ABD Pakistan’da Ne Yapmaya Çalışıyor?

Ahmet Sapa

Güney Asya’nın en kalabalık Müslüman nüfusuna sahip Pakistan, 1947 yılında Birleşik Krallık’ın sömürgesi olan Hindistan’dan, Birleşik Krallık’ın onaylamasıyla ayrıldı. 1970’lere kadar bugünkü Bangladeş ile bir olan Pakistan, çok büyük bir Müslüman nüfusunu barındırdığı için dünya siyasetine yön veren aktörler tarafından fitne-fesad siyasetiyle iki Müslüman halk birbirlerinden ayrıştırılarak bölünmüştür. ABD’nin Pakistan ile dirsek teması daha çok Sovyet Rusya’nın Afganistan’ı işgal girişimi ile belirgin hale gelmiş, Sovyet Rusya’nın Afganistan’ı işgal etmekle sınırlı kalmayıp Güney Asya’yı da çevreleyeceği düşüncesi ABD-Pakistan arasındaki ilişkilerin seviyesini yükseltilmiştir. ABD özellikle Afganistan’daki direniş örgütlerinin desteklenmesi noktasında Pakistan’ı kontrol merkezi haline getirmiş, bu durum Sovyet Rusya’nın dağılmasına kadar kesintisiz bir şekilde devam etmiştir. Pakistan’ın bu müttefikliğin bir semeresi olarak Hindistan ile aralarında “sorunlu bölge” olarak bırakılan Keşmir’in -ki burası Müslümanların beldesidir-, Pakistan’a dâhil edilmesi noktasında ABD’den ciddi adımlar atmasını beklerken, Sovyet Rusya’nın dağılmasının ardından ABD’nin Hindistan ile ilişkilerini sıklaştırması, Pakistan’ın Güney Asya’da ikinci planda kalmasına neden olmuş, nihayetinde de Pakistan, Keşmir meselesinde de aradığını bulamamıştır. Sovyet Rusya’nın dağılmasından 2001 yılına kadar en düşük profilde seyreden Pakistan-ABD ilişkileri, 11 Eylül meselesiyle ABD’nin Afganistan’ı işgal etmesi için tekrar en üst seviyelere çıkarılmıştır. ABD, Güney Asya da kalıcı olma, enerji nakil hatlarının güvenliğini sağlama, askerî üsler oluşturma, siyasî nüfuzunu belirgin hale getirme gibi düşüncelerini hayata geçirirken -ki bununla milyonlarca Müslüman katledilmekte-, Pakistan yöneticileri, “ABD’den üç-beş dolar yardımı nasıl alırım” düşüncesiyle hareket ederek ABD’ye bu işgal girişimlerinde her türlü yardımı vermekten imtina etmemişlerdir.

ABD, Afganistan sınırındaki tüm El-Kaide aktivitelerinin durdurulması, ülke hava sahasının ABD uçakları tarafından limitsiz bir şekilde kullanılması, Taliban’a katılmak isteyen Pakistanlı gönüllülerin engellenmesi, Taliban ile ilişkilerin kesilmesi, El-Kaide ağının yok edilmesi gibi taleplerini Pakistan’a kabul ettirmiştir. Bu doğrultuda Pakistan ordusu, Svat Vadisi’nde binlerce Müslümanı “direnişçi militan” adı altında katletmiş, ABD ise gerek Afganistan’da gerekse de Pakistan içerisinde her türlü operasyonla katliamlarına her gün yenilerini eklemiştir.

Askerî, lojistik desteği, hava üslerinin sınırsız kullanımı, birlikte askerî operasyonlara katılması, Müslümanların faaliyetleri konusunda istihbarat sağlaması gibi her türlü yardımına rağmen Pakistan yönetimi, ABD’yi yine de memnun edememiş, zaman zaman ABD’nin açık tehdidine maruz kalmıştır. ABD-Pakistan arasındaki bu gerilimler; siyasî irade, ordu, istihbarat birimleri gibi birimlerin farklı güç odaklarının kontrolünde olmasından kaynaklanmaktadır elbette.

27 Ocak 2011’de, Pakistan’ın Pencap eyalet başkenti Lahor’da Raymond Davis adlı ABD özel istihbarat ajanı, sokak ortasında Pakistan İstihbaratı (ISI) elemanı oldukları ileri sürülen iki kişiyi katletmiş, halkın yakalayıp güvenlik birimlerine teslim ettiği ajan, daha sonra ABD diplomatlarının üst düzey temaslarının ardından, Mart ayında Mahkeme kararı ile serbest bırakılmıştı. (www.usasabah.com/Guncel/2011/03/16/pakistan_cia_calisanini_serbest_birakti) Yine ABD, 2 Mayıs 2011’de başkent İslamabad’da El-Kaide lideri Usame Bin Ladin’i gizli bir operasyonla katlettiğini duyurdu. ABD, Savunma Bakanı Leon Panetta “Böyle bir operasyondan elbette Pakistan’ın haberi olmaması gerekirdi.” dedi. Bu olay, Pakistan hükümetini halk karşısında oldukça zor durumda bıraktı. 1 Temmuz 2011’de Pakistan Savunma Bakanı Ahmet Muhtar, ABD’nin ülkenin güneybatısında bulunan Şemsi Hava Üssü’nü artık kullanamayacağını ilan etti. Daha sonra 13 Eylül 2011’de, ABD Kabil Büyükelçiliği’ne Taliban tarafından büyük bir saldırı düzenlendi. Saldırının ardından ABD Savunma Bakanı Leon Panetta, Afganistan’da ABD birliklerine saldıran militanlara karşı, Pakistan’dan önlem almasını istedi. Washington’un sabrının sonuna yaklaştığı uyarısıyla birlikte, ABD Genelkurmay Başkanı Oramiral Mike Mullen, ABD Büyükelçiliği’ne yapılan saldırıda, Pakistan istihbaratının da yardımcı olduğunu bildirdi.

24 Kasım 2011’de Pakistan’ın Çin ile ortak askerî tatbikat yapmaları, bir hafta sürecek tatbikata en üst düzeyde askerî yetkililerin katılması, ABD-Pakistan ilişkilerini iyice germiş, sonrasında 26 Kasım 2011’de, NATO yani ABD güçleri, Pakistan askerî karakoluna hava operasyonu düzenlenmiş, saldırıda 24 Pakistan askerî ölmüş, 18’i yaralanmış, olayın ardından NATO ikmal yolu Pakistan yönetimince kapatılmış lakin Mayıs 2012’de bu yol tekrar açılmıştır. Pakistan Dışişleri Bakanı Hina Rabbani Khar bir daha böyle bir olay olması neticesinde aynı şekilde karşılık vereceklerini belirtmiştir. 

Tüm bu olaylar aslında farklı güç odaklarının hâkimiyetlerini kurma girişimidir. Nitekim bu olayların perde arkasında Çin’den 250 adet J-10 savaş uçağı siparişi verilmesi, 2 nükleer reaktör yapım anlaşması, demiryolu yapımı, askerî-sivil liman yapım anlaşmalarını da kapsayan Pakistan-Çin yakınlaşması vardır. Yine Pakistan’ın, ABD’nin Bin Ladin operasyonunda düşen yeni tip görünmez helikopterinin enkazını Çin’e incelettirmesini, buradaki ilişkilerin düzeyini farklı güçlerin İslam coğrafyasındaki hesaplarının farklı olmasına bağlayabiliriz. Bu, ister danışıklı dövüşün bir parçası olsun, isterse de farklı güçlerin hâkimiyet kurma çalışmaları olsun, ortada olan hakikat, her hâlükârda akan kanın Müslümanların kanları olduğu hakikatidir.

Tüm bu açıklamalar, anlaşmalar yapılırken dahi ABD, katliamlarından bir an dahi geri durmamış, 2004’den 2012’ye kadar Pakistan’da insansız hava araçları ile kimlik tanımı yapılmaksızın “militan” olarak addettiği hedeflere 300’ün üzerinde saldırı düzenlemiştir. Yapılan bu saldırılar neticesinde, belirtilen tarihler arasında resmî olarak çoğunluğu çocuk ve kadın olmak üzere 3000’in üzerinde masum Müslüman katledilmiş ve halen katledilmektedir. İşlediği bu cürümler yetmezmiş gibi bu tip saldırıların devam edeceğini bildiren ABD bürokratları, adeta Müslümanlarla dalga geçmektedirler. 2001 yılında ABD’nin Afganistan işgaliyle birlikte burada milyonlarca Müslüman katledildi. Bunun yanında Pakistan sınırında, Pakistan’da her gün bu katliamlara yenileri eklenmektedir.

Adı konulmamış kirli savaşın parçası olan Pakistan’ın yöneticilerinin, ne ABD’ye karşı boş tehditleri onların bu cürümleri işlemekten geri tutacak, ne farklı efendiler arama peşinde olmaları, yapılan iktisadî, askerî, siyasî anlaşmalarla kendilerini güvene aldırabilecek, ne de verilen askerî, istihbarat yardımlarıyla Müslüman kanını akıtmak suretiyle samimi Müslümanları yıldırabileceklerdir. Yönetimin bu boş sözleri, Müslümanları ikna etmediği gibi, katliamlar da dinlerini hâkim kılma çabasından onları uzak tutmamaktadır.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz