Miracı Anlamak, Suriye’yi Anlamaktır!

Nihad Kurtaran

İsra ve Miraç hadisesi, İslam'ın ve İslâm'ın Rasulü'nün şanı için bir yücelik, O SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in kalbi için bir itminan ve Küfür ile ehlinin bu dünyada yakasının bırakılmayacağına ve nusretin yakın olduğuna dair bir ilan idi. Nitekim bu hadiseden sonra Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in gönlünü ferahlatan, hüznünü sevince, kederini mutluluğa dönüştüren bir hadise meydana geldi. Bu, Medineli Ensar'ın İslam'ı ve Rasulü'nü, canları, malları, evlatları ve büyükleri pahasına korumaya ahdedecekleri bir şekilde destek vermeleri idi. Böylece kısa bir süre sonra, Medine'de İslâm Devleti kuruldu ve kâfirler topluluğunun kökü kurudu.

Yukarıda çok kısaca özetlediğimiz Miraç gecesini bugün; Müslümanların parçalanmış bedenlerini, çocukların yetim ve öksüz kalışlarını, iffetleri kirletilmiş tertemiz Müslüman bacılarımızın yardım çığlıklarını, gökleri parçalayan feryatlarını izleyerek geçiriyoruz, televizyon ekranlarından. Hatta geçen senelerin Ramazan aylarını, Kadir, Miraç gecelerini de böyle geçirmiştik. Afganistan’a Rus kâfiri girip Müslümanları katlederken sadece onlar için dua ile yetinmiş, arkasından Amerikan kâfiri girince artık bu durumu kabullenmiş “elimizden hiçbirşey gelmez” diyerek aldırmaz olmuştuk. Kâfirler Irak’ a girip iki milyondan fazla Müslümanı katlederken de hep ellerimizi açıp sadece dua etmekle yetinmiştik.

Şimdi ise sıra, kadim Arap beldelerine geldi ki, o beldeler ilk asırdan beri İslam’ın kaleleri olmuş, nice âlimler yetiştirmiş, nice Sahabeler bu beldelerden seferlere çıkmıştır.

Evet, Suriye’de Müslümanlara yönelik katliam her gün şiddetini artırarak devam ederken bizler muhteşem avizelerle donatılmış camilerimizde Allah’a ellerimizi açmış, kötü gitmesinden korktuğumuz ticaretimiz, üniversite imtihanını kaybetmesinden korktuğumuz çocuklarımız, ailemizin sıhhati, rızkımızın artması, bolluk ve bereket için, hayatımızın huzurlu olması için dualarda bulunduk. Ve biraz da katliama uğrayan Müslümanlar için…

“Müslüman Müslümanın kardeşidir. Müslüman, asla kardeşine zulmetmez, onu kendi başına terk etmez, onu zelil etmez. Karedeşini (düşmana) teslim etmez.” hadisini ya bilmiyorduk ya da doğru bir şekilde anlamıyorduk.

Ama biz, Bosna’da Müslümanlar katledilirken de, Çeçenistan’daki Müslümanların evleri ateşe verilirken de, Türkistan’da, Karabağ’da Müslümanlar kesilirken de ve daha dünyada yerini bilmediğimiz birçok yerde Müslümanlar zulme uğrarken de mübarek gecelerde hep böyle yapmadık mı? Filistin’deki Müslümanların her gün eziyet, işkence görmelerine, hapse atılmalarına, öldürülmelerine, yerlerinden sürgün edilmelerine de zaten gözlerimiz ve kalplerimiz alışmamış mıydı?

Biz mübarek gecelerin vakıasını ve hangi mücadelelerin ardından o gece ve günlerin müjdelendiğini de bilmiyorduk ki! Nasıl bilelim. Bize İslam’ı anlatanlar, “Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez, zulme uğramasına da müsaade etmez, engel olur. Bir Müslümanın katledilmesi Kâbe’nin yıkılmasından daha kötüdür” diye anlatmadılar ki… Bize, “sakın dini siyasete alet etmeyin. Din ayrı bir şey siyaset ayrı” diye söylediler. Bize, “kılın namazınızı, tutun orucunuzu mübarek gecelerde camilere gelin camide de siyasetten falan bahsetmeyin” diye söylediler hocalarımız. Müslümanların katledilmesi falan, bunlar, derin konular. Amerika’nın Rusya’nın ne işi var Ortadoğu da, Orta Asya’da diye bir şeyler söylesek, “Bunlar siyasete girer, biz bu konulardan anlamayız.” dediler şeyhlerimiz. Bu konuları dine göre yorumlamayın dediler. Sonra “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” dediler. “Suya sabuna dokunma maaşın geliyorsa gerisine karışma.” dediler.

Yukarıdaki satırlar toplum olarak içler acısı durumumuzu az da olsa bize özetliyor olsa gerek. Müslümanların yaşadığı coğrafyada kan oluk oluk akıyor, gözyaşı hiç dinmiyor, Suriye sınırına birikmiş onbinlerce mülteci yarınından umutsuz olarak bekliyor.  

Peki, bu katliamın sorumluları kim? Sadece gözü dönmüş katil bir babanın oğlu olan acemi kasap Beşşar mı? Bunda bizim hiç sorumluluğumuz yok mu? “Ne yapılabilir? Ne yapmalıyız?” diye hiç düşündük mü?

Sahipsiz olan bir milleti sahiplenmek isteyen çok olur. Bugün İslam Ümmetinin sahibi yoktur maalesef. Bugün Müslümanların kendi akidelerinden kaynaklanan fikir ve hükümlerine dayanan bir devletleri bulunmamaktadır maalesef. İslam Ümmeti paramparça olmuş, elliden fazla devletçiğe paylaştırılmış, her parçası Batı devletlerinin hegemonyası altına sokulmuş, sahip oldukları ekonomik kaynakları, insan gücü, yer altı ve yer üstü tüm zenginlikleri bu devletler tarafından sömürülmektedir maalesef. 

Bu yüzden yaşadıkları yerlerde Müslümanlar Batılı fikir ve ideolojilere göre değil, kendi akidelerine dayanan, Kur’an ve Sünnet’ten çıkarılmış hükümlerle hükmeden bir Halife çıkarıncaya kadar kendi sahiplerinin ancak Allah olduğunu ve yönetimlerinin Allah’ın hükümlerine göre olması gerektiğini ve bunun için mücadele edilmesi gerektiğini anlayıp kavrayıncaya dek bu katliamlar, kan ve gözyaşı hiç dinmeyecektir. 

Şüphesiz ki sömürgeci kâfirlerin İslam’ın ilk doğuşundan beri ordular hazırlayarak İslamî beldelere sardırmaları, Müslümanların kanlarını dökmeleri, servetlerini talan etmeleri, sınırlarını değiştirip fikirlerini Batılı hayat tarzına dönüştürmeleri şaşılacak bir şey değildir. Ancak Müslümanların bugün bütün bu olanlara sessiz kalıp sadece dua ile yetinmeleri şaşılacak bir şeydir. 

Elbette bu acınası durum böyle devam etmeyecektir. Zira Allahu Teâlâ, “Mü’minler üzerine kâfirler için asla bir yol kılmaz.” buyurmaktadır.

İşte şimdi bizler, şu mübarek üç aylarda ve içersinde bulunan mübarek geceleri fırsat bilerek Rabbimize iltica edip O’nun pak Dinine, ondan çıkan şeri hükümlere dönerek köklü bir değişiklik gerçekleştirmeliyiz. Ki bu köklü değişikliğin ayak sesleri, Suriye’den duyulmaktadır. İslam Ümmeti akidelerinden kaynaklanan hükümlerin gereği başlarındaki Batı güdümlü uşak yöneticileri bir bir devirmeye başlamış, artık İslam Hilafeti için Rablerinden nusret beklemektedirler. Ki kıyamın vukuu bulduğu Şam toprakları daha önce de Moğollar ve Haçlı seferleri gibi kâfir devletlerin ve toplulukların istilasına maruz kalmış ancak Müslümanlar Şam’ı her defasında geri almışlar. 

Şam toprakları bağrından hiçbir zaman âlimleri eksik etmemiştir. Zaten Şam’ın zulme karşı direnişi de bu âlimlerin öncülüğünde gerçekleşmiştir. "Düşmanlarım bana ne yapabilirler, ben cennetimi kalbimde, bahçemi göğsümde taşıyorum. Nereye götürülsem onlar benimle beraberdir. Hapsedilmem halvet, öldürülmem şehadet ve memleketimden sürülmem ise seyahattir." diyerek hiçbir kınayıcının kınamasından ve zalimin zulmünden korkmayan İmam İbni Teymiyye de bu güzide alimlerden birisidir. 

İbni Teymiyye yaşadığı dönemdeki toplumun gerçeklerini iyi tespit etmiş, toplumun hastalıklarını anlamış, ilmini ve bedenini insanlar içinden hayırlı bir ümmete kavuşmak için sarf etmiştir. Şehirlerdeki valilere ve sultanlara nasihat etmiş, yaptıkları kötülükleri kınamış bundan dolayı da birçok defa hapse atılmıştır. Hapiste kaldığı müddetçe haline razı olarak ve hayrı yalnızca Allah'tan isteyerek sabırla mukabele etmiştir. 

700 H. yılında Moğolların Şam'a girecekleri haberi yayılmış ve halkı yine bir korku sarmıştır. Lâkin İbni Teymiyye, bu kez bir ilim adamı gibi değil, büyük bir kumandan gibi davranarak halkı toplamış ve onlara; “Cihat vaciptir. Kaçış hazırlığı yapacağınıza cihad hazırlığı yapınız. Siz onlara galip geleceksiniz"  demiştir Bundan sonra halkla toplantılar yapmaya devam etmiş ve izinsiz hiç kimsenin memleket dışına gidemeyeceğini bildirmiştir.

Bunun üzerine halkın kendisine güveni artarak, cihada hazırlanmıştır. Öte yandan Sultan Nâsır'ın Moğollarla savaşa hazırlandığını duyarak, cesareti artmıştır. Fakat Sultan Nasır, hazırlığını yapıp yola çıktığı halde geri dönmüştür. Bu sefer halkı ikinci defa büyük bir korku sarmış ve îbni Teymiyye'nin gidip Sultan Nasuriddin'i savaşa teşvik etmesini istemişler; O da, bunu kabul etmiştir. İbni Teymiyye, Sultanın yanına ulaştığı zaman toplanmış olan ordu dağılmış ve durum fenalaşmıştı. İbni Teymiyye, Sultan Nasuruddin'e bıçak gibi keskin şu sözleriyle hitap etmiştir:

“Eğer siz, Şam'dan ve onu himaye etmekten vazgeçtinizse biz orayı koruruz ve emniyet sağlandıktan sonra da oraya hâkim olacak bir sultan seçeriz. Siz Şam'ın hükümdarı olmadığınızı kabul edebilirsiniz. Fakat Şam halkı sizden yardım istediği için onlara yardım etmeniz vacip olmuştur. Siz hükümdar ve sultansınız! Onlar sizin raiyyelerinizdir. O halde siz onlara karşı nasıl sorumsuz kalabilirsiniz?”

İbni Teymiyye, nihayet Sultanı orduyla birlikte Şam'a doğru yola çıkartmıştır. İbni Teymiyye, halkı durmadan cihada çağırıyordu. Elbette onun gibi bir insan, yalnız halkı cihada çağırıp kendisi geri çekilmez. Dolayısıyla o da kılıcına sarılmış ve savaş meydanına koşmuştur. Sultan Nasıruddin, Îbni Teymiyye'den savaş sırasında kendi yanında yer almasını isteyince o Sünnet İmamı şöyle cevap vermiştir: “Kişi için sünnet olan kavminin sancağı altında savaşmaktır. Biz Şam ordusundan ayrılamayız.” 

İşte İmam İbni Teymiyye bu özellikleri taşıyan bir âlimdi. İnsanların içinden çekilip, olaylara tepeden bakarak evinde oturmaz. Bilakis, peygamberi ve sahabeyi örnek edinen bir mümin bütün hassasiyetiyle olayın içinde yerini alır. Etrafında olup bitenlerden haberdar olur. Malını, çocuğunu, evini hatta gerektiğinde canını ortaya koyarak meydanlarda mücadele eder. Kılıç, kalem ve dilin kendisinde toplandığı biri olur.

Müslümanlar olarak Suriye’de akan kana, şehit edilen kardeşlerimizin tertemiz şehadetlerine ve iffetleri kirletilen bacılarımız feryatlarına sessiz kalmamalıyız. Çünkü bu durumda susmak ihanettir. Kendimize ihanettir, evlatlarımıza ihanettir, İslam Ümmetine karşı bir ihanettir. Sadece dua ile değil, âlimlerimizi uyararak onlara cesaret vermeli onların da İbni Teymiyyeler gibi sorumluluğunu hatırlatmalı ve harekete geçirmeliyiz. 

Yukarıda hatırlatmaya çalıştığım İsra ve Miraç hadisesi Müslümanlarla kâfirlerin, hak ile batılın siyasi ve fikri mücadelesinin çetin olduğu ve İslam düşmanlarının sığınacak bir yerleri olmadığı, İslam’ın ve hükümlerinin tek gerçek olduğunu müjdeleyen bir meydan okumayla gerçekleşmiştir. Önümüzdeki şu mübarek ay ve geceleri işte bu şekilde anlayarak geçirmeli Suriye’deki ve diğer İslamî beldelerdeki kardeşlerimizin tertemiz İslamî kıyamlarına her yerde her platformda destek vermeliyiz. Bu konuda yapılan ve İslamî kıyamın yanında yer alan her türlü konferansa, panele, yürüyüşe, toplantıya vs. Müslümanlarla birlikte katılmalıyız. Yöneticilerimizin Suriye meselesine bakışlarını İslamî perspektiften değerlendirmeleri için onları uyarmalı, küfür devletleriyle oradaki İslamî değişimin önüne geçmek için yapılan anlaşmaların batıl olduğunu ve bu devletlerle yapılan anlaşmaların daha çok kan, daha çok ölüm getireceğini anlatmalıyız. Bir vücudun azaları durumunda olan Müslümanların birbirlerinin kardeşi olduğu gerçeğini hatırlatmalı ve kardeşliğin gereğini yerine getirmek için son gayretimizi harcamalıyız. İnşallah Rabbimiz bu tertemiz İslamî kıyamı en hayırlı bir şekilde sonuçlandıracak, miraç hadisesinden sonra peygamberine nusret ve devletini verdiği gibi Müslümanlara da peygamberlik metoduna dayanan Raşidi Hilafet’i nasip edecektir. 

Çalışmak bizden sonuç Allah’tandır. 

وَقُلِ اعْمَلُواْ فَسَيَرَى اللّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ وَسَتُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

“De ki çalışın, çalışmanızı Allah da, Rasulü de, müminler de görecektir. Sonra görüleni ve görülmeyeni bilen Allah’a döndürüleceksiniz de O size yapmakta olduklarınızı haber verecektir.”

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

“Allah sizden iman edip salih amel işleyenleri kendilerinden öncekileri yeryüzünde halife kıldığı gibi, kendilerini de halife/hükümran kılacağını, onlar için seçtiği dinlerini yerleştireceğini, korkularını güvene çevireceğini vaat etti. Onlar ki bana ibadet ederler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kim inkar ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.”



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz