik “İnsan Hakları Deklarasyonu” daha önce Amerika’da ortaya çıkan “insan hakları” kavramını evrensel bir konu olarak gündemleştirmiştir. Fransız Devrimi’nde İngiltere’de 1215’te ilan edilen, hükümdarın yetkilerini sınırlandıran ilk belge olan Magna Carta’nın da etkisi göz ardı edilemez. 

27 Ağustos 1789’da Fransa’da yayınlanan “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi” Fransız Devrimi sonrası yeni toplumun dayandığı, hukukî esasları ortaya koymuştur. Bu bildiri de; insanların özgür olduğu, yasalar önünde eşitlik, herkese memur olabilme hakkı, söz ve basın özgürlüğü, özel mülkiyetin dokunulmazlığı ve vergilerin toplumda dengeli bir biçimde yayılması gibi hak ve özgürlükleri içeriyordu. 

Ancak sözü edilen bu haklar yerine getirilmediği için 1791’de bir anayasa hazırlanarak Fransa’da mülk sahibi “etkin yurttaş”ların oy hakkına dayalı bir Anayasal Monarşi sistemi ile aşırı Demokrasi savuşturulmuştur. Halkın buna tepkisi gecikmemiş, 1792’de 2. Devrim olarak anılan, halk ayaklanması baş göstermiştir. Fransız Devrim sürecinin en önemli sonuçlarından biri de milliyetçilik temeline dayalı ulus-devlet düşüncesinin doğmasıdır. Bu düşünceyi açığa çıkaran ise; “Egemenlik Ulusundur” anlayışıdır. Bu aynı zamanda “halkın yöneticilerini belirleme hakkı” olarak öne çıkarılmış bir anlayıştır.

Sanayi Devrimi’ne gelince; düşünsel arka planını, Rönesans, Reform ve Aydınlanma hareketlerinin siyasî, bilimsel ve felsefî düşüncelerinin oluşturduğu, “bugün çok çalışıp yarını düşünmeyi” önemli bir değer olarak kabul eden, Kapitalizm ile uyumlu, Protestan Reformunun da katkı sunduğu bir süreçtir. Buhar gücüyle çalışan makinenin bulunuşu ile bu buluşun üretime uygulanması, küçük imalathanelerden fabrikalaşmaya geçen süreci temsil eden Sanayi Devrimi, sanayileşen ülkeleri doğal kaynak ve pazar kapma yarışına sevk ederek, Kapitalizmin metodu olan sömürgeciliği zirveye taşımıştır. İşte bu pazar kapma ve hammaddelere ulaşma yarışı; geniş coğrafyası ile iştahları kabartan Osmanlı Hilafet Devleti’nin ortadan kaldırılması sonucunu da doğuran 1. Dünya Savaşı ile bu savaştan sonra “barışı koruyacak” daha doğrusu, uluslararası sistemin  -başta İngiltere olmak üzere-, galip devletlerin güdümünde kalmasına yarayacak, devletlerarası bir örgütün kurulması düşüncesi güçlendi. 

28 Nisan 1919’da Milletler Cemiyeti kurulmuştur. ABD, bu örgütün çalışmalarında yer almasına rağmen Milletler Cemiyeti’nin dışında kalmıştır. Örgüt’ün asıl üyeleri, 1. Dünya Savaşı’nın galipleri ve bu savaş sırasında tarafsız kalmış (etkisiz) devletler olmuştur. Daha sonra Genel Kurul’un uygun bulduğu başka devletler de Örgüt’e katılmıştır. Milletler Cemiyeti’ne bağlı bir de “La Haye Uluslararası Daimi Adalet Divanı” kurulmuş ve ulusların aralarındaki anlaşmazlıkların bu Mahkeme aracılığı ile çözümlenmesi için birtakım sözleşmeler imzalanmıştır. Böylece Milletler Cemiyeti, uluslararası sorunların görüşüldüğü, çözüm beklenen ve uluslararası ilişkilerde ağırlığı olan bir yer halini almıştır. Ancak Milletler Cemiyeti, 2. Dünya Savaşı’nın çıkmasını önleyememiştir. 2. Dünya Savaşı sonrasında ise, yine “barışın korunması” adı altında ABD öncülüğünde BM (Birleşmiş Milletler), Milletler Cemiyeti’nin yerini alacaktır. 

İşte konumuz olan “insan hakları” kavramı bağlamında uluslararası bir belge kabul edilen, 10 Aralık 1948 tarihli “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi”, ABD öncülüğündeki BM Genel Kurulu’nun kabul ettiği, günümüz hukuk literatürünün en önemli unsurudur. Bu Bildirge’ye binaen 16 Aralık 1966 yılında kabul edilen ve 23 Mart 1976 tarihinde yürürlüğe giren kişisel ve siyasal haklara ilişkin Uluslararası Sözleşme ve 16 Aralık 1966 tarihinde kabul edilip 3 Ocak 1976 tarihinde yürürlüğe giren Ekonomik, Sosyal, Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi’yle çok taraflı anlaşmalar yapılmıştır.

4 Kasım 1950 tarihinde de Avrupa Konseyi üyesi ülkeler tarafından Roma’da imzalanan ve 3 Eylül 1953 tarihinde yürürlüğe giren Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa Sosyal Şartı da bölgesel nitelikli olmakla beraber “insan hakları”na ilişkin önemli bir belge olarak kabul edilir. Ayrıca çocuk hakları, kadın hakları, mülteci hakları, etnik ayrımcılığın, işkencenin önlenmesine yönelik düzenlemeler de söz konusudur. 1 Ağustos 1975 tarihinde imzalanan Helsinki Nihai Senedi’nden Kopenhag Belgesi ve Paris Şartı’na, bugün AGİT (Avrupa Güvenlik Ve İşbirliği Teşkilatı)’i oluşturan AGİK (Avrupa Güvenlik Ve İşbirliği Konferansı) sürecinin temel metinlerinde de “insan hakları”na ilişkin bölümlerinden bahsedilebilir. 

İnsan hakları ile ilgili konular; ilgi alanlarına göre başlıca iki başlık altında incelenmektedir: Vatandaşlık Hakları ve Siyasal Haklar ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar... Öte yandan insan hakları, farklı birey kategorilerine ayrılarak da ele alınmaktadır: Kadın hakları, çocuk hakları ve işçi hakları gibi… 

Etnik ve dinî azınlıklar konusuna da “insan hakları” bağlamında özel bir önem verilmektedir. Bir ülkede, etnik ya da dinî grup, kendi kimliği ile yaşamayı seçtiğinde ve bu durum, ülkedeki çoğunluk tarafından da kabul edildiğinde gündeme gelen, “azınlık hakları” olmaktadır. Buna karşılık azınlık, içerisinde bulunduğu ülkede yaşama düşüncesinden uzaklaştığı ölçüde gündeme gelen konu ise, “kendi kaderini tayin” ilkesi olmaktadır. Her karşılaşılan vakıaya, yeni bir isim altında “hak” ihdas edildikçe, haklar ile buna ilişkin ilkeler öyle çeşitlenmektedir ki zamanla bu haklar arasında çelişkiler oluşmakta, bu da yeni ihtilaf ve karışıklıklara yol açmaktadır. Örneğin; önceleri idam, toplum düzenini korumaya yönelik benimsenmiş bir ceza iken “yaşam hakkı” adıyla bu ceza, ülkemizde de uygulamadan kaldırılmıştır. Daha önce idam edilenler bu haliyle “yaşam hakkı”ndan mahrum edilerek haksızlığa uğratılmıştır. “Kendi kaderini tayin hakkı” üzerinden, sömürgeci Batılı devletler, istikrarsızlık oluşturmak üzere önce, etnik veya yerine göre dini “azınlık”ları tahrik edip, “başka ülkelerin iç işlerine karışmama ilkesi”ni -ki bu ilkeyi de onlar icat ettiler-) ihlal etmekte bir beis görmemektedirler. Bu hal, çeşitlenen ilkeler ve hakların birbirleri ile çelişmesine, ihtilafına ve yeni karışıklıklar oluşmasına birer örnektir. 

ABD, Soğuk Savaş döneminde; gözünü diktiği bölgelerden rakiplerini kovup kendi nüfuzunu yerleştirmek için, “kendi kaderini tayin hakkı” meselesini sıkça istismar ederek, Uzakdoğu, Afrika, Ortadoğu gibi bölgeleri sömüren İngiltere, Fransa, Hollanda ve Belçika gibi devletlerin sömürdükleri ülkelere bağımsızlıklar vererek, bu devletlerin bu bölgeleri terk etmelerini sağlamıştır. Bağımsızlaşan(!) ülkelerle yapılan ekonomik ve askerî antlaşmalar yoluyla ABD, nüfuzunu, bu çıkar bölgelerine yerleştirme hamlesini başlatmıştır. 

Küresel düzeyde “insan hakları” oluşturma işi, BM İnsan Hakları Komisyonu ve İnsan Hakları Komitesi tarafından yürütülmektedir. BM İnsan Hakları Komisyonu, esas olarak konuya ilişkin bazı izleme ve soruşturma yetkilerine sahiptir. Komisyon, devletlerin insan hakları ihlallerini ele alarak, dünya kamuoyunun dikkatine sunmakta ve -antlaşmalara ister taraf olsun, ister olmasın- tüm ülkelerle ilgilenebilmektedir. İnsan Hakları Komitesi ise, “Sivil Ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi”ne taraf ülkelerin, bu antlaşmalara uyup uymadıklarını denetlemektedir.

Uluslararası düzeyde “insan hakları” konusunda faaliyet gösteren Uluslararası Af Örgütü, İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) gibi sivil toplum kuruluşları da; insan hakları ihlallerini dünya gündemine getirmede etkin olmalarına karşın, objektiflikleri şüphelidir. Zira 2005 yılında Özbekistan’da katledilen 20.000 dolayında Müslümanın durumlarına, söz konusu kuruluşlar sessiz kalmıştır. Aynı şekilde Yahudi varlığı “israil”in 2006 yılında Lübnan’a yaptığı saldırı sonrası Uluslararası Af Örgütü, Lübnan Hizbullahı’nı haksız görerek, silahsızlandırılması gündemleştirilmiştir.

Günümüzde Türkiye’nin de Anayasası’nda yer verdiği insan hakları, ilke ve uygulamaları tamamen Batı perspektiflidir. Avrupa devrimlerinden bahsettiğimde belirttiğim gibi, Demokrasi ve Batı hadaratı kaynaklıdır. “İnsan hakları“ konusu; başlı başına Batı’nın ideolojisi olan Kapitalizmi, başta İslamî beldeler olmak üzere, dünyanın yeraltı ve yerüstü güzelliklere sahip ülkelere nüfuz ederek yaymak ve servetlerini sömürmek üzere, bir askı ve şantaj aracı olarak kullanılmaktadır. Hatta Batılı anlamda “insan hakları” ihlallerinin çokluğu, geri kalmışlıkla eşdeğer görülmektedir. Sömürgeci Batı devletleri, çıkar gördükleri beldelerde bir yandan fitne oluşturup iç savaşları tezgâhladıkları gibi; bu çatışmalarda destekledikleri tarafın yaptığı “insan hakları” ihlallerine gözlerini kapamaktadırlar. Ya da canları isterse, bu ihlalleri bahane ederek yönetimleri değiştirmektedirler. Dünya kamuoyuna Demokrasi yaygarası yaparken- -örneğin geçmişte Nijer’de olduğu gibi-, darbeleri desteklerler. Bazen de -bugün Suriye’de yaşanan katliamlarda olduğu gibi-, gözlemci göndererek sadece izlemektedirler. Kapitalist Batı; hadaratını İslamî beldelere yaymada, “kadın hakları”, “kadının özgürlüğü” adı altında bir yandan İslamî şiarlara saldırırken, bir yandan da İslamî beldelerin halklarını ifsat etmektedir. İslamî beldelerde “kadın hakları” kuruluşlarının artırılmasına özen gösterilmektedir. Örneğin; Türkiye’de yaşanan kürtaj tartışmalarına bakıldığında, kadının annelik vasfı yerine dişilik vasfı öne çıkarılmış, “bedenimden elini çek” sloganıyla kadın kuruluşlarının kürtaj tartışmasına katıldığı görülmüştür. Aynı kuruluşların yıllardır bu ülkede devlet gözetiminde fuhuş için pazarlanan genel ev sakinlerinin hakkını savundukları ise görülmemiştir. 

“İnsan hakları” bağlamında Türkiye’ye baktığımızda, AB üyeliği süreci doğrultusunda; Kopenhag Kriterleri sürekli bir baskı unsurudur. Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne de taraf bir ülke olarak, kural bazında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uymakla yükümlüdür. Demokrasi kaynaklı insan hakları; Anayasada da, kişisel haklar, din ve vicdan özgürlüğü, fikir özgürlüğü gibi kavramsal olarak sadece taklidî nitelikte yer alır. Taklit olması hasebiyle, inanılmadığı için uygulamada somutlaşmamaktadır. AB süreci gereği, birçok adım şeklen atılmıştır. AİHM’ye gidecek dosyaların azaltılması düşüncesiyle en son İnsan Hakları Kurumu’nun kurulması ve Anayasa Mahkemesine ferdî başvuru hakkı tanınması gündeme alınmıştır. Hâlihazırda Başbakanlık ana birimlerinden İnsan Hakları Başkanlığı, Meclis İnsan Hakları Araştırma Komisyonu mevcuttur. Ancak Türkiye’de şikâyet edilen hangi konuyu çözmüştür, bilen yoktur. Komisyon en son, Silivri Cezaevi’ndeki tutukluların durumunu araştırmak amacıyla incelemelerde bulundu. Bundan bir ya da birkaç gün sonra Urfa Cezaevi’nde 8 kişilik koğuşta 20 kişinin kaldığını ve bunların seslerini duyurmak amacıyla yangın çıkarması ve 13 kişinin yanarak can vermesiyle vakıadan sadece Komisyon değil, tüm Türkiye haberdar olmuştur. Mesele sadece fizikî koşulların yetersizliği değil, adalet sistemin bozukluğudur elbette. Ancak Hükümet yetkilileri bunu görmezden gelerek, çözüm adına yeni cezaevlerinin yapıldığı ve bu çalışmaların sürdüğü yolunda açıklamalarda bulunmuşlardır. Türkiye’de değişen şekillerdir, özde ise değişiklik hiç olmamıştır. Yeni adalet sarayları, cezaevi kampüsleri inşa edilmiş, fakat cari olan zulümler katlanarak artmıştır. 

Tutukluluk süreleri, halen çokça tartışılan konuların başında yer almaktadır. İstiklal Mahkemeleri’nden sadece isim olarak farklı Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri de sorunların en önemlilerinden olmaya devam etmektedir. Bu mahkemeler dolayısıyla toplumda adalet sisteminden olumlu bir beklenti kalmamıştır. Ekim 2011’de tutukluluk sürelerinin düzenlenmesi bugünkü gibi sıcak gündemde tartışılırken, CMK 100. madde diye bilinen, tutukluluğu düzenleyen maddede değişiklik yapılması gündeme geldiğinde, Hükümet yetkilileri “cinsel istismarcılar dışarı mı çıksın” diye tepki vermişlerdir. Daha birkaç ay önce Çek Yasası adı altında tahliyeler gerçekleşmiş; bugüne gelindiğinde 60.000 sahte çekin piyasada dolaşımda olduğu medyaya yansımıştır. Evet, belki cinsel istismar suçlularından tahliyeler olmamıştı; ancak piyasada, sahtekâr ve dolandırıcıların kol gezdiği ortadadır. 

Adalet Bakanlığı, adalet sisteminin fizikî şartları ile övünedursun, tutuksuz yargılanmanın istisna, tutuklu yargılanmanın kaide haline dönüştüğü tüm toplum kesimlerince bilinmekte; “masumiyet karinesi” gibi, “bir suçsuzun haksız şekilde tutuklanmasındansa, bin suçlunun serbest kalması evladır” gibi, “geciken adalet, adalet değildir” gibi, “adalet yönetimin temelidir” gibi sözler, bu ülkede karşılığı olmayan sözler olarak tekrarlanmaktadır. Her yönetimde birtakım adaletsiz uygulamalarla karşılaşılabilir. Ancak bu ülkede adaletsizlik, sistematik bir vakıadır. Bu yüzden Türkiye’de yapılan ve yapılmakta olan sözde düzenlemeler hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Başta Anayasa çalışmaları olmak üzere… Yargı Reformu paketleri gibi kanun teklifleri, geleceğe dair, umut ve beklentiler oluşturularak, toplumun yatıştırılmasına yaramaktadır. Batı standartları; ne kadar taklit edilirse, bu toplumda adaletsizlik o derece yaygınlaşacaktır. Zira Batı standartlarından ihdas edilen ilkeler, kanunları anayasalar bu topluma hep yabancı kalacaktır. Batılı değerler özü itibariyle ister Demokrasi ister Batılı anlamda “insan hakları” olarak adlandırılsın, İslam akidesine inanan bu halkın genelindeki İslamî değerlerle taban tabana zıttır. Bu, Batılılar tarafından da bilindiğinden, toplum inanmasa bile hiç değilse, bu toplumun yapısını ifsat etmeyi ihmal etmez. Yeter ki, zehirli Batı fikirlerinden beslenmeye devam etsin ve giderek helake sürüklensin.

İslam daha 7. Yüzyılda “beyazın siyaha, siyahın beyaza, Arap’ın aceme, Acemin Arap’a üstünlüğü yoktur” bilincini, tüm insanlığa ilan etmişken Avrupalılar ancak 17., 18. Yüzyıllarda “kanun önünde eşitlik”ten söz edebilmişlerdir. Hal böyleyken dünyaya ”insan hakları” gibi göreceli bir kavram üzerinden üstünlük taslamakta ve insan fıtratına aykırı ideolojisini pazarlamaya çalışmaktadır. İnsanı var eden Allah Subhanehu ve Teâlâ olduğuna göre insanın fıtratına en uygun hayat tarzını da ancak O bilir ki; insanlık için kemale erdirdiği yegâne hayat tarzı İslam’dır. İslam insanların mevkilerine, konumlarına, toplum içindeki “sınıf”ına bakmadan, sadece insan olması bakımından ele alarak tüm ihtiyaçlarını garanti altına almıştır. Ancak İslam; insanlığı huzur ve refaha, istikrara taşır. Batılı anlamda “insan hakları” kavramı gibi, göreceli konjonktürel, değişken, kendi içinde çelişkiler barındıran, ihtilaflara yol açan ve giderek hayatı içinden çıkılamaz bir girdaba, küfrün karanlığına sürükleyen, istikrarsız Demokratik fikirler, insanlığa huzur ve refah getiremez.

2 No’lu F Tipi C.İ.K. Müdürlüğü

Sincan /ANKARA


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz